Batı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Batı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

08 Ocak 2021

Batının çıkmaz sokağı

 


Hayatın akış hikayesinde, sıradan bir insanın, aradığı önemli bir adresi bulmak için girdiği sokağın çıkmaz çıkmasıyla; devasa bir devletin, yegane kurtuluş yolu olarak lanse ettiği sisteminin çıkmaza girmesi arasında pek bir fark yoktur.

Neticede duvara çarpmak için illa suratınızın taşlara veya tuğlalara değmesi gerekmiyor. Önemli bir hayal kırıklığı da baya sert bir çarpma etkisi gösterebilir.

Dünyanın geri kalanına ihraç ettikleri demokrasi ellerinde patlayan Amerikalıların hali, keşfettiği oldukça gösterişli ama kalitesiz bir ürünü aleme pazarlayarak köşe dönme hayali kuran hatta baya köşeler gören uyanık girişimcinin fabrikasının alev almasından farksız, telaş ve öfke nöbetleri ne kadar da benziyor.

Özellikle bizim coğrafyamızın şehirlerinde görmeye alışkın oldukları ve olduğumuz manzaraların, bir şekilde kendi başkentlerinde de ortaya çıkmasının şokunu anlayabiliyoruz. Kolay değil, aleme tanrılık taslarken, büyük abdestini kaçırmak!

Büyük rezillik!

İşgal edilen ve yağmalanan bina görüntülerinin canlı yayınlanacak kadar yakınlarda olması, Amerikalı muhabir ve sunucular kadar; uzaklarda onlara muhbirlik yapmak için el pençe divan duran gönüllü Amerikan yandaşlarını da hayli şaşırttı.

Yaşananları kabullenemeyen, dalga geçenlere kızan, hatta daha ileri giderek buna sebep olduklarını düşündükleri Amerikalı politikacı ve kanaat önderlerine bile fırça atacak kadar Amerikalılaşan, aslında ezik bir köleye daha çok benzeyen ve dolar basan makinaların silindirleri arasında şeref ve haysiyeti dümdüz edilmiş insan müsveddelerinin ağlaşmaları, Allah’(cc)’unun bize gösterdiği gönül ferahlatan bir lütuf gibi geliyor bana.

Tapındıkları ilahları, büyük abdestini tapınaklarının ortasına yaptı! Kokusu aleme yayıldı ve burun direklerimizi sızlattı.

Burun direklerimizin sızlaması, onlara duyduğumuz merhametten değil; onların yaşattığı acıların bir nebzesinin onlar üzerinde görülmesinin bile, bize aslında ne büyük hüzünleri hatıra bıraktıklarını hatırlatmasından oldu.

Onlar ve köleleri şaşırdılar, biz buruk gülümsemelerle ettiklerini hatırladık!

Sırtlan sürüsünün iktidar kavgası sonunda kazanan yine bir sırtlan olacaktır. Aslanlar bu vadiye dönene kadar durum bu…

Dünya tam da bu gündeme kilitlenmişken, Fransa’nın üstün teknik özelliklere ve gelişmiş teknolojik donanımlara sahip helikopterlerle bombardımana tabi tuttuğu bir düğünün kana bulandığı ve çocukların da olduğu sayılarının yüzden fazla olduğunun tahmin edildiği bir kitlesel katliam yapıldığı haberleri geldi, Afrika’dan, Mali’den.

Batı, içinde bulunduğu zulüm ve işgal çamurundan kurtulmak için yalandan çırpındıkça, boyuna kadar pisliğe batıyor.

Güya silahlı teröristleri bahane ederek girdikleri topraklardan, tıpkı bundan 100 yıl önce Güneydoğu Anadolu’da denedikleri ve başarısız oldukları işgalleri sonlandırmak zorunda kalmaları gibi, bir gün arkalarına baka baka çıkıp gitmek zorunda kalacaklarını biliyorlar.

Kovulacakları güne kadar, kan dökmeye, sömürmeye devam ediyorlar. Bir an bir utanma gelip de “biz burada ne yapıyoruz” noktasına gelmek onlar için muhal…

Siz hiç, parçaladığı ceylanın etini yiyip kanını içerken; “ben ne yapıyorum” diye düşünen çakal duydunuz mu?

Batının çıkmazı işte tam burada yatıyor. Yatmak derken, öyle sakin ve hareketsiz bir yatış değil batının çıkmazı. Kanlı ve bol katliam dolu bir yatış, vahşi bir yatış.

Batının özeleştiri yapmasını yakın bir gelecekte beklemiyorum. Halen mevcut siyasi ve fikri yapının, böyle cesur bir muhasebe yapma cesaretine sahip olmak bir yana, ihtiyaç bile duymadığını düşünüyorum.

Tarihin şahitliği de böyledir. Kendilerince gerekçeler buldukları zulüm ve sömürü düzenleri ile dünyada saltanat süren toplumlar, yüklendikleri veballerin ve aldıkları kahırların neticesinde, ağır bir yıkım ile son buluyorlar.

Bunun bugünden yarına yaşanması gerekmiyor. 50 ya da 100 yıl bir insan için çok uzun zaman olsa da; devletler ve tarih için küçük ve kısa devirlerdir.

Hak ya da batıl, adil ya da zalim her saltanat mutlaka son bulacaktır. Dünya için Allah(cc)’unun koyduğu kanun; “her yükselenin mutlaka düşecek olması” şeklinde formüle edilebilir. Zamanını, şeklini ve sebeplerini ise tarih yazacaktır.

Duvara toslayan batının kibirli burnu kırılmıştır. Ya acıyla saldırganlaşacak ya da başını ellerinin arasına alıp bir muhasebeye girişecektir. Ne yazık ki, beklentim ilk seçenek yönünde.

Zaten, Firavun’a yakışan zelil bir şekilde çamurlarda boğularak can vermektir!

30 Ekim 2020

Batının özgürlük anlayışını reddediyoruz!

 


Sözün başında hemen belirteyim; batı diye kullanacağım terkip, batılın hak karşısında konumlanan bütün varlığının ifadesidir. Coğrafi bir yöne değil; siyasi ve sosyal bir duruşa, bir saldırıya temsildir. Varlığını hakka saldırmakta bulan, hayatta kalmak için masumların kanıyla beslenen, tek dişi kalmış bir canavardan bahsediyorum.

İşte bu batıda, değer ve içeriği kendilerinden menkul birtakım özgürlük anlayışları ile başımız fena halde dertte. Batılı kafaya göre; bizim mukaddesatımızla alay etmek, aşağılamak ve hakaret etmek gibi söz ya da fiiller, onlara göre bırakın kusur olmayı, marifet bilinecek bir durumdur.

Onların dünyasında sıradanlaşan ama aslında iki yüzlülüğün, sömürgeciliğin ve faşistliğin temellerini oluşturan birkaç gerçeği hatırımızda tutmakta fayda var.

“Modern” dünyanın bazı basit gerçekleri:

- İnsan hakları, “daha fazla insan olan” batılılar için geçerlidir.

Afrika’da ya da başka bir fakir ülkede savaşlar bir yana; satılan ürünler, verilen ilaçlar, desteklenen diktatör idareciler eliyle, o insanların ezilmesi, öldürülmesi, aç bırakılması ve hatta soykırıma tabi tutulması, bir sorun teşkil etmez!

- İnanç özgürlüğü batının hoşuna giden, “İslam dışındaki” dinler için geçerlidir.

İneklere ve farelere tapanlar, kraliçenin valisine itiraz etmedikleri sürece sorun teşkil etmezler. Yahudi ya da Hristiyan olmak da batılı ateistlerin, din düşmanlarının gözünde sıkıntı değildir. Ancak sadece bir Allah(cc)’a kulluktan bahseden, yeryüzünde farklı ilahlar olmasını kabul etmeyen, insanların kullara kul olmasına karşı çıkan, adalet ve merhamete dayalı bir toplum oluşturmak gibi -bırakın planları-, hayalleri bile olan Müslümanların dinlerini anlatma, ilan etme, hakikatlerini dillendirme hakları yoktur!

- Batının gözünde makbul ve kullanışlı bir devlet değilseniz, her konuda haksızsınızdır.

Batı sizin devlet idare sisteminizle ilgilenmez. Halkınıza nasıl bir hayat yaşattığınıza bakmaz. Öldürdüklerinizle ya da süründürdüklerinizle alakası yoktur. Sadece onların dünya hegemonyasına uyumunuz önemlidir. Onların kurguladığı düzene uyan kimse ile sorunları olmaz. Onların düzenlerine karşı çıkmak, planlarına itiraz etmek, daha da ileri giderek; bazı yollarda onların istemediği adımlar atmak; lanetlenmek, dışlanmak ve tabii ki saldırılmak için uygun hedef haline gelmenize yeter. Batıdan daha fazla, -onların dediği anlamda- demokrat olsanız da, laik yaşasanız da fark etmez. Onların çıkarlarına aykırı iseniz, kötüsünüzdür.

Ve fakat biz; batının dayattığı ve neticede bizim kutsallarımıza hakarete varan özgürlük anlayışını kabul etmek zorunda değiliz, reddediyoruz. Daha ötesi var mı? Böyle bir özgürlük olabileceğine kim karar veriyor? Biz kabul etmiyoruz. Mukaddesatımıza saldırılmasını özgürlük olarak görmüyoruz. Kimsenin mukaddesatına da saldırmıyoruz. Karşılığında asgari saygı beklemek bizim en tabii hakkımız, elbette!

Salyalar akıtarak batıya kuyruk sallayan liberallerin yaydıkları iğrenç kokudan da tiksiniyoruz. Batının dümen suyunda kayık yarıştırmaktan başka bir marifetleri olmayan bu zavallılar, sadece batının pis nehrinin akışına katkı sağlıyorlar. Asla kayıkçılıktan kurtulamayacaklar. Yükselebilecekleri en yüksek makam; batının teknelerinde miçoluk ya da kürekçilik olarak kalacak.

Batılı bir lider, insan onurundan ve evrensel değerlerden bahsediyorsa, kastı; onlara ve yaptıklarına karşı çıkılmaması, İslam’a ve Müslümanlara saldırı ve hakaret özgürlüklerine(!) dokunulmamasıdır, yani batının saldırma ve hakaret etme ayrıcalığıdır. Asla dürüst değillerdir ve olamazlar.

