20 Aralık 2020

Zor iyi bir mihenktir

Bütün iddialar ispata muhtaçtır. Devletin adalet iddiası, zayıf birinin güçlü hasmı ile olan davasında ortaya çıkar. Vatandaşın vatanseverlik iddiası, kaçırılması “mümkün” olan vergide anlaşılır. Bir belediye başkanının hizmet iddiası ancak seçildikten sonra ortaya çıkar. Halkın şehrine değer verdiği iddiası, ona sahip çıkmasıyla anlaşılır.

Şehirlilik ve medeniyet ise toplumsal bir iddiadır ve hep birlikte ispatlanması gerekir. Halkın büyük çoğunluğunun katkıda bulunduğu bir düzen, uymayan azınlığa rağmen yürür. Devlet gücünü, kanunlara uymayan suçlulardan değil, uyanların çokluğundan alır.

Zor zamanlar; fert ve toplumların sınandığı, değerlerin tartıldığı, insan kalitesi ve medeniyet temellerinin ortaya çıktığı, söz ve iddiaların gerçekten test edildiği devirlerdir.

Güçlü bir devlet, mükemmel hizmet eden bir belediye, tıkır tıkır işleyen bir bürokratik sistem varken; herkes iyi bir vatandaş, hamiyetli bir kahraman, kurallara ve kanunlara azami uyan örnek bir insan olabilir. Ancak gerçek, bunlardan birinin kısmen ya da tamamen sarsıldığı zamanlarda anlaşılır.

Ortada yardıma muhtaç birileri yokken, herkesin eli boldur. Mülteciler yokken herkes dünya vatandaşıdır, insanlıktan dem vurur. Kış gelmeden önce herkes gariplere yardım etmek için hazırdır.

Bir felaket, saldırı, yangın, deprem ya da sel olmadan önce herkes bu şehrin yerlisidir, hamisidir, yürekten bağlısıdır.

Kolay zamanlarda, herkes her şey olabilir. Mesele, zor zamanlarda ne olabildiğimizle alakalıdır.

Şehrin sevinçlerini de acılarını da hissedebilmek için, gerçekten buraya ait olmak gerekir. Dilinin ucuyla söylenen sözler ya da elinin ucuyla tutulan eller, gönüllere erişemez.

Biri yerde bir acı varsa, ilk akla gelen onu paylaşmak sonra varsa sorumlularının bulunması ve cezalandırılması için beklemektir. Bu dün bir bomba olur, bugün bir yangın, yarın bir başka şey. Hayat devam ettiği müddetçe, insan için ne acılar bitecektir ne de sevinçler.

Dünyanın ağır bir ekonomik ve aslında siyasi bir buhran döneminden geçiyoruz. Tarihin bizim payımıza düşen kısmı bu imiş deyip, bu hengameden nasıl en az zararla çıkabiliriz sorusunun cevabını aramalıyız.

Bir olayın ya da bir insanın değil, milletlerin ve devletlerin kaderlerinin gözler önüne serileceği günlere gittiğimizi düşünenler var. Zor zamanlarda sınanmak için kaliteli fertlerden oluşan, kaliteli bir sosyal yapıya ve sağlam bir medeniyet anlayışına ihtiyacımız olduğu kesin.

Rahat zamanlarda yoldaki çukurun, kaldırımdaki eğriliğin, aksayan bazı hizmetlerin lafını ederiz, orası ayrı bir konu. Ancak sıkıntı ve bela, bütün bunların üstünde bir yer edinmelidir, normal her insan vicdanı böyle çalışır.

Şehrin üstüne bir acı dalgası sis gibi yayıldığında, her normal hemşerimiz bir nefes çeker ondan ve ciğeri yanar. Olayın merkezine yakın olanlar için bu duman daha ağırdır, yanık da daha çok acıtır.

Acının kaynağından ve sebebinden önce, kendisi gelir. Ötesi başkalarının işidir ve her kurum üzerine düşeni yapar diye beklenir.

Ateş düştüğü yeri yakar; türünden ve şeklinden bağımsız olarak yakar. Ateşin kaynağı ya da faili, yanan yürekleri etkilemez. Yakınlarını toprağa koyan insanlar için sonuç aynıdır çünkü.

Bu sebeple, şehrimizin kent ve medeniyet yolculuğunda bu hafta, acıların paylaşılma zamanıdır diyorum.

Sebebi ne olursa olsun; şehrimizin özel hastanelerinden birinin yoğun bakımında yaşanan patlama ve yangın sonrası hayatını kaybedenlere rahmet dilemek ve yakınlarının acılarını paylaşmak, hepimizin payına düşen bir sorumluluktur.

Bu şehirde, bu kış kimsenin üşümemesi ise, paylaşılması gereken ilk sıkıntılardan biridir. Gücü yetenlerimiz kendi imkanlarıyla, yetmeyenler gerek kamu gerekse sivil toplum kuruluşları aracılığıyla, ihtiyaç duyulan her yere ulaşmaya çalışmak durumundayız. Bu şehirde bu güç ve bu imkanın varlığını hepimiz biliyoruz. Yeter ki, gerekli adımları atabilelim, gerekli yerlere ulaşalım, kıyıda köşede unutulan kimse kalmasın.

