Kuran etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kuran etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

05 Aralık 2020

Münafıklık özgürlüğü!

 


Hayatın her alanında, hemen hepimizin sıkıntısını çektiği, bütün iyi ve güzel şeylerin tadını kaçıran samimiyetsizliğin, artık kişisel bir ahlaksızlık olmayı aşıp, kurumsallaştığı zamanlardayız.

Devletler arası ilişkilerden tutun, devlet ve vatandaş meselelerine, hatta aileler içindeki en müstesna münasebetlere varıncaya kadar, her yanımızı sarıp sarmalayan bir çirkef gibi, her yere bulaşan bir samimiyetsizlik almış başını gidiyor.

Bütün bunların sonunda, mesele din ve ilahiyata geldiğinde, samimiyetsizliğin en korkunç neticelerinin alınacağı alan açılmış oluyor. Ahlakında samimi olmayanların en azından ahlaksızlıklarında samimi olmalarını bekleyecek kadar düşük bir düzlemde sürünüyoruz.

Münafıklık, kişinin kalbinde olandan başka bir söyleme ve eyleme sahip olmasının adıdır. Müminlik ise, kalbinde olanı dili ile ikrar etme halidir. Dili ile kalbi arasında uyumsuzluk, bir insanın düşebileceği en aşağı halin habercisidir. Ki, ıstılahımızda “esfeli safilin” derecesinin yani “aşağıların en aşağısına” düşmenin sebebidir.

İslam, temel dayanağı olan Kur’an ve Sünnet ile ilk dönemlerin aksine, herkesin ulaşabileceği ve kendi amacına uygun şekilde inceleyip, kullanabileceği bir açıklıkla ortadadır. Bu dinin, gizli saklı ya da sır bir başka altyapısı, kaynağı yoktur. Bunun sonucu, müsteşrik dediğimiz batılıların, kaynaklarımızı bazen bizden daha fazla inceleyerek kendilerince aleyhimize kullanabilecekleri bazı “açıklar” ya da daha doğru tabirle, istismar edebilecekleri konular bulmalarına yol açmıştır.

Uzun yıllar süren bu bir tür saldırı tarzına, bizim salih alimlerimiz de kendi devirlerine ve halklarına göre savunmalar geliştirmişler ve gerek bu dini gerekse mensuplarını koruma uğruna mesai harcamışlardır. Hala da bu saldırılarla ömür tüketenler az değildir, zira İslam’ın yenilemez ve aşılamaz mükemmel hayat düzenine olan imanları sarsmanın tek yolu, onun hakikatleri hakkında şüphe oluşturmaktır.

İmana karışan şüphe, ihlasa bulaşan nifak, teslimiyete karışan isyan; bu dinin tahtı olan gönüllerin bulandırılması sonucunu doğurmuş ve zaten ilmin azaldığı, alimlerin aciz kaldığı ve biz sıradan Müslümanların cehalete teslim olduğu devrimizde, bir de elimizde kalan son su kaynaklarının bulandırılması; ruhumuzun kurutulmasına, dinimizin unutulmasına zemin hazırlama mücadelesinin savunmalarımızı yıkan ağır hamlelerinden biri olarak karşımıza çıkmıştır.

Kur’an ve Sünnete yapılan her saldırının açık düşmanlardan gelmediğine sık şahit olduğumuz bir dönemden geçiyoruz. Kendini Müslüman olarak takdim eden, Müslümanlardan hocalığı sebebiyle saygı bekleyen hatta tefsir ya da hadis çalışmaları nedeniyle maaş alan birilerinin, sahip olduğu sıfat ve makamların tamamını elde ettiği vesileler olan Kitap ve Sünneti, insanların gönüllerinde sorgulanır hale düşürmeye gayret etmesinin, nifaktan başka bir izahını bulamıyorum.

Kur’an ve Sünnete, fizik ya da matematik kurallarından daha gevşek yaklaşabilme cüreti gösterip sonra da, kendini yeni çağın İslam önderi olarak pazarlama gayretine girmenin, aslında tıbbın en temel kurallarını reddedip doktorluk iddiası olduğu kadar, yerçekimini reddederek fizikçi olmak kadar saçma olduğunu söylediğimizde; zatı şahanelerini eleştirmiş hatta linç ediyor sayılmamızın, özgürlükle, fikir hürriyeti ile alakalandırılan ama aslında müsteşrik bir bakış açısı ile Kur’an ve Sünnetin, en aşağı akademik kaliteden bile mahrum bir muameleye tabi tutulması karşısında sessiz kalmanın iman sorunu olacağından korkuyorum.

Sevgili hoşgörülü ve özgürlükçü Müslümanlar, önce bu dine yeniden iman etmemizi teklif ediyorum. Esasen bunu da yine Kur’an’dan aldığım cüret ve cesaretle söylüyorum.

“Ey iman edenler! Allah'a, peygamberine, peygamberine indirmiş olduğu Kitap'a ve daha önce indirmiş olduğu Kitap'a iman edin. Kim Allah'ı, meleklerini, kitaplarını, peygamberlerini ve ahiret gününü inkar ederse derin bir sapıklığın içine düşmüştür.” (Nisa 136)

Kur’an ve Sünnet hakkında ileri geri konuşma edepsizliğinde bulunanların namının ve forsunun ne olduğuna bakmaksızın, eleştirilmesine ve reddedilmesine de en az onlara sahip çıktığınız kadar katlanmanızı bekliyorum. Herhalde, öncelik sıralamanızda Kitap ve Sünnetten önce hocalarınızın sözleri ve fiilleri yer almıyordur değil mi?

Bu dine iman eden hiç ama hiçbir kimse; Allah(cc)’un ayetleri, Rasulü(sas)’in hadisleri hakkında, edebe aykırı, şüpheye yol açan ve hafife alan bir söz ya da tavır sergileyemez. Aksi bir durumda hakkında söyleneceklere katlanmak zorunda kalır.

Kimse bu dine zorla inandırılamaz ve zorla İslam olması istenemez. İman; gönülden gelen ve isteyerek, bilerek, idrak ederek, içine sindirerek kabullenmek demektir. Bu dinin Kitap ve Sünnetten oluşan temellerini kabul etmeyenlerin, bu binada yaşama hakkı olamaz. Kimsenin içinde yaşamaya zorlanmadığı bu binada, temellerine dinamit koymak isteyenlerin saltanat sürmesine razı olmamak, bu din halkının, bu bina sakinlerinin en doğal hakkıdır.

İsteyen ateist olur, isteyen agnostik ama önce ne olduğuna karar verir ve o sıfat ve lakapla karşımızda durur, konuşur. Biz de ona göre muamele eder, tebliğimizi yapar, çekiliriz. Gerisi onunla Rabbi arasındadır.

20 Mayıs 2020

Kur'an ve sünnetle duygusal bağ kurmak



Evet hepimiz kesin olarak iman edip biliyoruz ki; Allah(cc)’in indirdiği vahiy ve kelamı olan Kur’an ile Rasulü(sas)’in din hususunda bize nakledilen bütün uygulamalarının genel adı olarak sünnet, bu dinin temel iki esasıdır. Bunlar olmadan ne din olur ne dini hayat, ne dünya kurtulur ne ahiret.

İman dediğimiz, Kur’an ve sünnet ile bize bildirilen hakikatlerin doğruluğundan emin olmak, tamamını tasdik etmek ve aksine bir iş ya da söylemde bulunmamak demektir. Ortalama bilgi sahibi her Müslüman, nelere inanması, nelerden yüz çevirmesi gerektiğini bilir, bilmek zorundadır. Hayatının en değerli bilgisi budur. Olmazsa olmazımız, inanılması gerekenleri bilmek ve tasdik etmek, imanımıza aykırı olanları da bilmek ve reddetmektir.

Ancak Kur’an ve sünnet, sadece teknik ve teorik bilgiler olmayıp aynı zamanda gönülden bağlı olduğumuz hayat kaynaklarımızdır. Ayetlerden bir ayeti duyduğumuzda, kör ya da sağır numarası yapma lüksümüz olmadığı gibi, anladıklarımızı tatbik etmeme seçeneğimiz de bulunmuyor.

Gönül bağı dediğim ise; ayetlerin anlattıklarını hissetmek, hadislerin vurgularını yüreğinde duymak, mutlak doğruyu duyan birinin hassasiyetiyle ve samimi olarak -elimizle ya da dilimizin yanında- kalbimizle de tepki vermektir.

Bunun nasılını yine Rasulullah(sas)’in sünnetinden ve sahabenin davranışlarından görebiliyoruz. O(sas), Kur’an okur ya da dinlerken, ayetlerde anlatılanlara göre doğal insani tepkiler verirdi. Sorumluluk yükleyen ayetlerde bunu hisseden bir peygamber olarak, hem tebliğini yapar hem de o sorumluluğun ağırlığı ile yaşlandığını ifade ederdi. Azap ayetleri okunurken haşyetle ürperir, içi titreyerek, hem kendisi hem ümmeti için ıstırap duyar ve gözyaşı dökerdi. Müjdeli ayetlerde sevinci yüzüne yansır, neşe ile mukabele ederdi.

O(sas), başkalarından Kur’an dinlemeyi sever, ancak dinledikleri onu hüzünlendirirdi. Ağlar ya da ağlar gibi olurdu. Detayları merak edenler bu konuda birazcık araştırma yapabilirler.
Bu bizim açımızdan; mutlak bir hakikate kesin bir imanla bağlanan bir insanın hissiyatını da imanına ram etmesi halidir. Yani iman ettiklerimizi gönlümüzün derinlerine kök salmış hakikatler olarak düşünürsek, ayetler karşısında vereceğimiz insani tepkiler onun meyveleridir. Köksüz ağacın meyvesi olmaz, daha çiçekken dökülür belki çiçek bile açamaz…

Aynı şekilde hadis ve sünnet karşısında, hissiyata dayalı bir bağ kurmakta Rasulullah(sas)’in dostlarının, sahabelerinin yoludur. Onlardan biri Allah’ın Rasulü ile ilgili bir şey anlatırken, anlattığı olayı adeta o an yeniden yaşardı. Söz ya da hadise hüzünlü ise ağlar, sevinçli ise gülerdi.
Müslümanların sevinçleriyle sevinip, hüzünleriyle üzülmeyi imanın alameti sayarak bunu anlamak bir derece mümkün ama söz konusu Rasulullah(sas) olunca sahabenin muhabbetinin sair insanlara nazaran çok daha büyük olduğunu söylemeye bile gerek yok.

