Hak etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Hak etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

30 Ekim 2020

Batının özgürlük anlayışını reddediyoruz!

 


Sözün başında hemen belirteyim; batı diye kullanacağım terkip, batılın hak karşısında konumlanan bütün varlığının ifadesidir. Coğrafi bir yöne değil; siyasi ve sosyal bir duruşa, bir saldırıya temsildir. Varlığını hakka saldırmakta bulan, hayatta kalmak için masumların kanıyla beslenen, tek dişi kalmış bir canavardan bahsediyorum.

İşte bu batıda, değer ve içeriği kendilerinden menkul birtakım özgürlük anlayışları ile başımız fena halde dertte. Batılı kafaya göre; bizim mukaddesatımızla alay etmek, aşağılamak ve hakaret etmek gibi söz ya da fiiller, onlara göre bırakın kusur olmayı, marifet bilinecek bir durumdur.

Onların dünyasında sıradanlaşan ama aslında iki yüzlülüğün, sömürgeciliğin ve faşistliğin temellerini oluşturan birkaç gerçeği hatırımızda tutmakta fayda var.

“Modern” dünyanın bazı basit gerçekleri:

- İnsan hakları, “daha fazla insan olan” batılılar için geçerlidir.

Afrika’da ya da başka bir fakir ülkede savaşlar bir yana; satılan ürünler, verilen ilaçlar, desteklenen diktatör idareciler eliyle, o insanların ezilmesi, öldürülmesi, aç bırakılması ve hatta soykırıma tabi tutulması, bir sorun teşkil etmez!

- İnanç özgürlüğü batının hoşuna giden, “İslam dışındaki” dinler için geçerlidir.

İneklere ve farelere tapanlar, kraliçenin valisine itiraz etmedikleri sürece sorun teşkil etmezler. Yahudi ya da Hristiyan olmak da batılı ateistlerin, din düşmanlarının gözünde sıkıntı değildir. Ancak sadece bir Allah(cc)’a kulluktan bahseden, yeryüzünde farklı ilahlar olmasını kabul etmeyen, insanların kullara kul olmasına karşı çıkan, adalet ve merhamete dayalı bir toplum oluşturmak gibi -bırakın planları-, hayalleri bile olan Müslümanların dinlerini anlatma, ilan etme, hakikatlerini dillendirme hakları yoktur!

- Batının gözünde makbul ve kullanışlı bir devlet değilseniz, her konuda haksızsınızdır.

Batı sizin devlet idare sisteminizle ilgilenmez. Halkınıza nasıl bir hayat yaşattığınıza bakmaz. Öldürdüklerinizle ya da süründürdüklerinizle alakası yoktur. Sadece onların dünya hegemonyasına uyumunuz önemlidir. Onların kurguladığı düzene uyan kimse ile sorunları olmaz. Onların düzenlerine karşı çıkmak, planlarına itiraz etmek, daha da ileri giderek; bazı yollarda onların istemediği adımlar atmak; lanetlenmek, dışlanmak ve tabii ki saldırılmak için uygun hedef haline gelmenize yeter. Batıdan daha fazla, -onların dediği anlamda- demokrat olsanız da, laik yaşasanız da fark etmez. Onların çıkarlarına aykırı iseniz, kötüsünüzdür.

Ve fakat biz; batının dayattığı ve neticede bizim kutsallarımıza hakarete varan özgürlük anlayışını kabul etmek zorunda değiliz, reddediyoruz. Daha ötesi var mı? Böyle bir özgürlük olabileceğine kim karar veriyor? Biz kabul etmiyoruz. Mukaddesatımıza saldırılmasını özgürlük olarak görmüyoruz. Kimsenin mukaddesatına da saldırmıyoruz. Karşılığında asgari saygı beklemek bizim en tabii hakkımız, elbette!

Salyalar akıtarak batıya kuyruk sallayan liberallerin yaydıkları iğrenç kokudan da tiksiniyoruz. Batının dümen suyunda kayık yarıştırmaktan başka bir marifetleri olmayan bu zavallılar, sadece batının pis nehrinin akışına katkı sağlıyorlar. Asla kayıkçılıktan kurtulamayacaklar. Yükselebilecekleri en yüksek makam; batının teknelerinde miçoluk ya da kürekçilik olarak kalacak.