Acının ve sıkıntının büyüklüğü, onu yaşayanla ilgilidir. Evlatlarının dolu bir mide ile sıcak bir odada uyumasını temin edememek, bir anne ya da baba için ne ağır bir acıdır ki, bazen diğer acılar bunun yanında hafif kalır. En sevdiğini toprağa gömen biri için, dünyanın servetleri değerini kaybeder ve acısını paylaşan bir yakın gönülden daha büyük dostluk yoktur.

Acıları paylaşarak azaltabiliyoruz, sevinçleri de paylaşarak çoğaltmak mümkün; şimdi zor zamanlardayız, acıları paylaşarak azaltalım ki zamanı geldiğinde paylaşacak sevincimiz ve paylaşabilecek dostlarımız çok olsun.

 

 

18 Aralık 2020

Hep insan kalıyoruz

 


Yeryüzünde kaç bin çeşit canlı olduğunu araştıra dursun bilim ehli, her gün yeni bir tür daha keşfetsinler. İnsan aklının ermediği, elini yetmediği, gözünün görmediği uzaklarda ve derinlerde daha kim bilir kaç yaratık hayat sürüyor, bilinmez. Ama bilinen ve değişmeyecek olan bir gerçek olarak; bizi Allah(cc) insan olarak yarattı ve bu kıyamete kadar böyle devam edecek.

Neslimizden gelenler de bizden öncekiler gibi insan olacak. Ulaştığımız bilgiler, gittiğimiz yıldızlar, isim taktığımız galaksiler, indiğimiz derinlikler ve çıkardığımız madenler hatta geliştirdiğimiz üstün teknolojiler de bu gerçeği değiştirmeyecek ve biz hep insan olacak kalacağız.

Bu hakikatin, varlıkların kendisi için yaratılmış olmasının verdiği bir üstünlük hali ve hissi varsa da; hata ve isyan gibi pek makbul olmayan yanları da bulunuyor. İnsan olmak demek; hata etmek, yanılmak, eksik kalmak, gücü yetmemek, yetişememek, geç kalmak, eli ermemek anlamlarını da beraberinde getiriyor ve bize hiç sormadan küfemize bırakıyor.

Sahip olduğumuz hiçbir maddi güç, bizi hatadan münezzeh kılamıyor.

Hiçbir savunma silahı Azrail(a)’ı durduramıyor.

Adımızın önüne ya da arkasına yapılacak hiçbir eklenti bizi insan üstü bir yaratığa dönüştürmüyor. Hoş öyle bir yaratık türünün mümkün olduğu da meçhul zaten.

Ve fakat; geçici bir süre de olsa, sahip olduklarımızla kendimizi başka bir şey sanmaya başlamamız da insanlıktan hep.

Makamlar ve sıfatlar, insanların tayin ettiği ve dünyada kalmaya mahkum, içeriğini de bizim doldurduğumuz basit kelimelerden ibaret aslında ama ne çok değer veriyoruz bunlara ve ne çok beğeniyoruz kendimizi.

Kibarcası; güvendiğimiz dağlara kar yağabilir, tutunduğumuz dallar kırılabilir. Çünkü Allah(cc), karın dağlara yağmasını ferman buyurmuş ve yine Allah(cc) taşıyabileceğinden daha fazla yük bindirilen dalların kırılmasını kanun olarak koymuştur. O’nun yazdığını değiştirebilecek yokken, bizim dağlara kar yağmayacak kadar güvenmemiz, dallara asla kırılmayacaklarmış gibi bütün ağırlığımızla asılmamız; kendi kabahatimiz, saflığımız ya da aptallığımız olur.

Herhangi bir meslek ehlini ya da insan tipini özelleştirerek, şunlar şöyle bunlar böyle yapıyor gibi genellemelerle, kendimizi temize çıkarmanın bir manası yok. İnsanın olduğu her yerde eksiklik olabilir ve hatalar yapılabilir. Bizi geliştiren, değiştiren ve belki umut verecek olan, hataların kabullenilip, dönülmesi, tekrar edilmemesi kararlılığı olabilir.

Bütün tedbirlere ve denetlemelere, nasihatlere ve engellere rağmen yine de birimizin ayağı kayabilir, eli kayabilir. Yapacak çok fazla bir şeyimiz yoktur; insan olduğunu hatırlamak ve insanın sadece hata eden değil, aynı zamanda tövbe de edebilen ve hatasından ders de alabilen bir canlı olduğunu, emanete ehil görüldüğünü ve dünyaya Allah(cc)’un halifesi olarak gönderildiğini hatırlamamız, hatırlamakla kalmayıp bu minvalde bir beklenti içine girmemiz gerekiyor.

Kendimiz ve çevremiz için, yakınlarımız ve uzaktan tanıdıklarımız için; iyilik istemek, kötülüklerden uzak kalmalarını temenni etmek ve bunun için çaba sarf etmek, bütün gayretlerine ve desteklerimize rağmen düşenlerimizi, en yakınındakilerden başlayarak, eli erenlerin ve gözü görenlerin tutması, kaldırması ve selamet yolunu salık vermesi gerekiyor.

Diğer insanlar için samimiyetle istediğimiz güzelliklerin, kendimiz için de dua yerine geçtiğini; başkalarının sevinçlerine vesile olmanın kendimiz ve ehlimiz için elle yapılan dua yerine geçtiğini; insan türünün diğer bütün canlılardan daha fazla, birlikte yaşamaya ve ıstılahi anlamı ile sadece namaz cemaati değil sosyal hayatta da cemaat olmaya ihtiyaç duyduğunu unutmamamız gerekiyor.

