Meryem etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Meryem etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17 Mayıs 2018

Kudüs kimin olacak?


Mitingler büyük hadiseler karşısında halkın galeyana gelmesiyle ortaya çıkarlarsa devlet gücünü tetikleme görevi icra edebilirler. Ancak devletin gücü halkın iteklemesiyle artmaz. Devletten gücünden fazlasını beklemek hayalcilik olur.

Dün olduğu gibi bugünlerde de müstekbir devlet ve uluslar bizim zayıflık ve korkaklığımızdan faydalanarak kendi hükümlerini icra ediyorlar. Karşılarında durabilecek bir güç ya da devletimiz yok. Bu gerçeği kabullenmek ve ona göre beklentilerimizi dengelemek zorundayız.

Türkiye kalibresinde bir devlet, bu gibi olaylarda en yüksek perdeden kınama ve elçi çekmek gibi diplomatik adımların ötesine geçemez. Ki bu satırları yazdığım saatlerde sadece Türkiye ve Güney Afrika devletleri istişare için elçi çekme adımı atmıştı. Dünyadan hele de İslam dünyasından bu cesareti gösteren  başkası da yok zaten...

Tarihe şöyle bir not düşüldü: Giritli Ortodokslar 16 Ağustos 1866 gecesi Selino kazasındaki bütün Müslümanları (beşiktekiler dahil) katlettiler. Bu katliam karşısında Batı (Bosna ve Kosova’da olduğu gibi) kılını bile kıpırdatmadı. Hıristiyanların meclisi 2 Eylül 1866’da Enosis ilan ederek Yunanistan’ın Girit’i ilhak ettiğini bildirdi.

Böyle başlamıştı malum son ve yıllar sonra Yunanistan adayı tamamen ele geçirdiğinde ve son Osmanlı askerleri de adayı terkettiğinde İstanbul’da dev bir miting düzenlenmişti. ‘Girit bizim canımız, feda olsun kanımız’ sloganı en çok duyulanlardan biri idi. Sonra halk evine döndü. Girit kaybedildi ve bir kaç ay sonra da Sultan 2. Abdulhamid tahttan ilga edildi.

Ramazan’a kavuştuğumuz şu mübarek günlerde mukaddes beldemiz Kudüs’te yaşananlar ve buna karşı seslerini yükseltmeye çalışan Gazzeli müslümanların kurşunlarla biçilmeleri kalplerimizi titretmekte ve Allah’ın gazabından rahmetine koşacağımız bu ayda bizi nelerin beklediğinden korkmamıza sebep olmaktadır.

Rahmet ve bereket ayı Ramazan, ruhlarımıza ve şuurlarımıza Filistin, Kudüs ve şehidlerin mübarek yolunun gölgesini düşürmüş oldu ki; şüphesiz bunlar, rahmetlerin en büyüğü, dünyamızın ve ahiretimizin kurtuluşuna vesile olacak nimetlerdir.

Allah, Abd ve İsrail yahudileri eliyle bize Ramazan’da Kudüs ve şehadet şuuru vermeyi murad etmiştir.

Filistinliler kendilerinden beklenenden fazlasını yapmakta ve silahsız olarak kurşunların üstüne yürüyüp can vermeye devam etmekteler. Onlar için şehadeti dilemek ve dünyada huzur ve rahat yüzü görmeyen bu asil halkın ahiretlerinin mamur olmasını ve şehidlerinin derecelerinin yüksek olmasını dilemekten daha güzel bir temennimiz yoktur.

Kendi adıma yaşarken Mescidi Aksa’nın yıkılışını canlı yayında izlememekten daha güzel bir temennim olmadığını belirtmek istiyorum. Bu gidişin sonunda belki yakın bir gelecekte bunun da yaşanabileceğini ve yine yükselecek cılız bir kaç sesten başka tüm dünyanın gönüllü ya da zorla boyun eğeceğini düşünüyorum.