Batılı bir lider, insan onurundan ve evrensel değerlerden bahsediyorsa, kastı; onlara ve yaptıklarına karşı çıkılmaması, İslam’a ve Müslümanlara saldırı ve hakaret özgürlüklerine(!) dokunulmamasıdır, yani batının saldırma ve hakaret etme ayrıcalığıdır. Asla dürüst değillerdir ve olamazlar.

Batı bugün batılın temsilcisidir ve fakat neticeyi biliyoruz: “Hak gelecek ve batıl zail olacak”.

 

15 Ağustos 2020

Sen de haklısın

 


Hepimiz için kaderin devasa nehrindeki seyahat devam ediyor. Su akıp yolunu bulacaktır. Eşyanın tabiatı böyle; eskiyip dökülmek, kuruyup büzüşmek, eğrilip bükülmek ve sonunda toprağa karışmak!

Kuruyan yaprağa, solan çiçeğe sorsan, o da haklıdır gidişatında…

Nasreddin Hoca merhumun dediği gibi; “sen de haklısın”.

Ve fakat, bu kadar haklının olduğu yerde, hakkın gerçekten tespit ve tayin edilmesi mümkün görünmüyor.

Herhangi bir işte, nihai hakkın tespitini bize bırakmamak gerektiğini, hakkın bize bırakılamayacak kadar “ali” bir mesele olduğunu, böylelikle bihakkın anlamış bulunuyoruz. Bilmem kaçıncı kere.

Herkesin hakkı ve hakkı bulma yolu, kendine iyi ve doğru olsa da; biz Müslümanların, üzerinde tartıştığımız ve anlaşamadığımız, daha da önemlisi hakkı ve adaleti, teslim ve tesis etmek istediğimiz konuyu, İslam’a götürmek ya da zaten içinde yaşadığımız İslam’ın hükmünü ortaya koymak ve böylece sorunları çözmek, anlaşmazlıkları bitirmek, hakkı teslim ve adaleti tesis etmek gibi bir ayrıcalığımız var.

Bu ayrıcalığı kullanmayan Müslümanı, Allah(cc) dünyada rezil, ahirette zelil eder!

Ayrıcalığımızın farkında olmak ise ayrı bir marifet konusu oldu artık. Ortalığı kelimelerden kılıçlarla kelle uçuran, büyüklü küçüklü cengaverler aldı. Yetisini ve yetkisini bilip, kabullenip de ona göre söz söylemek ya da susmak, az bulunur mücevherler mesabesinde değer kazandı.

Her konu gündeme malzeme oldu, her hassasiyet tarafgirliğe kurban edildi.

İnsanlar hakkı ve hakikati, kendinden olanın ağzına verdi. Yalanı ve sahteyi rakibinin sırtına vurdu. Erkekler ve kadınlar, yaratık değil ilah ve ilaheler olma derdine düştü.

“Ben Müslümanlardanım ve boynum şeriatın hükmü karşısında kıldan incedir” diyebilmek, ya bir ayıp görüldü ya da bir günah!

“Hakikaten ben neyi savunuyorum ve neyi reddediyorum” diye sorgulamak için akıldan daha fazlası gerekir oldu.

Neyin davasındayız sahi?

“Bezmi Elest” sözleşmesinden daha değerli ve önemli bir söz, bir dava, bir mücadele olabilir mi?

İnsan; ekmeğinin peşinde koşar, malının ve canının tasasını taşır, neslinin ve dininin muhafazası için savaşır, aklını başında tutmak için yaşar. Dava ise, fıtratın getirdiği ve imanın yüklediği haktır ve o hakkın davasını güder.

Gerisi, kuru kavgadır!

Boş iştir.

Kendine ve yanındakilere hatta karşındakilere yazık etmektir.

23 Kasım 2018

Hürmetsiz/saygısız olmuyor


Okuduğumuz, dinlediğimiz, sevdiğimiz ve beğendiğimiz ne kadar güzel insan varsa, istisnasız hepsinde bir şahsiyet kalitesi ve göstergesi olarak, insanlara saygı ve değer yani hürmet görürüz.

İster arka planına İslam’ın haramlarını ekleyerek güçlendirilmiş bir hürmet deyin, ister kuru batılı insan hakları bağlamında saygı deyin, hangi kelimeyle söylendiğinden bağımsız olan gerçek; muhataplarımıza asgari de olsa değer vermeden herhangi bir muamele yaptığımızda karşılığının dostluk ya da yakınlık olmayacağıdır.