Hataları ve sevapları ile, eziyetleri ve destekleri ile, yükleri ve yardımları ile, acıları ve sevinçleri ile, yaraları ve havaları ile, susmaları ve konuşmaları ile, somurtmaları ve gülüşleri ile, görüşleri ve görmeyişleri ile, saldırmaları ve savunmaları ile, ihanetleri ve vefaları ile, kibirleri ve tevazuları ile, küfürleri ve imanları ile, hepimizi insanız ve insan olarak kalmaya devam edeceğiz.

Birbirimize insan gibi muamele edebilirsek, insanlığımızdan olmayız ve dahası, insanlığımıza bir katkımız olur.

 

11 Aralık 2020

Zihinsel kentsel dönüşüm

 

Tıpkı başlıkta kullandığım “sel”li kelimelerin dilimizi bozduğu gibi, modern hayatın ve hakim hayat düzeninin, fert ve toplum bazında yaşam tarzımızı kaçınılmaz olarak etkilediğini ve normallerimizin geçen zamanla birlikte, farkında olarak ya da olmayarak, sindirdiğimiz ve hatta benimsediğimiz gariplikler bütünü olarak yaşandığını söyleyebilirim.

Çadırlarda yaşadığımız devirler ya da toprak damlarla örtülü nostaljik evler uzak köşelerimizde kaldı ve ancak birkaç karelik fotoğraf kadar bize yakınlar. Neredeyse sobalı evlerin bile bir hatıraya dönüşmeye başladığı günümüz insanından, şehir sakinlerinden, modern hayatın fertlerinden ve hepsinden daha önemlisi bu gelişmiş ve zenginleşmiş memleketin yöneticilerinden, ulaştığımızı sandığımız medeniyet seviyesine uygun bir çevre, yerleşim, park ve diğer ihtiyaçlarıyla bir bütün olmuş, modern bir kent beklentimiz elbette var.

Hiçbir gelişme ve düzenleme, tepeden inme baskılarla yerleşemiyor. Aynı şekilde halkın adet ve alışkanlıkları da toplum düzenini etkilemiyor. Bu iki açının birlikte işlemesi en hızlı ve mantıklı çözüm yolunu açabiliyor.

İdarecilerin, şehir kültür ve medeniyetini inşa etme konusunda, üzerlerine düşeni yaptıklarına ikna ettikleri kent sakinlerinin, buna katkıda bulunmak için gayret içine girmesi sonucunu doğuracaktır.

Öyle bir kaldırım yaparsınız ki, elindeki çöpü yere atmaya utanır insanlar veya tükürmek ar gelir birilerine belki. Öyle güzel parklar düzenlersiniz ki, çekirdek çitleyip kabuklarını banklarda veya masalarda bırakmak, utanç verici bir hal alabilir.

Rastgele yapılmış hiçbir iş muhataplarında saygı uyandırmaz.

Tabii ki, her şeye rağmen, insanlar arasından bu temel terbiyeden mahrum olanlar çıkacaktır. İşte onlar için de denetleme ve ceza sisteminin kullanılması, bırakın halkın tepkisini, tebrikini celp edecektir.

İnsan eliyle düzenlenen bir kullanım alanının mutlak kusursuzluğu diye bir beklenti olamaz. Ayrıca insan eliyle yapılan herhangi bir işte de mutlak kusursuzluk aranamaz. Eksiklikler ve hatalar insanın olduğu her yerin ayrılmaz birer parçasıdır.

İşte tam da bu noktada devreye denetleme unsuru girmek zorundadır. Hatasız iş beklenmez ama başıboşluk da kabul edilemez.

Harabe görüntüsünde bir kaldırım, çukurlarla darmadağın bir asfalt yolların olduğu bir kentte, insanlar kendi aralarından bu rezaletlere sebep olanları değil, tabii ki yerel idarecileri sorumlu tutarlar.

Çöpe dönmüş bir parkta yürüyüş yaparken, oluşturulan çöp yığınlarını aramızdan birilerinin bıraktığını değil, görevlinin temizlemediğini düşünmek maalesef kentsel dönüşümü tamamlanmamış biz kent ahalisinin bakış açısıdır.

Bu noktada, kentsel dönüşümün, gecekondu mahallelerini ortadan kaldırıp yerlerine yüksek binalar dikmek olmadığını, herhalde ilk söyleyen ben değilimdir. Ancak zihinsel olarak kentsel dönüşüm geçirmemiş insanları, apartman ya da geleneksel konaklara da alsanız değişen pek bir şey olmuyor.

Apartmanların günümüz ekonomik ve sosyal koşullarının bir zorunluluğu olduğunu düşündüğümden, basit bir apartman karşıtlığına girecek ve ütopik bir konak Gaziantep’i hayali kuracak değilim. Şartlar tıpkı bir kimya deneyinde olduğu gibi, bütün fikir ve hayallerin üstünü örtebiliyor.

Gazi şehrin kentsel dönüşümü, apartmanlarla bitmiyor. Gecekondu ya da varoş mahallelerin yok olma ihtimali de yakın bir zamanda mümkün görünmüyor. Dahası İstanbul ya da Ankara gibi, metropol şehirlerinde bile gecekondu sorununun çözülemediği bir ülkede yaşadığımızı unutmuyoruz.