Batı bugün batılın temsilcisidir ve fakat neticeyi biliyoruz: “Hak gelecek ve batıl zail olacak”.

 

11 Eylül 2020

İnanca saygı, düşünceye özgürlük!

 


Teoride hemen herkesin kabul ettiği inanca saygı gibi bir çağdaş erdem göstergesi var. Üstüne bir de düşünce özgürlüğü eklenince, sloganlarımızı süsleyen bu ikiliyi hepimiz bir yerlerde kullanmışızdır.

Batılı çağdaş ve medeni(!) ülkelerin, bize dayattıkları bu ikiliyi pek sevmiştik aslında ama nasıl oluyorsa bir yerlerde konu biz olunca, uluslararası arenada aslanların önüne parçalanmak üzere atılan bizim kutsallarımız olunca, ne hikmetse bir anda bu süslü sloganlar tersine dönmeye başlıyor.

Bir bakıyoruz, adamların aleme pazarladığı sloganların içeriğini biz onlara anlatmaya, ikna etmeye çalışıyoruz. İnsan haklarından, inanca saygıdan dem vuruyoruz. Ne kadar güzel anlatırsak anlatalım, fayda etmiyor. Kırk dereden getirdiğimiz sular, kurumuş beyinlere işlemiyor.

Sıkıntı şurada; biz, bir kutsalı olmayan insanlara kutsala hakaretin özgürlük olamayacağını anlatmaya çalışıyoruz.

Peki kutsalı olmayan insan olabilir mi, insan kalabilir mi? Vardır bir kutsalları diye düşünüp, oradan onların anlayış damarına dokunmaya çalışıyoruz.

Onların da kutsalı “özgürlük” sanıyorum; özgürlüğe tapıyorlar, uğrunda her şeyi çiğnemeyi normal görüyorlar. Nasıl bir tapınma ise, bizim nesillerimizi özgürlük putlarının önünde kurban olarak kesiyorlar. Bizim kutsallarımızı putlarının ayakları altına layık görüyorlar.

Bir de, bir şey hiç değişmiyor.

Dünyanın her yerinde, “düşünce özgürlüğü” savunucuları illaki bir yolunu bulup, İslam’ı ve Müslümanları bu kapsamın dışında bırakıyorlar. Ne hikmetse, her yere ve her şeye geçen bu özgürlük bize işlemiyor. Ama bize yönelikse zincirler fora. Bize hakaret varsa, kutsallarımıza hakaret varsa, kesin orada bir düşünce özgürlüğü peydahlanıyor.

Normal insanlar için 5 temel “kutsal” olur; akıl, can, mal, nesil ve din. Bunlardan eksilmeler oldukça o insanın insanlığından da eksilmeler olur. Bunları muhafaza etmek, hakaret ve her türlü saldırıdan korumak insanlığın gereğidir. İnsan, bunlar için yaşar, ölür ya da öldürür.

Dünyanın bütün kavram ve kuramları, bu değerlerle çatıştığında değerini kaybeder. İnsanların canlarına ve mallarına dokunan bir fikrin, koruyamayan idealin insana verebileceği özgürlük değildir. Aklımızı kullanmaya mani olan, dinimizi mukaddes bilmeyen bir devranın, bize verebileceği saygı değildir.

Batılıların kendi menfaatleri uğruna, gerektiğinde kendi seçtikleri değerleri bile tatile gönderecek kadar keyif sahibi olduğunu artık gidişatı takip eden herkes ayan beyan görebiliyor.

Batı bütün zenginliğine/gelişmişliğine rağmen dünyanın en bağnaz toplumudur. Kendi lehlerine olan bir yalana inanmakta ve savunmakta üstlerine yoktur. Aslında onlara göre dünyanın geri kalanı asla haklı ya da doğru olamaz.

İslam’ın ve Müslümanların, onların hegemonyasına çelme takacağını çok iyi biliyorlar. Başkalarına reva gördükleri muamelenin yanlışlığının pek ala onlar da farkında. Fakat dünyanın sefası ve zenginliğini kendilerine hak ve layık gördüklerinden; her işlerine, her zulümlerine, her vahşetlerine mantıklı bir izahat buluyorlar.

Biz, Avrupalı sömürgecilere tarihlerinde yaptıkları katliamları hatırlatıyoruz ama bir etkisi olmuyor. Çünkü onlar için o yaptıkları bir utanç değil bir gereklilik geliyor.

Ne Fransa ne Belçika, Afrika’da işledikleri katliamların hesabını hiç vermediler. Hollanda, Açe’ye 25 yıl yağdırdığı top mermilerinin sayısını bile hesap etmedi. Amerika yerlilerini yok eden soykırımı İspanyollar ve İngilizler, kendileri için bir hak gördüler. Tıpkı Afrika’dan getirdikleri ve köle yaptıkları milyonlarca kara derili elmas adamın ve kadının ve çocuklarının hesabını tutmadıkları gibi. Elde ettikleri bugünün zenginliğini onların sırtından kazandıklarını hatırlamak bile istemiyorlar.

Şimdilerde yüksek mevkilerden, yüksek sesle bunlara geçmişleri hatırlatılıyor ama tenezzül edip cevap bile vermemeleri bundan.

Doğu Akdeniz’de kimin haklı olduğunun ya da kimin ne hakkının olduğunun batı için bir değeri yoktur, olmayacaktır. Onlar tabii ki kendilerinden olanın tarafında cansiperane saf tutacaklardır. Tıpkı Irak’a, Suriye’ye ve Yemen’e olanları, ağızlarını yaya yaya seyrettikleri gibi, Libya’da olanları da seyrettiler.

Ha bir de özgürlük kadar paraya da tapıyorlar; refaha ve zenginliğe secde ediyorlar, rahat evlere, gelişmiş şehirlere, lüks ulaşım araçlarına, sterilize yiyeceklere rüku ediyorlar. Bankaların kapılarında kaideyi ahirede oturuyor ve parlak ışıklı reklam tabelalarına selamlar veriyorlar.

Şimdi birileri onların tanrılarına el uzatmış gibi geliyordur onlara. Hak biliyorlar ya sahiplik hakkı, onların kutsalı bu; para ve özgürlük onların hakkı. Başkası el uzatınca mağdur rolleri de bundan…

 

27 Haziran 2020

Maalesef sizi sevemeyecekler



Bazı şeyleri değiştiremezsiniz, güneşin doğuşuna da batışına engel olamayacağınız gibi; gecenin karanlığına gündüzün aydınlığına, hayatın ve ölümün gelişine, gelenlerin gidişine, bir kısmımızın iyi bir kısmımızın kötü oluşuna, bazılarımızın mümin bazılarımızın kafirliği seçişine, zalimlerin varlığına ve acıların, yıkımların, felaketlerin ardı ardına gelişine engel olamazsınız.

Dünyanın kanunu böyledir; kimse şeytanı yok edemez, öldüremez! Allah(cc) öyle murat etmiştir, hüküm öyle verilmiştir, kanun öyle konulmuştur bu dünyaya, değiştiremezsiniz.

Şeytanlaşan insanların varlıkları da, iman edenlere düşmanlıkları da kıyamete kadar devam edecektir.

“Sen onların milletine tabi olmadıkça senden razı olmayacaklar.” (Bakara 120)

Onlar gibi düşünüp, onlar gibi yaşamadıkça sizi sevmeyecekler, sevemeyecekler.

Bu kesin gerçeğe rağmen; “gayri Müslimlere” yaranmaya çalışan, onlarla ünsiyet kurmaya heveslenen, onların İslam’a ve Müslümanlara düşmanlıktan vazgeçeceklerine inanan Müslüman ahmaktır, maalesef…

Gayri Müslim tamlaması ile sadece Yahudi ve Hristiyanları kastetmediğimi ilave etmem gerekiyor. Ayrıca genel bir durumdan ve devlet bazında, politik duruşlardan bahsettiğimi, kişilerin ya da bazı azınlık topluluklarının düşmanlık etmeyebileceklerini unutmuyorum. Kendi halinde, kendi doğrularına göre yaşayan, ne bize ne de başka insan topluluklarına kini ve düşmanlığı olmayanlar konumun dışındadır.

Fakat yaşadığımız bir hakikat var!

Hem bu ülkede hem de dünyanın her yerinde, açık bir düşmanlık, yaygın bir nefret büyütülüyor. Yeni bir şey olmadığını not ederek, bunun bize has, kişiye özel bir yanı olmadığını, dünyanın normal seyri olduğunu anlatmaya çalışıyorum.

Bu normal gidişi kırmak, hayal dünyasında masal anlatmak gibi geliyor bana. Bu sebeple; özgürlük, eşitlik, insan hakları, refahın paylaşılması, savaşların sona ermesi, bütün dünyanın kardeş olması gibi sadece kulağa hoş gelen masallara inanmıyorum.

Tarih boyunca hep böyle oldu; Müslümanlar en güçlü zamanlarında bile onlara adaletten başka bir şey vermediler, ama yüzyıllar boyu kanatlarımızın altında, özgürlük, koruma ve refah içinde yaşayanlar ilk tökezlediğimiz anda, sırtını döndü ya da hançerini boğazımıza dayadı.

Öyle masal gibi dinlediğimiz tarihi gerçeklere de gerek yok, ne Avrupa’nın ortası kaldı, ne Asya’nın, ne de Afrika’nın; tavuk keser gibi, ne tavuğu böcek ezer gibi milyonlarca Müslümanı kestiler, ezdiler. Yarın, nerde ne yapacaklar belli değil. İbret almak için daha ne olmasını bekliyoruz?

Bak en sıradan adımlara nasıl tepki veriyorlar:

Libya’da iki adım attınız, hesaplarını bozdunuz diye; Suriye’nin içinde 5 milyon, kendi ülkenizde de neredeyse bir o kadar, mazluma kucak açtınız diye, sizi terörist ilan etti adamlar. Batı başkentlerinde, batı medyasında dünyanın öcüsü gibi lanse ediliyorsunuz. Amerika’sı, Rusya’sı, Fransa’sı hatta tüm Avrupa’sı, ayrı ayrı höykürüyor. Neden rahat rahat adam kesmelerine takoz koydunuz diye kızıyorlar.