Onlardan sonra gelen Salihler de böyle idiler. Bir hadis ya da bir hatıra naklederken, olayın ruh haline bürünür, hüzün ya da sevinci yaşarlardı.

Ayetler ve hadisler, kuru birer akademik bilgi kaynağı değillerdir. Hem de yeryüzünün gördüğü göreceği en ala hayat düzeninin ve en muhteşem hukuk sisteminin temelleri oldukları halde, aynı zamanda kalplerde yer eden bir muhabbetin, bağlılığın ve samimiyetin sembolleridirler.

Sünnet, peygamberlerden bir peygamber olan Muhammed bin Abdullah(sas)’in vasıtasıyla Allah(cc)’in bize din kıldığı bir kurallar manzumesi olduğu kadar, O’nun hayatının, mücadele ve tebliğinin, insan ve kul hallerinin en sade ve en doğru aktarılmış halidir.

Ayakları şişene kadar namaz kılan Peygamber(sas)’in şişen ayaklarının acıdığı bir hakikattir. Bunu taklit etmek ve tabi olmak için naklederken, şişen ayağın acısını hissetmemek mümkün olabilir mi?

Başına işkembe, yoluna dikenler dökülen bir Peygamber(sas)’den bahsederken, bunu sadece sabır ve sebatla davasını tebliğe devam eden örnek ve önder bir risalet görevi olarak aktarıp, o işkembenin pisliğinin dünyanın en pak omuzlarına dökülmesinin öfkesini, o dikenlerin yeryüzüne basan en şerefli ayağa batmasının acısını hissetmeden anlatıp geçebilir miyiz?

Cihad meydanında savaşan bir Peygamber(sas)’den bahsederken, kırılan dişinin, kanayan yanağının acısını hissetmemek mümkün olabilir mi? Yalnız korkusuz bir savaşçı örnekliğinden bahsedip geçebilir miyiz bu bahsi?

Cafer(ra), Habeşistan’dan yıllar sonra dönünce, onu boynuna sarılarak karşılayan bir Peygamber(sas)’den sadece sarılmanın fıkhına cevaziyet delili çıkarıpl, aynı zamanda hasretle sevdiği akrabasına, arkadaşına sarılan, özlem çekmiş bir yüreği hissetmeden geçebilir miyiz?

Ayetler ve hadisler; bizim hem boynumuzu büker, hem gönlümüzü. Hükümlerine karşı boynumuz kıldan ince, hatıralarına karşı gönlümüz ipekten hassastır.

25 Nisan 2020

Filiz vermiş bir dal gibi



Çok hızlı yaşıyorduk, çok hızlı akıyordu sular ve elektrik hızlıydı. Işık hızını bile hesaplamıştık. En hızlı uçuşlarla, en hızlı ulaşılan uzaklar yakın olmuştu. Hızlı elemanlar makbuldü. Hızlı hayatlar yaşıyorduk ve hızlı ölümlerle ölüyorduk.

Ölüm de hızlıydı!

Hızlı konuşuyor, hızlı yazıyor ve hızlı okuyorduk. Hız ibreleri sadece arabalarda değil hayatın her alanında vardı; kimisi görünüyor kimisi görünmüyordu ama hız vardı, olmalıydı.

Tam da bu hengamenin ortasında, vazgeçilemez zaruretlerin üstünde, aksamaması gereken trafiklerin tepesinde aniden bir şey oldu.

Pek çok şey durdu!

Bir çok şey yavaşladı. Uçaklar eskisi kadar hatta hiç uçmaz oldu. Otobüslerle bile seyahat edilemiyor. Sokağa çıkmak gönüllü ya da gönülsüz yasaklanır oldu.

Olmazsa olmaz sandığımız her ey bir anda olmaz oldu!

Ölüm bile yavaşladı! Hep olan ama farkında olmadığımız sayılarla ölüm, yavaşça girdi aramıza…
Ama hayat devam ediyor; bir yanda eski akışın hızından beslenenler aç kalırken, diğer yanda bu duruşun duraklığını yapanlar dört köşe oldular.

İnsan yine bir yol buldu, hayat akıyor yine, yine devam ediyor acı ve açlık, yine sevinç duyuluyor bazı şeylerden ve yine insan işte…

Alıştıklarımızdan mahrum kalmanın ne menem bir hal olduğunu anlamak isterken birden kendimizi Ramazan ile karşı karşıya buluverdik.

İşte bütün rahmet ve bereketi ile gelmişti Ramazan; az yiyecek, az uyuyacak, az konuşacaktık. Dünyadan her ne alıyor idi isek -helal olmasına rağmen- hepsinden daha az alacaktık. Rahmet ve bereketin dünyadan aldıklarımızın azalmasıyla ters orantılı olması gereğiyle karşılaştık bir kere daha.

Çok Kur’an okuyacak, çok namaz kılacaktık; çok zikir, çok salavat ve çokça infak! Çok vermek Ramazan’ın değil bütün bir Müslüman hayatının olmazsa olmaz parçasıydı ve şimdi daha çok verecektik. Zekat deyip verecek, sadaka deyip verecek, fitre deyip verecektik.

Dünyalık kaygılarımızı ve alışkanlıklarımızı oldukça sınırlandıran ve engelleyen bir salgının ortasında, her şeye yeni anlam veren Ramazan gelmişti. Hasta olmamak ya da ölmemek için değil, yalnız ve sadece Allah(cc) için bazı şeylerden vazgeçecektik!

Hayatın hikmetini, yaşamanın hedefini, var olmanın nedenini Ramazan ile bir kere daha anlamak ve anlamlandırmak zamanıdır. Şartlar ve hayatın getirdikleri her birimiz için ayrı bir açıdan zor veya ayrı bir açıdan güzeldir.

Seçme ihtimalimiz olmayan mecburiyetlerden dolayı kahrolmanın anlamı yokken, değiştirebileceğimiz aksaklıkların farkında olmanın tam zamanıdır.

Azalan meşgalelerin yerini doldurmak için iyiyi ve güzeli aramanın tam zamanıdır.

Daha az insanla ve daha az muhatap olmanın, kalabalıklardan uzak durmanın, kendinle baş başa kalmanın tam zamanıdır.

Aileyi yeniden keşfetmenin, toplumu yeniden tarif etmenin, şehirleri yeniden isimlendirmenin, yurtları yeniden anlamlandırmanın; devlet ve düzenin değerini, adalet ve sağlığın yerini, ihtiyaç ve israfın şeklini, denge ve sükûneti yeniden bulmanın tam zamanıdır.

Baharın tam zamanıdır; kuru dallardan yeşil gözlerin patlamasının, ağaçların rengarenk ve envai tatta meyvelere durmasının, gökte güneşin gülümsemesinin, yağmurun yeri beslemesinin, yeni doğmuş yavruların toprağa basmasının zamanıdır.

Çokça düşünmenin, çok okumanın ve tekrar çok düşünmenin zamanıdır.

Kur’an’ı idrak etmenin tam zamanıdır!

Ramazan’ın tam zamanıdır!

***
“kıssalarda olur ya;
tam bu şehirde hikmet öldü derken bir şey olur,
şehre bir adam gelir,
bağırmaz,
filiz vermiş dal gibi sessizce çağırır...”

18 Aralık 2019

Coğrafya kanundur



Dünyanın mutlak hakimi ve düzenleyicisi Allah(cc) tarafından konulan bir hayat kuralı vardır. Bunun pek çok yönü ve aşaması olsa da, basit temel gerçeklerden birisi şudur; bitki ve hayvanların en güzel yetişecekleri ve yaşayacakları birer coğrafyaları vardır. Hatta bunlardan bazıları, yerleri değiştirildiğinde yaşayamazlar, çürürler, ölürler.

Kutup ayısını ülkemizde barındırabilir ve ortam doğal şartlara uydurulursa yaşaması temin edilebilir ama asla kendi vatanında olduğu gibi sağlıklı olamaz. Suni şartlar hayatta tutar evet ama sadece hayatta tutar.

Hurma ağacını çöllerin sıcaklarından uzaklarda yetiştirmek için sarf etmeniz gereken gayret ve masraf, elde edeceğiniz ürünün karşılayamayacağı kadar büyüktür.

Bir diğer yol ise, şeytanın fısıldadığı (Nisa 119) fıtratını bozma, değiştirme ya da genleriyle oynayarak uyum sağlar hale getirmedir. Bugünün dünyasının en büyük tehlike ve tehditlerinden birisi olarak karşımıza çıkan genleriyle oynanmış veya hormonlu dediğimiz, tatsız ve faydasız birçok ürün var maalesef.

Söz konusu insan olunca; coğrafyanın yani yaşanan toprakların, şartların, adetlerin, geleneklerin, her açıdan kültürlerin hatta genetik yetenek veya eksiklerin hiçbir etkisi olmadan, herkese her şartta geçerli bir kurallar veya kanunlar manzumesi çıkartmak, uygulamak ve başarılı olmak mümkün olabilir mi?

Allah(cc)’in dini, temel delillere bağlı kalınarak ama coğrafyalara, halklara ve içinde bulunulan şartlara göre şekillenen fetvalarla yaşanır. Bu değişimin temelleri bizzat Kur’an ve Sünnet ile atılmıştır.

Namaz gibi temel ve olmazsa olmaz bir ibadet, savaşta ya da yolculuk gibi zor şartlarda değişime uğrar. Oruç gibi sembolleşen bir ibadet, kişisel sağlık durumuna ya da yolculuk gibi özel durumlarda değişime uğrar yani mecburiyeti kalkar o kişiden.

