12 Nisan 2021

Şehir ve Ramazan

 Ramazan ayı zamanlardan bir zaman dilimidir ve seçkinliği, özelliği zamanın da yaratıcısı ve deveran ettireni olan Allah(cc)’tır. Ramazan ayı hikmeti ilahi gereği kameri takvime göre tayin edildiğinden, bir mevsime sabitlenmeyip, yıl içinde dolaşmasıyla aslında bizzat hareketin temsili bir zaman dilimidir.

Takvimin Ramazan ayına gelmesi, oruç sebebiyle hakim olan sükûnetin harekete dönüşme merkezinin bedenler değil ruhlar olduğunun göstergesidir.

Köylere de gelen Ramazan ayının, şehirlerde yaşanması nispeten daha zordur. Köyde insanlar, iş saatlerini, hayatlarının akışını kolaylıkla Ramazan takvimine yani sahura ve iftara, Kur’an’a ve namaza göre ayarlama imkanına sahiptirler. Şehir halkı ise, kendi kontrol ettiği ancak ne hikmetse fıtratına ve sosyal hayatına olduğu kadar, dini vecibelerine de uyumsuz bir sistemin akışına kapılıp gider.

İş saati ayarlanamadığı için sahura kalkmanın sorun olduğu kadar, iş çıkış saatlerinde trafikte geçecek iftarlar da ayrı bir sıkıntı sebebi olur.

Bugünün dünyasında artık, sistemin fıtrat ve dine göre ayarlanma beklentimizi ertelemek hatta çoğumuzun yaptığı gibi hiç aklımıza getirmemek gibi bir çıkış yolumuz elbette vardır. Yaşananı olduğu gibi kabul edip, normali bu imiş ve başka türlüsü mümkün değilmiş gibi kabullenip, akıntıya kapılan çer çöp misali ömür geçirmek de bir seçenek.

Ve fakat; dünyanın bütün tantanasını, insan ve sahip olduğu değerlere, bedeni ve ruhi ihtiyaçlarına göre ayarlamak, bu akışı durdurmak, mesai mefhumunu değiştirmek, iş saati denilen mecburiyeti Ramazan ayına göre yeniden düzenlemek, sahur ve iftarı günün köşe taşları olarak sosyal hayatın merkezine koymak mümkündür.

Bu ihtimali aklının ve gönlünün bir kenarında bulundurmak ve imkanları kadar da olsa, kendi hayatında ve idaresindeki insanların hayatlarında bir yol aramak ve bir çözüm üretmek için kafa yormak, Ramazan ayının bereketlerinden biri olarak ortada duruyor. Ve hem kendi hem de başkalarının hayrını isteyen idarecilerin ve işverenlerin bir adım karşısında el değmemiş veya çok az kullanılmış bir ecir kapısı olarak açık.

Salgın şartlarına göre ayarlanan mesailerin, yavaşlatılan ya da tamamen durdurulan üretim hatlarının, engellenen seyahatlerin hatta sokağa çıkma yasaklarının gösterdiği; Ramazan ayını fert ve toplum planında çok farklı yaşayabileceğimiz gerçeğidir.

Bazı şeyleri Ramazan ayına özel değiştirebiliriz!

Ramazan ayının en müstesna ibadeti tereddütsüz oruç olduğu gibi, bütün ibadetler arasında ecir bakımından takvaya, iyiliğe götüren en sağlam yol ise infaktır ki; zekat ve sadakalar bu kalemde ele alınır. Yine Ramazan ayına özel olarak fıtır sadakası, bu ayda infakta bulunmanın değerini öğreten bir derstir.

Bu sebepledir ki; ümmet arasında Ramazan ayında zekatını hesaplamak ve vermek gibi adet yerleşmiş ve halen de genel olarak uygulanmaktadır.

Yoklukla varlığın birbirine bu kadar yakın olduğu başka bir zaman dilimi yoktur hayatımızda.

Ekmek ve su vardır ama gün boyu sofra kurulmaz, yani yokturlar.

Zengin ile fakir vardır ama bu ay boyunca herkes açtır, susuzdur.

Öfke ve kavga vardır ama bu ay boyunca herkes bir adım geri atar.

Zekat ve sadaka; Ramazan ayının varlıkla yokluğu buluşturan, toplumun maddi dertlerinin paylaşıldığı ve bunun başa kakılmadan, bir borç öder gibi titizlikle yapıldığı, orucun sadece bedenle değil bütün hissiyatla tutulduğu hayırlardır.

Şehirde herkesin oruç tutmayacağını, herkesin Ramazan ayı ile meşgul olmayacağını elbette biliyoruz. Elbette bu ayın hürmetine riayet etmeyenler de olacak. Dilleri ve elleri durmayacak. Bizi ve Ramazan ayını yok sayacaklar. Biz de onları yok sayacağız.

