13 Mart 2023

Niyet; her başlangıç ve her bitiş için

 Kimin neyi hangi niyetle yaptığını en iyi bilecek olan elbette Allah(cc)’tır, bir de kişinin kendisi. Biz faniler ancak zahirde gördüğümüze göre karar verir ve muamele ederiz.

İslam erken tarihine birazcık vakıf olan herkesin bildiği meşhur rivayettir Kuzman hadisesi. Cesur ve iyi bir savaşçı olan bu zat, büyük yararlıklar gösterdiği Uhud Muharebesi sonrasında yaralı ve acılar içindeyken kendisini tebrik edenleri reddetmiş ve şerefi için savaştığını söyledikten sonra acılara dayanamayıp intihar etmiştir. (İbni Hişam)

Savaş meydanına Allah’ın Rasulü’nün daveti sebebiyle değil, Medine kadınlarının kınamaları sonucu katılmıştır. Allah(cc) için değil şerefi için savaşmış ve cehennemlik olmuştur.

Niyet işte tam da böyle dönüşü olmaz yerlerde insanın hem dünyasını hem ahiretini perişan edebilirken, bazı noktalardan geri dönüş mümkündür. Kuzman, savaş meydanına gidip can vermese, Medine’de normal bir ölüm ile ölse şerefi insanlar nezdinde daha yüce kalırdı belki de. Ama tarihe böyle geçti ve kahramanlıklar ona fayda sağlamadı.

Kimin neyi hangi niyetle yaptığını en iyi bilecek olan elbette Allah(cc)’tır, bir de kişinin kendisi. Biz faniler ancak zahirde gördüğümüze göre karar verir ve muamele ederiz. Kuzman, o an bize sorulsa, çok büyük kahraman ve şehid derdik herhalde…

Bunlardan sonra günümüze gelecek olursak; hele de bu seçim sathı mailinde, olacaklara şaşırmaya bile vaktimiz kalmayabilir. Niyetlerini asla bilemeyeceğimiz insanlar bizden daha dindar ve hayırlı görünebilirler.

Kalplerini açıp bakamayacak olmamız büyük bir sorun olsa da, aklımızı ve gönlümüzü kontrol altında tutmamız mümkündür.

Ömrü hayatında camide görülmemiş birinin adaylığı sözkonusu olunca bir anda namaza başlamasını herhalde samimi bulacak kadar saf olamayız. Ya da sadece seçim zamanlarında Kur’an ile meşgul olanların ihlaslarını biz tartacak olmasak da en azından bu halleri sebebiyle onlara inanacak kadar boş olamayız.

Varsa amelleri bizi bir şeye ikna etmek için değil Allah(cc) için olmalıydı. Seçim zamanlarında değil her zaman onların üzerinde görülmeliydi.

Bu sadece uhrevi samimiyet için değil, dünyalık işler için de basit bir ölçüm aracıdır. Hayatı boyunca bir nebze hayrı dokunmamış, iyi bir tek iş yapmamış birilerinin, kendilerine resmi yetki verildiğinde, iyi ve hayırlı olacakları ihtimaline inanmak için saflıktan daha fazlası gerekiyor.

İslam ve Müslümanlara nefretleri ile meşhur odakların baş köşelerinde oturan birinin, adil ve dürüst bir yönetim sergileme ihtimali, herhalde devenin iğne deliğinden geçme ihtimalinden çok değildir.

İsteyen istediğine inanıp istediği yola revan olacaktır ancak hiç değiilse hepimiz kendi içimizde, gönlümüzün derinlerinde, bizi rahatsız edecek işlere sebep olmayalım diye düşünmek durumundayız.

Varlığını bize düşmanlığından alanların dost olacağına inanmak ciddi bir akıl tutulmasıdır. Hayatı zulüm ve haksızlık üzerine kurgulanmış, politik davası menfaat ve para ile şekillenen birilerinin, bize hayırlı hizmetler yapacağını düşünmemiz çok ütopik bir hal olur.