Sünnette gördüğümüz pek çok uygulamanın yanı sıra, ilk asırlardan itibaren genişleyen ve farklı toplulukların içine dahil olduğu, devasa İslam ümmetinin dinlerini yaşamaları için gerekli olan ortamların oluşmasında, alimlerimizin bu değişim ve esneklikten faydalanarak fetvalar üretmesi, bir vakıadır.

İmamlarımızın bir şehirde verdikleri fetvanın bir başka şehirde değişmesi gibi durumlar, gayet olağan bir süreçlerdir. Birkaç yüz yıl önce, başka bir toplumda verilen fetvaların günümüzde değişmesi kaçınılmazdır. Mesele sadece, bu işi yapabilecek kabiliyette alimlerimizin olup olmadığı sorusunda kilitlenir.

Biz Allah(cc)’in dininde bile böylesi bir alana sahipken, birilerinin batılıların kendi toplumları ya da menfaatleri çerçevesinde düzenlediği yasalar ve kurallarla; bizi, coğrafyamızdaki bin bir çeşit insan toplumunu, adetlerini, yaşam şartlarını, gelenek ve kültürlerini dikkate almadan, bunlara tabi olmaya mecbur etmesinin başarısızlıkla sonuçlanması normaldir.

Biz ve benzerimiz onlarca ülke, batıdan devşirilen düzenlemelerle, sadece son 100 yılda şu an olduğumuz noktaya geldik, daha da beter olma yolunda ilerliyoruz.

Kumaş kaliteli ve terzi marifetli görünse de, bu elbiseler bize uymuyor, ya sıkıyor ya sarkıyor. Zorlamak çare olmuyor, çözüm üretilemiyor.

Israrla ve bir tür inatla, insanların ürettiği bir kural ya da kanunlar silsilesinin, sonuçları kötü olduğu ortaya çıktığı halde, uygulanması için çaba sarf etmek kadar abes bir iş olmasa gerek.

Hiçbir aslanı bir tutam otla çağıramaz, bir keçiyi de omlet yemeğe davet edemezsiniz. Aslan ota geliyorsa, size saldırıp parçalamaması için, ya karnı tok ya da genleriyle oynanmış olması gerekir. Keçi omlet ikramını kabul ediyorsa, yanında sunulan bir dal yeşillik içindir.

Ve fakat biz insanız, dahası ve ötesi Müslümanız! Ne bir lokma et için gavurun sofrasına oturabilir ne de bir tutam ot için, namerdin semtinden geçebiliriz.

Başkalarının iyi dediği ve öyle kabul ettiği kural ve kanunların bizim toplumumuz için de iyi ve güzel olduğunu söylemek, basit ve aşağılayıcı bir taklitçilik olur. Her toplumun ve halkın kendi dinamikleri, kültürleri ve yetenekleri çerçevesinde, nesiller boyu oluşan ve sürekli değişimler geçirerek güncellenen bir adet ve gelenekler manzumesi vardır.

Güncel bir örnek olarak; 18 yaşından küçük bir kızla evlendi diye bir adama tecavüzcülerle aynı cezayı verir ve aynı koğuşa atarsanız, kanunlara göre doğru bir şey yapmış olsanız da, bu apaçık bir zulüm olur. Üstelik, aynı yaşta başka bir kızın, evlilik dışı beraberliğini överek haberleştiren bir medya düzeniniz varsa, toplumu kanunlarla ifsat ediyorsunuz demektir.

Kanunlar, coğrafyalara göre değişmek zorundadır. Kanunlar, halkın inancını ve kültürünü dikkate almak zorundadır.

Kanunlar adalete hizmet etmek zorundadır..

23 Kasım 2019

Okuryazarlık ve medeniyet



Bazı konularda zamanında ve zemininde konuşmak daha değerlidir. Hele günümüz insanları için gündemlerin hava durumundan daha hızlı değiştiğini göz önüne alırsak, günü geçen sözlerin dinlenmediğini söylemek mümkündür.

Neredeyse herkesin, her şeyi okuyabildiği ve dolayısıyla her bilgiye çok hızlı ulaşabildiği düşünülünce, hızlı gelenin hızlı gittiği gibi bir gerçek ortaya çıkıyor. Saygı duyulmadan ve özenilmeden elde edilen her şey gibi, bilgi de ucuzluyor.

Hakkında fikir beyan ettiğimiz herhangi bir konuda, toplum tarafından hemen sınıflandırılmak ve hasbelkader fikrimizin yakın olduklarıyla aynı safta görülmek gibi bir de riski var. Bunun bizim için bir sorun teşkil etmesi bir yana; insanların fikir ve sözlerinizi bu kategorize yaklaşımla dinlemesi ve anlamlandırması, gerçekten konuşmaktan ve yazmaktan uzak durduracak kadar ağır bir mana kirliliğine yol açması, asıl derdimiz.

Okumak ve yazmak, insan için çok özel bir nimettir. Bunun temelini, Allah(cc)’in insan oğluna dünya hayatında tabi olacağı kuralları bildirmek için yazılı metinleri kullanmış olması oluşturur. Adem(a)’dan Muhammed(sas)’e kadar gelen bütün sahifeler ve kitaplar bunu gösterir.

Öyleyse; kıyamete kadar dünyada vazgeçilemeyecek olan bir şey de, okumak ve yazmaktır. Değişen veya değişebilecek hiçbir şey bu gerçeği ortadan kaldıramaz. Sünnetullah tam da böyle bir şeydir; bütün insanlık bir araya gelse, O(cc)’nun kanununu iptal edemez, yerine daha iyisini koyamaz.

Günümüz insanı, okuma yazma bilmeyi medenilik ya da gelişmişlik sayıyor. Oysa İslam medeniyeti, marifeti yani Allah’ı ve mahlukatı doğru şekilde tanımayı medeniyetinin temeli olarak görür. Bugün yaşadığımız toplumlarda, okur-yazar cahillerin çokluğu da, tek başına okumanın ya da yazmanın yetmediğini anlatır.

Kendini ve Rabb’ini bilmeyen cahildir; isterse yeryüzünde bulunan bütün kitapları okumuş olsun, isterse bir o kadarını kendisi yazmış olsun…

İslam’ın oku emriyle istenilen şeyin yazılı bir metni okumak zannedenler fena halde yanılıyorlar. Zira bu emre ilk muhatap olan Muhammed(sas) okuma ve yazma bilmiyordu. Bu anlamda okumak; Allah(cc)’in bütün yarattıklarını, bütün öğrettiklerini ve bütün yazdırdıklarını anlamak yani idrak etmektir.

Sebepsiz ve herhangi bir fayda beklentisi olmadan, bir yeşil yaprağı koparan veya zararsız bir böceği öldüren kişi, okuryazar olsa da okumayı bilmiyordur. Kainatı okuyamayanın kitap okumakla medeniyete ulaştığını, dünyaya geldiğimizden beri yaşayan kimse görmedi.

Gelişmişlik ya da medeniyetle, okur-yazar oranı arasında bir bağ kurmak kadar anlamsız ve altı boş bir değerlendirme bilmiyorum.

Çocuklara ve gençlere, hayattaki varlık sebebi olarak okula gitmek ve mutlaka en yüksek derecelerle başarılı olmak ve asla başka bir ihtimalin olmaması gibi lanse edilince, başarısızlık durumunda bozulan kişisel ve ailevi dengeler, topluma yansıyan bozulmalar ve neticede kaybolan hayatlar ortaya çıkıyor.

Hayatın bir başka alanında belki de çok başarılı ve huzurlu bir yol tutması mümkün olan fertler, bu bakış açısı ve toplum baskısı sebebiyle heba olup gidiyorlar.

Bu yüzdendir ki geçmişte, okuma yazma bilmese de, hayatın ve eşyanın hakikatini idrak eden ve bu idrakle yaşayan bir toplum inşa ederek; dünyaya adalet, iyilik, gelişmişlik ve güzellik hediye eden medeniyetler inşa etmişiz. Bugün, çok okuyan ve çok yazan ama bir medeniyet inşa edemeyen toplumlara dönüşmüş olmamız da, bakışımızın hatasının delilidir.

Bugün okuryazar oranı mukayeseleri ile batılı ülkelerle doğulular arasında bir medeniyet yarışması düzenleyen az gelişmiş ama okuryazar kesimler, ne batının vahşet üzerine inşa ettiği zenginliğinin kaynaklarını, ne de halihazırda bir çok batılı ülkede yüksek oranlarda okuryazar olmayan insan yaşadığı gerçeğini duymak bile istemezler.

Örneğin, kuzey batı Avrupa ülkesi ve dünyanın en iyi organize olan devletlerinden biri olan Hollanda’da, 17 milyon nüfusun 1 milyondan fazlasının, ya hiç ya da çok az okuma yazma bildiğini görmek istemezler.

Müslümanlar için okuma yazmanın temel motivasyonu, Kur’an ve Sünnet başta olmak üzere İslami ilimleri okuyabilmektir. Bunları okumaya başlayınca da, teknik ya da teknolojik gelişme kaçınılmaz olur. Temelinde Kur’an ve Sünnet olmayan okumaların sonunda ulaşılan yerin insanlığa hayır ve huzur getirmediğini, gerek tarihten gerekse bugün yaşadıklarımızdan görebiliyoruz.

02 Kasım 2019

Hikmeti doğru yerde aramak



Hayat boyunca iyilik ve güzelliklerin peşinde koşmak, imrenilesi bir erdem ve aslında büyük ve eşsiz bir ilahi lütuftur. Temelde yaratılışımız gereği her birimiz bu kalibrede olsak ta, yetiştirilmemiz ve neticesinde seçtiğimiz yol her zaman iyi ve güzel olmuyor.

Bundandır ki, Allah(cc) insanlardan bazılarını seçerek, diğerlerine iyiliğin ve güzelliğin yolunun elçileri yaptı. Yaşadıkları çağlar kadar, sonrakilere de ibret ve örnek olacak hayatlar yaşayıp, artlarında hikmetlerle dolu sözler ve misaller bıraktılar.

Hikmeti geniş tarif ve detaylarıyla anlatmak için uygun yer burası değil elbette ama kısaca; ince anlayışla idrak edilen bir hakikatin güzel ve kavranması kolay bir ifadeyle sunulması olarak anlıyorum. Bu kadarı bile, bir ömür peşinde koşmak için değerli kılmaya yetecek bir hazinenin haritası gibidir.