Bu ay boyunca, bize ve ibadetlerimize saygısı olmayanları yok sayacağız! Kendilerini görünmez zannetsinler, seslerini duymadığımız düşünsünler. Ramazan ayına, Kur’an’a, oruca, zekata ve sadakaya ayarlı olan gözlerimizi ve kulaklarımızı, parazit görüntü ve seslere kapatalım, varlıkları anlamsız, çırpınışları yetersiz, garezleri göğüslerinde düğümlü kalsın.

Ramazan ayı geldi! Yılın bize özel bir vakti geldi. Kainatın Rabbinin rahmet ve bereket kapıları açıldı, başka bir şeyle meşgul olmaya ne gerek! Vakit; Kur’an ve oruç vaktidir, namaz ve zekat vaktidir. Mübarek olsun!

 

05 Nisan 2021

Bir şehrin marka değeri: Küçük Buhara

 

Tarihin akışı içinde, değişen şartların getirdiği zorunluluklar kadar imkanların da etkisi ile, beklenmedik gelişmeler yaşanabilir.

Toplumun yok sayılan kesimlerinden biri çıkıp ülkenin lideri olur, dengeleri değiştirir, rotaya yön verir. Küçük bir kasabadan, bir dünya başkentine giden yol, kısa değildir ama hesapla bilinecek kadar basit de değil. Hayatın akışı; hem bir nehir gibi yatağında devam eder, hem de her an yaşanacak taşkınlarla, yeni yönler ve yollar açar, yeni imkanlar ve fırsatlar doğurur.

İşte tam da öyle bir dönemden geçtiğimiz hususunda neredeyse ortak bir tezi varken, şehirlerimizin, gönül ve kültür coğrafyamızda ortaya çıkan boşlukları doldurmak için, derli toplu,, ele avuca sığar, temelleri sağlam, ufku geniş  ve ayakları sabit bir duruş, bir gelişme ve bir ilerleyiş sağlamaları için hepimizin sorumluluğu olduğu kesin bir gerçek.

Gaziantep; adı duyulduğunda, insanların mide salgılarını harekete geçiren bir şehir olmakla yetinecek bir şehir mi olmalıydı?

Bu kentin, tarihte üstlendiği rollerden geriye, sadece restore edilmiş taş duvarlara sinen ve özel bir dikkat göstermedikçe okunamayan hatıraları mı kalmalıydı?

Gerçekten; camilerin, hanların, hamamların ve sair binaların taş duvarlarını ihya etmenin kültür ve medeniyet adına, bir anıt dikmek ya da harabe bir anıtı canlandırmaktan başka bir katkısı olmasını mı bekliyordunuz?

Camiyi bina eden ruhu inşa etmek, hanları ayakta tutan erdemi ihya etmek, hamamların sembolleştirdiği tertemiz bir medeniyet kurgusunu resmetmek, medreselerin veya tekkelerin yetiştirdiği insan modelini keşfetmek, herhalde taşları kazımaktan, duvarları yontmaktan, çatıları aktarmaktan daha zordur ama her bakımdan medeniyet olmanın da olmazsa olmaz temel şartıdır.

Mısır’ın piramitleri, yönetici ve halklarına, ilahlık taslamanın neticelerini anlatır. Petra’nın harabeleri, Allah(cc) ve peygamberine savaş açmanın sonunu gösterir. Gaziantep’in mozaikleri ise, zenginlik ve şatafatın mutlaka toprak altına gireceğinin habercileridir.

Onlardan geriye, bir kültür ya da medeniyet kalmadı. Süslü taşlar ve renkli resimlerden başka…

Bundan bir asır ya da bin asır sonra, bugünün Gaziantep’inden geriye kalacak olan, kebap şişlerinden ve beyran sahanlarından daha başka ve daha çok, daha büyük bir şey olmalı!

İmam Gazali’nin ilim adamlarıyla görüşmek ve teatide bulunmak için geldiği ve kaldığı şehrin, temellerinde bin yıldır bu topraklara bereket suyu olan irfanın keşfedilip yeniden halkına ve insanlığa sunulması gerekiyor.

Yeryüzünde bulunan ilk üç İncil basımevinden birinin neden bu şehirde olduğu üzerinde kafa yormak gerekiyor.

Çok değil, sadece 100 yıl kadar önce, bir Halep sancağı iken, sıradan bir ticari yol kesişmesinin yanında, büyük ve değerli bir kültür ve medeniyet güzergahının avantajlarını kullanmış olan bu şehrin, artık baklavadan daha tatlı bir sunumu olmalı.

