Kültür etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kültür etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

09 Haziran 2020

Bilal'in akrabalarını seviyoruz



Tarih okuyor ya da dinliyorsak veya en azından seyrediyorsak; olayların bir şekilde benzeştiğini ve tarihin aslında tekrar ettiğini, isimlerin ve zamanların değişmesine rağmen olayların ve sonuçların aynı olduğunu fark edip, “ha evet doğruymuş, tarih tekerrür ediyormuş” diyoruzdur.

Neticede dünyanın kaderinin akışı içinde insanın olayları etkileme gücünün sınırları belli olunca, bir de bunlara insani zaaflar ve hırslar eklenince değişecek pek bir şey kalmıyor aslında.

Velakin, genel itibariyle tekrarlanmasına rağmen ibret alınması konusunda tekrarın pek az seviyelerde kaldığını da hemen hepimiz söyler dururuz. İbret alınsaydı tekrar eder miydi sorusunun cevabı; “evet yine de tekrar ederdi” olacaktır. Ya da insanoğlu bu, ibret alanların tarihin akışına etkisi ne kadar olacak ki? Değişmezdi bir şey ve tekrarları izler dururduk.

Gerçi sıkıntı yok, biz tekrarları izler ya da yaşar gibi değiliz zaten; her gün yeniden aynı şeyleri yaşasak da, aynı heyecan ve merakla, aslında aynı çıkacak sonuçları bekliyoruz. Sonra aynı şeylere şaşırmaya, kızmaya devam ediyoruz. Ha arada da sevinmeye tabi, az da olsa…

Şimdi dünyanın gündemini sarsan bir siyahi cinayetiyle herkesin aklına gelen, ayrımcılık, ırkçılık gibi kötülüklerin engellenmesinin ne kadar önemli olduğu gerçeğiyle bir kez daha yüzleşiyoruz. Aynı zamanda bazı tarihi inceliklerin hikmetini anlamak için bize bu olaylar yeni birer işaret oluveriyorlar.

Bakın Müslümanlar arasında siyahi biri hakkında sadece ten renginden dolayı kimsenin kötü bir bakış açısı olmayışının çok narin bir temeli vardır. Bilal(ra) gibi sevilen bir sahabenin siyahi oluşu ve bununla meşhur olması, bütün Müslümanların gönlüne siyah bir inci gibi pırıldayan bir siyahi muhabbeti düşürür.

Ne zaman bir siyahi ile karşılaşsak ona Bilal’in akrabası gözüyle bakarız, farkında olarak ya da olmayarak sempati duyarız. Hatta suça karışan ve türlü melanetler işleyen siyahileri bile iç dünyamızda temize çıkarır, sorumluluğu onların zenginliklerini çalan ve onlara fakirlik ve gariplik bırakan batıya yükler, onlara pek laf söyleyemeyiz.

Bugün modern dünyanın -siyahilerle başlayarak- ırklarla yaşadığı sorunlar bize; sahabenin arasından siyahi Bilal’in müezzin kılınmasının, Farisi Selman’ın ehli beyte alınmasının, Rumi Süheyb’in fedakarlıkta örnek olmasının ve daha nice Arap ve acemin kardeş kılınmasının hikmetini anlatıyor.

İslam bizim kodlarımıza ırkların ve renklerin sorun değil birer ayet olduğunu gergef gibi ayet ve hadislerle işlemiş ve kıyamete kadar olası bütün ayrımcılıkları temelden çözmüştür. Mesele kardeşliktir, mesele takvadır. Kimsenin etine, kanına ya da tenine, rengine bakılmaz!

Kur’an ile bize bildirilen geçmişin kıssaları, bir nevi üç boyutlu olarak bize aktarılırken, onları tekrar zannetmemiz bakışımızın tek noktada takılı kalmasındandır. Oysa ayet ve hadislerle çizilen büyük fıtrat ufkunun bize kazandırdığı bakış açısı, hem madde ve manayı hem de ahiret ve dünyayı kapsar.

İnsana, olaylara ve hatta eşyalara bir yandan bakıp, bir ucundan dokunup, bir kenarından tutunup ahkam kesemeyiz. Hoşumuza giden bir şeyiyle ele alıp hoşlanmadıklarımızı görmezden gelemeyiz. Dışına, tenine, rengine, cinsine bakıp; varlığını, ayetliğini, hikmetini, ahiretini, hesabını göz ardı edemeyiz.

Küçük bir nüansın, nasıl tarih boyu dünyaya, adalet ve merhamet aşıladığına şahit olmak, bir bakıma İslam’ın hakkaniyet ve hakikatinin de bir göstergesidir. İslam; sıradan bir hikaye gibi anlatılıp giden bir efsanenin değil, insanların ve toplumların sorunlarını çözen, dertlerine derman olan ilahi dokunuşların hayata yansımasının adıdır.