Gerek Filistin halkının ve kuruluşlarının gerekse umum müslümanların işgali sindirdikleri ve mevcut şartları muhafaza ederek hayatlarını devam ettirmeye razı oldukları ortadadır.

Geçmişte Filistin ziyaretim sırasında yaptığımız muhabbetlerden anladığım kadarıyla Filistinliler o topraklarda varlıklarını devam ettirebilmeyi ana hedef olarak benimsemişler ve daha ötesini hayal bile edemez hale gelmişlerdi. İsrail teröristleri ise onları tamamen silinceye kadar zulüm ve katliamlara devam edecek plan ve hazırlıklar içinde görünüyorlar.

Allah’ın murad ettiği bir zamanda, O’nun mukadddes beldelere varis kılacağı salihler topluluğu gelip oraları kurtarıncaya kadar işgalin devam etmesi mukadderdir.

Andolsun biz Zikir'den(Tevrat’tan) sonra Zebur'da da: 'Şüphesiz yeryüzüne(Kudüs’e) salih kullarım varis olacaklardır' diye yazmıştık. (Enbiya 105)

O salihlerden olamadığımız içindir ki Kudüs’e varis olamıyoruz. Allah’ın va’di haktır ve mutlaka gerçekleşecektir. Müslümanlar salih kullar olduklarında Kudüs yolları açılacaktır.

Rasulullah(sas) buyurdu ki: "Yakında milletler, yemek yiyenlerin çanaklarına davet ettikleri gibi, size karşı biribirlerini davet edecekler."

Birisi: "Bu o gün bizim azlığımızdan dolayı mı olacak?” dedi.

Rasulullah (sas), "Hayır, aksine siz o gün kalabalık, fakat selin önündeki çörçöp gibi zayıf olacaksınız. Allah düşmanlarınızın gönlünden sizden korkma hissini soyup alacak, sizin gönlünüze de vehn atacak." buyurdu.

Yine bir adam: "Vehn nedir ya Rasûlullah?" diye sorunca:

"Vehn, dünyayı sevmek ve ölümü kötü görmektir." buyurdu. (Ebu Davud)

02 Mayıs 2017

100 yıllık işgal

Kudüs ya da genel adı ile Filistin, tarih boyunca hemen her yer gibi çok el değiştirdi. İbrahim(a)’ın kurduğu şehir, Davud(a)’ın devletine başkentlik yaparak başlayan tarihi ve Süleyman(a) devrinde yeryüzünün incisi olmasıyla şöhret buldu. Öyle ya; yalnızca insanlara değil tüm mahlukata hükmeden bir ‘Kral Nebi’nin başkenti olmak her şehre nasip olmaz...

Son Nebi(sas)’in ümmeti olan bizler içinse Kudüs tarihinin en değerli hadisesi İsra ve Mirac durağı ve elbette ilk kıblemiz olması hasebiyle olduğu kadar, Adem(a)’dan Muhammed(sas)’e kadar devam eden ve ayrım yapmaksızın tamamına iman ettiğimiz peygamberlerin durağı, yurdu ve uğrağı olmasıyladır.

Bu mukaddes şehir, Mü’minlerin Emiri Ömer bin Hattab(ra) devrinde fetihten sonra Kudüs olarak isimlendirildi. Bundan sonra kısa dönemler dışında müslümanların emniyet ve adaletiyle idare olunan Kudüs, payidar olarak devam ettiği varlığını 1516’da Osmanlı’nın cihangir sultanı Yavuz Selim Han(r)’ın kuşatması sırasında zarar görmemesi için dönemin valisi tarafından çatışmasız olarak teslim edilmesiyle Osmanlı idaresine girdi. O günden 1917 yılına kadar Osmanlı idaresinde kalan mukaddes şehir son 100 yıldır gayri-müslimler elindedir.

11 aralık 1917’de İngiliz general Allenby’nin, Kudüs’e girdiğinde ‘Haçlı seferleri sona erdi’ dediği rivayet olunur. 1948’e kadar devam eden soykırım, sürgün ve yıkımlar sonunda Haçlılar yüzyıllardır ele geçirmek için uğraştıkları Kudüs’ü ve çevresini yahudilere altın tepsi içinde sundular.

