Barış etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Barış etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

29 Ocak 2020

Planlar ve Kudüs davamız



Hayat semboller ve işaretler üstüne bina edilir. Maddi ya da manevi bütün değerlerimiz birer semboldür aslında; varlığımızın, hayatiyetimizin, özgürlüğümüzün, fikir ve neslimizin devamının, dinimizin ve dünyamızın bekasının sembolleri ile yaşar ve o semboller uğrunda can verir gideriz bu alemden. En azından insanlık ve İslamlık onurunu taşıyanlar için bu böyledir.

Gerek bizim için manevi bir sembol oluşu, gerekse dünya siyasetinin kaçınılmaz, kadim ve müstakbel merkezi olması sebebiyle Kudüs, bir davanın sembolüdür. İslam dünyasının özgürlük meşalesi, şeytan ve askerlerine velhasıl bütün batıl güçlere başkaldırısının merkezidir.

Kudüs düşmüşse, siyaseten yenilmişiz demektir!

Kudüs düşmüşse, sahip olduğumuz her şey tehdit altında demektir.

Kudüs düşmüşse, geçmişimizin mirasını çiğnetmiş, geleceğimizin emanetini kaybetmişiz demektir.

Kudüs düşmüşse, dünya üzerindeki bekamız gerecekten büyük bir felakete muhatap demektir.

Kudüs semboldür…

Ve sandığımız ya da umum olarak öyle gördüğümüz gibi Kudüs, ne dün ya da önceki olaylar sırasında değil; Osmanlı orayı İngilizlere teslim etmek zorunda kaldığı ve İngiliz general elini kolunu sallayarak şehre girdiği gün düşmüştür.

İşte o gün bugündür, başımızı öne eğen bir yenilgi ile yeryüzünde sahip olduğumuz her şeyi korumakla meşgulüz, savunmadayız. Zira Kudüs düştükten sonra, elimizde kalan her şeyi almak isteyeceklerini ve bu yolun açıldığını biliriz.

Kudüs düştükten sonra; devletimiz gitti, rüzgarımız kesildi, umudumuz kırıldı.

Kudüs düştükten sonra; davamız yarım kaldı, neslimiz perişan oldu, dinimiz ve kültürümüz tarumar edildi.

Kudüs düştükten sonra, bir daha belimizi doğrultamadık!

Şimdi bu acı gerçekle yüzleşerek, hayata ve planlarımıza yeniden bakmak durumundayız. 

Allah(cc)’in dünyaya koyduğu kanunlar biz ve onlar için eşittir. Kim gayret eder, savaşır ve üstün gelirse yeryüzünde iktidar ve dolayısıyla Kudüs ona verilir.

Gerek Filistin’de gerekse sair İslam beldelerinde Kudüs’ün ve çevresinin işgali maalesef kabullenilmiş bir çaresizlik olarak karşımızda duruyor. Filistinliler, işgali sonlandırma güç ve yeteneğinin kendilerinde olmadığını fark ettiklerinden bu yana, gün be gün direniş saflarının seyrelmesi ve gerek madden gerekse manen gerilemeleri hızla devam ediyor.

Filistinlilerin çoğunluğu direniş olarak, orada var olmaya ve varlıklarını devam ettirmeye odaklanmış durumda. Defalarca denedikleri ve başarısız oldukları “intifada” ve benzeri kalkışmaların bir sonuç getirmediğini ve sonu olmayan bir yol olduğunu herkes gördü.

Kaybettikleri canlar ve işgal hapishanelerinde çürüyen yakınlarının acısı, zamanla işgal yarasının kabuk bağlamasına sebep oldu. Yeni nesil Filistinliler, -çok azı hariç- daha iyi bir hayat sürme, üretilen refahtan pay alma, daha çok yardım alma gibi meselelere kafa yoruyorlar.

Bundan 100 yıl önce, merkezi bir yönlendirme ile Yahudilerin başardığını, bu başıbozuk ve mağlubiyet ezikliğiyle Müslümanların başarması oldukça zor görünüyor.