Kentsel dönüşüm için, mahallelerin ortadan kaldırılıp, daha fazla “modern ve sağlıklı apartmanlar” kurulması gerektiğini düşünmüyorum. Çaresiz olarak var olan gecekondu veya varoş semtlerimizin, aralarına imkanlar nispetinde serpiştirilen parklar ve bazı tesislerle, buraların kente dönüştürülmesi yolunda önemli bir adım atıldığını söyleyebilirim.

Ancak bu mahallelerimizin en büyük sorunlarından birinin de, sürekli artan araç sayımızla birlikte yaşadığımız otopark meselesi olduğunu hatırda tutmakta büyük yarar bulunuyor.

Daha geçtiğimiz yıl, silahlı bir çatışmanın yaşandığı ve insanların birbirini öldürdüğü gecekondu mahallelerindeki otopark sorunu, her zaman can kaybına sebep olmasa da, neredeyse günlük tartışma ve tatsızlıkların yaşandığı bir dert olarak karşımızda duruyor.

Nasıl bir çözüm bulunur, ne kadar imkan vardır, kentsel dönüşüm planlarında son durum nedir, nereler nasıl dönüşecektir bilemiyorum. Ancak şehir nüfusunun büyük bir çoğunluğunun akşam evine aracıyla döndüğünde nereye park edeceğine dair bir sıkıntı yaşadığını belirtmek ve şehir planlarını yapanların bunu da dikkate almalarını ve kangren olmuş bu yaraya bir el atmalarını istirham ediyorum.

10 Aralık 2020

Adem(a)’in çocuklarıyız!

 


İslam nimeti için, her bir hakikati adedince Allah(cc)’uya hamd ederiz.

İslam bize; nesline, akrabalarına ve ırkına adil muamele ve doğru muhabbetin yanında, diğer Müslümanlara ve sair insanlara hürmet ve muhabbetin dengesini muhteşem bir şekilde kurmayı öğretti.

İslam, bizden aslımızı neslimizi inkar etmeyi değil, aksine onlara sahip çıkmayı, akrabayı gözetmeyi, ırkından olan insanların iyiliklerini istemeyi, onların hayırlarından memnun olmayı öğretti.

İslam, bizden kendimizden olanlardan uzak durmamayı, aksine herkesten çok bizim akrabalık bağlarını gözetmemizi, ihtiyacı olanlara el uzatmamızı, hayırlı işlerinde onlara yardımcı olmamızı istedi.

İslam, bizden kendi ırk ya da dilimiz gibi, Allah(cc)’unun ayetlerinden birer ayet olan nimetlerini ve imtihanlarını reddetmemizi değil, her lütuf gibi baş tacı ederek taşımamızı istedi.

İslam, ırkçılık yapmayı da yasakladı bize, ırkımızdan kaçmayı da, ırkımızdan utanmayı da! Başkalarının ırkını hor görmeyi, aşağılamayı, herhangi bir sebep ya da şekille küçümsemeyi yasakladı bize.

İslam, uğrunda savaştığımızın şeyin hak ve adalet olmasını istedi bizden, mensubu olduğumuzun kavmin bayrak ya da sembollerini taşımayı yasaklamadı, onların altında savaşmakta bir mahsur görmedi.

İslam’ın yasakladığı ırkçılık; zalim iken ve haksızlık yaparken, akrabamıza ya da kendi ırkımızdan olanlara yardım etmekti. Mazlum birine, sahip çıkmak için ırkını sormayı yasakladı bize.

Çünkü İslam bize; Habeşi Bilal’in, Rumi Süheyb’in, Farisi Selman’ın ve diğer ırk ve türden Arap ya da Acem sahabenin, elleri, dilleri ve hayatları ile ulaştı. İslam bize; erdemin, ırk ve renkle değil, gönül ve amelle elde edildiğini, dünya ve ahirette ölçünün takva olduğunu öğretti.

İslam bize, neslimizin ve ecdadımızın hayırları ve iyilikleri ile sevinmeyi yasaklamadı. Ancak başkalarının da hayır ve iyiliklerini de takdir etmeyi, saygı duymayı ve Allah(cc) için yapılan her meşru hayrı, kimin yaptığına bakmadan desteklemeyi emretti.

Bariz bir örnek olarak; Selçuklu ya da Osmanlıların, tarihe mal olan adalet ve merhamet medeniyetlerinden ne kadar onur duyuyor ve sahip çıkıyorsam, Endülüs’te Emevilerin kurduğu ve Avrupa’nın gördüğü, göreceği en müstesna medeniyetten de o derece gurur duyuyorum.

Neslimin bir şekilde bu güzel ve hayırlı insanlardan gelmesinden elbette memnun olurum. Ancak bu memnuniyet, hasbelkader bir başka ırktan gelmiş hatta bilinen tarihinde ecdadı hakkında iyilik ve hayır namına bir bilgi bulunmayan birinden daha iyi ya da hayırlı birisi olduğum anlamına gelmez.

Ecdadımın iyilik ve hayırları, bana ancak güzel bir hatıra, doğru bir örnek ve şerefli bir mazidir. Geleceğime ve ahiretime herhangi bir etkisi ya da katkısı olmayacaktır.

Eğer onların iyilik ve hayırlarında peşlerinden gider, onların elde ettiği dünyalık ve ahirete yönelik maksatlara ulaşırsam, bu benim için onların soyundan gelmekten elbette daha hayırlıdır.