Bugün ise artık işgalin yüzüncü yılındayız ve ne Filistin halkının ne de sair İslam beldelerinin Kudüs’ün özgürleştirilmesi noktasında gözle görülür bir adımı yok. İntifadalarla ve ara ara yaşanan, işgalin ve baskıların getirdiği öfke patlamalarıyla görülen; çoğunlukla Filistinlilerin katledilmeleri yahut hapsedilmeleri ile devam eden bir süreç var.

Çocukların bile sokak ortasında infaz edildiği bir modern çağ işgali yaşıyoruz. Geçmişte daha ağırlarını gördüğümüzü ve herşeye rağmen yeniden Kudüs’ün İslam beldesi olarak payidar olduğunu ve müslümanların varlıklarını ve medeniyetlerini devam ettirdiklerini, bugünlerin de sebepler dairesinde cereyan eden hadiselerin karamsarlığına rağmen geçeceğini kesin olarak biliyoruz. Ancak bunun zamanını Allah(cc) bilir.

4 yıl önce Kudüs’ü ziyaret ettiğimde işgalin pratik hayatta nasıl birşey olduğunu birebir görme ve yaşama imkanım olmuştu. Hayatın her alanında hissedilen ağır bir bıkkınlık ve kabullenilmiş çaresizlik diyebileceğimiz bir yılgınlık görülebiliyordu.

Rehberimiz, her bakımdan donanımlı ve şuurlu bir Filistinli idi ve akşam eve döndüğünde çocuklarının ondan ekmek beklediğini anlatıyordu. Halkın tamamı İslami hassasiyetlere sahip olmadığından kıyafet ve yaşam tarzı bakımından işgalcilere uyum sağlamaya çalışanlar olduğu gibi, sahipsiz ve belki de kimsesiz bir çok genç ve çocuk sokaklarda ve özellikle de Mescidi Aksa çevresindeki surlarda dolaşıyor, bunların bir kısmı namazlarda cemaate katılmadıkları halde çıkan her olayda en ön safta taş atmaya ve can vermeye devam ediyorlar.

Çocuklar Türkiyeli misafirleri görünce ‘Polat Alemdar’ diye bağırıyorlar ve gariptir ki sınır kapısında sorgu sırasında işgal askerleri de o diziyi seyredip etmediğimizi sormuştu. Bize komik gelen şeyler orada başka anlamlar kazanıyor ve sembollere ihtiyaç duyan çocuklar rol icabı bile olsa israil devletiyle savaşan, onlara kurşun atan oyuncuyu gerçek bir kahraman gibi seviyorlar.

Biraz büyükler Mavi Marmara’yı parola olarak kullanıyor ya da işaret...

Geçim derdindeki yetişkinler ise daha çok Türkiye’nin kurmaya çalıştığı serbest ticaret bölgeleri aracılığıyla ürünlerini pazarlama imkanı bulmayı hayal ediyorlardı.

Büyük küçük hemen herkes Kudüs’ün değerinin ve orada yaşıyor olmanın gereğinin farkındalar. Ne ile meşgul olurlarsa olsunlar, nihayetinde konu ve gündem her zaman işgale ve muhtemel kurtuluşa düğümleniyor. En küçük umut ışığının değerini gözlerinde görebiliyoruz.

Onlar için birşeyler yapmaya çalışanları asla unutmuyorlar; Abdulhamid Han ve Erdoğan gibi isimler herkesin dilinde... Arap milliyetçiliği işgalin tetiklediği ve belki de desteklediği yaygın siyasi bir söylem, öyle ki Hamas bile Filistin için ‘Arapların ve müslümanların yurdu’ diyor. Hemen her çağrıda önce Araplar sonra müslümanlara sesleniliyor.

