Emniyet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Emniyet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26 Haziran 2019

Suçu adında saklı olanlar



Derin bir nefes alıp yutkundu yaşlı muhacir ve iç çekerek konuştu:

-          Bizim atlarımız, camızlarımız vardı. Arı kovanlarımız, geniş otlaklarımızda sürülerimiz vardı. Yoğurdumuzun da balımızın da tadını gayri müslim komşularımız da bilirdi. Kalabalık ailemiz, akraba gibi komşularımız ve uzak ya da yakın ama hepsi birbirinden candan akrabalarımız vardı.

Bu derin hüzünler ve yaşlı bağırlarda kabuk tutmuş yaralar gibi, dokunulduğunda kan akan hatıralar aslında ne ona özel ne de bu çağa.

Mekke’yi terk eden Nebi(sas)’in iç geçirerek:

-          “Beni çıkartmasaydılar, ben seni terk etmezdim” deyişi.

Yıllar sonra, yine çıktığı gibi boynu bükük bir geri dönüşle, hakim ve fatih olarak girdiği şehrinde, nereye konaklayacağını, evine mi gitmek istediğini soranlara:

-          “Bize evden, barktan bir şey bıraktılar mı ki” derken, kelimelere yüklenebilecek en ağır hüznün, sıcak kumları üşüttüğünü hatırlayalım…

Mekkelilerle Medinelileri, aynı kandan gelen kardeşler kadar birbirine yakınlaştıran kardeşliği ihdas eden sebep; muhacirliğin kimsesizliğini ve hüznünü tamir edecek, yetim başı okşar gibi merhametle kucaklayacak tek yol olmasıydı.

Uzaktan ensar ya da muhacir kelimelerini kullanmak ile, bizzat yaşayarak ensar ya da muhacir olmak arasındaki fark; bir elma fotoğrafını kemirmekle taze bir elmadan koca bir ısırık almak kadar büyüktür.

Bir ülkede yabancı konumunda olmak, kutuplardaki bedevi ya da çöldeki eskimo olmak gibi bir şeydir. Bastığın yere ait olmama hissi, tuttuğun ellerin, ya senden tiksindiğini hissetmek ya da bir menfaati için sana uzandığını bilmek iğrençliği, aldığın nefesi bile düşünerek almak, sesini yükseltmekten çekinmek, başını dik tutmaktan utanmak…

Çocukların, her yerde hayata 1-0 geriden başlamak zorunda olmasına rağmen, ezikliğin tekmesiyle en hızlı koşan atlarla yarışıp, yerlilerden daha başarılı olması da yeterli olmaz. Kafası karadır bir kere…

Ağzıyla kuş tutsa, suda yürüse, sırattan geçse de bazıları için kafası karadır bu çocukların.

Suriyeli çocuk Türkiye’de, Türkiyeli çocuk Hollanda’da sınavdan en başarılılar arasına girerek çıkabilir ama bu onu makbul vatandaş yapmadığı gibi, makbul insan da yapmaya yetmez bazılarının gözünde.

Suçu adında saklıdır onun.

Şartlara bakılmaz, kişiliğine önem verilmez, becerisine ve başarısına göre değerlendirilmez; adına bakılır.

Genellemeler mutlaka kötülere göre yapılır.

Hollanda’da 3 Türk ya da Faslı genç serkeşlik yaptıysa, bütün Türkler ya da Faslılar kötüdür ve ülkeden gitmelilerdir!

Türkiye’de bazı Suriyeliler sınırları aşmış ve bizi kızdıracak işler yapmışlarsa, bütün Suriyeliler kötüdür ve ülkeden gönderilmelidirler.

Hollanda’da bu fikri savunanlara faşist, ırkçı ve hatta islamofobi hastası gözüyle bakarız. Türkiye’de bunu savunanlarımızın çok mantıklı gerekçeleri vardır ve kesinlikle ırkçı değillerdir.

Bu tuhaf dünyanın, bu garip hallerinin bir çaresi var mıdır, bilmiyorum.

Her şeye rağmen, devam eden bir tahammül sürecinin varlığı aşikar ve gerek Türkiye’deki Suriyeliler ve gerekse Hollanda’daki Türkler, onlardan nefret edenleri haklı çıkaracak çok işler yapıyorlar.

Tek farkları belki de; Avrupa’daki Türklerin başları sıkıştığında geri dönecekleri bir yurtları varken; Suriyelilerin geri dönecek bir yurdu bırakın, bir hane konduracak toprak parçaları bile yok halihazırda.

Eminim ki; şartlar değiştiğinde, kendi yurdunda insan gibi yaşama imkanı ortaya çıktığında, bu insanların çoğu yurduna dönecektir, dönmek isteyecektir.