İstanbul’un fethini, yüzyıllar boyu kutlamak ve buna sevinmek gayet insani bir davranıştır, olabilir. Ancak kutlamalarla yeni bir fetih yapıldığını tarih yazmamıştır.

Sultan Alparslan’a, Melikşah’a, Osman Gazi’ye, Fatih’e, Yavuz’a veya adını yad etmenin bile bize sevinç verdiği ecdadın nadide diğer liderlerine hayranlık duymak, sevmek, onlardan bahsetmek; hayat ve mücadelelerinden, yiğitlik ve adaletlerinden, kahramanlık ve merhametlerinden nasip almadıkça, kuru bir iddiadan ibarettir.

Velhasılı kelam; neslimizi ve ecdadımızı sevmek noktasında da İslam, bizden itidal sahibi olmamızı istiyor. Sevme ve gurur duyma iddiamızı ispatlamamızı bekliyor.

İslam, bizden Allah(cc)unun verdiği her şeyi olduğu gibi kabullenmemizi, sahip çıkmamızı ve saygı duymamızı bekliyor. Bunlar arasında, soyumuz, dilimiz, coğrafyamız, akrabalarımız ve ailemiz de var. Bizimkilere olduğu kadar, başkalarının da bu değerlerinin saygıyı hak ettiğini unutmamamız gerekiyor.

Adem(a)’in çocuklarının kardeş olduğunu unutmamamız gerekiyor.

05 Aralık 2020

Münafıklık özgürlüğü!

 


Hayatın her alanında, hemen hepimizin sıkıntısını çektiği, bütün iyi ve güzel şeylerin tadını kaçıran samimiyetsizliğin, artık kişisel bir ahlaksızlık olmayı aşıp, kurumsallaştığı zamanlardayız.

Devletler arası ilişkilerden tutun, devlet ve vatandaş meselelerine, hatta aileler içindeki en müstesna münasebetlere varıncaya kadar, her yanımızı sarıp sarmalayan bir çirkef gibi, her yere bulaşan bir samimiyetsizlik almış başını gidiyor.

Bütün bunların sonunda, mesele din ve ilahiyata geldiğinde, samimiyetsizliğin en korkunç neticelerinin alınacağı alan açılmış oluyor. Ahlakında samimi olmayanların en azından ahlaksızlıklarında samimi olmalarını bekleyecek kadar düşük bir düzlemde sürünüyoruz.

Münafıklık, kişinin kalbinde olandan başka bir söyleme ve eyleme sahip olmasının adıdır. Müminlik ise, kalbinde olanı dili ile ikrar etme halidir. Dili ile kalbi arasında uyumsuzluk, bir insanın düşebileceği en aşağı halin habercisidir. Ki, ıstılahımızda “esfeli safilin” derecesinin yani “aşağıların en aşağısına” düşmenin sebebidir.

İslam, temel dayanağı olan Kur’an ve Sünnet ile ilk dönemlerin aksine, herkesin ulaşabileceği ve kendi amacına uygun şekilde inceleyip, kullanabileceği bir açıklıkla ortadadır. Bu dinin, gizli saklı ya da sır bir başka altyapısı, kaynağı yoktur. Bunun sonucu, müsteşrik dediğimiz batılıların, kaynaklarımızı bazen bizden daha fazla inceleyerek kendilerince aleyhimize kullanabilecekleri bazı “açıklar” ya da daha doğru tabirle, istismar edebilecekleri konular bulmalarına yol açmıştır.

Uzun yıllar süren bu bir tür saldırı tarzına, bizim salih alimlerimiz de kendi devirlerine ve halklarına göre savunmalar geliştirmişler ve gerek bu dini gerekse mensuplarını koruma uğruna mesai harcamışlardır. Hala da bu saldırılarla ömür tüketenler az değildir, zira İslam’ın yenilemez ve aşılamaz mükemmel hayat düzenine olan imanları sarsmanın tek yolu, onun hakikatleri hakkında şüphe oluşturmaktır.

İmana karışan şüphe, ihlasa bulaşan nifak, teslimiyete karışan isyan; bu dinin tahtı olan gönüllerin bulandırılması sonucunu doğurmuş ve zaten ilmin azaldığı, alimlerin aciz kaldığı ve biz sıradan Müslümanların cehalete teslim olduğu devrimizde, bir de elimizde kalan son su kaynaklarının bulandırılması; ruhumuzun kurutulmasına, dinimizin unutulmasına zemin hazırlama mücadelesinin savunmalarımızı yıkan ağır hamlelerinden biri olarak karşımıza çıkmıştır.

Kur’an ve Sünnete yapılan her saldırının açık düşmanlardan gelmediğine sık şahit olduğumuz bir dönemden geçiyoruz. Kendini Müslüman olarak takdim eden, Müslümanlardan hocalığı sebebiyle saygı bekleyen hatta tefsir ya da hadis çalışmaları nedeniyle maaş alan birilerinin, sahip olduğu sıfat ve makamların tamamını elde ettiği vesileler olan Kitap ve Sünneti, insanların gönüllerinde sorgulanır hale düşürmeye gayret etmesinin, nifaktan başka bir izahını bulamıyorum.