Ortak duruşları yaklaşık olarak şöyle: Onlar Filistin halkı olarak orada yaşamaya devam edecekler, varlıklarını ve evlerini koruyacaklar, Mescidi Aksa’da ribat tutacaklar, ana vazifeleri müslüman varlığını devam ettirmek ancak ondan sonrasını hayal bile edemiyorlar artık... Çoğu bir mucize bekliyor ya da bir kurtarıcı! Belki de bu yüzden onlara sahip çıkan bir lider çok farklı bir değer kazanıyor.


Bizim 3-5 günde anlayabileceğimiz bir şey değil işgal ve o insanlar haklarında öyle rahat konuşulacak bir hayat yaşamıyorlar. Allah(cc), hepimize iz’an ve insaf versin.

15 Şubat 2013

Merhaba Hüzünler Prensesi

kubbetus-sahra

Filistin’e gitmek demek İsrail işgal bölgesine girmek demek. Bu dramatik gerçeği bilerek yola çıkmıştık ve nihayetinde meşhur İsrail gümrüğünün olağandışı kontrollerine takıldığımda eski bir arkadaşım olan rehberimizin ‘seni sorgusuz bıraksaydılar, şüphelenirdim’ esprisi eşliğinde çoğunlukla acı acı gülerek uzun uzun bekledik ve kısa sorgu sual faslından sonra nihayetinde ‘işgal edilmiş’ topraklarımıza girmeyi başardık.

Gecenin bir yarısı geçtiğimiz caddeleri ve sokaklarıyla Tel Aviv herhangi bir Hollanda şehrinden farksızdı... Sonra Kudsü Şerif’e girdik, sabaha çok az zaman kaldığı için El-Fındık’ul Vatani’ye yerleştikten sonra kısa bir uykunun ardından Mescid-i Aksa’ya yani uzak mescide doğru yürüdük, zira artık o uzak mescid yürüme mesafesi yakınlığındaydı..
Kudsü Şerif’in kadim kısmı Sultan Süleyman-ı Kanuni tarafından inşa ettirilen surlarla çevrili ve o surların içi tarihi bir hatıradan oluşuyor. Köşedeki İsrail bayraklı polis karakolunun iğrenç katkısı manzarayı bozmaya yetmiyor.
Kadim Kudüs sokaklarından kadim hatıraların kokusuyla geçiyoruz. En çok kadınların duyduğu yasemin kokan Meryem kokusu var sokaklarda!..

Mescidin ana kapısına 2 köpek bağlanmış, gelip geçenlere hırlayan ve pis pis bakan köpekler bunlar. İlk karşılaşmamızda Mescidi Aksa’ya gelmiş olmanın ilk heyecanıyla onlara hiç aldırmadan geçiyoruz kapıdan.. Kubbet’us-Sahra tarafından giriş yaptığımız için ilk merdivenler üstündeki kemerlerin arasından onu görüyoruz. Kudüs’ün mahzun prensesi diyoruz ve artık lakabı ‘Hüzünler Prensesi’ olan Kubbet’us-Sahra’yı dünya gözüyle görmüş oluyoruz.

Yağmur yağıyor!

Meryem’in süpürdüğü basamaklardan ve peygamberlerin secde ettiği meydandan geçiyoruz.

İşte solumuzda hemen Kubbet’us-Sahra’nın önünde ‘Mihrab’un-Nebi’ yani Peygamber(sav)’in diğer peygamberlere imamlık ederken durduğu nokta.. Her köşeden bir peygamber selam veriyor! Her taşa bir başka kahraman baş koymuş, secde etmiş ya da kan dökmüş..

Alacakaranlıkta 'esselamu aleykum Turkiya' selamları arasında mescide girerken 'umut' kokuyordu heryer ve herşey. Nasıl tanıdıklarını bilmiyorum ama bütün Filistinliler Türkiye’li olduğumuzu biliyorlar burada.

Nihayet o kalabalıktan geçerek Kıble Mescidi’ne geliyoruz. İmam, Fetih suresi ile cemaate umut ipi uzatmıştı, insanlar Kur'an ile umutlanıyor burada, ne güzel.. Kapısında İsrail köpeklerinin beklediği, işgal altındaki bir mescidde Fetih suresi Filistinli cemaate nasıl geliyor bilmiyorum ama bana ‘umut’ gibi geliyor.