İnsan, yaratılış itibariyle; en üstte baş, altında kalp, onun altında mide ve en altta cinsiyetten oluşan bir varlıktır. Biz sıralamayı yanlış yaparsak, fıtratı tersine çevirip, amuda kalkarak yürümeye ve yaşamaya kalkarsak, çok uzun süre ayakta kalamayacağımız ya da en azından kendimiz olarak devam edemeyeceğimiz, kaçınılmaz bir netice olur.

Küçük Buhara olarak anılmanın herhalde bugünkü karşılığı gastronomi başkenti olmak değildir. Elbette yesin insanlar, esnaf elbette ziyaretçilerle ticaret yaparak gelir elde etsin. Ancak şehrin ruhunu doyurmadan, sürekli mideye çalışmanın sonu bellidir.

Akılsız güç, vahşete yol açar. Medeniyetsiz zenginlik, cimriliğe götürür.

Beyin ve düşünceleri, kalp ve duyguları, mide ve lezzetleri arasında denge kurabilmiş toplumlar medeniyet kurar ya da kurulu medeniyetleri ileri taşırlar. Dengesiz ayakta kalan yoktur!

Şehrin idarecileri ile halkı, akademik birikimi ile zenginleri, sağlıklı bir sacayağı oluşturarak, var olanı güzelleştirebilir, geleceğe de yön verebilecek güzel işlerin temellerini atabilirler. Toplum kesimleri arasında etkileşimin artması, ortaya konulan doğru işlerin sahiplenilmesi ve daha iyiye gidilmesi için ortak adımlar atılmasının en kestirme yoludur.

Zira bütün kesimler bir yerlerinden birbirine bağlıdırlar. Bağı çözen dengesini kaybeder. Halkının elinden tutmayan idareci dengesini kaybeder. İhtiyaç sahiplerine el uzatmayan zengin dengesini kaybeder. İlmini insanlarla paylaşmayıp fildişi kulesinde yaşayan alim dengesini kaybeder.

İlimden, irfandan yani medeniyetten mahrum kalan her şehir ve toplum dengesini kaybeder.

29 Mart 2021

Birbirimizin hayatını kolaylaştırabiliriz

 Kalabalık nüfusların, yoğun trafiğin, iyi geçinenlerle kıt kanaat hayatını idame ettirmeye çalışanların bir arada bulunduğu, kimisinin araç seçtiği, diğerlerinin balık istifi toplu taşıma kullanmak zorunda kaldığı, modern zamanlarda ve modern şehirlerde yaşıyoruz.

Dünya böyledir; her devirde rahatlık ve refah içinde hayat sürenler olduğu gibi, darlık ve sıkıntılarla hayatın ceremesini çekenler var olagelmiştir. İşte medeniyet dediğimiz şey tam da bu noktada ortaya çıkıyor.

Medeniyet en basit tarifiyle, insanların kendilerinden başkalarının hayatlarını kolaylaştırmalarıdır.

Bunu yapan bazen bir bilim insanıdır, bir alet veya buluşla insanların hayatını kolaylaştırır ve biz buna medeniyet deriz. Bazen eğitimsiz ve garip bir köylüdür, doğallığı ve insanlığı ile, ikramı ve samimiyeti ile insanların hayatını kolaylaştırır, güzelleştirir. İşte bu medeniyettir.

Bir sürücüdür, yayaya yol vermesi medeniyet seviyesini gösterir veya bir yayadır, kendisi için ayrılan geçitten geçerek medeni bir davranış sergiler.

Bir işyeri sahibidir, mekanının önündeki kaldırımı kullanmasından tutun temizliğine kadar, onun medeniyet ve insanlık seviyesini gösteren birçok gösterge vardır. Gülümsemeyi becermesi ve bunu içten yapması gibi.

Çocuğuyla sokakta yürüyen bir annedir bazen, onun yere attığı çöpü görmezden gelmez, alır ya da aldırır çocuğuna ve atılması gereken yere yani çöp kutusuna atmasını salık verir. Bu mümkün değilse uygun bir şekilde cebinde veya çantasında muhafaza eder, ta ki bir çöp kutusu buluncaya kadar. Biz buna medeniyet deriz.

Yazılı olan ve olmayan bir sürü davranış biçimi ile insanlığımızı ve medeniyet seviyemizi görebiliriz, gösterebiliriz. Ne ki, başkaları görsün diye sergilenen davranışların samimiyetsizliği, bize bir medeniyet yorgunluğu olarak döner ve ilk boşlukta içimizdeki yabani kendini ortaya atıverir.

Bu hayatı kolaylaştırma meselesinde, ilk derin sıkıntının bulunduğu nokta, insanların geçim dertlerine yardımcı olunmasıdır. Buna hiçbir bilim insanı herhangi bir keşifle derman olamaz. Hiçbir medeniyet göstergesi karın doyurmaz, sırtını örtmez insanların.