Kur’an ve Sünnete, fizik ya da matematik kurallarından daha gevşek yaklaşabilme cüreti gösterip sonra da, kendini yeni çağın İslam önderi olarak pazarlama gayretine girmenin, aslında tıbbın en temel kurallarını reddedip doktorluk iddiası olduğu kadar, yerçekimini reddederek fizikçi olmak kadar saçma olduğunu söylediğimizde; zatı şahanelerini eleştirmiş hatta linç ediyor sayılmamızın, özgürlükle, fikir hürriyeti ile alakalandırılan ama aslında müsteşrik bir bakış açısı ile Kur’an ve Sünnetin, en aşağı akademik kaliteden bile mahrum bir muameleye tabi tutulması karşısında sessiz kalmanın iman sorunu olacağından korkuyorum.

Sevgili hoşgörülü ve özgürlükçü Müslümanlar, önce bu dine yeniden iman etmemizi teklif ediyorum. Esasen bunu da yine Kur’an’dan aldığım cüret ve cesaretle söylüyorum.

“Ey iman edenler! Allah'a, peygamberine, peygamberine indirmiş olduğu Kitap'a ve daha önce indirmiş olduğu Kitap'a iman edin. Kim Allah'ı, meleklerini, kitaplarını, peygamberlerini ve ahiret gününü inkar ederse derin bir sapıklığın içine düşmüştür.” (Nisa 136)

Kur’an ve Sünnet hakkında ileri geri konuşma edepsizliğinde bulunanların namının ve forsunun ne olduğuna bakmaksızın, eleştirilmesine ve reddedilmesine de en az onlara sahip çıktığınız kadar katlanmanızı bekliyorum. Herhalde, öncelik sıralamanızda Kitap ve Sünnetten önce hocalarınızın sözleri ve fiilleri yer almıyordur değil mi?

Bu dine iman eden hiç ama hiçbir kimse; Allah(cc)’un ayetleri, Rasulü(sas)’in hadisleri hakkında, edebe aykırı, şüpheye yol açan ve hafife alan bir söz ya da tavır sergileyemez. Aksi bir durumda hakkında söyleneceklere katlanmak zorunda kalır.

Kimse bu dine zorla inandırılamaz ve zorla İslam olması istenemez. İman; gönülden gelen ve isteyerek, bilerek, idrak ederek, içine sindirerek kabullenmek demektir. Bu dinin Kitap ve Sünnetten oluşan temellerini kabul etmeyenlerin, bu binada yaşama hakkı olamaz. Kimsenin içinde yaşamaya zorlanmadığı bu binada, temellerine dinamit koymak isteyenlerin saltanat sürmesine razı olmamak, bu din halkının, bu bina sakinlerinin en doğal hakkıdır.

İsteyen ateist olur, isteyen agnostik ama önce ne olduğuna karar verir ve o sıfat ve lakapla karşımızda durur, konuşur. Biz de ona göre muamele eder, tebliğimizi yapar, çekiliriz. Gerisi onunla Rabbi arasındadır.

29 Kasım 2020

Temizlik kültürünü yerleştirmek

Dünyanın en çok çöp üreten canlısı hiç tartışmasız biz insanlarız. Çaresiz; ürettiğimiz, tükettiğimiz her şeyden çöp üretiyor ve yaşadığımız her yere çöp bırakıyoruz. Ardımızdan ayak izimiz gibi biz takip eden çöpten bir iz kalıyor.

Çöp üretmeme gibi bir tercihimiz olamadığına göre, yaşadığımız çevreyi kirletmemek adına yapabileceğimiz en kısa ve kesin çözüm; çöplerimizi toplamak, toplayanlara hazırlamak, rastgele atmamak ve içinde yaşadığımız evler kadar, şehirlerimize de sahip çıkmak oluyor.

Maalesef temizlik korunması oldukça zor bir güzellik olduğundan, şehir nüfusunun tamamına yakını gayet titiz ve temiz bir şehir için çaba sarf etse de, belediyeler günlük çöp toplamak bir yana, günlük cadde ve sokaklarda temizlik yapsa da; az da olsa birilerinin hoyratlığı ve vurdumduymazlığı, şu güzelim şehri Ayıntap’ın, bu nadide gazi şehrin sokaklarını, parklarını ve meydanlarını kirletmeye yetiyor.

Bu konuda yapılacak temel çalışmanın daha çocukluktan eğitmek olduğu gerçeğini göz önünde bulunduran belediyelerimizin okullarla birlikte yürüttüğü temizlik projelerinin yanında, son olarak Şahinbey ilçe belediyesinin, temiz sokak ve kapı önlerine ödül vererek özendirmeye çalışması, bir kamu kuruluşu olarak gerçekten takdir edilesi bir çalışma olarak karşımızda duruyor.

Ancak bu çabalar, biz şehir halkının, kapı önlerini temiz tutmak, sokaklarımızı kirletmemek, parklarımıza çöp atmamak için belediyeler eliyle teşvik edilmeye ihtiyaç duyacak kadar duyarsız olduğumuz gerçeğini de ortaya çıkarıyor.

Parklarda gördüğüm her “çöp atmayın” uyarı tabelasının yanından utanç duyarak geçiyorum. Okuma yazma bilecek kadar medeni ama çöpünü yere atacak kadar vahşi bir toplum olamayız! Belediye ya da diğer resmi kurumların, uyarı ya da cezalarıyla çöp atmaktan vazgeçecek kadar yobaz olmamalıyız!