Irkçılığın mağdurlarına da bulaşan bir hastalık olduğunu yıllar önce bir Somalili öğretmişti bana; ona göre teni daha siyah olanlar ona saygı duymalıydı, zira onun teni biraz açıktı. Bunu o kadar inanarak ve normal bir şey gibi söylemişti ki, donmuş kalmıştım…

Bu noktada şöyle bir dönüp kendimize bakmanın ve kimleri hangi sebeple hor gördüğümüzün hesabını yapmamızın zamanıdır. Tarih tekerrür ediyor, ona müdahale edemiyoruz ama hiç değilse kendimiz için ibretleri kaçırmayabiliriz.

Yalnızca siyahi olduğu için bir adamı tekmelemekle; yalnız Kürt olduğu için, sadece Suriyeli dendiği için, sadece falan şehirli, falan mahalleli bilindiği için bir insanı hor görmenin, bazı sıradan haklarını bile kabul etmemenin, özgürce dolaşmasına, konuşmasına, yürümesine, alış veriş yapmasına, yaşamasına katlanamamanın nasıl bir farkı vardır ki?

Evet tarih, farklı açılardan tekrar eden olaylar silsilesinden ibaret; mesele, farklı açılardan bakıp, kendimiz ve toplumumuz için hayra vesile olacak ibretleri çıkartabilmekte. Yaşadığımız günler de tarihten birer sayfa, yaşayanlar ibret almazsa gelecekteki nesillerin ibret almasından bize ne fayda?


11 Aralık 2019

Medeniyet bizim oralıdır


Merhum Akif’in İstiklal Marşı’nda;

“Ulusun, korkma, nasıl böyle bir imanı boğar,
Medeniyet dediğin tek dişi kalmış canavar.”

Dediği canavar, dişlerine protez yaptırdı ve gırtlağımıza yapıştı, boğdu bizi. Başımızı gövdemizden ayırmakla yetinmedi, bedenimizi de paramparça etti. Bazı parçalarımızı yedi, yuttu ve sindirdi, artık onlar yok! Bazı parçalarımızı kan-revan içinde attı bir kenara, bazılarımızı elleriyle besledi, büyüttü, kendine “köpek” etti.

Canavarın dişlerine yaptırdığı protezler; sayısız türde ve çeşitte, çapta ve menzilde, mermiler ve füzelerdi. Batılı canavarın ağzından dökülen ve iyi şeyler zannettiklerimiz de bu füzeden dişlerin arasından, demokratik hareketler yapan kıvrak dilinden geçip geldi kulaklarımıza.

Bize söylenen, yüzyıllardır batının geliştiği, ilerlediği ve bir medeniyet kurduğu idi. Hepimiz böyle büyütüldük ve uyutulduk. Arada uykumuzda yediğimiz tekmeleri rüyadan sayıp, gözlerimizi açmaya bile zahmet etmedik. Ama canavarımız doymak bilmeyen iştahıyla, dünyanın her yerindeki zenginliklere saldırdı. Yoluna çıkan insanları da soğukkanlı bir katil endamıyla katletti.

Soy kırdılar! Nesilleri yok ettiler! Ülkeleri tarumar ettiler.

Zenginleştiler ama medenileşemediler.

Ellerindeki güç ve imkanları, sahip olduklarını korumak ve çoğaltmak için kullandılar ve kullanmaya devam ediyorlar.

Sadece 100 yıl önce Afrika’da, bütün suçu emrettikleri kadar hızlı çalışamayan bir babanın evladı olmak olan, binlerce çocuğun elini ya da ayağını kestiler. Yetmedi, bir süre sonra büyük katliamlar ve soykırımlar uyguladılar. Karşılarına geçmesi muhtemel halkları birbirine düşman edip, savaştırdılar ve sınırsız cinayetler işlemeleri için, silah ve mühimmat sağladılar. Bedelini de ülkelerini sömürerek fazlasıyla aldılar ve almaya devam ediyorlar. Milyonlarca siyah derilinin bedenleri üstüne bir zenginlik kurdular.

Sadece 100 yıl önce Mısır’da, esir aldıkları on binlerce Osmanlı askerlerini kimyasal silahlarla kör ettiler. Milyonlarca Müslümanı Balkanlardan sürerken yaşanan felaketlere alkış tuttular. Yollarda çamurlara kanları ve nehirlerin sularına etleri karışan en az 2 milyon Müslümanı insandan bile saymadılar.

Buna benzer örnekleri, İslam coğrafyasının hemen her köşesinde görmek sıradan bir tarihi vakaya dönüştü. Kafkaslar, Yemen, Irak ve Kuzey Afrika’nın tüm kuzeyi boyunca işgal ve kan, ölüm ve katliam salgın gibi yayıldı.

Bütün bunlar sadece 100 yıl kadar önce yaşandı.