Yaklaştığımız Ramazan ayı, bu konuda bir adım atmaya imkanı olanlar için, en değerli medeniyet alameti, en yakınlarından başlayarak; önce akraba ve komşularına, sonra kendi şehir ya da köy halkına, sonra ülke sınırlarına, daha sonra da siyasi sınırların ötesinde bulunan gönül sınırlarının yettiği yere kadar, insanların dertlerine dermen olmaya gayret etmek yani hayatlarını kolaylaştırmak için adımlar atmak, el uzatmak gibi, aslında maddi olsa da, değeri manevi olan bir yardımlaşma zamanıdır.

Tebessümün sadaka olduğunu öğreten bir dinin mensupları olarak, yardımlaşmanın ve birbirinin hayatını kolaylaştırmanın, pek çok yolu olduğunu tahmin etmemiz zor değildir.

Alacaklının borçluya zaman tanıması ya da bir kısmını hatta tamamını bağışlamasından tutun, bir oruçlunun iftarına vesile olmaya, ona bir yudum su, bir lokma ekmek ikram etmeye kadar; Ramazan ayı geldi diye fiyatlarına zam değil, mümkün olan miktarlarda indirim yapmaktan, bir gıda kolisi vermekle işin bitmeyeceğini ve hayatın bir koliye sığmayacak kadar büyük olduğunu idrak etmeye varıncaya kadar, daha nice yollar var.

Olağan dışı şartlardan ve zor zamanlardan geçtiğimizin farkında olarak, her birimiz kendi açısından, diğerlerinin hayatını kolaylaştıracak, güzelleştirecek ne yapabilirimin derdinde olursak, bu Ramazan ayını da, şu salgın belasını da en hayırlı şekilde geçirmenin bir yolunu bulmuşuz demektir.

İnsanların hatırlarını saymak ve sormak gibi, maddi külfeti olmayan iyilikler kadar, karınlarını doyurmak ve sırtlarını giydirmek gibi manevi boyutu paha biçilmez güzellikler sergilemek, medeniyetten nasibimize ne kadar düştüğünün en güzel alametleridir.

Kamu kurumlarının ve belediyelerin, bu zaman dilimlerinde standart haline getirdikleri, yardımlaşma organizasyonlarını destekliyor ve büyüyerek devam etmesini diliyoruz. Halk olarak bizim gözümüzün gördüğü ve elimizin erdiği ancak resmi kurumların ulaşamadığı birileri olacaktır, onların da sorumluluğu bizdedir.

25 Mart 2021

Toprağa ve yeşile yakın olmak

Hep bir yerlerde yetişmek için süregelen yarışın içinde gibiyiz. Herkesin acelesi var. Kaldırımlardaki yayaların, araçlarındaki sürücülerin arasında, bir adım öne, bir araç öne geçmek için çırpınıp duruyoruz.

Bütün gelişmişliğimize rağmen, bugün şehirde yaşayanlarımızın çoğu, sakin bir köy sabahı hayali kuruyor. Korna ve bağırtıların olmadığı, horoz ve kuzu seslerinin melodisiyle uyanılan bir sabahın bize ne kadar iyi geleceğini düşünüp duruyoruz. Köy, biz şehirliler için biraz tatil yeri olduğundan, işleri ve yorgunluklarını hesaba katmadan, alternatif bir kaçış yeri gibi görünüyor.

Oysa köylerde yaşayanların da çoğu, şehrin nimetleri için oraları terk etme hayali kurmakla meşgul ya da bizzat yola çıkmış geliyor. Öyle ya, Türkiye'de, köylerde yaşayan nüfusumuzun oranının yüzde onun altına düşmesi de bunun göstergesi.

Topraktan uzaklaşıyoruz! Hayvanlardan, ağaçlardan, taşlardan uzaklaşıyoruz. Ayaklarımızın altında kuru dallar kırılmıyor şehirlerde. Başımızı kaldırıp filiz veren ağaçlara bile bakmaya zamanımız kalmadı.

Oysa üstünde dolaşan her şey gibi, bir gün mutlaka bağrına döneceğimiz toprak; bizim sadece bedenlerimizin beslenme kaynağı değil, aynı zamanda ruhlarımızın da ferahlama ve güçlenme noktası.

Bu noktada şehir için parkların, yeşil alanların değerini anlatmaya gerek kalmıyor aslında, kalmamalı da. Hepimizin daha çok yeşilliğe, daha çok canlı hayvan görmeye ihtiyacımız var. Sokak köpekleri ya da kedilerinin daha ötesinden bahsediyorum.

Yeşili ve canlılığı, şehir insanının ihtiyaçlarının ilki olarak tanımlıyoruz. Bir parkta akan suyun, yüzen ördeklerin ya da bir havuzda yaşayan balıkların, insana verdiği sükûnet ve hayat hissi başka hiçbir şekilde alınamıyor.