Hakikatlerin en temelinde yaratılışımız ve maksatlarının yer aldığı düşünülürse, bunun hikmetini kavramanın ya da kavrayamamanın insan için ne kadar yüksek ya da ne kadar alçak bir hali belirlediğini kolaylıkla çözebiliriz.

Yaratılış hikmetini bilen ve buna uygun yaşayan insan modelinin gerçekleşmesi bütün risalet yani peygamberlik çizgisinin hedefidir. Zira böyle bir insan, Allah(cc)’e kulluğu benimsemiş ve gereklerini yerine getirmek için hayatını feda etmiş demektir. Bunun da akıbetinin hayırlı olması ve ahiretinin güzelliklerle dolması beklenir, umut edilir.

Aksi halde, hayat sebebini bulamayan hatta arama ihtiyacı bile hissetmeyen insan modeli; hayvanlardan farklı olarak sadece konuşmakta ve onlardan biraz daha gelişmiş aletlerle hayatını ihtiyacından fazla kolaylaştırmaktan başka bir başarı ve becerisi olmayan, esas yerini bulamadığından ve kendisine ikram edilen hikmetlerden mahrum kaldığından dolayı da hayvanlardan aşağı düşmüş bir zavallı yaratık olacaktır.

Bu iki hal dışında bir orta yol yoktur ve olmayacaktır. Üçüncü bir yol muhaldir.

Hayat; bir renk çemberi değildir; bugün yeşil yarın sarı, ertesi gün kırmızı bir insan olarak yaşamak mümkün değildir. Dün mü’min, bugün kafir, yarın münafık olmak; teoride mümkün ise de, tercih edilmesi insanlık onuruna ters bir karmaşadır. Aklı başında hiçbir insan, bugün komünist, yarın kapitalist, ertesi gün Müslüman olmak gibi bir ahmaklığı normal görmez.

Hakikatin hikmetini aramak gibi bir derdi olan herkesin, bu uğurda biraz çaba sarf etmesi de kaçınılmaz bir gerekliliktir. Aksi bir hal için tembellik ve cahillik yeterli iken; hikmeti elde etmek arzusu, bir gayreti ve mücadeleyi mecbur kılar.

Allah(cc), hikmeti öncelikle ve özellikle peygamberlerine vermiş ve onlardan da insanlığa yayılmasını murat etmiştir. Tebliğ; varlığın ve hayatın, kainatın ve insanın, dünyanın ve ahiretin hikmetini anlatmaktır.

Onlardan sonra da devam eden bu süreçte, ilim ehlinin peygamberlerin mirasçıları olmalarından maksatta budur. Nihayetinde son peygamberin de vazifesini tamamlayıp dünyayı terk etmesi, ardından gelen ve kıyamete kadar gelecek olan, Kitap ve Hikmet’i kavramış alimlerin onun davet ve tebliğini devam ettirmesi, hikmetin nerede olduğunun ve nerede aranması gerektiğinin de işaretidir.
Bu minvalde sünnet, hikmettir. Sünneti kavrayamayan hikmeti kaybeder. Sünnetten mahrum kalan hikmetten mahrum kalır. Sünnetsizlik hikmetsizliktir.

Kur’an ve Sünnet ilmine sahip olmayan, hikmetin risalet boyutundan uzaktır. Çok akıllı ve bunların dışında herşeyi bilen birilerinin hayatın herhangi bir aşama ya da detayları hakkında bazı hikmetleri keşfetmeleri mümkün olsa da; umumi bir hayat nizamı ve mükemmel bir insanlık modeli için, kamil manada peygamberlerin ve özellikle de son Rasul Muhammed(sas)’in sünnetine ihtiyaç kaçınılmazdır.

Bu gerçek kıyamete kadar geçerli olmaya devam edecek, hayatın en temel hikmetidir. Bunu kavramak için temel insani yetenekler yeterli olmaz ancak onlarla gayret edilmesi sonucu verilecek bir iman nimeti gerekir.

İman ve hikmetten yoksun ama çok bilgili insan diye bir şey yoktur. Bu dünyada yaşayıp, çok şey bilip ama nihayetinde Rabb’ini bulamayan biri cahildir. Rabb’ini bulduğu halde, O’nun peygamberler vasıtasıyla ilettiği mesajın hikmetini kavrayamayan biri de cahildir. Kendisinden alınacak hikmet eksiktir, yarımdır hatta insanı aklından ya da imanından edebilecek kadar tehlikelidir.

Bu sebeple, kimleri dinlediğimiz, okuduğumuz, takip ettiğimiz çok önemlidir. Kimlerde hikmeti aradığımız çok önemlidir. Aklı, kalbi, fikri, sözü ve hayatı sünnetten mahrum ve uzak birinden alınacak hikmet olsa olsa bu halin ne kadar ibretlik bir zavallılık olduğu olur.

Kendisinde ilimden bir paye olduğunu gördüğünüz insanlar konuştuğunda dikkatle dinleyin; belki hayatınızın dünyasını ya da ahiretini belki de her ikisini güzelleştirecek bir hikmeti onun diliyle Allah(cc) size duyuracaktır.

Hikmete ulaşmak büyük bir nimettir.

13 Mayıs 2019

Kur’an’ı anlamak ve meal sorunumuz



Çağımız bizden pek çok şeyi aldı. Yediklerimiz, içtiklerimiz ve giydiklerimiz artık pek doğal değil. Bunlar bize çeşitli hastalıklar ve çaresiz zafiyetler olarak döndü, dönüyor. Nesillerimiz ifsat oldu. Genlerimiz bozuldu. Fıtratımızla oynuyorlar ve nihayetinde “Allah’ın yarattığını değiştirmek” istiyorlar.

Bütün dertlerimize deva, hastalarımıza şifa ve evvelimizi ve ahirimizi payidar eden, müstesna kaynağımız, vahyin satırlarla elimize geldiği, her gün dilediğimiz kadar faydalanabildiğimiz, bitmez, tükenmez, kurumaz ve bozulmaz bir delilimiz, kıstasımız, mihenk taşımız var ki, o da Kur’an’dır.
“Allah’ın yarattığını değiştirmek” isteyen şeytan ve avanesinin, Allah’ın indirdiği kelamı Kur’an’ın metnini değiştirme umut ve ihtimali olmadığını -biz ve onlar- çok iyi biliyoruz.

Son yüzyılda yaşadığımız kültürel yıkım sonrasında, anlamakta zorlandığımız hatta çoğumuzun hiç anlamadığı, bir mukaddes metin olarak hayatımızda var olan ama aslında olamayan Kur’an’ı idrak etmek için okuduğumuzu anlamamız gerektiği en basit gerçektir.

Bu sebeple, Kur’an’ı anlamak için ortaya konan her gayret, girişilen her iş hayırdır diyerek, destek olmak ve özellikle temel arapça bilgisinin artık bir zaruret olarak görmek, hiç yanlış olmayacaktır.
Ancak, herkesin Kur’an’ı anlayacak kadar arapça öğrenmesi yakın zamanda gerçekleşmesi muhtemel bir hedef değildir. Bu durumda anlama gayretlerimizin bizi, kendi dilimizdeki tercüme ve tefsirlere yönlendirmesi gayet normaldir.

Kitap’ını anlamayı dert edinen her Müslümanın, kendi imkanları ölçüsünde bir yol araması da kaçınılmaz sonuçtur.

Mesele şu ki; anlamak ve idrak etmek için tuttuğumuz ya da tutacağımız yol, bizi hayra ve hakka götürmelidir. En azından baştan buna emin olmak zorundayız. Aksi halde bal yerken zehirlenmemiz de mümkündür.

Geçmişte ve günümüzde, Kur’an üzerinden sapmalar olmuştur ve olmaya devem ediyor. Belki de tamamen halis niyetlerle insanlar, Kur’an okuyor ama dinlerinden oluyorlar.

Bu durumun tek sebebinin mealler olduğunu söylemek abartılı olursa da; meallerin bu alanda bir kara delik oluşturduğunu söylemek zorundayım.

Tefsir derinliğinden mahrum bir yaklaşımla ama hazırlayanın bilgi ve teviline göre anlamlandırılan mealler, Kur’an’ın metnini birebir karşılayan kalitede dahi olsalar, manayı idrak ve hüküm çıkarma hususunda, hiçbir yetki ve ilim oluşturmazlar.

Kur’an, anlaşılması için indirilmiş ve dil bilgisi sorunu yaşamayan herkesin gayet rahat anlayabileceği bir kitaptır. Bunda asla şüphe yok! Ancak kastedilen manayı idrak ve hüküm çıkarma noktasında, bir yetkinlik ve bir alt yapı istediği de kaçınılmaz ve reddedilemez hakikattir.
Bu altyapı, sadece ilim değil aynı zamanda derin bir ihlas ve hikmetleri kavrama gücü de gerektirir. 

Bu konuda en çok bilinen örnek olarak şu tefsir örneğini aktarmak belki bir fikir verecektir.

Kur’an’ın son nazil olan surelerinden, Nasr Suresi insanlara okunduğunda sahabenin sevinciyle, Ebu Bekir(ra)’ın ağlayışının kaynağı aynı ayetlerdir. Bir kısmının güldüğüne birisi ağlamaktadır. Ne onları güldüren ne de bir kişiyi ağlatan manada ve tefsirde bir yanlışlık yoktur. O bu sureden, Rasulullah(sas)’in ömrünün sonuna gelindiğini anlayacak hikmete sahiptir, diğerlerinin o an idrak edemediği bir hikmettir bu ve bu bir tefsirdir. Mealle asla anlaşılamayacak bir tefsir. İsterseniz bin defa Nasr Suresi’nin mealini okuyun, orada bunu görebilmek için başka bir ilim ve hikmet gerektiği gerçeğini göreceksiniz.

Yüzyıllardır her ilim sahibinin yeniden tefsir etmesiyle tazelik ve hikmetleri bitmeyen Kur’an’ın, başka bir dile aktarılırken kaybolan derinliklerini keşfetmek şarttır. Bunun da mealle olması mümkün değildir.