Bunu, 50 yıldır Hollanda’da ve her türlü sosyal imkan içinde, sorunsuz yaşayabildiği halde, hala içinde bir ukde gibi duran Türkiye’ye dönme arzusunu her fırsatta dile getiren bizim muhacirlerden biliyorum.

29 Mayıs 2019

Zamanın Endülüs'ü


Çok farklı bir devre denk geldik biz.
Fotoğraflar ve videolarla dünya ayağımıza getirildi.
Çok çocuğun, çok kadının, çok ihtiyarın cesedini gördük.
Emzikli idi bazı çocuklar,
bazılarının altında bez vardı daha,
kimisinin saçları dökülüyordu bir kucaktan yere,
kimisinin eli kolu tutmuyordu...
Çok kadın gördük;
paramparça idi yüzleri, yıkık ve döküktü omuzları.
Kucaklarında hasretle sarıldıkları yavrucakları değil taş ve molozlar oldu.
Çok kadının çığlığını duyduk aslında;
namusları çiğnenen çok kadının feryadını duyduk,
çocuklarının cansız bedenine sarılan çok kadının hıçkırıklarıyla depremler oldu...
Ah belini yaşlılık değil kahır büktü ihtiyarların;
ak sakalları kanla kızıla boyandı kaç kere,
bastonlarına değil acılarına yaslandı bazısı,
bazısı sırt üstü düştü toprağa
ve göğe, yıldızlara takılı kaldı bakışları...
Küçücük oğlanların cansız bedenleri toza toprağa karıştı;
yiğit adamlar olacaklardı, küçük cesetler oldular.
Adamlık onlarla birlikte gömüldü yerin altına...
Yağmurdan çok bomba yağdı başlarına,
topraklarına tohumlardan çok can verdiler.
Çok gişe yaptı sahneleri,
çok alkış aldı zulüm;
utanmayı da unuttu insanlık,
arsız ve hayasız bir devre denk geldik...
Hiç günahsız bir kızın enkazdan çıkarılırken uçuşan saçlarına baktınız mı?
Bir sarmaşık dalı kadar incecik kollarının yapraklar gibi salınışını gördünüz mü?
Cansız bir narin bedenin artık acı çekmeyecek kadar acı çektiğine şahit oldunuz mu hiç?
Bütün anlaşmaları, anlatmaları, aydınlanmaları ve aydınları ile kahrolsun bu dünya!
Masum bebeler can veriyor,
masum kadınlar namusundan oluyor,
her türlü hürmete layık ihtiyarların onurları çiğneniyor
ve insanlık çağ atladı sanıyor kendini.
Atlayıp düştüğümüz yer bir kenef çukuru,
işin kötüsü pisliğe burnumuz alıştı
ve normal bir hayat devam ediyor sanıyoruz.
Çocuklar öldürülüyor ve buna alıştırdılar bizi!
Hala şiiri yazılmadı bu çağın Endülüs’ünün,
hala bir şair bekliyor edebiyat dünyası,
ve sultanlar kasideleri dinleyip ağlamayacak!
Ağlayacak bir sultan bile bırakmadılar bize...
Masumiyeti katlettiler geriye çirkef kaldı,
merhameti yok ettiler geriye nefret kaldı,
medeniyeti yok ettiler geriye bir çukur kaldı.
Çukurun etrafında milyonlarca kamera,
milyarlarca göz,
mercek mercek çektiler bu vahşeti,
geriye zehir gibi bir seyir kaldı.

25 Mayıs 2019

Vaktin kadrini bilmek



Gözlerini kapatarak hiçbir şeyi görmemek mümkündür, amalar gibi; yalnız gözü açıkken hiçbir şeyi görmemek denilen bir hal var ki, ona da ahmaklık diyoruz.

Kapalı gözlerimizle göremediğimizden dolayı hiçbir gerçek yalan olmayacak, hiçbir varlık yok sayılamayacaktır. Gözlerimiz açıkken görmezden geldiklerimiz de var olmaya devam ediyor.
Biz açık gözlerimizle görmesek bile, dünyanın kanunu işlemeye devam ediyor. Zaman geçiyor ve tüm yeniler eskiyor.

Dünyanın kanunu diyorum zira dünyayı terk edince hükmü olmayacak zamanın. Ölen için dünyanın saatlerinin tıkırtılarının ne değeri olabilir? Sonsuz ve sınırsız bir hayata geçiş yapmış birinin dakikalarla hatta yıllarla ne hesabı olur?