İkiyüzlü politikalarının her iki yüzünü de gördünüz. Ardınızdan tuzaklar kurduklarını, önünüze hendekler kazdıklarını gördünüz. Daha hala, nasıl onlardan dostluk bekleyebilirsiniz? Nasıl sizi sevmelerini, sizden razı olmalarını bekleyebilirsiniz?

Onların içinizdeki elleri hatta üçüncü kolları olanların da tıpkı sahipleri gibi, sizi sevemeyeceklerini, sizden ve dininizi hatırlatan her şeyden nefret edeceklerini lütfen kabullenen artık. Hayal görmeyi bırakın. Gerçeklerle yüz yüze nasıl yaşayacağımızın kurgusunu hazırlayın.

Size vermek zorunda kaldıkları her alan, her serbestlik, her sıradan hak onların sinesinde ağır bir yük ve yeni bir kin olarak kalıyor, anlayıverin lütfen artık. Şununla yetinmek, bununla avunmak diye bir şey yok; dünyada devran öyle dönmüyor.

Dünyanın en ağır sapkınlarının, en azılı İslam düşmanlarının, en tehlikeli tuzaklarının bizim coğrafyalarımızda olacağını unutmayın. Baksanıza şeytanın büyüğünü Mekke’de taşlıyoruz biz! Zira, dışımızdakileri bir şekilde çözeriz de, bizi içimizden yakalıyorlar, bunu unutmayın lütfen.

Anlayın artık; modern dünyanın yüksek değerlerinin ütopya olduğunu, demokrasinin masal, insan haklarının “biraz daha fazla insan” olan batılılar içini olduğunu, ittifakların ve birliklerin kağıtlarda kaldığını ve ortak yaşam hedeflerinin yalan olduğunu lütfen anlayın artık.

İnsanlığa sunabileceğiniz devasa bir medeniyetin üstünde oturup, oradan buradan bir şeyler koparmaya çalışmanın anlaşılır bir tarafı yok. Lütfen ayağa buyurun ve üstünde oturduklarınızı başınızın üstüne almayı deneyin. Bakalım neler olacak, cümle alem görsün.

29 Şubat 2020

Hayat bağlarımız



İnsanoğlunun hayata tutunmak için, uğrunda birtakım fedakarlıklar yaparak, kendini mutlu hissettiği, yaşamaktan haz duyduğu ve hadi öyle söyleyeyim, “hayatına anlam kattığı” duygu bağları, his dünyası, aidiyet arzuları vardır.

Mesela biz Müslümanlar için, temeli imanımıza dayanan birçok örnek vermek mümkün. Rasulullah(sas)’e duyduğumuz muhabbetten başlayıp, seçkin insan toplulukları olarak ashabına duyduğumuz bağlılık, onların izlerinden gitmeleri ve dünyaya hayırlı bir nam, güzel bir hatıra ve yüksek bir şan bırakan ecdadımıza duyduğumuz aidiyet duyguları bizi hayata bağlayan, yaşadıklarımıza anlam katan ve gelecek tasavvurumuzu şekillendiren iç dinamiklerimizdir.

Kendimizi ait hissettiğimiz milletten, neslimizin geldiği aileye, bir nimet ve imtihan olarak lütfedilen evlatlarımızdan, bir şekilde bağımız olan ve değer verdiğimiz insanlara, arkadaşlarımıza ve dostlarımıza; ortak duygularımız, ortak hayallerimiz, ortak acılarımız ve ortak sevinçlerimiz olan her bir varlığın ve duygunun bizi biz yapan, insanlık damarımıza can veren, hayatımıza değer katan bir yanı, bir etkisi ve bir katkısı vardır.

Bu dünya hayatında hiçbir şey mükemmel değildir ve olmayacaktır. Bu bahsettiğim duygular ve bağlar da hatasız, eksiksiz ya da sonsuz değildir. Biri azalıp diğeri çoğalarak, biri ağırlaşıp bir diğeri hafifleyerek, biri bitip diğeri başlayarak bizi bir yerlerimizden tutup hayata ve hayatın getirdiklerine bağlar, dayanmamızı sağlar ve nesiller gelip geçer, sonuçta dünya burası, burada işler böyle yürüyor.

Bir de kızdıklarımız vardır, nefret ettiklerimiz hatta, insanı hayata bağlayan önemli bir duygudur bu; irili ufaklı pek çok kişi ya da mesele kafamızı bozar, içimize daraltır, öfkemizi celp eder, mümkündür.
 
Üzerinde normal her insanın ittifak ettiği bir konuda, hemen herkes aynı rahatsızlığı duyar, o da zulümdür. Zulmü, hak sahibinin hakkını vermemek ya da hakkını elinden almak gibi temel bir tarifle anlayan hemen herkes, bu durumdan en azından hazzetmez, hoşlanmaz. Bir ileri aşamada nefret eder.
Zalimin ya da mazlumun kimliği, kişiliği ya da birtakım mensubiyetleri kafaları karıştırsa da; vicdanının derinliklerinde, her normal insan zulümden rahatsızlık duyar.

Politik duruşları sebebiyle gözleri kör olanlar, desteklediklerinin zulmüne ya da karşı olduklarının maruz kaldıkları zulme maalesef sessiz kalabiliyor hatta alkış tutabiliyorlar. Buna da alıştık…

Batı hayranları bir başka bahane ile batının yaptıklarını hoş görmenin bir yolunu bulurken, doğulu emperyalistlerin hayranlarının bahaneleri hakkında bir fikrim henüz yok. Öyle ya, bir insan neden zulmü mazur görsün hele de kendisi için bir bahane yokken?

Batı hastaları için “müreffeh ve demokrat” dünyanın devam etmesi için, geri kalanlara olanlar önemli değildir. Ülkelerin yıkılması, insanların yok edilmesi gerekiyorsa edilir, sorun değildir. Yeter ki, batının rahatı bozulmasın ve hayranlık duyacakları, tapınacakları bir ilahları olsun batı ve kimse onlara dokunamasın, dokunmak ne kelime, rahatsız edemesin. Belki yılda birkaç kez ya da başları sıkıştığında tamamen kaçıp sığınacakları bir güvenli liman olarak, orada öyle dursun istiyorlar ve ben emin olun bunu anlıyorum. Neticede insan budur; rahatını arzular, güvenlik ister, keyfine göre dünyanın safasını sürmek ister.

Anlamadığım, doğu hayranları dediğim, Avrasya bloğunun sorgusuz sualsiz köleleri. Bunların ne Çin’den ne Maçin’den bir beklentilerini görmedim. Ne Rusya’ya ne de İran’a göç etmek ve orada yaşamak gibi bir hayalleri olduğunu da duymadım. Birkaç günlüğüne gidip geldikleri ve aslında gittiklerine gideceklerine pişman olup döndükleri halde, ne hikmetse ve ne gibi bir motivasyonları varsa, onlara asla ve kata laf söylemiyor ve söyletmiyorlar.

Öyle ilginç bir doğu emperyalizmi hayranlığı ki bu; kendi yaşadıkları, ekmeğini yedikleri, nesillerini yetiştirdikleri, gelecek hayallerini kurdukları, aslında yalandan şikayet etseler de mutlu ve mesut yaşadıkları, kendi yurtlarına ve topraklarına, yani kendi ülkelerine sahip çıkmadıkları ve savunmadıkları kadar, İran veya Rusya’yı savunuyor, Çin’e laf gelmesin diye çırpınıyorlar.

Siyasi ya da dini kimliklerinin bir önemi yoktur, ırklarının ya da kan bağlarının da bir ederi yoktur onların gözlerinde. Her konuda nasıl oluyorsa, içlerinden geldiği her halinden belli bir samimiyet ve bağlılıkla, efsunlanmış gibi bu ülkeleri ve politikalarını dillendirip, itiraz edenlerle tartışmaktan geri durmuyorlar.

Dinlerine küfredilse tepki vermeyen Müslümanlar, bu ülkelere laf gelmesin diye çırpınıyor!

İçkisine zehir katılsa ses etmeyen sekülerler, bu devletler başarılı olsun diye yerinde duramıyor!

Nasıl oluyorsa, aynı anda hem İrancı, hem Rusçu, hem de Çİnci oluyorlar! Biri Müslüman, biri Hristiyan, biri komünist ama aynı kalpte hepsinin sevgisini mis gibi taşıyorlar. Hem de öyle böyle değil, candan ve uğrunda can verecek kadar.

Bu duruma bir izahat bulamadım bu bana dert oldu ama bu ülkeyi ve İslam dünyasını onlara bırakmadık şükür, bu da onlara dert olsun!

Suriye’nin firavunu Esed’e ve destekçilerine lanet olsun!

28 Aralık 2019

Kültürel iktidarın temeli



Tarihin değişik dönemlerinde, “sünnetullah” gereği, zenginlik ve refah dünyayı dolaşıp durmuştur. Coğrafi konumlar ve sosyal şartlar elbette bir çok avantajlar sağlasa da; kalkınma ve ilerlemenin/gelişmenin temeli, güç ve adalet üzerine atılmıştır.

Güçsüz adalet; toplumsal ya da uluslararası münasebetlerde belirleyici rol alamamış, sadece duygusal bir yoğunluk olarak kalakalmıştır. Adaletsiz güç; bir yere kadar zenginlik getirse de, refah ve saadet gibi asıl insani ihtiyaçları karşılamaktan çok uzak olduğundan, sonuç olarak zulüm ve baskı, dolayısıyla gerilik ve mutsuzluk üretmiştir.

Dün ve bugün, refah seviyesi yüksek toplumlarda öne çıkan en belirleyici kıstas, adaletin ne kadar hüküm ferma olduğudur. Adalet seviyesi, bir açıdan dünyada iktidar olmanın kuralıdır. Çünkü iktidarlar halklarının desteğini almaksızın ayakta duramaz, dursa da; bir medeniyet, gelişmişlik ve adalet duygusu ile emniyet hissi veren devlet ve toplum oluşturamazlar.