Oturduğu kanepeye tükürmeyen birinin, sokaklara da tükürülmeyeceğini bildiğini düşünüyorum. Salonunun ortasına sigara izmariti atmayan birinin, sokağının ortasına da bunu atmaması gerektiğini düşünebilmesi gerektiğine inanıyorum. Yatağında çekirdek çitleyip kabuklarını yorganın altına tükürmeyen birinin, parklarda oturduğu kanepelerin altına kabuk atılmaması gerektiğini idrak edecek kadar olgun bir insan olması gerektiğini hayal ediyorum.

Bu işin belediye yönüne geçmeden ve onları eleştirmeden önce, halk olarak bilmemiz gereken gerçek şudur: Halkının temiz tutmadığı ve çöp attığı bir sokağı temizlemekle bitirebilecek bir belediye teşkilatı yeryüzünde yoktur. Halkının faydalandığı parklara sahip çıkmadığı bir yerde, hiçbir bakım iç açıcı parklara sahip olmamızı sağlayamaz.

Devletlerin ve belediyelerin cezalarıyla ya da denetlemeleriyle değil; halkın kurallara uymaları, şehirlerine sahip çıkmaları, sokaklarını ve parklarını evlerinden bir parça gibi temiz tutmaları ile medeni bir şehir olmak mümkündür. Hiçbir kamu gücü, günün tüm saatlerinde bizim peşimizde gezip, elimizdeki izmarit ya da mendili veya cips ya da çikolata paketini nereye atacağımızı takip edemez. Bunu sağlayabilecek tek şey; içimizden gelen bir kararlılık ve medeniyet anlayışıdır.

Belediyelerimiz için henüz tasarı aşamasında da olsa; yeni çevre koruma yasası ile yeni bir denetleme ve belki de yük ama neticede hizmetlerini ve şehri koruma yolu açılıyor. Yasayla çevre korumak zorunda kalmamızın ayıbını biz düşünürken, onlardan da bir an önce bu yasaları uygulamalarını ve gerek uyarılar, gerek teşvikler, gerekse cezalarla şehrimizi ve tabi kendi yaptıkları hizmetleri korumalarını bekliyoruz.

Halkımızı doğal olarak gayet iyi tanıyan ve bu konuda ihtiyaç duyulan uyarı ve teşvikler için kafa yoran, emek harcayan belediyelerimize teşekkürü bir borç biliyorum. Ancak yeterli olmadığını ve daha fazlasının gerektiğini onlar da eminim bizim kadar biliyorlar.

Zabıta teşkilatının sadece iş yerlerini denetlemekten ibaret bir vazife sınırı olmadığından yola çıkarak, gereken yerlerde devriye ve denetlemelerle, hiç değilse umuma açık yerlerde işlenen çevre cinayetlerini tespit ve müeyyide uygulanması konusunda adımlar atılmasını bekliyoruz.

Denetlenen ve gözetlenen parkların daha temiz ve korunaklı olduğunu hepimiz biliyor ve görüyoruz. Öyleyse özellikle çok kirletilen ve yıpratılan parklar için mevsimsel de olsa güvenlik ve denetleme ekiplerinin görevlendirilmesi gerekiyor.

Örneğin merkez ilçelerimizden Şehitkamil’de Dülük, Şahinbey’de ise Yeşil Vadi gibi park ve mesire alanları, çok iyi korunan ve düzenlenen yerler olarak öne çıkıyor. Buralarda 24 saat denetleme yapan görevliler olduğunu görüyoruz. Şehrimizin en düzenli ve kullanışlı, içimiz rahat ederek faydalandığımız bu iki büyük güzelliğinin diğer yerler için de örnek olması mümkün olsa gerek.

Tabi ki, her çabanın ve çalışmanın bir faturası olacağını, teknik ya da hukuki boyutlarını, prosedürleri ya da kanunları biz sıradan vatandaşlar bilmiyoruz. Belediyelerimizden beklediğimiz, daha çok denetleme ve müeyyidelerle, şehrin temiz kalmasını, çöplerin sadece toplanmasını değil atılmamasının sağlanmasını istiyoruz. Koruyucu hekimlik gibi koruyucu belediyecilik bekliyoruz.

Belediyelerimizin kendi çalışanlarının da yaptıkları çalışmalarda temiz ve titiz olmalarını beklediğimizi söylemeye gerek duymuyorum ancak sık sık baştan savma işlerle ve basit kirliliklerle karşılaştığımızı belirtmekle yetineyim. Bunu haftaya ayrıca işlemek üzere erteleyeyim.

27 Kasım 2020

Milli Görüş için şahitliğimdir

 


İnsan evladının nefsini temize çıkarma sevdasını hepimiz bilerek ya da bilmeyerek yaşıyoruz. Daha ufacık bir çocukken başlayan “ama o da yaptı”, “ama onlar da şöyle yapıyor” gibi savunma mekanizmalarımız hep nefsimizi temize çıkarmak için birilerini kullanmanın ve harcamanın herhalde ilk ve son masum şeklidir. Çünkü orada konu en fazla, fazladan yenilen bir kurabiye ya da yarım bardak meyve suyudur veya iş kavgaya varmışsa, bir tekme ya da yumruk olur.