Sadece mealle yetinmenin bir başka büyük tehlikesi de; yüzeysel tercüme ve anlam sığlığının vahyin büyük ve muhteşem manasını yok etmesidir. Anlamından koparılan, karşılığı meali yazanın seçtiği kelimelerden oluşan “ayetlerin”, gerek gönül dünyamızda gerekse amel hayatımızda bir karşılıkları olmadığı hepimizin bildiği bir gerçekliktir.

Kur’an’ı anlamakta temel olan, vahyin bizzat kendisine nazil olduğu Rasulullah(sas)’in ve O’ndan aldıkları usul ve terbiye ile Kur’an’ı anlayan ve amel eden sahabenin, ardından gelen nesiller boyunca bu temel üzerine bina edilen, hikmet ve hükümleri bilmeden yahut bir kenara koyarak, sadece meale dayanarak yahut bu temelden yoksun bir tefsir uydurarak varılacak yer, hakikat değil sapkınlık olacaktır.

Bir diğer tehlike olarak; Kur’an’ın bütünlüğünden mahrum olarak herhangi bir ayetin mealini okuduğumuzda, kendimizce anladığımızı sandığımız şeyin, Allah(cc)’in maksadı olduğunu zannetmek büyük bir gaflet olur. Her ayet, kendi başına, anlaşılabilir özel bir mana ihtiva ettiği gibi, sureler kendi içinde, surelerin içindeki bölümler kendi arasında, bazı surelerin oluşturduğu bütünlük toplamında ve nihayetinde Kur’an’ın tamamının sünnetle şekle bürünen, bir mana olarak anlaşılmasının zaruret olduğunu asla unutmamak gerekiyor.

Kur’an’ın anlaşılmasında en değerli bilgi şüphesiz “esbab-ı nüzul” olarak ıstılahımızda kayıtlara geçen ayetlerin iniş sebebidir. İşte bahsettiğim şey, bizzat bu sebepleri yaşayan, ayetler kendileri üstüne inen mübarek neslin idrakinden mahrum ve uzak bir anlam çıkartma gayreti temelsiz bina gibidir ve bir nisyan, bir tuğyan yahut bir şeytani iğva ile yerle bir olabilir.

Sadece ayetlerin çeşitleri hakkında bile yeterli bilgiye sahip olmayan bazılarımızın, Kur’an’ı anlama iddiası gerçekten çok büyük bir cürettir. Bunların varlığını bilmek ve haklarında yeterli ilme sahip olmamak, kendini bilen her Müslümana yeterli bir işarettir.

Her şeye rağmen, Kur’an’ı anlama gayreti saygı duyulacak bir derttir. Meramım derdin dermanını doğru yerde ve doğru şekilde arama zaruretini hatırlatmaktan ibarettir. Öyle ya; bünyemizde bir ağrı olduğunda, hangi hastaneye veya doktora gideceğimizi çok iyi araştırırız. Ne kendimiz teşhis ve tedaviye kalkışır ne de kendimizi ameliyat ederiz. Bunu deneyenler intihar etmiş olurlar. İntihar eden ise, dünyasını da ahiretini yıkar!

03 Mayıs 2019

Ramazan ayı eğitim kampı başlıyor



İnsan fıtratının bozulmadan muhafazasına, ruhun erdemlerinin nefse üstün gelmesine, iyilik hislerinin kötü arzuları yenmesine, kısaca; insanın kul olmasına ve kul kalmasına sebep olacak, yardım edecek, yol açacak ve destek verecek her türlü, bilgi ve becerinin öğretilmesine ve tabii ki pratikte uygulanmasına eğitim diyebiliriz.

Vahiy temelli toplum düzeninde, eğitimin temel hedefi; daha iyi bir kul olmayı benimsetmek ve uygulanmasını bir huy ya da bir erdem olarak içine sindirerek, benimseyerek yaşamak ve o hal üzere ölmeyi arzulamaktır.

Bu sebeple, eğitimin bir zamanı ya da yaşı olmadığı gibi, özel bir mekanı da yoktur aslında. Müslüman hayatı boyunca öğrenmeye ve eğitilmeye devam eden bir talebedir. Mezuniyeti ölüm olan bir mektebin talebesi…

Rahmet ve bereketin sahibi olan Allah(cc), bize lütfedip yılda bir ayı seçmiş ve onunla her yıl tekrarlanan, ömrü olanın yılın her mevsiminde görebildiği özel bir eğitim kampı düzenlemiştir. Kampımızın bazı hususiyetleri ve kuralları elbette vardır. Ancak kurallara takılıp temel hedefi yani eğitimi kaçırmamamız gerekiyor.

Oruç tutmak bir açlık eğitimi değildir, yani orucun hedefi Müslümanların aç kalmayı alışması değildir. Çok yemeyi ve günün her saatinde yemeyi terk etmeyi öğrenmek çok daha verimli bir kulluk için gerekli davranış biçimlerindendir.

Üç ya da beş öğün yemek gibi bir kötü alışkanlığın yaygınlaştığı günümüzde Ramazan ayının hayatımıza yerleştirmeyi öğrettiği yeme düzeni, günde iki seferdir.

Yine uyku düzenimize Ramazan ayının getirdiği bereket olarak sahur vardır ki; aslında teheccüd için kalkmayı öğrenmeye ne kadar da yardımcıdır. Konu yemek olduğunda ve ertesi gün açlık ve susuzluk çekilme ihtimali bulunduğunda sahur yapmak için kalkabildiğimize göre, diğer zamanlarda da aynı saatte uyanabiliriz.

Zaten sahura yemek için kalkmak ana amaç değildir. Bereketinden istifade etmek için, bir bardak su ile bile olsa sahur yapmak tavsiye edilirken dikkatimizden kaçmaması gereken budur.

Yemeğin ana amaç olduğu bir işi yapmak, üstün insan fıtratı için ne kadar da aşağılayıcı bir durumdur. Yine Ramazan ayında kilo almak ne kadar üzücü bir faydadır!

Ramazan ayı boyunca, oruçlu olmamız sebebiyle davranışlarımızda ve işlerimizde bir yavaşlama, konuşmalarımızda bir azalma ve özel dikkat göstererek hayatımızı en az enerji kullanarak idame etme gibi eğitimleri de alacağız.

Tabii ki, başkalarının işlerinde çalıştığı için, işyeri sahibinin hukukuna da riayet etmek zorunda olanlarımız için bu bariz bir zorluktur. Onların da ecirlerinin daha fazla olacağını umut ediyoruz.
Kimse bizim oruçlu olmamızdan rahatsız olmamalı elbette ama bizi de oruçlu olduğumuz için kasıtlı olarak kimse rahatsız etmemeli, ezmeye kalkmamalıdır. Sakin olmayı ve kışkırtmalara rağmen sakin kalmayı öğreneceğiz.

Geçmişte insanların; Müslüman ya da gayri müslim fark etmeksizin, Ramazan ayına azami hürmet göstererek, hiç değilse umumi Ramazan havasını bozmadan hayatlarına devam ettikleri günler çok geride kaldı.

Seferi ya da hasta olsa bile Ramazan ayına hürmeten ve sair oruç tutan Müslümanların hakkına riayet ederek, açıkta bir şey yememek ve içmemek erdemli bir davranış şeklidir. Oysa bugün artık alenen Ramazan ayının hürmetini çiğnemeyi marifet gören bir toplumda yaşıyoruz.

Bu da bize, nelerin değişmesi gerektiği hususunda, Ramazan ayında verilen çok değerli bir eğitimdir.
Mukaddes zamanlarımıza, mukaddes ibadetlerimize ve mukaddes sembollerimize hürmet edilen bir toplum inşa etmek; sosyal bir hayat nizamı ve cemaat ile yaşanan bir din olan İslam’ın ibadetlerinin tamamının temelidir.

Bunun bizden başladığını, bizim öncelikle yaptığımız işe özen göstermemiz gerektiğini bilmeliyiz. Namaz kılıyorsak onu ikame etmeli, oruç tutuyorsak elimiz, dilimiz, gönlümüz velhasıl hayatımız onunla tutulmalı, kontrol altına alınmalı ve başıboş bir yanımız, bir işimiz, bir davranışımız kalmayıncaya kadar eğitilmeye devam etmeliyiz.

Ramazan kelimesinin günahları yakıp, yok eden anlamına geldiğini ve bunu yapabilecek olanın da Allah(cc) olduğunu bilelim. Dahası her ne kadar sadece Ramazan demeyi alimlerimizin çoğu caiz görse de; Ramazan’ın Allah(cc)’in isimlerinden bir isim olduğu rivayetlerini de göz önüne alarak azami hürmet ile bu ayı geçirmek, herhalde her Müslüman için en hayırlı davranış biçimidir.

Bu ayda edineceğimiz, günahlardan sakınma ve hayırlar işleme hassasiyetimizin, bütün bir yıl sürmesi arzusu ile başlayacağımız Ramazan ayımızın bereketli geçmesini temenni ediyorum.

22 Aralık 2018

Dinde fikir hürriyeti yoktur


İnsanlar her konuda akıllarına geleni söylemeyi fikir hürriyeti olarak algılamaya başladı. Çayın kalitesinden bahsetmeye benzer bir rahatlıkla Kur’an ve sünnet hakkında ileri-geri konuşmaktan çekinmeyen bir kitle var.

Diledikleri gibi saçmaladıkları bir sırada kendilerine yönelen eleştiri ve kınamaları hemen bir fikir özgürlüğü maskesi ile karşılamaya çalışıyorlar.

Din hususunda kimsenin aklına geleni söyleme, aklına geleni hakikat diye ortaya atmaya, kendi fikirlerini dinin temellerine yerleştirmeye hakkı, yetkisi ve izni yoktur.

Din tamamlanmış ve esasları ile kayıtlara geçmiştir. Bu esaslar üzerinde ümmetin salih alimleri ittifak etmiş ve ümmetin tamamı da bu esaslar üzerinde birleşmişlerdir.