Dünyanın geri kalanına haksızlıklar ve hatta apaçık zulümler icra ettiği halde, halen batı devletlerinin mevcut gücü, ellerinde tuttukları zenginlik ve bunu görece de olsa halklarına adaletle paylaştırmalarından kaynaklanıyor. Tabii ki devlet gücü, sadece zenginliğin paylaşımında değil, insanlar arasında yaşanan davalarda da, toplumun genelinin kendisine haksızlık yapılmayacağı inancını ve emniyetini hissetmesini sağlamakla perçinleniyor.

Halklar devletin temelleridir; bu temel kendinden emin ve sağlam, sarsılmaz bir dayanak oluşturursa, ortaya güçlü devletler çıkar.

Zenginlik ve güç ise, sadece dünya sisteminin maddi getirilerini değil, manevi kaynaklarını da yönetebilmeyi mümkün kılıyor.

İletişim araçlarını ellerinde tutan ve bunlar yoluyla bir kültür ve hayat görüşünü yaymayı, kendi varlık ve geleceğinin teminatı gören bugünün batısı, geçmişin meşhur diktalarından bu yumuşak şekliyle ayrılıyor.

Gerçi batının; gerektiğinde kendisine başkaldırması muhtemel toplumları, jandarması ABD eliyle terbiye etme yöntemi de bir kenarda duruyor ve bu yönüyle de tarih boyu değişmeyen, gaddar ve zalim firavunluk sistemini devam ettiriyorlar.

Yine de, orduları ve bombalarıyla yıktıkları ile medya ve kuklaları eliyle yıktıklarını mukayese ettiğimizde, asıl ve tehlikeli olanın; insanların canlarını ya da mallarını almaları değil, benlik ve bilinçlerini köreltmeleri, duygu ve düşünce dünyalarına hakim olmaları, insana ve hayata bakış açılarını belirlemeleri, yaşam ve yönetim tarzlarını dayatarak ya da benimseterek, kabullendirmeleri olduğu ortaya çıkıyor.

Kaybedilen canlar geri gelmez ama nesiller devam eder, çalınan mallar geri gelmez ama yenisi kazanılır, hatta gasp edilen topraklar bile bir gün geri alınır da; aklını, şuur ve benliğini, geçmiş ve gelecek tasavvurunu, dine ve dünyaya bakışını kaybeden bir toplumun geri dönüşü, tekrar kendi oluşu, köklerine tutunuşu ve yeniden dirilişi çok ama çok zor ve düşük bir ihtimal olarak görünüyor.

Uzun yıllar önce, cemaatimiz arasında bulunan Somalili bir siyahi kardeşimizin, “diğer Somalilerin ona saygı göstermesi gerektiğini, zira renginin onlardan biraz açık olduğunu” söylediğini hatırlıyorum. İşte bu büyük bir kaybediş ve kölelikten daha tehlikeli bir esarettir.

Ancak yine vahyin haber verdiği tarih, bize bu devranın beklenmedik zamanlarda ve beklenmedik şekillerde kırıldığını ve oluşan çatlaklardan kuru topraklara sular yürüdüğünü ya da denizlerin dağlar gibi açılıp, adalet ve merhamete yol verdiğini anlatıyor. Bereket ve rahmeti elinde bulunduran Allah(cc) bize, devranın dönüp durduğunu müjdeliyor.

Bu yüzden söylemeye devam edeceğimiz bir hakikat olarak; dünya adalet üzere duruyor ve adalet ancak ve sadece, dünyayı ve içindekileri var eden Allah(cc)’in sınırları ile sağlanabiliyor. Bütün mesele; bizim ne kadar adil insanlar olduğumuz ve ne kadar adil bir toplum oluşturduğumuzla alakalı, gerisi nasip…

18 Aralık 2019

Coğrafya kanundur



Dünyanın mutlak hakimi ve düzenleyicisi Allah(cc) tarafından konulan bir hayat kuralı vardır. Bunun pek çok yönü ve aşaması olsa da, basit temel gerçeklerden birisi şudur; bitki ve hayvanların en güzel yetişecekleri ve yaşayacakları birer coğrafyaları vardır. Hatta bunlardan bazıları, yerleri değiştirildiğinde yaşayamazlar, çürürler, ölürler.

Kutup ayısını ülkemizde barındırabilir ve ortam doğal şartlara uydurulursa yaşaması temin edilebilir ama asla kendi vatanında olduğu gibi sağlıklı olamaz. Suni şartlar hayatta tutar evet ama sadece hayatta tutar.

Hurma ağacını çöllerin sıcaklarından uzaklarda yetiştirmek için sarf etmeniz gereken gayret ve masraf, elde edeceğiniz ürünün karşılayamayacağı kadar büyüktür.

Bir diğer yol ise, şeytanın fısıldadığı (Nisa 119) fıtratını bozma, değiştirme ya da genleriyle oynayarak uyum sağlar hale getirmedir. Bugünün dünyasının en büyük tehlike ve tehditlerinden birisi olarak karşımıza çıkan genleriyle oynanmış veya hormonlu dediğimiz, tatsız ve faydasız birçok ürün var maalesef.

Söz konusu insan olunca; coğrafyanın yani yaşanan toprakların, şartların, adetlerin, geleneklerin, her açıdan kültürlerin hatta genetik yetenek veya eksiklerin hiçbir etkisi olmadan, herkese her şartta geçerli bir kurallar veya kanunlar manzumesi çıkartmak, uygulamak ve başarılı olmak mümkün olabilir mi?

Allah(cc)’in dini, temel delillere bağlı kalınarak ama coğrafyalara, halklara ve içinde bulunulan şartlara göre şekillenen fetvalarla yaşanır. Bu değişimin temelleri bizzat Kur’an ve Sünnet ile atılmıştır.

Namaz gibi temel ve olmazsa olmaz bir ibadet, savaşta ya da yolculuk gibi zor şartlarda değişime uğrar. Oruç gibi sembolleşen bir ibadet, kişisel sağlık durumuna ya da yolculuk gibi özel durumlarda değişime uğrar yani mecburiyeti kalkar o kişiden.

Sünnette gördüğümüz pek çok uygulamanın yanı sıra, ilk asırlardan itibaren genişleyen ve farklı toplulukların içine dahil olduğu, devasa İslam ümmetinin dinlerini yaşamaları için gerekli olan ortamların oluşmasında, alimlerimizin bu değişim ve esneklikten faydalanarak fetvalar üretmesi, bir vakıadır.

İmamlarımızın bir şehirde verdikleri fetvanın bir başka şehirde değişmesi gibi durumlar, gayet olağan bir süreçlerdir. Birkaç yüz yıl önce, başka bir toplumda verilen fetvaların günümüzde değişmesi kaçınılmazdır. Mesele sadece, bu işi yapabilecek kabiliyette alimlerimizin olup olmadığı sorusunda kilitlenir.

Biz Allah(cc)’in dininde bile böylesi bir alana sahipken, birilerinin batılıların kendi toplumları ya da menfaatleri çerçevesinde düzenlediği yasalar ve kurallarla; bizi, coğrafyamızdaki bin bir çeşit insan toplumunu, adetlerini, yaşam şartlarını, gelenek ve kültürlerini dikkate almadan, bunlara tabi olmaya mecbur etmesinin başarısızlıkla sonuçlanması normaldir.

Biz ve benzerimiz onlarca ülke, batıdan devşirilen düzenlemelerle, sadece son 100 yılda şu an olduğumuz noktaya geldik, daha da beter olma yolunda ilerliyoruz.

Kumaş kaliteli ve terzi marifetli görünse de, bu elbiseler bize uymuyor, ya sıkıyor ya sarkıyor. Zorlamak çare olmuyor, çözüm üretilemiyor.

Israrla ve bir tür inatla, insanların ürettiği bir kural ya da kanunlar silsilesinin, sonuçları kötü olduğu ortaya çıktığı halde, uygulanması için çaba sarf etmek kadar abes bir iş olmasa gerek.

Hiçbir aslanı bir tutam otla çağıramaz, bir keçiyi de omlet yemeğe davet edemezsiniz. Aslan ota geliyorsa, size saldırıp parçalamaması için, ya karnı tok ya da genleriyle oynanmış olması gerekir. Keçi omlet ikramını kabul ediyorsa, yanında sunulan bir dal yeşillik içindir.

Ve fakat biz insanız, dahası ve ötesi Müslümanız! Ne bir lokma et için gavurun sofrasına oturabilir ne de bir tutam ot için, namerdin semtinden geçebiliriz.

Başkalarının iyi dediği ve öyle kabul ettiği kural ve kanunların bizim toplumumuz için de iyi ve güzel olduğunu söylemek, basit ve aşağılayıcı bir taklitçilik olur. Her toplumun ve halkın kendi dinamikleri, kültürleri ve yetenekleri çerçevesinde, nesiller boyu oluşan ve sürekli değişimler geçirerek güncellenen bir adet ve gelenekler manzumesi vardır.

Güncel bir örnek olarak; 18 yaşından küçük bir kızla evlendi diye bir adama tecavüzcülerle aynı cezayı verir ve aynı koğuşa atarsanız, kanunlara göre doğru bir şey yapmış olsanız da, bu apaçık bir zulüm olur. Üstelik, aynı yaşta başka bir kızın, evlilik dışı beraberliğini överek haberleştiren bir medya düzeniniz varsa, toplumu kanunlarla ifsat ediyorsunuz demektir.

Kanunlar, coğrafyalara göre değişmek zorundadır. Kanunlar, halkın inancını ve kültürünü dikkate almak zorundadır.

Kanunlar adalete hizmet etmek zorundadır..

11 Aralık 2019

Medeniyet bizim oralıdır


Merhum Akif’in İstiklal Marşı’nda;

“Ulusun, korkma, nasıl böyle bir imanı boğar,
Medeniyet dediğin tek dişi kalmış canavar.”

Dediği canavar, dişlerine protez yaptırdı ve gırtlağımıza yapıştı, boğdu bizi. Başımızı gövdemizden ayırmakla yetinmedi, bedenimizi de paramparça etti. Bazı parçalarımızı yedi, yuttu ve sindirdi, artık onlar yok! Bazı parçalarımızı kan-revan içinde attı bir kenara, bazılarımızı elleriyle besledi, büyüttü, kendine “köpek” etti.