Bundandır ki; vakit dünya sermayesidir. Harcandığında geri dönüşü ancak iyilik ya da kötülük olarak kayıtlara geçen bir sermaye. Artması ya da eksilmesi ancak nasıl kullanıldığıyla ilgili; hayır ve iyilik için ise bir gecesi bin ay gibi, şer ve kötülük için harcanır ise bin ayı bir gece kadar.

Ramazan ayında devam ettiğimiz mektebimizin mezuniyet günleri/bayramı yaklaşırken, kaçırdığımız derslerin telafisi ve hatta eksik not aldığımız sınavların tekrarı hala mümkün. Nefes aldığımız sürece her şeyi değiştirme imkan ve ihtimalimiz devam ediyor. Sağ ve salim olarak bu mübarek ayı geçirip, yine selametle bayrama eriştiğimizde; yüklerimizden, veballerimizden, günahlarımızdan bir nebze de olsa kurtulmuş olabilmeyi başarabilmek adına bir şeyler yapabiliriz, yapmalıyız.

Vakit geçecek, geçiyor, biz kalamayız.

Ramazan ayı bayrama ulaşacak, biz de ulaşmalıyız.

Çok fazla takılıp kalmaya gerek yok şu dünyaya, bitecek illa ki…

Çok büyük adamlar sanmaya gerek yok kendimizi, ölüp gideceğiz elbet…

Tarihin akışına yön verecek halimiz yok; değil tarihin akışına, kendi hayatlarımızın akışlarına yön vermekten bile aciz kalıyorken, daha bu neyin havasıdır anlamak mümkün değil.

Bir gün aç kalınca zıvanadan çıkabilirken, halden anlama tafralarımıza kendimiz bile inanmıyoruz artık.

Galiba devrimizin en büyük ve en yaygın hastalığı, emin Müslümanlar olmayı becerememek. Kendimize biz bile güvenemiyoruz. Gerçi neyse ki, kendimizden çok güvendiğimiz kardeşlerimiz var.

Nasihat ve halleriyle bizi düzelten, yolda tutan, dikkat çeken ve hatta kulak çeken Müslümanlar, iyi ki varsınız.

Öyle ya, büyük kelimelerle kendimizi izafe ettiğimiz Ehl-i Sünnet ve’l Cemaat olmayı tercüme etsem, en kısa haliyle, sünneti birlikte yaşamak derdim. Sünnet üzere yaşamak ama mutlaka birlikte yaşamak. Yalnızlık değil birlik, birliktelik dinindeniz hamdolsun.

Bizi Ramazan ayına ulaştıran Allah(cc)’e hamd ile niyaz edelim ki, bayrama affedilmiş olarak ulaşanlardan olalım. Ben, sen ya da o değil; hepimiz, biz Müslümanlar temizlenmişlerden olalım. Bir kaçımızın, ya da bir zümremizin güzelliği yetmiyor bugünün pisliğini etkisiz hale getirmeye. Çok daha büyük bir güçle temizliğe ihtiyaç var.

Meşhur Mute seferi öncesi, soruldu Nebiyyi Muhterem(sas)’e:

-          - Allah(cc)’e az kulluk edilen bir yere gidiyoruz, ne tavsiye edersin?
-          - Secde ve namazları çoğaltın ve Allah(cc)’i çokça zikredin, buyurdu…

20 Şubat 2019

Rüzgara karşı duruş



Hayatımızın en kaçınılmaz gerçeği olarak, birbirimizle ve hele de güç ve otorite sahipleriyle münasebetlerimizi, bir düzene ve eksene oturtmak gibi erdemli ve ahlaklı davranış şekli olma zorunluluğu vardır.

Kendisinden bir şekilde sıyrılma, kurtulma ya da uzak durma ihtimalimiz olmayan hemen her canlı-cansız mahluk ya da etkene karşı, erdemli bir duruş geliştirmek mümkündür.

Rüzgara direnmek bir duruştur; yıkılmamak ya da kırılmamak için eğilmek bir duruştur, dik durup kırılmak ya da yerinden sökülmekte bir duruştur. Rüzgarı durdurmaya gücümüzün yetmediği ve sığınılacak bir emin mekan bulunmadığı zamanlarda bunlardan birini seçmek insanidir ve normaldir.

Yağmura direnmek bir duruştur; ıslanmamak ve üşütmemek için şemsiye açmak bir duruştur, başını göğe kaldırıp ciğerlerine kadar ıslanmayı göze almakta bir duruştur. Yağmuru durdurmaya gücümüzün yetmediği ve altına sığınılacak bir emin mekan bulunmadığı zamanlarda bunlardan birini seçmek yine insanidir ve normaldir.