Belediyelerimizin mevcutla yetinmemeleri ve her mümkün olan alanı yeşillendirmeleri, her kaldırıma veya orta refüje uygun ağaçlandırmaları yapmaları, mevcut park ve yeşil alanları titizlikle korumaları boyunlarının borcudur, şehre ve halkına hatta gelecek nesillerine olan borçları hem de.

Yeşilin verdiği huzur ve sükûneti, suyun yaşattığı dinginlik ve dinlenme hissini, modern çağın ürettiği hiçbir eğlence aracı sağlayamıyor. Toprağa yakın oturmanın, çimlere temas etmenin, ağaçlar arasında yürümenin verdiği enerji ve sağlığı, hiçbir terapi metodu ile elde edemiyoruz.

Öfke topu gibi gezen hemşerilerimizin, hızı ile asfaltı ağlatan sürücülerimizin, ailesine ya da yakınlarına bile gülümsemekten aciz kalanlarımızın, çalışanlarını kulu gibi gören işverenlerimizin, çocuğunu hırpalayan annelerimizin, tokatlayan babalarımızın, velhasıl hepimizin bir sakinliğe, bir yeşilliğe, bir canlı hayvanı seyretmeye, şu güzelim bahar zamanı göz veren ağaçlar altında oturmaya ihtiyacımız var.

Bir durmamız, yavaşlamamız, sakinleşmemiz gerekiyor. Koşmaya biraz ara vermemiz, bir derin nefes alıp, şöyle bir etrafa bakmamız gerekiyor.

Hayat öyle ya da böyle devam ediyor, edecek! Bu hengamede kaçırdığımız huzurun, kaybettiğimiz muhabbetin, terk ettiğimizin dostlukların, yitip giden nesillerin ise telafisi olmayacak.

Hepimiz biraz sakin olabiliriz, bir adım geri atabiliriz, biraz yavaşlayabiliriz. Neticede sadece ve yalnızca bir tane hayatımız ve malumunuz sınırlı bir ömrümüz var.

Dünyadan nasibimiz; gördüğümüz, dokunduğumuz, kokladığımız, tattığımız ve duyduğumuz kadar, ötesi yok…

15 Mart 2021

Mozaik yaşam modeli

İnsanların çeşitli ırk, dil ve renklerle yeryüzüne yayılmış olması ve bu farklılıkların, tanışmak ve bilinmek için olduğu kadar, birlikte yaşayabilme noktasında sıkı bir imtihan olduğu, hemen her devirde öne çıkan bir mihenk olarak karşımızda duruyor.

Devletlerin ve toplumların medeniyet göstergelerinin en belirgini, hiç kuşkusuz aralarındaki en zayıfların haklarının ne kadar korunduğu ile alakalıdır. Bu zayıflar arasında; kimsesiz çocuklar kadar, yaşlıların durumu ile, kadınlar kadar zor durumda kalan yolculara muamele anlayışı gibi köşe taşları vardır.

Toplumlar için kendinden olan zayıflara yaklaşım kadar bir diğer net medeniyet göstergesi de kendinden olmayanlara reva gördüğü muamelelerdir. Kendinden olmayanlar; dini, ırkı ya da dili farklı olanlar olabileceği gibi, teninin rengi farklı olanlar da olabilir.

Burada kendinden olmama ibaresi bir durum tespitidir. Aksi halde zaten insan olmakla her birimiz mutlak ve kesin bir eşitliğe sahibiz. İnsan onur ve haysiyetine yaraşır bir muameleyi herkes hak eder.

Tarihin şahitliği ve günümüzün yaşanan birçok olayı göstermiştir ki; biz Müslümanlar, gerek teori gerekse pratikte, insanlar arasında ayrım yapmadan muamele noktasında örnek bir duruşa sahibiz.

İnananların kardeş kılınmasında, ayrılıkların silinmesi olduğu kadar, inanmayanların düşmanlaştırılması gibi bir yanlışa düşmek de yoktur. İç bağları sağlam tutan ve kenetlenen toplumların, özgüven ve huzurla, diğer toplum modelleri ile münasebete girdikleri sosyolojik bir gerçektir.

İçinde kin ve nefret barındırmayan, her din ve ırktan insanı muhtemel kardeşi olabilecek kişiler olarak gören ve tabii ki dininin ve adetlerinin bir gereği olarak bu insanlara iyi davranan, dürüst iş yapan ve aldatmayan, kalplerini kazanmayı dünyanın en değerli işi olarak gören bir anlayıştan da ancak bu beklenir.

Bundan 100 yıl kadar önce, işgalciler ve onların rüzgarına kapılarak yüzyıllardır devam eden toplumsal barışı imha eden yerli işbirlikçilerinin, bu topraklara yaptıkları en büyük kötülük, insanlar arasında uzun süre devam eden ve derinleşen bir düşmanlık tohumu ekmiş olmalarıdır.