Bütün plan ve hesaplar, Allah(cc)’ın planlarına toslayıp darmadağın olacaktır. Mutlaka ve muhakkak O’nun dilediği gerçekleşecek ve bize, -küfür ve sapkınlık dışında- her hal için hamd etmek düşecektir.

Allah(cc) gelecek günlerimizi hayırlara vesile kılsın. Büyük deprem felaketinde hayatına kaybeden tüm Müslümanlara rahmetiyle muamele eylesin. Bu yıkımın üstüne bize ve gelecek nesillere dünyalık endişelerden azade, ahiret hedefi odaklı hayat kurmayı nasip etsin.

06 Mart 2023

Felaketlerin hikmetini bilmek mi?

 Zor zamanlarda konuşmak her zamankinden daha kolay olsa da, çok daha fazla dikkat ister. Zira zorlukları yaşayanların bedenlerindeki yaraları kadar ruhlarında da açık ve hala kanayan yaralar vardır.

Kimimiz bazı yakınlarını kaybetmişken, bazılarımızın ayağı toprağa basan hiçbir yakını kalmamıştır. Sallanan sadece bedenler olmuyor, asıl derin izler ruhlarımızda kalıyor.

Ateş düştüğü yeri kavururken; alevleri yaklaşan, yakından bakan, gönlünü açan, el atam herkesi yakıyor.

İşte tam da bu noktada ağızlardan çıkan her söz kurşun gibi ağır, mermi gibi yaralayıcı olabiliyor.

Konu felaketlerin ilahi hikmetlerini idrak etmeye gelince, basma kalıp cümlelerle yaklaşmak hem sözün sahibini hem de sözün menziline giren herkesi yoruyor.

Allah adına konuşmak gibi ciddi bir riski göze alıp, felaketlerin sebeplerini matematiksel bir formülle çözerek sonuçları bilgiç bilgiç açıklamak maalesef kimseye bir fayda sağlamıyor hatta zarar veriyor. 

Bela ve musibetlerin umumi olması bize umum hakkında Allah’ın takdirinin hikmetini tayin hakkı vermiyor. En fazla kendi nefsimiz hakkında konuşabiliriz ki, bu da zandan ibaret olur ama hiç değilse kimsenin vebaline girmeyiz. 

Yaşadığımız salgın ya da deprem gibi felaketlerin hikmeti hakkında konuşmak ciddi bir iş. Şöyleydi de Allah belamızı verdi demek de yine Allah adına konuşmak oluyor. 

Kendimizle ilgili bile bu kadar rahat ve kesin konuşmamız doğru değilken toplumu mahkum ederek ilahi takdirin hikmetini çözmüş edasıyla konuşmak ne büyük cüret.

Her birimiz kendi hesabımızı -tıpkı ahirette yalnız vereceğimiz gibi- kendi başımıza vermeli ve tefekkür etmeliyiz. Kendimizde olanları gördüğümüzde ise kimseye diyecek bir sözümüzün kalmayacağı aşikardır.

Felaket zamanlarında insanların iman ve teslimiyetlerini destekleyici konuşmalardan başkasına ihtiyacımız yoktur. İnsanları suçlamak ya da aşağılamak gibi tuhaf yollara kapılmanın alemi yoktur.

Allah kainatın Rabbidir ve her işinde hikmetler vardır. Bunlardan bizim bilmemizi istediklerini vahiy yoluyla bildirmiştir. Daha ötesini alim ve fazıl Müslümanlar bizlerin idraklerinin alacağı seviyelerde anlatırlar, biz de dinler ve teslim oluruz. 

Depremlerin hikmetlerini kesin olarak bilmemiz mümkün değildir. Bu konuda ilahi bir vahiy ya da şüphesiz bir ilham olmadan konuşmak da mümkün değildir. 