Kimse, bu dinin Rasulü(sas)’nden, O’nun sahabesinden ve onların yetiştirdikleri tabiinden daha iyi bu dini bilemez, anlayamaz veya onların anladığından farklı bir anlayış getiremez.

Kur’an ve sünnet konusunda sapkınlardan başkasının şüphesi ve tartışması olmaz. Bu iki temele itiraz edenin veya kendince yorumlarla bunları iptal etmeye çalışanın da bu din içinde yeri kalmaz.

Kendilerine devrimizin akademik kariyer planlaması içinde önemli bir yer edinen bazı isimler, otorite oldukları zehabına kapılarak, din hususunda kuralları yeniden koymaya kalkıyorlar. Dinin temelleri olan Kur’an ve sünnetin anlaşılması konusunda bir ihtilafı değil, bizzat bu kaynakların kendilerini sorgulamaktan çekinmiyorlar.

Kur’an; Allah(cc)’in sözüdür, bunun aksini iddia eden, din sınırlarını aşmış olur. Lafzı da manası da Allah(cc)’dendir. Herhangi bir kelimesi değiştirilmeden vahyedilmiş, değiştirilmeden kaydedilmiş ve değiştirilmeden nakledilmiştir.

Kur’an’ın “yedi harf” yani 7 kıraat üzere olması arapça dil kuralları içinde oluşan değişik söyleyiş şekillerinden olup, bunlar da yine Rasulullah(sas)’e vahyedildikleri gibi bize nakledilmişlerdir.


Bu ortaya konulan iddialar tabi ki yeni değildir. Said bin Cubeyr(ra) gibi büyük tabiin alimlerinin uğruna canlarını vermekten çekinmedikleri Kur’an’ın Allah(cc) kelamı olduğu hakikatinin iptali için ortaya ilk nesilden hemen sonra atılmışlar ve dönem dönem, değişik coğrafyalarda yeniden farklı söylemlerle görülmüşlerdir.

Günümüzde ise batılı bir müsteşrik edasıyla bunları tazeleyip dillendirenler, kendilerine yönelen itirazları fikir özgürlüğü maskesiyle savuşturmaya çalışıyorlar. Ne yazık ki; Müslümanlar arasında dinleri hakkında insanların fikir özgürlüğü olduğunu sanarak, bunları savunan kişiler de görülüyor.
Hayır, Allah(cc)’in dininde fikir özgürlüğü yoktur. Esasen din kavramı, akılla elde edilen veya tasarlanan bir konu değildir. Din, imana ve kabule dayalı bir sistemdir.

Akılla meleklerin varlığına iman edemezsiniz! Akılla göklerden bir meleğin Allah(cc)’in sözünü getirip bir insana aktarmasını açıklayamazsınız!

Akılla ancak Allah(cc)’i idrak eder ve iman edersiniz. Sonra da gelen vahye boyun eğer, hakikat olduğuna iman eder ve tabi olursunuz. Ya da iman etmez ve tabi olmazsınız. Fakat dini akla uydurmaya, fikre tabi tutmaya çalışırsanız sapıtır ve kendinize bir din türetmiş olursunuz. Ve bu artık Allah(cc)’in dini olmaktan çıkar…

Dinin sınırları içinde fikir ve yaşantı olarak dolaşmak elbette serbesttir. Sınırları tayin eden esasları yerinden sökmek hürriyet değil isyandır!

18 Kasım 2018

Önder Alim Sıkıntımız


Toplumlar; altında bir çok sebepler yatan, geniş zamanlarda inşa edilen bir sosyal karaktere sahip olurlar. Tıpkı insanların yetişmesi gibi nesillerin ve oluşturdukları toplumların da bir büyüme, gelişme ve kemale erme süreçleri vardır.

Fıtratın gereği olarak, her insanın ve her insan topluluğunun yapısında, en değerli taş şüphesiz dindir. Neye, nasıl inandığımız bizi biz yapan en net göstergemizdir. İnançsızlık yahut ateizm bile bir inanç ve neticede bir dindir.
Para ya da kadın kendisine tapılan bir ilah olabilir. Taştan ve tahtadan yontulan bir takım şekiller, insanlardan bir kısmının putu olur ve onlara ibadet ederler.

Düz söylendiğinde anlamsız ve mantıksız gelse de insanlık tarihi boyunca gelmiş ve geçmiş bir çok toplum kendi elleriyle yonttukları putlara tapınmış hatta tapınılmasını kanun edinmişlerdir.

Üzerlerine çok gidildiğinde, tıpkı Habeş Necaşisi Eshame’nin yanında Müslümanlara karşı putlaraı savunan Sühely bin Amr(ra)’ın dediği gibi; “biz putlara değil onların temsil ettiği manaya tapıyoruz” derler.

Aziz ve Celil olan bir tek Allah(cc)’a iman eden Müslümanlar, dünyanın bütün putlarının ve putperestlerinin söylem ve eylemlerini iptal edecek iman ve ilme sahiptirler. Neyi, nerede ve ne zaman yapacağımıza dair elbette önderlerimize yani alimlerimize kulak vermek zorundayız.

Ancak fetret devrinin bir neticesi olarak, İslam’ın ve kurumlarının tatil edilmiş olması özellikle din hususunda kime tabi olunması gerektiği konusunda da büyük sapmalara ve çıkmazlara yol açmıştır.

Kimdir kendisine tabi olunması ve adımlarımızı ona göre ayarlanmamız gereken alim?

Çok şeye söylenebilir. Çok tarifler yapılabilir. Sevdiklerimizi ve tabi olduklarımızı hiçbir değerlendirme ve teste tabi tutmadan peşinden koşulacak alimler görebiliriz. Sonuçta bizi götürdükleri yer dünyada rezalet, ahirette felaket olabilir.

Kendimize ve neslimize değer veriyorsak sorgulamak zorundayız. Ahiret kaygımız varsa, tir tir titremek durumundayız. Ya peşinden gittiğimiz bizi ateşe götürüyorsa?

Kalpleri açıp bakma imkan ve ihtimalimiz yoktur!

Medeniyetlerimizin temellerini kuran alimlerimiz bizim en muhtaç olduğumuz önderlerimizdirler. Bu büyük gereklilik ve mecburiyet bizim rastgele ve yanlış insanların peşine takılmamızı gerektirmez.

Bir alimi tanımak için en kestirme yol, onun sünnete riayet konusundaki hassasiyetidir. Zira Rasulullah(sas)’in varisi olacak birinin O’na en çok benzeyen olması kaçınılmaz değil midir?

“Erdoğan güçlü ve akıllı bir adam!”
“Erdoğan güçlü ve akıllı bir adam!”
Bunu kısaca özetlersek, önder bir alimin vasıfları şunlar diyebiliriz:

Allah(cc) ile arasında takva, halk ile arasında tevazu, dünya ile arasında zühd ve nefsiyle arasında savaş.
Takva; helaller ve haramlara riayetin yanında şüpheli şeylerden de kaçınması, farzların yanında sünnete ve en küçük hayırlara uyma hususunda hassas olması olarak özetlenebilir.

Tevazu; halkı küçümsememesi, sorularına cevap vermeye gayret etmesi ve onları hayırla ve güzel nasihatle Allah’ın dinine davet etmesidir. Ulaşılabilir bir makamda olması şarttır. İnsanların yüzünü göremediği, sorularını soramadığı birinin önderlik etmesi muhaldir.

Zühd; fakir olması değil, dünyadan ve dünyalıklardan yüz çevirmesi demektir. Yöneticilerden gelecek maddi destekleri reddetmesi, insanlardan bir şey istememesi ve kendisinde olanları halka dağıtması olarak tarif edilebilir.

Nefsiyle savaşmak ise, her halde hem en zayıf müslümanın hem de en güçlü alimin ölünceye kadar asla bırakamayacağı bir kavgadır. Kendini kurtulmuş ve birtakım amellerden müstağni gören, hayra ve salih amellere ihtiyacı yokmuş gibi davranan her insan helak olmaktan kurtulamayacaktır.

Bu giriş cümleleri tabii ki meselenin tamamı değil ve tabii ki her söz gibi eksik ve yanlışı vardır.

Fakat değişmeyecek kuralımız şudur:

“Hatasız” alimlerden uzak durun ey Müslümanlar!
“Masum” alimlerden uzak durun!

Biz; günah işleyen ve tevbe eden, en küçük salih amellere ihtiyacı olan, bizi ve sair insanları hayra teşvik ederken o hayırlar konusunda en önde kendisi koşan, mütevazi, mücahid, müttaki ve zahid alimlere tabi oluruz. Hakkı söylemek, temsil etmek, hak ile amel etmek ve batıldan yüz çevirmek konusunda da örnek olacak alimlere tabi oluruz.

Allah(cc) akıbetimizi hayreylesin…

28 Mart 2018

Hakikate eziyet

Çağımızın en kolay elde edilen şeyinin bilgi olduğu hepimizin malumu. Bilgi dediysem tetkik ve tahkikten mahrum, herhangi bir müderris yahut alimin kontrolünden azade, öylesine herkesin kolayca ulaşabildiği online ortamlarda elde edilen bilgileri kasdediyorum. Zaten diğer türlüsünün online elde edilme imkan ve ihtimali yok denecek kadar az. Tamamen yok diyemememizin sebebii de yine ehil ulemanın sesli ya da görüntülü derslerinin de online ortamlarda bulunabilmesinden kaynaklanıyor.

Bilginin kolay elde edilmesinin ilk ve büyük zararı bizzat bilgiye ve bilgi ile ulaşılabilen hakikate zulme sebebiyet verebiliyor. İnsanlar, değerlerini fiyatlarıyla ölçtükleri diğer ürünlerle mukayese ettiklerinde en ucuz şeyin bilgi olması bunun en önemli sonuçlarından biri. Ayrıca asıl ve ehil ilim ehlinin hürmet ve muhabbetine vurulan darbe de büyük zararlardan biri olarak karşımıza çıkıyor.

İlmin ve alimlerin değerini kaybettiği bir toplumda cehaletin itibar görmesi ve bilgin rolleri yapan ancak ehil olmayan zevatın ihtiram görmesine sebep oluyor. Bu gidişatın nihai noktası ise ‘cahiliye toplumu’ olmaktan başka bir şey değildir.