Bu süreçte, Filistinli direniş örgütlerinin ne yapacağını kestirmek aşağı-yukarı mümkün: Gösteriler ve sloganlar üretecekler, halen yüreklerinde küllenmemiş bir kor taşıyan yiğitleri meydanlara çağıracaklar. Bu bir süre devam edecek ve sonra ön saftakiler, ya kurşunlarla ya da prangalarla durdurulacak ve geriden gelenler her zaman ve her yerde olduğu gibi azalacak ve bereketli bir ırmağın çölde kuruyuşu gibi kesilecekler…

Özellikle İran gibi ülkeler, destekledikleri ve desteklerini aldıkları örgütleri bugünlerde yeniden sahaya sürmek isteyecektir; nasıl olsa giden can kendilerinden değil ve akan kan da onların damarlarından çıkmayacak. Eksilen ümmetin kuvvetidir, onların değil.

Umarım Filistinli örgütler, kendilerine ve Kudüs’e bir fayda sağlamayacak “anlamsız işler” yerine, daha planlı ve kapsamlı bir direniş çözümüne yönelirler. Yeni bir nesle ve yeni bir direniş planına ihtiyacımız olduğu kesin. Yeni bir birliğe, kardeşliğe ihtiyacımız olduğu ortada.

Bunu anlamak için şu acı gerçeği de yazayım:

İşgalciler bugün Filistin’den herhangi bir bölgeyi, (bunu Gazze’de daha önce yaptılar) Müslümanların idaresine verseler, ertesi gün yaşanacak olan bir iç savaştır. Yaşandı da…
Mevcudiyeti ve istikbali hakkında fikir birliği etmeyen halkların özgürlük kavgasında galip gelmeleri muhaldir.

Neye ihtiyacımız olduğunu doğru tespit etmek ve önce onları yetiştirmek zorundayız. Faziletli alimler, yetenekli siyasetçiler, yiğit askerler ve vefalı bir halk; direniş ve özgürlüğün olmazsa olmaz temelleridir. Ve bunlar bizde öyle sandığımız kadar çok yok…

Kudüs’ü; sebeplerini yerine getirmeden, gökten bir el altın tepsi içinde bize sunmayacaktır. Allah(cc) bizi o sebeplerin yolcusu kılsın ve yaşarken Kudüs’ün özgürlüğünü, İslam’ın üstünlüğünü görmeyi nasip eylesin.

09 Ekim 2019

İslam barış dini midir?



İnsanoğlu diğer canlılardan farklı olarak iletişim için dilini kullanır, yani konuşarak anlaşır ve konuşmanın temeli kelimeler ve kavramlardır.

Kelimelerin anlamları konusunda anlaşma sağlayamayan birileriyle konuşamazsınız. Açlıktan ya da susuzluktan öldüğünüzü anlatmak için muhatabınızın açlık veya susuzluğun ne olduğu konusunda sizinle aynı şeyi anlıyor olması gerekir. Aksi halde diliniz bir işe yaramaz, ancak işaretlerle meramınızı anlatarak hayatta kalmayı deneyebilirsiniz.

Bu en temel ve basit kavramlarda bile böyleyken, din konusunda konuştuğumuzda da mutlaka ortak bir anlamı kabullenmiş olmamız gerekir ki birbirimizi doğru anlayabilelim.

Dinimiz İslam’dır, İslam dinimizin adıdır.

İslam dediğimizde hem tek tek bu dinin tüm içeriğini, hem de topyekun dinin emir, yasak ve tavsiyelerini kast etmiş oluruz.

Namaz İslam’dır, oruçta öyle, hac ve zekatta İslam’dır. Cihad İslam’dır ve aynı şekilde sulh yani barışta İslam’dır. Ancak İslam bunlardan sadece birisidir demek büyük bir yanlış olur. İslam sadece namaz, oruç, hac, zekat ya da cihaddan ibaret değildir zira.

Daha açık ve net haliyle; İslam barıştır ancak barıştan ibaret değildir İslam. Savaşta İslam’dandır ve İslam’ın farzlarındandır.