Biz vahiy temelli düşünen Müslümanlar için ise, davranış ve değer yargılarımızı tayin eden temel mihenk elbette Allah(cc)’in tayin ettiği kural ve kanunlar bütünü olarak dindir. Din bize, diğer insanlar, hatta canlılar ve daha da ötesinde tüm varlıklar için bakış açısı, davranış biçimi tayin eder.

Yeryüzü ve gökyüzü bize bir emanet olarak verilen, kullanımı bize ait lakin, sahibi bizim ve her varlığın Rabbi Allah(cc) olan, geçici kullanım haklarını elde edebileceğimiz varlıklardır. İnsan temelli kullanımlarda bile başkalarının hukukunu çiğnememek olarak, mutlaka göz önünde bulunduracağımız bir kural vardır.

Hiç kimse, yalnız kendi menfaat ya da kazancını düşünerek, başkalarının zarar görmesine sebep olma hakkına sahip olamaz. Kişisel haklarımız yani helallerimiz başkalarının kişisel hakları ile sınırlıdır yani haram kılınmıştır.

Tarlasının sınırını komşusunun tarlası içine kaydırmak, kaldırımda yürüyenlerin yoluna engel koymak, trafikte hakkı olan yolu birinden gasp etmek, kasten birini korkutmak hatta bir hayvanı ürkütmek gibi günlük karşılaşabileceğimiz ve bize basit gibi görünen hak ihlalleri hesap gününde karşımıza çıktığında çok şaşıracağımız kesin gibi…

Düşünsenize, mahşer meydanında bin bir cefa ile geçmiş, tam hesaplar başlamışken, ben de kendime baya güveniyorum zaten, hayırlısıyla cennete gideceğim umuduyla ilerlerken, aniden biri çıksa karşımıza; ‘sen falan gün falan yolda ilerlerken arabanı üstüme sürüp beni korkutmuştun, ver hakkımı yoksa gidemezsin’ dese!

Bu sadece bir değil, beş değil, neredeyse her gün defalarca tekrar etmiş ve kitaplar küçük ya da büyük ne varsa kaydetmiş, her bir adımın, kelimenin ve hatta nefesin hesabı soruluyor!

Kitap (amel defteri) konulmuştur. Suçluların onun içindekilerden dolayı korkuya kapıldıklarını görürsün. ‘Yazık bize! Bu kitaba da ne oluyor ki, küçük büyük hiçbir şey bırakmayıp saymış’ derler. Yaptıklarını karşılarında bulmuşlardır. Rabbin hiç kimseye haksızlık etmez. (Kehf 49)

Biz dünyada sorulacak hesaplardan çok ahirette verilecek hesabın endişesini taşıdığımız için farklıyız.

Biz işte tam da bu yüzden; insanlara, hayvanlara ve tüm kainata karşı herkesten daha hürmetkar ve herkesten daha sadık ve herkesten daha saygılıyız.

Biz işte tam da, kul hakkı dediğimiz ve ancak ilgili kula hakkı ödenmesi karşılığında ya da helal edilmesi şartıyla hesabından kurtulacağımız bir değere, bir kurala ve hatta bir kanuna sahip olduğumuz için; yerin ve göklerin, insanların ve hayvanların hukukunu koruyan medeniyetler inşa ederiz.

Kurdun kuzu ile yoldaşlık edişinin bir efsane olmaktan çıkması, ancak bizim bu anlayışımızla kuracağımız bir toplumla mümkün olabilecektir.

Ahiretin hesabını hesaptan çıkardığımızda, geriye bizden pek özel bir şey kalmaz! Kendileriyle yarışma azminde olduğumuz çağdaş emperyal sistemlere karşı dünyalık hesaplarla başarılı olma ihtimalimiz de pek yoktur.

Emiru’l Mu’minin Ömer(ra)’in savaşa giden orduya yazdığı mektupta dediği gibi; ‘onlara ancak haramlardan sakınmamız, farzlara sarılmamız ile üstün gelebiliriz.’ Takva yalnız ahirette değil dünyada da üstünlüğün tek yoludur, ölçüsüdür.

Hariçten gazel okumak; Suriye ve Filistin

  Hızlı zamanlarda yaşıyoruz. Günlük hatta saatlik değişimler, olaylar ve bilgiler su gibi hatta esen bir yel gibi akıp duruyor. Bu haber ve...