Ehil ulemanın çırpınışları ve büyük gayretleriyle yayılan ilmin hakikat üstünlüğü olmasa bu devirden sağ çıkmak kimsenin beceremeyeceği kadar ağır bir iş olacaktı. Sağ çıkmaktan maksat elbette bedenlerin ölmemesi değil; ruh ve taşıdığı imanın sağ kalmasıdır.

İmanı hayatta tutan ilimdir, ilmin elde edildiği makam alimdir. Bu işin sadece kitaplarla sağlanamayacağı da tecrübi olarak sabittir.

Gelelim bizim asıl derdimize; herkesin kolayca elde ettiği hakikatleri yine kolayca harcayabildikleri bir çağdayız. Ehli olmadığı halde ilmi elde edenin hali, altınla tenekenin farkında bilmeden kuyumculuk yapmaya cüret eden tüccarın hali gibidir, iflası kaçınılmazdır.

Bu gibilerin elinde ve dilinde dolaşan hakikatın uğradığı eziyet ise belki de toplumları ifsad etmesi bakımından herhangi bir katliam ya da zulümden daha büyük ve daha fecidir. Hakikate yapılan zulüm, ehlini de sarar ve dünyayı onlara zindan eder. Zira hakikatin sahipleri için hayatın manası ona uygun yaşayabilmekten ibarettir. Elinden cevheri alınmış bir müslüman için can taşımaya devam etmenin pek büyük bir değeri yoktur, olmamalıdır da...

Bütün bunların üstüne şunu ekleme zaruridir: Yalnız gerçeği, hakkı ve hakikatı almak tek başına doğru bir değildir, illa da ehlinden ve sahih, sadık ağızlardan almak gerekir. Aksi halde hakkın uğrayacağı bozukluk farkedilmeden yayılacak ve ancak helak ve ifsada yol açacaktır.

Bin sözünden bir yanlışı olandan uzak durmak evladır, zira ikinci yanlışı farketmeme ihtimalimiz dinimizin bozulmasına yol açabilir. Hatasız ve günahsız alim aramıyoruz; ihanet ve ifsad ehlinden korunmaktan bahsediyoruz!

İlmin büyüklüğü hiç bir ihaneti mazur gösteremez.

İhanetin aşağıladığı bir insanı, hiç bir şeref yüceltemez.

Fetret devirlerinde müslümanların dertlerinden uzak olanı, hiç bir bağ bize yaklaştıramaz.

Düğünlerimizde sevinmeyen ve cenazelerimizde üzülmeyenlerle aramızda kardeşlik olduğundan bahsedilemez.

08 Ağustos 2017

Allah dilediğini alçaltır!

Allah’ın kullarına rahmetinin ve lütfunun en yüksek ifadesi peygaberlerine vahiy yoluyla indirdiği kitaplar ve bunlarla tesis edilen hayat düzenidir. Vahyin nimetlerin en büyüklerinden olduğunu vahiy temelli fıtrat düzeninden çıktığımızda başımıza gelenlerden gayet iyi anlayabiliyoruz. Haramların hayatımızı kararttığı gerçeğinin ispata ihtiyacı olmayacak derecede ortada olduğu bir devirde yaşarken vahyin bereket ve rahmetini de yokluğuyla idrak ediyoruz.

Bu rahmet ve bereket kaynağının insanlar arasındaki temsil yani yaşayan güzel örnek olma görevini yerine getiren peygamberlerden bağımsız düşünülmesi ise herhalde insan aklının kendine kurduğu en tehlikeli tuzaktır. Şeytan için değiştirme yahut ortadan kaldırma imkanı bulunmayan vahyin son ve mükemmel hali Kur’an için düşünülebilecek daha etkili bir tahrip metodu herhalde bulunamazdı.

Vahyin yaşanmasına verilen umumi isim sünnettir. Sünnetin değişik şekilleri olduğu gibi tespit ve naklinden dolayı farklı mertebe ve değerde olanları da vardır. Bu tamamen teknik konular diyecebileceğimiz ve işin ehli alimlerce mutlak iman, muhteşem bir muhabbet ve derin bir hürmetle incelenerek ortaya konulmuştur. Allah’ını Rasulü Muhammed(sas) artık dünyamızdan ayrıldığı için yeni bir sünnet ortaya çıkması veya yeni bir hadis sadır olması mümkün olmadığından O’nun irtihalinden sonraki yüzyıllarda devam edegelen çalışmalar artık nihayet bulmuş ve hadis ile sünnetin niteliği ve niceliği belirlenmiştir.

Herşey kayıtlara alınmış ve bize yazılı olarak aktarıldığından üzerinde herhangi bir tartışma yapılması mümkün olmayacağı gibi gereksiz de kılınmıştır. Yani bugün ortaya çıkan herhangi bir hocanın ya da kendine bir şekilde dinimiz hususunda söz söyleme hakkı veya yetkisi gören kimselerin tespit ya da takdirlerine bırakılmış bir sünnet ya da hadis kalmamıştır, yoktur!

Böyleleri son zamanlarda ülkemizde temizlenen bir dini şebekenin bıraktığı boşluğu doldurmak adeta rol kapmak için sık sık gündeme gelmeye ve sünnet üzerinden yürüttükleri tahribata elbette dini ıslah adında bir kılıf uydurmaktadırlar.

Uydurulmuş din ve indirilmiş din gibi tuhaf bir tasnifi kabul ettirdikleri kitlelerine her seferinde daha yüksek dozlarla sünnet düşmanlığını empoze etmekteler. Hadislere saldırmak için kaynaklarımızda zaten ne olduğu belli olan rivayetleri sanki dinin temel esaslarından birinde yanlış bulmuş gibi büyük bir heyecanla dillendirmekte ve bakın işte sünnet budur, hadis böyledir gibi genel ve imanları sarsıcı yaklaşımlarla ve maalesef garip bir zevkle sırıtmaktalar.

Son hafta gündeme gelen ve sünneti Rasulullah(sas)’in yetim olmasıyla özdeşleştirerek ‘hadi annenizi öldürün, bu da sünnet’ örneklendirmesiyle rezil olan, fakat düştüğü hali idrak etmekten de mahrum bırakılan, niyetinin Ehli Sünnet’in temellerini oluşturan hadisleri devre dışı bırakmak olduğu artık iyice belli olan zattan da anladık ki, Allah(cc) dilediğini böyle aşikar ediyor ama bizler anlamakta eksk kalıyoruz.

Bugün hıyanet ve sapkınlığıyla herkesin diline düşen bazı hoca müsveddelerinin de zamanında bu gibi tuhaf açıklama ve hallerini gördüğümüz halde itibar etmeye devam ettiğimiz için başımıza büyük belalar açtıklarını hatırlayalım.

Bunlar Allah’ın bize rahmeti idi ama biz göremedik. Örneğin meşhur Fetö lideri sakalsızlık ve evlenmemeyi fazilet gibi sunarken bir yandan da Nebi(sas)’i anlatırken ayılıp bayıldı ve biz umum olarak buna kandık. Müritleri hocalarının cünup olmamasını bir fazilet ve üstünlük gibi görüp aktardıklarında Allah’ın insanlar için fıtrat kıldığı bir nimeti küçümsediklerini ve peygamberlerin sünnetleri olan evlenmeyi terketmenin fazilet gibi aktarılmasının dine de insanlığa aykırı olduğunu en net şekliyle ortaya koyamadık. Oysa Allah, bize rahmet edip bu adamların salih ve sahih olmadıklarını göstermişti...

Bugün benzer şekillerde bir çok küçük adam ve onların çevrelerinde kümelenmiş bir grup insan var. Bunlar sözkonusu Alemlere Rahmet Muhammed(sas)’in bir hadisi olduğunda cengaver kesilip ortalığı yakarken kendi hocalarının her türlü zırvasını tevil ederek peşlerinden gitmeye devam ediyorlar.

Bir hoca cehenneme giden adamın kendi tarikatlarının belli bir kolundan olduğunu söylemesi durumunda ateşten kurtulacağını iddia ederken Ehli Sünnet’in hesap, mizan ve ahiretle ilgili pek çok kati itikadını yok sayarak konuşuyor ama söz geldiğinde Ehli Sünnet’in kalesi olduğunu iddia etmekten geri kalmıyor.

Bunlar da tıpkı geçmişte Allah’ın önümüze çıkartarak sapkınlığını ilan ettiği ve hallerini rahmet işareti olarak ortaya çıkarttığı adamlar gibi eğer bugün reddetmez ve tavır almazsak ileride başımıza bela edilecek hocalardır.

Allah, el-Muzill’dir yani dilediğin zelil eder, alçaltır. Bize düşen bunları görmek ve uzak durmak olduğu kadar salih ve sahih alimlerin ve hocaların değerini de daha iyi idrak etmektir.

20 Haziran 2017

Onlara mühlet ver!

İnsan ne kadar etki edebilir zamana?

Kim geçen saniyelerden sadece ama sadece birini geri çevirebilir?

Hangi kral ya da imparator, kuruyan bir yaprağa ‘dur’ diyebilir dalında?

Güneşi benim Rabb’im doğudan getirirken, hangi firavunun gücü onu batıdan getirmeye yeter?

Azrail gırtlağına çöktüğü zaman, kimin silahı onu durdurabilir?

Hangi süper gücün, hangi süper lideri sivrisineğe karşı bir savunma sistemi geliştirebilir? Nemrud’dan daha acı bir son hepsini beklemiyor mu?

Bu soruları bildiğimiz herşeyi ekleyerek çoğaltalım, sonunda varacağımız nokta kainatın sahibi Allah(celle celaluh)’ın kudretini idraktir!

Ve bugün hepimizin yeniden ve yeniden hatırlamamız gereken dünyanın değişmez gerçeği de budur...

Birileri birşeyler yapar, birilerinin başlarına bir takım işler gelir... Acılar, gözyaşları, kan ve zulüm birbirine karışır... Silahın ve paranın gücünü elinde bulunduranlar hep kazanıyor görünür... Tıpkı bir zamanlar olduğu gibi. Ama gün gelir, devran döner; ömrü olanlar sonunu görür...