Sünnetullaha aykırı fiil ya da oluşumların kişilerden veya toplumlardan kaynaklanan pek çok şekilleri vardır. Aynı şekilde kainatın işleyişine dair bilmediğimiz daha neler varken, her şeyi çözmüş gibi ahkam kesmek akıl karı değildir. 

Biz Allah’tan gelene boyun eğer ve bir yaprağın bile onun iradesi olmadan dalından kopamayacağını biliriz. Ancak neden incir yaprak dökerken zeytin dökmez bunun kesin sebebini bilemeyiz. Bilim ise bu konuda zandan ve tahminden öteye geçemez. 

Deprem gibi insan akıl ve idrakinin, güç ve gelişmesinin engel olma ihtimali bulunmayan bir hadiseyi de ne ilahi ne de bilimsel olarak mutlak çözmek pek kolay görünmüyor. 

Hocalar da jeologlar da çaresiz bu gerçeğe boyun eğecektir. İşin aslını ahirette ancak kesin olarak öğreniriz inşaallah…

22 Şubat 2023

Depremden aldığımız dersler

 Büyük hadiseleri uzaktan izlemekle bizzat yaşamanın farkının en net fark edildiği olay belki de depremdir. Bunca zamandır ekranlardan, sosyal medyadan takip edip, ah vah dediğimiz ve belki birkaç gün yardım ve destek paylaşımlarının yanında birkaç sms ile de maddi destek sağlayıp kenara çekildiğimiz ve unuttuğumuz hakikatle yüzleştik.

Bu defa sıra bizdeydi ve şehrimiz dahil on diğer büyük belde bu felaketle sarsıldı. Sarsıntıdan yıkılanların sayısı henüz tam olarak belli olmasa da bazı şehirlerde üçte bir oranında yıkım olduğu şimdiden biliniyor. Hasarlı binaların yıkılmasıyla yarıya ulaşması beklenen bu büyük felaketten hem toplum olarak hem de fert planında alınacak pek çok ders olduğu ortada.

Toplumumuzun gerek inşaat gerek altyapı, üstyapı ve sair ilgili tüm konularında konuşacak yeterince uzmanı var şükür. Konuşanlar kadar iş yapanların da olduğunu umut ederek o kısmı bir kenara bırakıyorum. Daha çok ferdi olarak ben ne yaşadım ve ne anladım, dahası hangi dersleri çıkardım onları paylaşmak istiyorum.

Zor zamanlarda Allah’a iman etmenin ve gelen belanın O’ndan geldiğini hatırlamanın değerini yaşayarak öğrendim. Teslimiyet, tevekkül ve benzeri bütün konularda ciddi bir ders aldım. Bu felaketin ıstılahımızdaki adı olan bela tabirinin dilimizdeki karşılığının sınanmak olduğunu unutulmaz bir şekilde kalbime kazıdım.

Bilenlerin bildiği gibi, çok titiz olduğum gündelik kıyafet rutinim anlamsızlaştı. Sokak kıyafeti ile evde oturmamak, ev kıyafetiyle uyumayı bırakın yatağın kenarına bile ilişmemek gibi radikal adetlerim çöp oldu. Günlerce aynı kıyafetlerle her şeyi yapmak durumunda kaldım. Hepsi hikayeymiş, mecburiyetler olmazsa olmaz denilen pek çok şeyi kenarda bırakıyormuş.

Aynı belaya maruz kalmanın insanları hızlı bir şekilde birbirine yaklaştırdığını, kalbinde tamir edilemez bir kin ve garez taşıyanlar dışında herkesin birbirine yardımcı olmaya çalıştığını gördüm. Kin denen iflah olmaz hastalığın en zor anda bile insanı canavar kadar hissiz kılabildiğine şahit oldum. Hele de çoğu zaman altı boş, temelsiz bilgi ve zanlara dayanan bu kinin ne kadar ruhu hasta eden bir his olduğunu sosyal medyada ve ekranlarda olduğu kadar bizzat hayatın içinde de yaşadım.