Canavarın dişlerine yaptırdığı protezler; sayısız türde ve çeşitte, çapta ve menzilde, mermiler ve füzelerdi. Batılı canavarın ağzından dökülen ve iyi şeyler zannettiklerimiz de bu füzeden dişlerin arasından, demokratik hareketler yapan kıvrak dilinden geçip geldi kulaklarımıza.

Bize söylenen, yüzyıllardır batının geliştiği, ilerlediği ve bir medeniyet kurduğu idi. Hepimiz böyle büyütüldük ve uyutulduk. Arada uykumuzda yediğimiz tekmeleri rüyadan sayıp, gözlerimizi açmaya bile zahmet etmedik. Ama canavarımız doymak bilmeyen iştahıyla, dünyanın her yerindeki zenginliklere saldırdı. Yoluna çıkan insanları da soğukkanlı bir katil endamıyla katletti.

Soy kırdılar! Nesilleri yok ettiler! Ülkeleri tarumar ettiler.

Zenginleştiler ama medenileşemediler.

Ellerindeki güç ve imkanları, sahip olduklarını korumak ve çoğaltmak için kullandılar ve kullanmaya devam ediyorlar.

Sadece 100 yıl önce Afrika’da, bütün suçu emrettikleri kadar hızlı çalışamayan bir babanın evladı olmak olan, binlerce çocuğun elini ya da ayağını kestiler. Yetmedi, bir süre sonra büyük katliamlar ve soykırımlar uyguladılar. Karşılarına geçmesi muhtemel halkları birbirine düşman edip, savaştırdılar ve sınırsız cinayetler işlemeleri için, silah ve mühimmat sağladılar. Bedelini de ülkelerini sömürerek fazlasıyla aldılar ve almaya devam ediyorlar. Milyonlarca siyah derilinin bedenleri üstüne bir zenginlik kurdular.

Sadece 100 yıl önce Mısır’da, esir aldıkları on binlerce Osmanlı askerlerini kimyasal silahlarla kör ettiler. Milyonlarca Müslümanı Balkanlardan sürerken yaşanan felaketlere alkış tuttular. Yollarda çamurlara kanları ve nehirlerin sularına etleri karışan en az 2 milyon Müslümanı insandan bile saymadılar.

Buna benzer örnekleri, İslam coğrafyasının hemen her köşesinde görmek sıradan bir tarihi vakaya dönüştü. Kafkaslar, Yemen, Irak ve Kuzey Afrika’nın tüm kuzeyi boyunca işgal ve kan, ölüm ve katliam salgın gibi yayıldı.

Bütün bunlar sadece 100 yıl kadar önce yaşandı.

Yetmedi, 90’ların başında Avrupa’nın ortasında, yalnız ve sadece Müslüman oldukları için yüzbinlerce insana kıyıldı. Seyrettiler…

Kıyılanlar Müslüman olduğunda, nasılsa bir anda kan damlayan dişleri ile dillerini ısırdılar ve sustular, sadece seyrettiler.

Son 8 yıldır Suriye’de canına kıyılanlar da Müslümandı, yıkılan Müslümanların ülkesiydi, yok edilen İslam’ın hatırasıydı, seyrettiler.

Sadece seyretmekle kalmadılar, alkışladılar. Yetmedi kendi katillerini ürettiler, katil sürülerini sahalara sürdüler. 3 kuruşluk menfaatleri için 3 milyon Müslümanın can vermesini sorun olarak bile görmediler.

Ama sürekli, yüzsüz ve iğrenç bir sırıtkanlıkla bize demokratik naralar attılar, insan haklarından dem vurdular, üstten emirler yağdırdılar. İçimizdeki aptallardan ve ahmaklardan bol miktarda destekçi ve bol miktarda malzeme buldular. Yalanlarına inanıp ayaklarına kapanan yerli köpeklerini çok iyi beslediler ve zenginleştirdiler.

Çünkü onlarda olan şey bu idi: Zenginlik. Onu verdiler.

Bu yerli köpekler de sahipleri gibi vahşi idiler, öyle eğitildiler ve kendi halklarının kanını içmeyi, etini yemeyi, dolayısıyla batılı efendilerinin köpekliğini yapmayı marifet saydılar. Adları değişse de köpeklikleri değişmedi.

Medeniyetten nasipleri, erdemli bir dünya görüşü ya da insanlığa ve tüm varlıklara onurlu bir hayat vaadi olmadı. Ama öyleymiş gibi konuştular ve inandırdılar pek çoğumuzu.

Şimdi, avazımızın çıktığı kadar bağırıyoruz; işin aslı öyle değil arkadaşlar! Batılılar zengin oldular, zenginliklerini çaldıkları ile sağladılar, bizden çaldıklarıyla sağladılar. Vikinglerin korsanlığı hala devam ediyor. Artık onların sunduklarına inanmayı bırakın, medeniyet bizim buralıdır, onlarda gördüğünüz sadece zenginliktir.

Zenginler; iyi yaşar, iyi yer, iyi giyinirler ama buna medeniyet denilmez.

Medeniyet; dünyaya ve içindekilere, adalet ve merhametle hükmetmektir.

Medeniyet; insanların canlarına, mallarına, nesillerine, dillerine ve dinlerine dokunmamaktır.

Medeniyet; dinini ve dilini dayatmamaktır, kültürünü fakir halkların kafalarına yüklememektir.

Baksanıza, 1400 yıldır bu topraklarda hakim olan İslam’dı; Balkanlar 400 yıl bizim hükmümüzde kaldı ama ne dinleri, ne dilleri, ne kültürleri yok olmadı, korundu. Soyları kırılmadı, devam etti. Her dinden ve milletten insan, varlıklarını bizim korumamızda bugünlere kadar devam ettirdiler.

Batının genetik deneylerle ürettiği canavarlar bu topraklara salınıncaya kadar, bizden kimse bir Yezidi ya da başka bir azınlığa, sadece isimleri veya dinleri sebebiyle saldırmadı. İslam dünyasının tam ortasında, ilk çağlarda fethettiğimiz topraklarda, bu insanlar şeytana bile tapınarak varlıklarını sürdürdüler.

Ehli Kitap dediğimiz Yahudi ve Hristiyanlardan bahsetmeye bile gerek yok.

Medeniyet; İspanya’da Müslümanlar hakimken özgürce yaşayan ama yönetim Hristiyanlara geçince soykırımdan kurtulmak için yine Müslümanlara sığınmak zorunda kalan Yahudilere İstanbul’un kapılarını açmaktı…

Medeniyet; Kudüs’ü 400 yıl adalet ve erdemle idare etmek, kan dökülmesine, soy kırılmasına, din dayatılmasına engel olmak, mülk hakkına sahip çıkmaktı.

Bizim batılı demokrasi havarilerinden alınacak herhangi bir medeniyet dersimiz yoktur, çünkü medeniyet kelimesini lügatlere yazdıran biziz, dünyaya öğreten biziz.

İnsanlığın peygamberlerin vahiy çizgisinde kurduğundan, daha iyi bir yönetim şekli ya da adalet sistemi düşünebilme ihtimali olmadı, yoktu, olmayacak ve halen de yoktur.

13 Kasım 2019

Bizim ve onların normali


Dünya hayatı, sebepler üzerine inşa edilmiştir. Yağmurlara bulutlar sebep olur ama biz rahmet için Allah(cc)’a hamd ederiz. Toprakta yetişen muhteşem lezzetlerle beslenir ama yine Allah(cc)’a hamd ederiz. Hayvanların topraktan beslenerek semirdiği etlerinden, kanlarından süzülen sütlerinden ve onlardan üretilen nice çeşit nimetten faydalanır ama koyunlara ya da ineklere değil sadece Allah(cc)’a hamd ederiz.

İnsanlığın Allah(cc)’ın kulları olduğuna inanır ve tamamının bu anlamda eşit olduğuna ve üstünlük olarak, dünyalık nimetlerin değil ahiretlik mertebelerin geçerli olduğunu düşünürüz.

Kimsenin neslinin aslına, sahip olduğu imkan ya da zenginliklere bakmayız, rengine ya da yüzünün şekline göre davranmayız. Normal insanlar olmak ve öyle kalmak için gayret ederiz.

Dünya düzeninin de normal olmasını; adalet ve zulmün karışmamasını, güçlünün haklı olan zayıf karşısında boynunun bükük, zayıfın haklı olduğunda dünyanın en dik duruşlu insanı olabilmesini isteriz.

Her insanın, bir şekilde yoldan çıkabileceğini, insanlar gibi toplumların da hata ve sapkınlıkları benimseyebileceğini biliriz.

Bu yüzden, bir hesap sorma sisteminin varlığına ve bu sistemin mutlak adalet sahibi Allah(cc)’in sınırları içinde olması gerektiğine inanır, bunun dışında aranacak çözümlerin zulme kapı açacağını söyleriz.

Onlar, kendilerine yeryüzünde iktidar verirsek namazı kılar, zekatı verir, iyiliği emreder ve kötülükten sakındırırlar. İşlerin sonu Allah’ındır. (Hacc 41)

İyiliği emretmenin ve kötülüğü yasaklamanın temel vazifemiz olduğunu öğrenir ve öğretiriz. İyilikleri yaymanın ve çoğaltmanın yeryüzünde iyiliğin hakimiyetine; kötülükleri yaymanın ve çoğaltmanın da kötülüğün hakimiyetine kapı veya yol açacağını düşünürüz.

Dünyada selametin, ancak iyilerin kötülere galebe çalması ile mümkün olduğunu ve kötülerin iyiler tarafından hesaba çekilmesi gerektiğini, cezalandırılması gerektiğini biliriz.

Bütün bunların normal insanlar için geçerli olduğunu ve halen dünyada egemen olan batılı emperyalistlerin bu normalin dışında kaldıklarına inandıklarını ve bunu normal gördüklerini görüyoruz.

Dünyanın egemen güçleri olarak; batılıların normal insanlar, ülkelerinin normal ülkeler, askerlerini normal askerler zannetmek bizim için büyük bir yanılgı olacaktır, çünkü onlar öyle düşünmüyor.