Herkes bir plan yapar, yeryüzünde ne kadar imansız ve vicdansız varsa o kadar envai çeşit zulüm ve haksızlık planı da var demektir. Bu planların sahiplerinin, Hakim-i Mutlak olan Allah(cc)’ın kudretinden bağımsız iş yapabilecekleri ihtimali asla olmadı ve olmayacaktır..

Bize dayanılmaz ve çekilmez ya da doyulmaz ve bıkılmaz gelen dünya aslında kainat içinde bizim sandığımız kadar büyük bir parça değildir. Ve aslında hayat, gerçek hayat olan ahiretle mukayese edildiğinde kısa kelimesinin bile yetersiz kalacağı kadar anlamsız derecede basit ve küçüktür. Öyle ya sınırsız ve sonsuz olanla süresi en fazla en iyi ihtimalle 80 yıl olan bir hayatın mukayesesini yaptığımızda ortaya çıkan dehşet fark ne kadar bellidir. Hele ki ne kadar zengin olursanız olun yiyebileceğiniz sadece midenizin kapasitesi kadar değil mi?

Kim ne kadar güce sahip olursa olsun, gözle görülemeyecek kadar küçük bakteriler karşısında zayıf değil midir? Buna rağmen insan neden acziyet ve zavallılığını örtmek için hem de kendi hemcinslerine büyüklük taslama hastalığından zevk alır? Öyle ya milyonların iki dudağından çıkacak sözlerine baktığı nice büyük adamlar da ihtiyaçlarını gidermek için iki büklüm helaya oturmaya mahkum değil midir?

Allah dilediğine dilediği gibi ders verir! Dilediğini yüceltir, dilediğini de yerin dibine batırır! Kimsenin ama kimsenin, asla ve kat’a düşen bir yaprağı durdurmaya gücü yoktur! Ve tıpkı bunun gibi kainatın planını yapan Malik’ul Mülk olan Allah(cc)’ın hiçbir planını o dilemezse kimse bilemez bile, bırakın ki engel olmaya kalkışsınlar!

(*)Onlar bir tuzak kurarlar, ben de bir tuzak kurarım. Kafirlere mühlet ver, onları biraz kendi hallerine bırak ruveyda. (Tarık 15-17)

13 Haziran 2017

Kur’an’ı anlamak

Kur’an’dan bir ayet ile söze başlamak ilk bakışta hep güzeldir. Ya söyleyeceklerimizin kaynağıdır bu ayet ya da sözümüzü denetlememizi sağlayan mihenk taşı! Sözlerimizi ayetlerle süslemek cümlelerimizin kıymetini artırır, dinleyenlerin dikkatini çeker. Hatta tesirini bile artırabilir...

Lakin kendi hikayemizin arasına sıkıştırdığımız ayetlerin mutlak hakikat olduğunu unutmaya başladığımızda hem sözlerimiz zıvanadan çıkar, hem de o ayet ya da ayetler bizim sözlerimizi desteklemek için kullandığımız sıradan cümlelere dönüşür. Rabbi`nin sözünü kullanılır duruma düşüren kul ne kadar acınacak durumdadır.
Konuşur, konuşuruz ve sonunda bak zaten Kur’an’da şöyle buyurulur diyerek anlattıklarımızı Kitab-ı Kerim’e de tasdik ettiririz. Peki bu iş bu kadar kolay mıdır? Yani kendi doğrularımızı Kitab’ın ayetleri ile pazarlamak normal midir? Aynı ayetin değişik meşreplerden müslümanların dillerinde birbirine kurşun misali ateşlendiği günümüzde herhalde bu konuyu yazıyor olmak mı anormaldir? Yani bu Kur’an-ı dileyen dilediği gibi anlar ve dilediği yerde dilediği gibi kullanabilir mi? Yahut yüzyılardır süregelen ve bir ilim dalı olarak ortaya çıkan tefsir, bugünün müslümanı için ne ifade etmektedir? Müfessir yani tefsir işini yapan kişi; hangi ilmi kariyere sahip olmak zorundadır?

Hayatı boyunca hiçbir tefsiri baştan sona okuyamamış bir kişinin, sadece bir ayetin mealini okuyarak, ayeti anladığını iddia etmesi hatta daha da ileri giderek başkalarının yanlış anladığını varsayması ne ile açıklanabilir. Dinin maksattan ziyade boş vakitlerin anlamlı bir şekilde doldurulmasını sağlayan bir hobiye dönüşmesi büyük bir felaket değil midir?

Kimlerin Kur’an ve ayetleri hakkında konuşma yetkileri olduğunu ayrıntıları ile anlatmak başlıbaşına bir ilim dalı (Tefsir Usulü) olmuşken, bizim de aynı hataya düşerek bir yazıda bu konuyu altından girip üstünden çıkabileceğimizi kimse beklemesin. Maksat zihinlerde sorular oluşmasını sağlamak ve bu soruların kişileri merak ile öğrenmeye yöneltmesini temin etmekten ibarettir.

Bu girişten sonra, hep birlikte şu ayeti okuyalım:

Ey iman edenler! Kendinizi ve ailenizi bir ateşten koruyun ki onun yakıtı insanlar ve taşlardır. Onun başında gayet katı, şiddetli, Allah'ın kendilerine buyurduğuna karşı gelmeyen ve emredildikleri şeyi yapan melekler vardır. (Tahrim suresi – ayet 6)

Şimdi buyrun bu ayetle ilgili söz söylemek isteyenlere sorularımızı sıralayalım:

1.       Bu ayetin sebeb-i nüzulu nedir? (Sebeb-i nüzul kelimesini anlamayan ya da bu ayetin sebeb-i nüzulunu bilmeyenlerin konuşma hakkı kalmadı.)

2.       Ayetin ilk kelimesi olan ‘ey’ ne demektir? Neden orjinal metinde ‘ya eyyu he’ olan bu tabir sadece ‘ey’ olarak tercüme edilmiştir?

3.       Kelimelere devam edelim: ‘iman edenler’ kimlerdir; vasıfları, cinsiyetleri, yaşları başta olmak üzere kimler bu sınıfa dahildirler? Kelime müzekkerdir, acaba müennesler bu hitaba muhatab değil midir?

4.       Ayetin metninde ‘nefs’ olarak kullanılan ve türcümede ‘kendinizi’ diye aktarılan nefs ne demektir? Bu kelimeden maksat nadir?

5.       Yine ayetin orjinal metninde ‘ehl’ olarak geçen ve çoğunlukla ailenizi diye tercüme edilen bu kelimenin manalarına neler ve kimler dahildir.

6.       Nefs ve ehl kelimelerinin arasında bulunan ‘ve’ ne işe yarar?

7.       (Biraz hızlandıralım.) Yakıt, bizim bildiğimiz manada mıdır? Cehennemin yakıtı bitince o da söner mi? Peki taşlar nasıl yanar?

8.       Melekleri biz latif ve kibar yaratıklar olarak tanımıştık, bu katı ve şiddetli melekler de nasıl oluyor?

9.       Ve en başta soracağımız en önemli soru; nasıl koruyacağız kendimizi ve ehlimizi? Ateş yakar, ondan korunmak mümkün müdür? Cehennemi maşa ile kenara mı çekeceğiz? Yahut bir kova su alıp söndürecek miyiz, bize sıra geldiğinde…

10.   Ve on numaralık soru: Bu ayeti, Rasul-u Ekrem (s.a.v.) ve ashabı (r.anhum) nasıl anlamışlardır?

Bu sorular hiçbir ön hazırlık olmadan sadece ayetin mealine bakıldığında hemen herkesin aklına gelebilecek sorular aslında. Vurgulamak istediğimiz bu ve diğer bütün ayetleri okuyup da bu ayetler üzerinden ahkam kesmeden önce birtakım ilimlerin tahsil edilmiş olmasının şart olduğudur.

Birtakım konularda herbirimizin farklı düşünme ve konuşma haklarımız elbette ki vardır. Bu fikirlerimizi savunma hakkımız da doğal olarak vardır. Ancak hiçbirimizin işimize gelen noktalarda, işimize gelen ayetleri, işimize geldiği gibi anlayarak, işimize geldiği gibi anlatma selahiyetimiz yoktur ve Kur’an indiğinden bu yana da hiçkimsenin olmamıştır zaten!

Efendiler, bu Kitab; Allah’ın kelamıdır, size ya da bize hediye edilmiş bir boyama ya da masal kitabı değil! Bu Kitab’ı eğmek, bükmek onu yakmaktan daha büyük bir vebaldir.

Kur’an’a hürmet, onu süslemek ya da süslü muhafazalarda saklamakla olsaydı bütün mücellidler evliya olurdu herhalde.

Biz daha Kur’an’ın ilk suresinde hem de günde onlarca defa okuduğumuz Fatiha suresinde, dalalete düşen Hristiyanlar’a ve ğadaba uğrayan Yahudiler’e benzememeyi istemiyor muyuz? Nedir peki onların en önemli ortak özellikleri? Kitablarını keyiflerine uydurmaları değil mi?

Öyleyse, bizim Kur’an hakkında konuşurken veya konuşanları dinlerken ya da ayetleri sözlerimizin arasında okurken göstereceğimiz hassasiyet; imanımızın ve ilmimizin göstergesi olacaktır. Biz kendi Kitab’ımıza hakkıyla saygı gösterir ve hakkıyla anlamaya çalışırsak, O’na inanmayanların tavırları da bambaşka olacaktır. Çocuklarımızın Kur’an okumayı öğrenmesine gösterdiğimiz duyarlılığı, kendimiz için de bir adım öteye götürür ve anlama noktasında gayret sarfedersek, emin olalım hem Kur’an’a bakışımız değişecek hem de hayatımız.

Kur’an ayımız bereketlerle devam eylesin!

Hariçten gazel okumak; Suriye ve Filistin

  Hızlı zamanlarda yaşıyoruz. Günlük hatta saatlik değişimler, olaylar ve bilgiler su gibi hatta esen bir yel gibi akıp duruyor. Bu haber ve...