Yetmedi, 90’ların başında Avrupa’nın ortasında, yalnız ve sadece Müslüman oldukları için yüzbinlerce insana kıyıldı. Seyrettiler…

Kıyılanlar Müslüman olduğunda, nasılsa bir anda kan damlayan dişleri ile dillerini ısırdılar ve sustular, sadece seyrettiler.

Son 8 yıldır Suriye’de canına kıyılanlar da Müslümandı, yıkılan Müslümanların ülkesiydi, yok edilen İslam’ın hatırasıydı, seyrettiler.

Sadece seyretmekle kalmadılar, alkışladılar. Yetmedi kendi katillerini ürettiler, katil sürülerini sahalara sürdüler. 3 kuruşluk menfaatleri için 3 milyon Müslümanın can vermesini sorun olarak bile görmediler.

Ama sürekli, yüzsüz ve iğrenç bir sırıtkanlıkla bize demokratik naralar attılar, insan haklarından dem vurdular, üstten emirler yağdırdılar. İçimizdeki aptallardan ve ahmaklardan bol miktarda destekçi ve bol miktarda malzeme buldular. Yalanlarına inanıp ayaklarına kapanan yerli köpeklerini çok iyi beslediler ve zenginleştirdiler.

Çünkü onlarda olan şey bu idi: Zenginlik. Onu verdiler.

Bu yerli köpekler de sahipleri gibi vahşi idiler, öyle eğitildiler ve kendi halklarının kanını içmeyi, etini yemeyi, dolayısıyla batılı efendilerinin köpekliğini yapmayı marifet saydılar. Adları değişse de köpeklikleri değişmedi.

Medeniyetten nasipleri, erdemli bir dünya görüşü ya da insanlığa ve tüm varlıklara onurlu bir hayat vaadi olmadı. Ama öyleymiş gibi konuştular ve inandırdılar pek çoğumuzu.

Şimdi, avazımızın çıktığı kadar bağırıyoruz; işin aslı öyle değil arkadaşlar! Batılılar zengin oldular, zenginliklerini çaldıkları ile sağladılar, bizden çaldıklarıyla sağladılar. Vikinglerin korsanlığı hala devam ediyor. Artık onların sunduklarına inanmayı bırakın, medeniyet bizim buralıdır, onlarda gördüğünüz sadece zenginliktir.

Zenginler; iyi yaşar, iyi yer, iyi giyinirler ama buna medeniyet denilmez.

Medeniyet; dünyaya ve içindekilere, adalet ve merhametle hükmetmektir.

Medeniyet; insanların canlarına, mallarına, nesillerine, dillerine ve dinlerine dokunmamaktır.

Medeniyet; dinini ve dilini dayatmamaktır, kültürünü fakir halkların kafalarına yüklememektir.

Baksanıza, 1400 yıldır bu topraklarda hakim olan İslam’dı; Balkanlar 400 yıl bizim hükmümüzde kaldı ama ne dinleri, ne dilleri, ne kültürleri yok olmadı, korundu. Soyları kırılmadı, devam etti. Her dinden ve milletten insan, varlıklarını bizim korumamızda bugünlere kadar devam ettirdiler.

Batının genetik deneylerle ürettiği canavarlar bu topraklara salınıncaya kadar, bizden kimse bir Yezidi ya da başka bir azınlığa, sadece isimleri veya dinleri sebebiyle saldırmadı. İslam dünyasının tam ortasında, ilk çağlarda fethettiğimiz topraklarda, bu insanlar şeytana bile tapınarak varlıklarını sürdürdüler.

Ehli Kitap dediğimiz Yahudi ve Hristiyanlardan bahsetmeye bile gerek yok.

Medeniyet; İspanya’da Müslümanlar hakimken özgürce yaşayan ama yönetim Hristiyanlara geçince soykırımdan kurtulmak için yine Müslümanlara sığınmak zorunda kalan Yahudilere İstanbul’un kapılarını açmaktı…

Medeniyet; Kudüs’ü 400 yıl adalet ve erdemle idare etmek, kan dökülmesine, soy kırılmasına, din dayatılmasına engel olmak, mülk hakkına sahip çıkmaktı.

Bizim batılı demokrasi havarilerinden alınacak herhangi bir medeniyet dersimiz yoktur, çünkü medeniyet kelimesini lügatlere yazdıran biziz, dünyaya öğreten biziz.

İnsanlığın peygamberlerin vahiy çizgisinde kurduğundan, daha iyi bir yönetim şekli ya da adalet sistemi düşünebilme ihtimali olmadı, yoktu, olmayacak ve halen de yoktur.

Hariçten gazel okumak; Suriye ve Filistin

  Hızlı zamanlarda yaşıyoruz. Günlük hatta saatlik değişimler, olaylar ve bilgiler su gibi hatta esen bir yel gibi akıp duruyor. Bu haber ve...