Batılı bir emperyalist kafaya göre; onlar için normal kanun ve kurallar geçerli olmaz, hesap sorulamaz ve hatta kınanamazlar, işgal ve sömürgecilik en tabi haklarıdır. Dünyanın herhangi bir yerini işgal edebilir, katliam ya da soykırım uygulayabilirler. İstedikleri ülkenin yeraltı ve yer üstünde bulunan tüm zenginliklerine el koyabilirler.

Sadece diğer insanlar için değil, bu sisteme karşı çıkan kendi insanları için de gayet acımasız davranabilir, gerektiğinde bir şekilde sistem muhaliflerini yok edebilirler.

Mesele; bizim, normal kural ve kanunlara onların da tabi olduğuna ve dünyaya böylece nizam verileceğine ve batının bir medeniyet olduğuna inanacak kadar “salak” olup olmadığımızla ilgilidir.

Bu sebeple, sosyoloji veya uluslararası ilişkiler gibi bilimlerle meşgul olmadan önce veya onların yerine, vahşi yaşam belgeseli izlememiz gerekiyor. Orman kanunlarını ve vahşi hayatın düzenini kavradığımızda, batılı emperyalistlerin dünyasında karşılaşacağımız olaylar, biraz daha kolay anlaşılır olacaktır.

Gerçi hayvanlar arasında bulunan normal denge ve düzen bile, bugün dünyamızda yok, çünkü dünyayı “belhum adal/onlardan aşağı” olanlar yönetiyor.

Batılı bir milyonerin kanı ile doğulu bir garip köylünün kanı eşitleninceye kadar bu böyle…

İnsanlık, doğunun herhangi bir köşesinde bombalarla yıkılan evlerinin enkazından, kanlar içinde çıkartılan ve yaşama hakkı için, paramparça olan çocukların hakkı için, başlarına geçirilen tüm değerlerin hakkı için, ses çıkarmadığı garip insanların hayatlarının hesabını verinceye kadar bu böyle…

Bu denge belki de kıyamete kadar sağlanamayacak ama biz, insanlık onurunu ayakta tutan fikrin ve duruşun bu olduğuna inanmaya ve bunu temin için nefes alıp vermeye nesiller boyu devam edeceğiz. Çünkü bu dünyaya, her gelen gidecek, her yaşayan ölecek, marifet; iyi olmanın ve iyiliğin tarafından olmanın huzuruyla yaşayıp, ömrünü bu hal üzereyken bitirmektedir.

24 Ekim 2019

Duygusal sömürgeciler



Emperyalist batılılar kendi topraklarında sahip olduklarıyla yetinemediklerinde, dünyayı en yakınlardan en uzaklara kadar sömürmeye başladılar. Bu işi öyle bazılarımızın sandığı gibi, kibar tüccar pozlarıyla değil; bizzat silahları ve katilleriyle, gerektiğinde soykırımlar yaparak ve ülkeleri yakarak, yıkarak gerçekleştirdiler.

Zenginliğin tadını alan ve hesap sorulamayan suçlar işlemenin vahşi hazzını tadan batılılar, bir daha bu yoldan vazgeçmediler. Halen de vazgeçmiş değiller. Gerektiğinde fiziksel olarak işgal ederek, gerekmediğinde ise kontrol ettikleri yerli kuklalar eliyle, sömürmeye ve semirmeye devam ettiler.

Sömürü düzenlerinin devamı için her şeyi ve herkesi kullandılar. Toplumsal ayrılıkları, yaraları ve ızdırapları sömürmekten kaçınmadılar. Zaafları ve açıkları çok iyi kullandılar. İhtilaflardan kendileri lehine avantajlar ürettiler.

Yakaladıkları sineklerin kanatlarından yağ çıkartıp, ellerine ve yüzlerine sürdüler!

Sömürecekleri toplumların zayıf kalmasının direnci en aza indireceğini gördüler ve zayıflık için en kestirme yolun, en sağlam bünyelerin bile, belini büken iç hastalıklar olduğunu keşfettiler. Mikrop gibi adamlarını saldılar içlerini ülkelerin, bakteri gibi çoğaldı onlara hizmet etmekten onur(!) duyan ve onlara yaltaklanmayı şeref(!) zanneden tek hücreli, tek beyinli ve tek kalpli canlı türleri.

Sonra bir gün iç hastalıkların da bir yerden sonra bizi yıkmaya yetmediğini görünce, karşımıza kendi türümüzden toplumlar çıkartmayı düşündüler. Bize benzeyen, bizimle aynı şeyleri yiyip içen ve hatta bizimle aynı dine mensup olduğunu söyleyen devasa toplumlar türettiler ya da zaten hazırda türemiş olarak bulunan ama yol yordam bilmeyen sürüleri kontrolleri altına aldılar ve istikamet belirleyip sürdüler üstümüze.

Üstümüze her gelen bizden bir şeyler aldı, yensek de yenilsek de kurduğumuz temasla bize de bulaşanlar bulaştı ve kaptık batının iğrenç sömürge bakterisini. Çünkü artık aşıya dirençli, bizden birilerinin kanında gelmişti mikrop ve savunmasız yanlarımızdan yakaladılar bizi…

Yaralarımızı biliyorlar, acılarımızı da biliyorlar. Neremizden tutacaklarını çok iyi biliyorlar.
Biz ise onları ancak buradan tanıyabiliriz.

Karşılaştığımızda ilk akıllarına gelen şey yaralarımız ve eksik kalan, ezilen yanlarımız oluyor. Bize hitap ederken önce, en zayıf yanımıza bir dokunuyorlar. Fakirliğimizi, sahip olamadığımızı makamları ve sosyal durumumuzu çok iyi kullanıyorlar. Hele ırkımızdan dolayı oluşturulan bir mağduriyet girdabı varsa, onun içine çekmek için en çok onlar seviyor görünüyorlar bizi. En çok onlar düşünüyorlar bizi.

Böylelikle bizden birilerini veya bizden bazı toplumların yularlarını ellerine geçirmeleri pek kolay oluyor. Sonra vuruyorlar kamçıyı ve istedikleri yöne koşturuyorlar. Karşılarına çıkanların dinine, kimliğine ve kişiliğine bakmadan ve en ufak bir saygı da duymadan ezdiriyorlar.

Soyut bir masal anlatmıyorum aslında ama meramımın anlaşılması için sadece iki kelime eklemem yeterli olacak sanırım: Yemen ve Suriye.

Aramızda pek çok gönüllü elemanları dolaşıyor. Bizden elemanlar bunlar, en az bizim kadar bizdenler. Ama sözleri ve duyguları onlardan yana akıyor. Hatta onlara küfrederken bile onlardan yanalar. Sorsan en çok onlar düşman ve en çok onlar bağırıyor “Büyük Şeytan” diye, en çok onlar, hep en çok onlar…

Oysa önce yaramı gören bir bakış masum olmalıydı, en çok teselliye ihtiyaç duyduğumuz yeri sıvazlayan el dürüst olmalıydı. Bize hep böyle geldiği için yanıldık ve yanılmaya devam ediyoruz.
Biriyle karşılaştığımızda ilk olarak aklına; makamımız, malımız, sosyal statümüz ya da ırkımız geliyorsa o bizim dostumuz değildir. İlk aklına gelen şey, dinimiz ve ahlakımız değilse dinde kardeşimiz de değildir.

Muhatabımız elini elimize uzatırken dilini yaramıza uzatıyorsa büyük ihtimalle bir vampirdir ve açık yaramızdan kan içmek derdindedir. Dilini gönlümüze uzatırken elini yaramıza uzatıyorsa doktor olma ihtimali daha yüksektir.

Ne ki, iki yüzlü bir çağa denk geldik! İki yüzlü devletlere, iki yüzlü toplumlara ve insanlara her devirde rastlanıyordu da, bize denk gelen baya ağır geldi.

Allah sonumuzu hayreylesin.

17 Ekim 2019

Batı ile yüzleşmek



Hemen sözün başında batı derken neyi kast ettiğimi ifade edeyim ki, olası zanlar ve gereksiz tartışmaların hiç değilse bir kısmı bertaraf olsun.

Batı; güneşin battığı yönün adı olmakla birlikte, kadim insanlık yurdu olan Asya, Avrupa ve Afrika kıtalarının birleşme noktasının batısında kalan coğrafyanın, tarihi ve bugünü ile temsil ettiği zalim ve azgın bir fikrin, dünyaya hegemonya kurmak için ürettiği ve yürüttüğü, yaydığı ve desteklediği, şeytanın arkadaşlarının hamiliğini yaptığı, temelinde menfaat ve para bulunan bir emperyalist görüşün, duruşun ve savaşın adıdır.

Batı, derken bir ulusu, devleti ya da bölgeyi kast etmiyorum. Bir yönüyle yönlerden bir yönü de kast etmiyorum. Zira batılı kafanın Çin’de yani doğumuzun en doğusunda da tezahür etmesi mümkündür.
Batı; sömürgeci ve yüzsüz, azgın ve sınırsız, hep aç ve hırsız, duygusuz ve vicdansız, hem zalim hem arsız, bir batıl ideolojinin, bir şeytani planın, bir vahşi savaşın adıdır.

İşte bu batı ile bugünlerde yeniden ve apaçık bir daha yüzleşiyoruz.

Menfaat ve madde için her türlü ahlaki değeri yok sayabilen batı, şimdi bize bir kere daha aşağılık yüzünü gösteriyor.

Batı, Türkiye'ye paralı lejyonerleri ve kiralık askerleri uğruna ambargo uyguluyor. Bu onlar açısından anlaşılır bir durum, onca plan ve masrafın çöpe gitmesi azımsanmayacak bir kayıp ama biz de bunu unutmamalıyız; batı için kimin ne kadar haklı olduğunun değil, menfaatlerinin önemi vardır.

O yere göğe sığdıramadıkları; insan hakları, demokrasi ve hukukun üstünlüğü, teröre karşı savaş, askeri ve siyasi ittifaklar, savunma hakkı, güvenlik gibi kavramların -sadece ve yalnızca- onların hesaplarına ayarlı olduğunu unutmamalıyız.