Gaziantep tarihinin buna şahitliği oldukça önemli bir örnektir. Bu şehirde, farklı mezheplerden Hristiyanlar, Yahudiler ve Müslümanlar daha düne kadar huzur içinde yaşamış ve bölgemizde yaygın olduğu üzere, Osmanlı devlet idare anlayışının bir sonucu olarak, şehir ve kazaların idarelerinde de söz sahibi olmuşlardı.

Halbelkader elime ulaşan, 1321/1903 tarihli Halep Salnamesi’nden Ayıntab (Gaziantep) kazasının nüfus cetveli. İslam, Ermeni, Katolik, Protestan, Latin ve Yahudi nüfusu hakkında verilen bilgilerle geçmişe ışık tutuyordu.

Salnameye göre, Ayıntab (Gaziantep) kaza idare heyetinde 2 Ermeni üye bulunurken, mal müdürlüğü ve mahkeme üyesi olarak da iki gayri Müslim olduğunu görüyoruz. Birinci Dünya Savaşına kadar yürüyen sistemin güzel bir örneği.

Bugün bu mozaiğin kırılmış olmasından, bizim değil batılı kışkırtıcıların mesul olduğunu anlamak için o müstesna düzenin bu topraklarda yaklaşık bin yıl gibi bir süre sorunsuz devam ettiğini hatırlamak kafidir.

Selçuklu ve Osmanlı’nın en önemli gücü, farklılıklarına rağmen herkese verdiği aidiyet hissinden kaynaklanıyordu. Bugün de genel olarak, resmiyette aynı havanın tesis edildiğini, şehrimizi oluşturan göç ve ticari trafiğin kamusal korunma altında olduğunu görüyoruz.

Şehir halkının farklı din ve ırklara gösterdiği müsamahayı, farklı nedenlerle farklı devirlerde bu şehre göç etmek zorunda kalanlardan da esirgemediğini görmek ayrı bir medeniyet alameti olarak tarihe yazılıyor.

Medeniyetlerin durağı, yolların kavşağı konumu ile Gaziantep, farklılıkların enfes bir mozaiğe dönüştürülmesini geçmişte gerçekleştirdiği gibi; bugün de, gelecekte de yaşatmaya devam edecektir.

Müzelerde sergilenen rengarenk taşların resmettiği güzellik, şehrin genel manzarasına yansımalıdır.

Unutmayalım; mozaikler tamamen harika taşlardan oluşmaz, kırık dökük, eğri büğrü, düzgün dürüst, büyük küçük, sert yumuşak, sağlam kırık, her çeşit ve durumdaki taş, kaliteli bir harçla birleştirilir ve güzel bir renk cümbüşü, güçlü bir zemin ya da bir duvar hatta tavan ortaya çıkar.

08 Mart 2021

Sivil sorumluluk şehrin canıdır

 Geçmiş medeniyet ve şehircilik anlayışlarını irdelerken, kendi ecdadımızın örnek sistemlerini, hem devlet kurumlarının kamusal adımları, hem de halkın sivil desteklerini içeren vakıf ve benzeri etkin katılımları ile yad etmeyi pek bir seviyoruz.

Selçukludan Osmanlıya, hanlardan hamamlara, kervansaraylardan şadırvanlara, camilerden mekteplere varıncaya kadar, kurgusu ile bir medeniyet olduğu kadar, devamlılığını sağlamak için oluşturulan vakıfları ile de müstesna bir gelecek tasavvurunu, hasretle ve biraz da gururla biliyor ve anlatıyoruz.

Üstüne eklediğimiz ve pek bir sitayişle andığımız, halktan sıradan insanların kurduğu, sokakların ve meydanların düzen ve temizliği, sokak hayvanlarının bakım ve beslenmesi hatta çöplerin toplanmasından, yeniden kullanılacak durumda olanların dönüştürülmesi gibi, bugün tamamını belediyelerin icra ettiği, oldukça önemli hizmetlerin, mazide vakıflar tarafından verildiği gerçeğidir.

Yani bundan çok değil, belki bir asır önce, bugün vergilerimizle resmi hizmet olarak sunulan bazı işlerin, organize olan hayır sahibi ve hayırlı işler yapmak derdinde olan insanlar eliyle icra edildiği bir vakıadır.

Halkın resmi kurumlarla sorumlulukları paylaşması, hem uzaktan laf etmenin dayanılmaz hafifliğini engelleyen hem de gerçekten sorun olan meselelerin, kamu ve halkın ortak katılımları ile, herkesin hayrına, sorunların şehrin ihtiyaçlarına uygun şekilde çözülmesine çok büyük katkı sağlayacak, hassas bir duyarlılık noktasıdır.