Akrabalık müessesesini çok iyi muhafaza etmek gerektiğini, hiç değilse bela ve musibet zamanlarında yüz yüze baktığında utanmayacak kadar yakınlığı korumanın önemini yaşadım.

Başkaları adına karar vermenin saçmalığını, zorluklarda öncelik belirlemede mantık hatası yapabileceğimizi, telafisi mümkün olan konularda birbirimize kırılmanın anlamsızlığını, dost ve arkadaşlara hayır demenin zorluğunu tecrübe ettim.

Hatır saymanın, gönül almanın pek çok yolu olduğunu, insanın isterse gerektiği kadar titiz olabileceğini, huy denen şeyin değişmediğini, zor zamanda temiz olmanın ve temiz kalmanın daha da zor olduğunu ama vazgeçilmezliğini yaşadım.

İnsanların alırken hep mutlu olduğunu ama vermek gerektiğinde ya mutsuz ya da gereksiz havalı olduklarını gördüm. Verdikçe hep isteyen ve bekleyen karakter sahiplerinin en ufak bir kesintide yüz çevirebildiklerini, kendilerini hizmet edilmeye en layık insan gördüklerini, muhataplarının buna mecbur sandıklarını, gerçeklerle karşılaştıklarında kaçtıklarını ve küstüklerini gördüm.

İyiliği başa kakmadan yapmanın çok değerli olduğunu ama bunun bile muhatabın kendini kötü hissetmesine engel olamadığına şahit oldum.

Başkalarına fayda sağlayacak imkanlara sahip olmanın ne kadar büyük bir nimet olduğunu ve bunun şükrünün de ancak ikram ile mümkün olduğunu, kalp ve nefis arasında bir soğan zarı kadar mesafe olduğunu hissettim.

Vefalı ya da vefasız, kadirşinas ya da nankör, sıcak ya da soğuk her insana iyilik etmenin insana huzur ve saadet verdiğini, felaket zamanlarında iyiliğin değerinin daha da idrak edildiğine şahit oldum.

Şu köşeye sığacak kadar birkaç konuyu ders olarak kendime not almış bulundum. Daha eklenecek şeyler olduğunu biliyorum. Bu büyük dersin bu kadar küçük ders notu olmaz zaten. Yeri ve zamanı geldikçe ilaveler yapmak üzere…

Allah bu felaketle aramızdan aldığı kullarının günahlarını mağfiret etsin ve onları cennetiyle ödüllendirsin. Dünyada çektikleri sıkıntıların karşılığını cennette fazlasıyla versin. Yakınlarını kaybedenlerin gönüllerine ferahlık, dillerine selamet ve hallerine sabır ihsan eylesin.

Manen olduğu kadar maddi olarak da faturası oldukça ağır olan bu felaketin yükünü halk olarak taşımaya ve altından kalkmaya Allah’ın izniyle çalışacak ve başarılı olacağız. Hiçbir enkaz yerinde bırakılmaz, kaldırılır ve yeniden inşa edilir inşallah.

06 Şubat 2023

Her şeye rağmen iyilik mi?

 Dışarıda kar yağıyor, insanlar bir gün önce ortada olmayan beyaz, temiz ve yumuşak nesnenin biraz keyfini, biraz neşesini ama baya sıkıntısını çekiyor.

Gökte uçan taneciklerin letafet ve sanatındaki muhteşemlik göz kamaştırıyorken, yere yayıldığında beyaz bir kefen gibi her şeyi örten bu berraklık göz alıyor. Hatta çok fazla maruz kalanı kör ediyor!

Bir de şartları bu soğuk beyazlıktan lezzet almaya el vermeyen, çadır ya da derme çatma virane ehli var. Onlar için beyaz, temiz ve yumuşak bir ölüme benziyor kar.