Emperyalist devletler aralarında bir fark olmaksızın, dünyanın değişik yerlerinde katliamlar ve işgallerle savaş suçları işlediler ve işlemeye devam ediyorlar. Ne yazık ki mevcut dünya düzeninde onlara bunun hesabını sorabilecek kimse yok, utanmaları zaten yok.

Şu an batılıların Türkiye’ye gösterdiği canhıraş tepkinin -asla ve kesinlikle- hukuk ya da insan hakları gibi masalsı kaygılara dayanmadığı ve olayın sadece batılı emperyalist şeytanın, oyuncağının kırılması sonucu getirdiği cinnet olduğu ortada.

Abd, Rusya, İngiltere ve Fransa’nın başını çektikleri batılı bloğun; Kürtleri ve onların geleceğini düşündüğünü zanneden ahmaklar, bu devletlerin yakın ve uzak geçmişlerinde dünyanın değişik yerlerinde Kürtler kadar sevdikleri halklara neler yaptıklarına baksınlar, kafi.

Nihayetinde iş son noktaya gelip, bu coğrafyada Müslümanların kökünü kurutmak için üstümüze yürüdüklerinde, unutmamamız gereken gerçek; bin yıl önce Malazgirt’te Bizans ordusunu durduran Sultan Alparslan Muhammed’in Türklerin, Arapların ve Kürtlerin komutanı olduğudur.

Batının aramızdan kendine sadık müritler bulması da pek kolay oluyor. Hasan Sabbah müritlerine ne içiriyorsa aynısını içiriyorlar, onun sahte cennetinde ne varsa bunlara tattırıyorlar, devamında ver canını deseler verecek psikopat haşhaşi sürüsü peşlerine takılıyor.

Evet, neydi? Batı medeni, evet batı gelişmiş!

Hayır bin yıldır yerlerinde sayıyorlar, biz durduğumuz için onları ileride görüyoruz!

25 Eylül 2019

Doğu ile batı eşitliği



Güneş doğudan doğar ve öncesinde ufukta bir kızıllık belirir, batıdan batar ve sonrasında ufukta bir kızıllık görülür. Üzerinde tefekkür etmek isteyenler için, Allah’ın kainata koyduğu düzenin her biri ayrı ayrı ayetlerdir. Tıpkı Kur’an ayetleri gibi, herkesin gönlüne ve aklına hitap eden ayetler.

Bir kere bu düzenin insanoğlu var olduğundan beri, aksamadan ve değişmeden devam ediyor olması, akıl sahipleri için büyük bir ayettir ve ancak iman ve acziyetini fark etmeye vesile olur.

Baksanıza dünya, kendi etrafında dönüyor, diğer gezegenlerle birlikte güneş etrafında dönüyor, güneşle birlikte galaksi içinde dönüyor, galaksimizle birlikte samanyolu içinde yol alıyor ve biz her akşam aynı yıldızları, aynı noktada bize göz kırparken buluyoruz, yerleri insanoğlu gökyüzünü takip etmeye başladığından beri milim değişmiyor.

Ve hiç bir güç, Allah’ın koyduğu düzene müdahale edemiyor, değiştiremiyor, durduramıyor!

Güneş, hayatımızı yönlendirdiğimiz zamanın ayetidir ve zaman dediğimiz hayatımızın en değerli varlığı onu hiç ilgilendirmiyor. Yaratılış maksadına uygun olarak duruyor öylece…

Doğuş ve batış bize göredir, güneşin bunlardan haberi bile yok!

Ufuklardaki kızıllık bizim gözlerimize göredir; ne güneşin, ne ufukların, ne de kızıllığın bundan haberi bile yok!

Zamanı saydığımız günler, saatler ve dakikalar, dahası haftalar ve aylar, yıllar ve yüzyıllar bize göre geçiyor; güneşin ve gökyüzünün bunlardan haberi bile yok!

Biz, bize göre yaşıyoruz; dünyanın bundan haberi bile yok!

Öldüğümüzde de bize göre ölmüş olacağız; yaşayanların bundan haberi bile yok!

Başkasının ölümü yaşanabilir bir duygu değildir çünkü, çünkü başkasının acısı hissedilemez, başkasının sevinci hissedilemez. Güneşin bizim yanan tenimizi hissetmediği gibi, karanlığın bizim göremeyen gözlerimizden haberinin olmayışı gibi…

Batının müreffeh ve özgür, zengin ve şımarık bireylerinin; doğunun garip ve şaşkın, fakir ve ezik halklarının acılarını ya da sevinçlerinin hissetmeleri de mümkün olmaz, olmadı da.

Doğu ile batının eşit olduğu zaman, sadece güneşin doğduğu ve battığı zamanlarda görülen kızıllıkların benzerliği kadardır.

İnsan olmak bakımından eşit gibiyizdir, lakin batılılar daha bir eşittir sanki. Canlarımız olması bakımından da eşit yaratılmışızdır, fakat bir batılının canının kaç doğulunun canına eşit olduğunu hesaplayamaz makinalar ve bombalar.

Seslerimizin çıkması bakımından da eşitizdir, ama bir batılının sesi kadar uzağa ulaşamaz bizim seslerimiz, hiçbir zaman!

Onlar; dünyayı ve yaşayanlarını sömürür ve iliklerini kurutur sonra da karşımıza geçip yaşanabilir bir dünya için neler yapmamız ve yapmamamız gerektiğini bize dikte ederler.

Onlar; canlarının ve çocuklarının derdinde olan doğuluların acısını hissedemezler ama bizim de onlar kadar gamsız olup, buzulları ve balinaları dert edinmemizi isterler.

Onlar; dünyayı kendileri için yaşanır, başkaları için cehenneme çevirip, yaktıkları ateşte pişirdikleri yemeklerinin lezzetli olması için insanları atarlar ocaklarına, sonra da çıkan dumandan genizleri yanınca bize kızarlar, neden dumansız ve sessiz yanıp kül olmuyoruz diye…

Her şeye rağmen, güneş doğup batmaya devam ediyor ve günler yani zaman hem onlar hem bizim için geçiyor. Devirler değişiyor. Tarihin ibresinin bizden yana dönme zamanı yaklaşıyor, sabahın yaklaştığı gibi.

Doğu ile batı yeniden eşitlenecek ve güneş doğudan doğmaya devam edecek. Biz doğuşun kızıllığının sevincini yaşayacağız, onlar batışın kızıllığının hüznünü. Engellemez bir kudret devranı değiştiriyor!

Size bir yara dokunduysa karşı topluluğa da benzer bir yara dokundu. Allah'ın gerçekten iman etmiş olanları ortaya çıkarması ve aranızdan şehitler edinmesi için, bu günleri böyle aranızda döndürürüz. Allah zalimleri sevmez. (Ali İmran 140)

10 Haziran 2019

Platonik batı sevdası


İnsanlar, dünyanın farklı yerlerinde ve tarihin farklı devirlerinde, Allah(cc)’in zamanın akışı içinde tayin ettiği dönemlerde, farklı medeniyetler inşa ederler ve yıkarlar. Bu günler insanlar arasında dolaşır durur. (Ali İmran 140) Bir devrin muhteşem güçleri bir sonraki devirde yer ile yeksan olurlar. Bir bakarsınız adı sanı duyulmamış bir başkası öne geçer, üstün gelir ve bir medeniyet inşa eder.

Medeniyet kavramını, güç ve otorite ile kurulan zenginlik ve gelişmişlik olarak kullanıyorum. Aslında bizim açımızdan medeniyet; Medine menşeli bir hayat tarzının insanlığa sunduğu hayat tarzı ve neticesinde ortaya çıkan toplumun meyvesidir.

Bu deverana örnek olarak, Endülüs, Selçuklu ve Osmanlı gibi hemen hepimizin bildiği medeniyetleri gösterebiliriz. Diğer yandan, batının da kurduğu ve yaydığı medeniyetleri olmuş ve onlar da gelmiş ve geçmiştir.

Bugün ise dünyanın geldiği noktada, güç ve gelişmişliği temsil eden batı medeniyetidir. Onunla rekabet etme ihtimali bulunan doğunun Rusya veya Çin gibi güçlerinin, henüz bir denge sağlayabildiklerini söylemek zor olur. İslam medeniyetinin ise bir fetret devri yaşadığı malumunuzdur.

Son iki dünya savaşının ortaya çıkardığı bu durumun doğal sonucu olarak; zenginlik ve gelişmişlik batıya kaymış ve dünyanın geri kalanı, -tıpkı daha önceki devirlerde farklı coğrafya ve medeniyetlerden aldıkları gibi- batıdan bir çok şeyi alır ve onlara imrenir hale gelmişlerdir.

Bu doğal gidişat sonucunda, maalesef mağlup olan ve geri kalan milletlerin nesilleri, tarihe Allah(cc)’in çizdiği bu hali, çoğunlukla yanlış yorumlayarak, batıya platonik bir aşkla ve hayranlıkla bakıyorlar. Tarihi ve hayatı, sadece bugün gördükleriyle ve sadece maddi açıdan değerlendirince, onlara oldukça mantıklı gelen bir hal, son 100 yıldır iyice yer ettiği doğulu benliklerin eziklik psikolojisini kamçılıyor.

Bilim ve gelişmişliği batının gökten zembille indirdiğini zannedecek kadar gerçeklikten kopuk, çoğu da batı dillerine vakıf ve hatta batı üniversitelerinde tahsil görmüş, bizim ülkelerimizi ve halklarımızı küçümseyen, bir tür aşk sarhoşu “Jön-Türk” kafasıyla batıya melül melül bakan, her fırsatta bizi aşağılayıp batıyı yücelten bir “sürü” insan yetiştirdik.

İyilik ve güzellik anlayışları da batıya endeksli bu mecnun kafaların, hayata ve insanlığa bakışına tipik bir örnek olarak, kısa bir tartışma yaşadığım batı hayranı bir tarihçinin halini aktarayım.
Kendisi bir deniz savaşında, Osmanlı gemilerinden İtalyan gemilerine portakal atıldığını yazmıştı. Ancak portakal, Osmanlı’ya bahsettiği savaştan yaklaşık 100 yıl sonra gelmişti. Bunu kendisine söylediğimde cevabı bilimsel ya da akılcı değil tamamen batıya gönlünü, aklını, kalbini ve vicdanını kaptırmış bir adamın masumane itirafı idi:

“Bunu bir İtalyan gemici hatıralarında yazmıştı.”