Sokaklara tükürenleri denetleyen ve ceza yazan bir devlet kurumumuz olmayabilir ama eskiden olduğu gibi; sokaklara tükürenleri güzellikle uyaran ve günün şartlarına göre o pis atıkları ortadan kaldırmakla meşgul olan bir vakfın olmasını, bugün hayal bile edemiyoruz.

Nasıl olsa belediye elemanları temizliyor diye meydanları ve caddeleri kirletmekte bir mahzur görmeyen anlayışların değişmesi, bugünden yarına kolaylıkla sağlanacak bir iş değildir. Bunu kamu yasakları ve denetlemeleri kadar, toplumsal bilincin artırılması ve tüm kesimlere yayılmasıyla başarabiliriz.

Halk olarak bizlerin, hakkında “hariçten gazel okumak” dışında hiçbir adım ve çabamızın olmadığı meselelerin, nasıl olup da bizi de memnun edecek şekilde sonuçlanacağını beklememizin izahı yoktur.

Şehrin gelişen ve değişen yüzünden, genişleyen ve artan sosyal çeşitliliğinden, çoğalan zenginliğinin yanında gözden kaçan fakirliğinden, idarecilerinin çabasının yanında halkın tepkisizliğinden, çok konuşan ama hareket geçmeyişimizden rahatsız olanlarımız mutlaka vardır.

Şikayet ve sızlanmaların bir adım ötesine geçmek isteyenler için; adım atılacak alan, altına el konulacak taş, sırtlanacak yük, omuz verilecek garip, tutulacak el, silinecek yaş, sıvazlanacak sırt, okşanacak baş, örtülecek açık, temizlenecek pislik, toplanacak çöp, alkışlanacak hareket, gülümsenecek komşu, selamlanacak hemşeri, beslenecek hayvan, korunacak yeşillik ve daha neler neler, illaki vardır.

Eskilerin biraz mizahi de olsa, dillere pelesenk olan meşhur deyimi ile; “her şeyi devletten beklememek” gerekir. Nihayetinde devlet dediğimiz, bizim yani halkın arasından çıkan insanların, bilgi ve becerileriyle hareket eden dev bir organizasyondan ibarettir. Bu deve yön vermek milletin vazifesidir.

Gelecek nesillere bu devirden kalacak olan şeyin, bizden öncekilerden kalanlardan bir adım daha iyiye ve güzele doğru ilerlemiş olması gerekir. Aksi halde, nesiller boyu Selçuklu ve Osmanlı vakıflarını, toplumsal destek ve denetleme kurumlarını, milletin devlete bırakmadan kendi çözdüğü işleri, özlemle anlatmaya devam ederiz.

Bunun en acı yanı ise; tarihin bu döneminden bahsedilirken, bizim adımızın geçeceği yerin boş kalması olur. Yaşamış, yemiş ve içmiş, sonra da ölmüş bir toplum hakkında kimse tarihe not düşme ihtiyacı duymaz.

Toprak olan ve toprağa karışan işler yapanların hatıraları da toprağa karışır ve unutulur. Geleceğe kalacak olan, geçmişiyle övünmekten başka mahareti olmayanlar değil; ikisi arasında sağlam köprüler inşa edenlerdir.

01 Mart 2021

Ticari ahlak medeniyettendir

 Gaziantep ticari hayatının tarihi merkezi olan ve meşhur pazar ve çarşıların ortak noktalarından birinde uzun zamandır bir Ahi Evran heykeli bulunuyor. Heykeller yoluyla gelecek nesillere bir hatıra ya da öğreti bırakmanın ne kadar mümkün olduğunun sosyolojik neticelerini ehline bırakalım.

Sembolleştirilen meslek örgütü yapısı ile Ahilik ve ticarete ahlak ve medeniyet getiren Selçuklu izlerini bu topraklara olabildiğince sağlam bir şekilde yerleştiren Hoca Nasreddin; aynı zamanda Moğol işgaline karşı direnişi teşvik eden, birlik ve beraberlik ruhunu tetikleyen, Anadolu’da yurt edinen neslimizin, putperest ve kan içici zalim Moğol işgaline karşı durmasını destekleyen, bu uğurda kendisine destek veren Mevlana’nın oğlu Alaeddin Çelebi ile birlikte Moğollarla girişilen bir mücadelede 93 yaşında şehit olan bir kahramandır.

Moğol işgali gibi ağır bir dönemde, ticari hayatın ilke ve kurallarını belirleyen ve bunları adeta bir standart haline getirerek örgütleyen Ahi Evran Hoca Nasreddin’in aynı zamanda direnişe de destek veriyor olması, ekonomi ile siyasi hayatın iç içe gidişinin de bir göstergesidir.