Zamanın getirdiği akışın karşısınca kürek çekmek bir duruştur, çoğunluğun hoşuna gideni değil Allah’ın rızasını uyanı seçmek bir duruştur.

Güçlünün değil zalimin karşısında olmak bir duruştur. Zulme engel olmak için çırpınmak, kolunu-kanadını mazlumlara germek bir duruştur. Kenara çekilip sessiz kalmakta bir duruştur, dikilip seyretmekte…

Zalimi alkışlamak ise bir duruş değil bir boyun eğiştir!

Zalime yaltaklanmak bir duruş değil, insanlık izzetinin yerlerde sürünüşüdür.

Zalime karşı durmaya güç yetiremediği, zulümden korunmak için bir emniyet bulamadığı zamanlarda bunlardan birini seçmekte yine insani ve normal bir davranış şeklidir.

Herkes kahraman olamaz, olmak zorunda da değildir, olmamalıdır da. Yoksa kahramanlığın bir değeri kalmaz zaten.

Ancak kahraman olmadığı halde kahraman pozları vermek bir duruş değildir.

Şecaatten mahrum iken yiğitlik taslamak bir duruş değildir.

Rüzgardan korkan tohum filiz vermemelidir…

26 Ocak 2019

Yaralarımızla yaşıyoruz


İnsanlar hakikatin değil intikamlarının peşine düşüyor. Hakikatin müşterisi o kadar azaldı ki, karaborsaya düştü.

Enflasyonun en yükseği hakikat fiyatlarında idi tüm zamanlar boyunca, hakikate sahip olmak isteyenler her devirde en yüksek bedelleri ödemek zorunda kaldılar.

Kin ve intikam duygusu yalnızca gözleri değil gönülleri de kör etti.

Adalet dediğimiz hakikat meyvesi dalında kurudu kaldı. Kökü toprağın derinlerinde saklı bir yüce hakikat ağacımız var, dallarına erişemediğimiz… Yapraklarını yabanların kopardığı, olgunlaşamadan dökülen meyvelerine su yürümeyen!

Adalet meyvesinin tadı damaklarımızdan bile silindi. İşportalarda gördüklerimiz hormonlu hakikatler asla gerçek tadını vermedi, veremeyecekte.

Yara alan, açılan derisine benliğini sardı. Bedenlerimiz değil ruhumuz yarıldı, kanadı gibi. Yarasının içine aklını, izanını, imanını doldurdu insanlar.

Düşün denilince yarasıyla, konuş denilince yarasıyla, yürü denilince yarasıyla, yaşa denilince yarasıyla yaşar oldular.

Hırslarımız ve öfkelerimiz bizi birer hakikat katiline dönüştürdü. Adaletten bahsedemeyecek kadar düştük.

Emin değiliz artık, en kötüsü de bu oldu. Güvenilir insanlar olmak meziyetimizi kaybettik.

Konuştuğunda doğru söyleyen, hükmettiğinde adil olan, sığınıldığında emniyet veren insanlar değiliz…

Adil ve emin olamadığımız sürece; neye ve nasıl çağırdığımızın, neyi ve nasıl savunduğumuzun bir değeri kalmadı.

Her sözümüz ve davranışımız muhataplarımızın yaralarına dokunur ve acıtır oldu. Canları yandı ve canını yaktıklarımız bizim can yoldaşımız olamadılar, olmadılar…

Koca koca insanlar değil büyük büyük acılar ve yaralar dolaşıyor ortalıkta. Elimizi sallamayı bırak kıpırdatsak bir yaraya değiyor.

Oysa biz, imanımız gibi sağlam bir emniyet vaadiyle geldik dünyaya, insanlara söylenecek sözümüz vardı ve biz söylediklerinde sözlerinden emin olunanlardık. Dünyaya sunacak bir fikrimiz, bir zikrimiz, bir hayat görüşümüz vardı ve insanlar en değerli varlıklarından emin olacaklardı.

Düşmanımız ya da düşmanlarımız dışarıda değil, daha doğrusu dışarıda olanlar bu kadar tehlikeli ve yıkıcı değiller, olamazlar. Düşman içimizde; kendimizde, benliğimizde, nefsimizde.

Bizi ancak biz yenebilirdik zaten, yendik.

Şimdi kendimizi değiştirme zamanıdır, daha da çok geç olmadan…

Adil ve emin insanlar olma zamanıdır.

Hariçten gazel okumak; Suriye ve Filistin

  Hızlı zamanlarda yaşıyoruz. Günlük hatta saatlik değişimler, olaylar ve bilgiler su gibi hatta esen bir yel gibi akıp duruyor. Bu haber ve...