Zaman geçip, hayat insanı büyüttükçe, konular ve savunma metotları da değişir ve artık masum bir savunma ya da sadece nefsini/kendini temize çıkarmak gibi bir şekilde hoş görülebilecek sebepler yerini, menfaat elde etmek için rakiplerini yok etme amacına dönüşebilir, dönüşüyor da…

Ve fakat konu; din ve dini hayat, İslam ve İslami cemaat veya yapılar olduğunda artık kişisel savunma ya da menfaat temini gibi ferdi amaçları bile gölgede bırakacak kadar büyük bir toplumsal saldırının, kendini makbul ve temiz göstermek için başkalarını kirli ve suçlu ya da en azından zan altında gösterme gayretinin adı, nefsini temize çıkarma sevdasını çok aşar ve bir fitneye dönüşür.

Allah(cc), alim bilinen birini Müslümanların ıslah ve irşadıyla değil iftira ve ifsadıyla meşgul ediyorsa, ona başka bir bela gerekmez. Bu onun “muhabbetullahı” kaybettiğinin ve yakında Müslümanların gönlünden de silineceğinin işaretidir.

 

Kendince İslam’a hizmet etme çalışmalarının temelini ya da duvarlarını, başka Müslümanların “güya” kabahat ya da kusurları oluşturuyorsa, tebliğ ve irşat faaliyetlerini birilerini kötülemeden yapamaz hale gelmişse, tuttuğu yolun doğruluğunu ispat için sair Müslümanları o yola dolgu malzemesi olarak kullanmaktan çekinmiyorsa, gittiği yol peygamberliğin mirasçılığı değil, şeytanın yeni şubesinin açılış konuşmasıdır.

 

Allah(cc) hidayetten ayırmasın! O, kalpleri kayanların ayaklarını da kaydırır ve daha “ne oluyoruz” demeye kalmadan, insan kendini bir kenefin dibinde debelenirken ve diğer Müslümanlara saldırırken bulabilir.

 

Bu vesileyle gündemde yer alan ve çok önceleri Avrupa Milli Görüş Teşkilatları olan ismini İslam Toplumu Milli Görüş olarak değiştiren ve Avrupa’da yaşayan çoğunlukla Türkiyeli ancak kapıları her ırka ve dile açık bir teşkilat olan IGMG hakkında şahitliğimi yapayım.

 

IGMG yani Milli Görüş; uzun yıllar imam veya yönetici olarak içinde bulunduğum, Avrupa’da ve dünyanın başka beldelerinde Müslümanların infak ve teberruları ile ayakta tuttuğu ve ihtiyaç olan her yere koşturan, yardım alan değil yardım eden bir kurumdur.

 

Afganistan’dan Çeçenistan’a, Bosna’dan Moro’ya kadar hemen her yerde, uzattığı yardım eli ile, hürriyet ateşine odun taşıyan, bir çok konuda öncülük eden ve çığır açan faaliyetleriyle rüştünü defaatle ispat etmiş bir camiadır.

 

Bir çoklarımızın adını bilmediği ve haritada yerin bulamayacağı coğrafyalarda, mazlum ve garip insanlar için, her bakımdan elinden gelenin en iyisini yapmaya çalışan bu kurumun, son yüzyılda Avrupa’da kurulmuş en büyük sivil toplum kuruluşu olduğu gerçeğini hatırlamakta fayda var.

 

Avrupa’da yaşayan herkes bilir ki; kim ve ne olduğuna bakılmadan, dili ya da ırkı sorgulanmadan ya da aşağılanmadan, sadece ve yalnızca Müslüman olan herkes, elini kolunu sallayarak o teşkilatlara girer ve çıkar, hizmetlerden faydalanır ve destek olabilir. Yeter ki, samimiyetle Müslümanlarla birlikte olmak istesin.

 

Kapıları her zaman herkese açık olan ve halen herhangi bir siyasi yapı ile organik bağı olmayan, mensupları arasında farklı politik görüşlerin yer bulabildiği, temelleri İslami bir kurum olmak üzere atılan, kendi fetva komisyonu ve imam yetiştirme çalışmalarının yanında, zekat ve hac organizasyonları, hanımlara ve gençlere yönelik özel çalışmaları, ana okullarından üniversitelere kadar uzanan geniş bir yelpazede sundukları eğitim desteği ile, neredeyse bir devlet kalite ve sürekliliğinde hayırlı ve güzel işler yapan bu teşkilatın karalanmaya ve zan ile suçlanarak, insanların gözünden düşürmeye çalışmanın ne insani, ne dini, ne de vicdani bir izahı yoktur.

 

Böylesine devasa ve kurumsal yapıların içinde, elbette kusurlar bulunur, elbette kusurlu insanlara rastlanır. Bunca yıllık bir teşkilatın içinde bunlar olmasaydı şaşırmak gerekirdi. Ancak geneli aile gibi birbirini tanıyan ve bulundukları ülkelerde İslami yaşantıyı kolaylaştırmak dışında bir amacı olmayan bir yapıyı, tehlike göstermeye çalışmak; bir tür muhbirlik, bir nevi fitnecilik, bir açıdan İslam’a düşmanlık ve bir diğer açıdan şahsi menfaat temini için Müslümanlara iftara atmaktır.

 

Karalamaya çalışanların yüzü kara olsun!

 

Hariçten gazel okumak; Suriye ve Filistin

  Hızlı zamanlarda yaşıyoruz. Günlük hatta saatlik değişimler, olaylar ve bilgiler su gibi hatta esen bir yel gibi akıp duruyor. Bu haber ve...