Bugünün dünyasında ve şehrimiz özelinde, ticari hayatın erdem ve ilkelerinin; sürekli kazanmak ve türlü hilelerle zenginleşmekten başka bir hedefi olmayan kapitalist yaygın anlayışa karşı çok önemli bir sınama ile karşı karşıya olduğu bir gerçektir.

Dürüst ve ahlaklı bir tacirin, huzurlu ve müreffeh bir toplumun temel taşlarının en önemlilerinden olduğunu bir kenara not etmemiz gerekiyor.

Şehrimiz son yıllarda atılan adımlarla, tanıtım ve tescillerle, gerek ülke gerekse dünya çapında bir çekim gücüne kavuşmuş ve ziyaret edilmek istenilen özel bir yer haline dönüşüp bir nevi markalaşmıştır. Bunda yerel yönetimlerin çabalarının çok büyük ve değerli olduğunu da teslim edelim.

Ancak hiçbir tanıtım faaliyeti, yaptığı alışverişten memnun olarak ayrılan bir ziyaretçinin diliyle yapacağı şahitliğin önüne geçemeyecektir. Bunu sağlayacak olanın ise, ticari ahlaka uygun bir fiyatlandırma ile insanlara misafir gibi muamele eden esnaf olduğu bir gerçektir.

Geçtiğimiz yıllarda ramatçılık sektörü üzerine muhabbet ettiğimiz bir arkadaşımızın; önceleri bölge ülkeleri dahil, birçok şehre ürün satan ve bir bakıma ramatçılığın merkezi olan Gaziantep’in bu alanda oldukça gerilediğini ve sektör büyüklüğünün 3 işyerine kadar düştüğünü anlattığını hatırlıyorum.

Şüphesiz rızık ve kısmet apayrı bir hadisedir. Ancak insanların sebeplere riayet etmeleri de dünyada bir şeyler elde etmenin değişmez kanunudur. Su içmeden susuzluğun giderilmesi ne ile mümkün olabilir?

İşin kişisel kazanç boyutunu aşamayan ve hırsla hep daha çok kazanma derdinde olan, daha çok kar için her yolu mubah gören bir anlayışa karşı yapılabilecek tek şey; ticaretin bir ülkenin bağımsızlık ve istikbalini inşa eden bir faaliyet olduğunu hatırlatmak ve ahlaksızlıkla sahtekarlıkla yürütülen bir ticaretin, aynı zamanda tüm toplumun varlığına vurulan bir darbe olduğunu göstermek gerekiyor.

Yaşadığımız topraklarda huzur ve sükûnetin bozulması, genel refah seviyesi ve zenginliğin yayılmaması, birilerinin uyanıklık zannederek üç beş kuruş daha fazla kazanma uğruna, acımasız bir kapitaliste dönüşmesi ile halkın bir kısmının yokluğa mahkum edilmesi, memleketin bereketinin eksilmesine ve maneviyatının çürümesine yol açacak kötü bir yoldur.

Ticari hayatın canlılık ve kalitesi, getirisinin artması ve devamlılığı, dürüst tacirlerin oluşturduğu dengeli piyasalarla sağlanabiliyor. Aksi halde bir süre sonra, ruhsuz bir balon gibi sönme kaçınılmaz oluyor.

Ekonomik olarak zor zamanlardan geçtiğimiz bugünlerde, merhamet ve denge ile tayin edilecek fiyatlandırmaların değeri sair zamanlardan çok daha fazla olacaktır. Bu şehrin ve bu ülkenin, ekonomik hayatının gidişatından herkes etkileniyor.

Ticari hayatımızda dürüst tacirlerin çoğalmasına, Ahilik gibi tarihi kurum ve anlayışların zamana göre yeniden canlandırılıp, insanlara para kazanmanın tek amaç olamayacağını yeniden öğretmeye şiddetle ihtiyacımız var.

Bir işi yapmak için mesleki yeterlilik kadar insani kalitenin de şart olduğunu, merhamet ve cömertlik olmadan kazanılacak paraların insanları birer Karun’a dönüştürme ihtimalinin bulunduğunu, hepsinden önemlisi; bu dünyada elde edilen her bir kuruşun ve harcanan her bir liranın mutlaka nereden ve nasıl gelip, nereye ve nasıl gittiğinin hesabını vereceğimizi zihinlere ve kalplere kazımamız gerekiyor.

Kul hakkının dünyada ve ahirette karşılığı pek bir ağırdır ve onu tartacak tek terazi kıyamet meydanına kurulacak olan Mizan’dır!

Hariçten gazel okumak; Suriye ve Filistin

  Hızlı zamanlarda yaşıyoruz. Günlük hatta saatlik değişimler, olaylar ve bilgiler su gibi hatta esen bir yel gibi akıp duruyor. Bu haber ve...