Sonrasında her göz göze geldiğiniz Filistinli hemen selam veriyor, sürekli selamlaşıyoruz, selam kurtuluş demek, kardeşlik demek zira..

Filistin'i yakında görünce neden film icabı dahi olsa yahudiye kurşun atan Polat'a hayran olduklarını anlayabiliyor insan.. Sokaklardaki çocuklar bizi görünce Polat’ı hatırlıyorlar. Orada burada muhabbetler arasında Mavi Marmara, Türkiye kelimeleri takılıyor kulağımıza.. Uzaklardan yıllar yılı sadece izlediğimiz gerçeklerle burada burun-buruna geliyoruz.

Kudüs’te anladığım ilk gerçek, Mina’da çadırının kapısından bize doğru ‘Mavi Marmara’ diye seslenen ülkesini bilmediğim hacıların neden bu kadar düzgün Mavi Marmara diyebildikleri oldu.

Dışarıdan istediğinizi söyleyin ama evinin dibindeki mescide yahudi askerlerinin kontrol noktasından geçerek ve onların izniyle girebilen bir adam 'one minute'e hayran olabilir.. BU da çok anlaşılır bir durum. Politik açıdan olağandışı görülebilecek olan o çıkış Tayyip Erdoğan’ı Filistinlilerin kahramanı yapmaya yetmiş evet.

Burada, Filistin'de çok yağmur yağıyor ama gök gürültüsü yok; o yüzden belki de gür sesli adamları çok seviyorlar.

Kudüs kan kokuyor, Kudüs binbir çiçek kokuyor.. Ve Kudüs kan ağlıyor, bundan sonrası çok daha zor olacak.. Yazmak ve anlatmak kadar bu hatıralarla yaşamak çok zor olacak!..

‘Evinize, vatanınıza, kıblenize hoş geldiniz’ diye karşılamışlardı bizi.. Oysa biz evimizi böyle görmeye dayanamayız! Vatanımızı böyle siyonist kontrolünde bırakamayız! Oysa biz kıblemizi, Mi’rac yurdunu. Peygamberlerin hatıralarını, Muhammed(as)’ın izlerini, Meryem’in kokusunu bırakamayız ki!

Daha ilk günden içimizi yakan işgalin iğrenç manzaraları altında yurdumuzda, vatanımızda yürüyoruz. ‘One minute’ orada da sloganımsı bir espri artık. Herkesin bildiği ortak dilin, işgale karşı dilin kelimelerinden birisi haline gelmiş.

Filisitinli rehberimizin ‘sizi bekliyoruz, ne zaman geleceksiniz’ sözü kulaklarımıza asılı kalıyor. Oradakilerin yani içeridekilerin, zindan arkadaşlarının artık çıkış umutları dışarıya kalmış.. Tek yapabilecekleri şeyin varolmak ve rahatsız etmek olduğunu anlatıyorlar.

Uzaktan duyulduğunda ne anlama gelir bilemem ama defalarca Filistinlilerin ağzından ve hatta Cuma hutbesinde imamın dilinden şu cümleleri duymak orada çok uzun bir destan okumak ve hatta yaşamak gibi idi:

‘En son ihtiyar, en son kadın ve en son çocuk can verinceye kadar buradayız ve direnmeye devam ediyoruz!’
Gençler ve erkekler zaten öldürülmek için doğdukları ve yaşadıkları için onların adını zikretmeye bile gerek duymuyorlar... Derin bir tevekkülle yaşıyor ve ölüyorlar.

Orada öyle bir hayat yaşanıyor ki; ölüne değil ölüme acıyasın geliyor...

Hariçten gazel okumak; Suriye ve Filistin

  Hızlı zamanlarda yaşıyoruz. Günlük hatta saatlik değişimler, olaylar ve bilgiler su gibi hatta esen bir yel gibi akıp duruyor. Bu haber ve...