İtalyan gemicinin hatıraları, tarihin ve hayatın gerçeklerinden daha doğru olabilir miydi? Bana sorarsanız hayır ama bir batı aşığı akademisyen bunu kabullenmekte hiç zorlanmıyor ve batılı bir karalamayı kendi atalarını aşağılamak için kullanıyordu.

Ne yazık ki; kendi medeniyet ve tarihine yabancı bir eğitim sistemi içinde yetiştirilen nesillerimiz,  platonik kara sevdaya kapılıp, atalarına küfretmeyi gelişmişlik olarak görecek kadar ezik bir ruh ile yetişiyorlar.

Elbette istisnalar var ve olacak. Aksi düşünülemez bile. Umudumuzu ayakta tutacak kadar güzel bir nesil de geliyor ve hep gelecek. Biz kökü en sağlam ağacın dallarına tutunuyoruz. Kurumayacak ve meyve vermeye devam edeceğiz.

Gün gelip tekrar ormanı kaplayacağımız güne kadar yaşayacak ve sürgünler vereceğiz. Hep yeşil kalacak yapraklarımız ve rastgele dökülen her meyvemiz, düştüğü yere kök salıp bir fidan olarak boy verecek.

Kaç nesil sürecek bilemeyiz, bilmemiz de gerekmiyor. Kaç yıl, kaç asır önemli değil. Mutlaka devran dönecek ve insanlık tekrar bizim medeniyetimizle buluşacak.

29 Mayıs 2019

Zamanın Endülüs'ü


Çok farklı bir devre denk geldik biz.
Fotoğraflar ve videolarla dünya ayağımıza getirildi.
Çok çocuğun, çok kadının, çok ihtiyarın cesedini gördük.
Emzikli idi bazı çocuklar,
bazılarının altında bez vardı daha,
kimisinin saçları dökülüyordu bir kucaktan yere,
kimisinin eli kolu tutmuyordu...
Çok kadın gördük;
paramparça idi yüzleri, yıkık ve döküktü omuzları.
Kucaklarında hasretle sarıldıkları yavrucakları değil taş ve molozlar oldu.
Çok kadının çığlığını duyduk aslında;
namusları çiğnenen çok kadının feryadını duyduk,
çocuklarının cansız bedenine sarılan çok kadının hıçkırıklarıyla depremler oldu...
Ah belini yaşlılık değil kahır büktü ihtiyarların;
ak sakalları kanla kızıla boyandı kaç kere,
bastonlarına değil acılarına yaslandı bazısı,
bazısı sırt üstü düştü toprağa
ve göğe, yıldızlara takılı kaldı bakışları...
Küçücük oğlanların cansız bedenleri toza toprağa karıştı;
yiğit adamlar olacaklardı, küçük cesetler oldular.
Adamlık onlarla birlikte gömüldü yerin altına...
Yağmurdan çok bomba yağdı başlarına,
topraklarına tohumlardan çok can verdiler.
Çok gişe yaptı sahneleri,
çok alkış aldı zulüm;
utanmayı da unuttu insanlık,
arsız ve hayasız bir devre denk geldik...
Hiç günahsız bir kızın enkazdan çıkarılırken uçuşan saçlarına baktınız mı?
Bir sarmaşık dalı kadar incecik kollarının yapraklar gibi salınışını gördünüz mü?
Cansız bir narin bedenin artık acı çekmeyecek kadar acı çektiğine şahit oldunuz mu hiç?
Bütün anlaşmaları, anlatmaları, aydınlanmaları ve aydınları ile kahrolsun bu dünya!
Masum bebeler can veriyor,
masum kadınlar namusundan oluyor,
her türlü hürmete layık ihtiyarların onurları çiğneniyor
ve insanlık çağ atladı sanıyor kendini.
Atlayıp düştüğümüz yer bir kenef çukuru,
işin kötüsü pisliğe burnumuz alıştı
ve normal bir hayat devam ediyor sanıyoruz.
Çocuklar öldürülüyor ve buna alıştırdılar bizi!
Hala şiiri yazılmadı bu çağın Endülüs’ünün,
hala bir şair bekliyor edebiyat dünyası,
ve sultanlar kasideleri dinleyip ağlamayacak!
Ağlayacak bir sultan bile bırakmadılar bize...
Masumiyeti katlettiler geriye çirkef kaldı,
merhameti yok ettiler geriye nefret kaldı,
medeniyeti yok ettiler geriye bir çukur kaldı.
Çukurun etrafında milyonlarca kamera,
milyarlarca göz,
mercek mercek çektiler bu vahşeti,
geriye zehir gibi bir seyir kaldı.

22 Nisan 2019

Günahı boynumuzda değil


Dünyanın düzeninde parmağı olanlar bir yana, bizzat düzenin dümeninde oturanların sürekli ellerinde tutmak istedikleri bir mağduriyet algısı var. Her türlü melanet ve zulmü onlar işlediği halde, gündemi döndürüp dolaştırıp onların ekmeğine kan doğrar hale getiriyorlar. Ya da bir şekilde, boğazlarını ıslatmak için, kimin olduğuna bakmaksızın kan içmekten çekinmiyorlar.

Bazen yaptıklarına gölge etmek, bazen de yapacaklarına malzeme üretmek için; kim olduğuna bakmaksızın ve gerektiğinde kendi halklarının da olmak üzere, büyük bir rahatlıkla kan döküyorlar.

Bu adeti başlatanlar, dünyanın halihazırdaki düzeninde en etkin konumda bulunan Siyonistlerdir ki; ellerindeki en etkin malzeme, bir zamanlar Hitler’in onlara soykırım uyguladığı iddiasıdır. Bu soykırım iddiası onlara, gerek Filistin’de gerekse dünyanın geri kalanında, her konuda haklı olma özelliği kazandırmıştır. Ne yapsalar mazurdurlar, ne işleseler masumdurlar. İşgal ve katliam gibi suçlar onların sıradan işleri haline gelebilir ama aleyhlerinde sıradan bir karar bile alınamaz, alınsa da uygulanamaz.

Batılı devletlerin bile kabullenemediği ya da en azından alenen sahip çıkamadığı, Yeni Zelanda’da yaşanan cami katliamından sonra dünya kamuoyunda bu saldırıya karşı oluşan nefret ve Müslümanlara dair olumlu havanın birilerini çok fena rahatsız ettiği bir gerçek. Hatta o elim hadiseden sonra, bir çok insanın İslam hakkında araştırmalar yaptığı ve bazılarının hidayete mazhar olduğu da bir vakıa.

Bugünlerde ise dünya, yine Asya’da bir ada ülkesi olan, çok az sayıda Müslümanın da yaşadığı Sri Lanka’da gerçekleştirilen bir saldırı dalgası ile sarsıldı. Hem de Hristiyanların dini bir bayram gününde yapılan bu saldırıların hedefinde otellerin yanı sıra kiliselerin de olması, katliamın asıl maksadının batının Hristiyan halklarının gönüllerini sarsmak ve bir şeylere hazırlamak olduğunu gösteriyor.

Yakın bir gelecekte batılı müstekbirlerin bu saldırılarla neye mazeret ürettiklerini yaşayarak öğreneceğiz.

Bu süreçte bizim kendimizden kesinlikle emin olmamız gerekiyor. Bu saldırılar bizim işimiz değil, bunları yapanlar arasında bizden birilerinin olması da bu saldırıların bizim üstümüze yıkılmasına sebep olamaz.

İçimizden yalnızca köle değil, isyancı da devşirdikleri bir çok olayda karşımıza çıktı. Kölelerini ülkelerimizin başlarına bela ettikleri yetmedi bir de teröristlerini salıyorlar üstümüze. Bütün dertleri; onların saltanatı sarsılmasın, düzenleri bozulmasın, sömürüleri engellenmesin, kölelik düzenlerinin başına tayin ettikleri köleleri baş kaldırmayı bile düşünemesin…

Kimse kem-küm etmesin! Artık birilerinin bizi suçluluk psikolojisine sokarak katliamlarını mazur gösterme gayretlerine hizmet etmekten vazgeçelim.

Onlar kurgulayıp, onlar oynatıyorlar. Seyretmekten başka bir rolümüzün olmadığı bu tiyatrodan bize fatura kesmelerine izin vermeyelim. Biz zaten seyirci kaldığımız zulümlerin ve coğrafyamızın değişik yerlerinden yükselen feryatların hesabını nasıl vereceğimizin derdindeyiz. Bir de üstüne batılıların melanetlerini yüklenmeye hiç gerek yok.

Bir mescide, havraya ya da kiliseye saldırı düzenlendiğine dair bir haber duyduğumuzda, bileceğiz ki olay birilerinin hesaplı projesidir. Yapanların adının Ahmet ya da Mehmet olması ile Hans ya da George olması arasında bir fark yoktur.

Dolayısıyla; cici mesajlarla kınamamızın da, utançla başımızı eğmemizin de anlamı olmaz. Onlarla kol kola girip, yaslarına ortak olmamızın da bir getirisi olmayacaktır. Çünkü katille yakınlaşmak can kurtarmaz, belki daha da çok can yakar.

Hem bizim hem de kendilerinin halklarından, sayısız masumun canına mal olan bu dehşet verici korku imparatorluğunun, ayakta kalmak için her şeyi ayakları altına alabileceğini hepimiz çok iyi biliyoruz.

Kainatı kıyamete zorlamayı hesap eden bir tıynetin, insanların acısına, canına, malına ya da mukaddesatına değer verebileceğini düşünmek saflıktan öte ahmaklık olur.

Hak ettikleri ile karşılaştıklarında, bir başka deyişle ektiklerini biçtiklerinde; hiçbir zalimin bize laf etmeye hakkı olmadığını unutmayalım.

Hariçten gazel okumak; Suriye ve Filistin

  Hızlı zamanlarda yaşıyoruz. Günlük hatta saatlik değişimler, olaylar ve bilgiler su gibi hatta esen bir yel gibi akıp duruyor. Bu haber ve...