İslam barıştır evet ve bu anlamıyla İslam; Allah(cc) ile, Rasulü(sas) ile ve mü’minler ile barış içinde olmaktır önce. Allah(cc) ile arası iyi olmaktır, Peygamber(sas) ile arası iyi olmaktır ve diğer Müslümanlarla iyi geçinmektir İslam.

İslam; Allah(cc)’e teslim olmaktır.

Bunun yolu ise; Allah(cc)’in emir ve yasaklarına, Rasulullah(sas) sünnetine ve bu iki kaynağa doğru ve samimi bir şekilde tabi olan Müslümanların sözlerine uymak ve öncelikle onlarla barış içinde olmaktan geçer.

Elbette diğer insanlarla da durup dururken savaşmak gibi bir yol yoktur. Bunun için bazı sebepler gerekir ki, biz bunları da yine temel kaynaklarımızdan yani Kur’an ve sünnetten öğreniriz.

Zulme uğrayan ve Allah(cc)’in kendilerini hak olarak verdiği meselelerde engellenen Müslümanların savaşmasına kesin olarak izin verilmiş ve hatta emredilmiştir. Buna kendilerinin gücü yetmezse, diğer Müslümanların onları bu zulümden kurtarmak için savaşmaları boyunlarında ilahi bir borçtur.

Yine gerek Nebi(sas) ve gerekse O’nun seçkin ashabının yaptığı gibi; Allah(cc)’in dini ile insanlar arasında engel olanların ortadan kaldırılması için savaşılması ilahi bir emirdir ve bu Kur’an, sünnet ve bütün ümmetin alimlerinin icması ile sabit bir gerçekliktir.

Fitnelerin engellenmesi, yok edilmesi ve yeryüzünde barış ve huzurun egemen kılınması için savaşılması da yine aynı temellerle ve aynı şekilde emrolunduğumuz bir farzdır.

Bütün bunlar karşımızda dururken, İslam barış dinidir diye bir şekilde kendi siyasi hedeflerine yol aramanın samimiyetle alakası olmadığı açıktır. Peşlerinden gittikleri emperyal zalimlerin, kanlı ve iğrenç yollarına tek laf edemeyen, bırakın laf etmeyi onaylayan bu tiplerin isminin sonunda hoca gibi bir lakabının olması sözlerine herhangi bir değer katmaz.

İslam, tokat atana diğer yanağını dönmeyi değil, o bileği bükmeyi ve hatta gerekirse kırmayı ve bir daha İslam’a ve Müslümanlara tokat atamayacak hale getirmeyi emreder.

Tokat atana diğer yanağını çevirmek bir Hristiyan öğretisiydi, haçlı seferleriyle bin yıldır onlara fiske atmamış milyonlarca insanın canlarına sebep oldular. Yurtlarımızı yıktılar, yaktılar ve harap ettiler. Geçtikleri yerlerde taş üstünde taş, omuz üstünde baş bırakmadılar.

Müslümanlar bugün bırakın onlara saldırmayı, kendilerini ve topraklarını savunmaktan bile acizken, kimin barışçı kimin savaşçı olduğunu konuşmayalım.

Biz onlara diğer yanağımızı asla dönmedik, dönemezdik te. Tarih boyunca savaştık, yendik ya da yenildik ama zillete düşüp, onlara boyun eğip, sonra da barışçıyız demedik. Gerektiğinde Müslüman beldelerini korumak için kandan dereler akıttık, bedenlerimizden tepeler kurduk ama yılmadık ve yok olmadık.

Dünyanın kanunu böyle; bu günler aramızda dönüp duracak, bir gün onlar ertesi gün biz galip geleceğiz ve bu kıyamete kadar devam edecek.

Tarih; bizim yaptıklarımızla onların yıktıklarının hikayesini yazmaya devam edecek!


Hariçten gazel okumak; Suriye ve Filistin

  Hızlı zamanlarda yaşıyoruz. Günlük hatta saatlik değişimler, olaylar ve bilgiler su gibi hatta esen bir yel gibi akıp duruyor. Bu haber ve...