Demek ki; her beyaz olan her gönle hoş gelmiyor. Her temiz görünen ve kirleri örten de her zaman iyi olmuyor. Her yumuşaklık içinde bir felaket barındırıyor.

Tek başına her biri ayrı bir ilahi sanat eseri olan tanecikler bir araya geldiklerinde karşı konulamaz bir güç oluyorlar. Bu halleriyle iyilerin ve iyiliklerin de bir araya gelmesi halinde nelere sebep olabileceklerini ve kötülüğü nasıl örtebileceklerini anlatıyorlar.

Beyaz bir kefen gibi her yanı kaplayan bu güzel örtü, çiğnendiğinde çamura ve çirkefe dönüşerek, güzellik ve iyiliğe nasıl muamele edilmesi gerektiğini öğretiyor bir bakıma.

Hor görülen ve tepelenen, nankörlük edilen ve vefasızlığa maruz kalan iyilik de çamura dönüşür mü? Dönüşmeli mi? Elbette hayır!

Aslında eğer ahiret olmasaydı, yani hesap, yani her nefesin, her nimetin, her adımın, her yapılanın sorgusu olmasaydı, işimiz kolay olacaktı.

İyiliği hak etmediklerini düşündüklerimize kötülük etmek gibi bir lüksümüz bulunmuyor. Ancak, böylelerine daha fazla iyilik etmemek yeterli bir cevap olur. İyilikten mahrum kalmaktan büyük bedbahtlık mı var? Hep iyilik gördüğünün kendisine yüz çevirmesinden daha ağır ceza mı olur?

Her yanı beyaz bir örtü kapladığında ve insan buna uzun süre maruz kaldığında bir körlük oluşuyor derler; kar körlüğü. Bu kâinata Allah’ın koyduğu ve bize neden her yanı iyilikle doldurmadığının hikmetini öğreten bir ayet oluyor böylelikle. Her yan iyilik olsaydı, biz kör olacak ve Allah’ı göremeyecektik! İyiliğin körlüğü…

İyiliğin körlüğü demişken, nankörlüğün ve vefasızlığın da aslında bir tür iyilik körlüğü olduğunu söylemeden geçmeyeyim. Kendisine yapılan iyiliği göremeyen ve takdir edemeyenden daha kör kim olabilir?

İyilik rahmet ve berekettir, tıpkı kar gibi.

İyilik, beyazlık ve temizliktir; üstüne düştüğü yeri, gönlü ve diyarı karanlıklardan çıkartır ve kirlerden temizler.

İyilik, kadrini bilmeyen, nankörlük eden ve sahibine vefasızlık edenler için ağır imtihandır, kaybedenin yüzü yerlerde sürünür, sürünsün de!

İyilik fıtrattandır; taht kurduğu gönlü bırakmaz, güç yetirilemez bir sultandır, bir delildir, bir yoldur. Yoldan çıkan kaybolur, delili yitiren sapıtır, sultanı olmayan yıkılır, yenilir.

Evet, her şeye rağmen iyilik edilir ancak bazen iyilik, onu hak etmeyeni ondan mahrum bırakmaktır. İman etmeyi hak etmeyen gönlün hidayete kapatılması gibi. Bu iyiliğe iyilik etmektir.

İyiliğin türbesini inşa etme hevesi iyilik değildir. İyiliğin kalesini kurmak ve kavgasını vermek, bu yoldan dönmemektir asıl iyilik.

İyilik kaderdendir ya olunur ya olunmaz. Nasip işidir ya verilir ya verilmez. Hedeftir iyilik ya vurulur ya vurulmaz. Bütün mesele niyettir, niyetle alakalıdır, niyete bağlıdır. Bir de tabi şeklin niyete uymasına. Yoksa iyilik ederken göz çıkarmak da mümkün.

Kar ne de güzel örttü tüm pislikleri ama kar çiğnenirse ortaya daha çok pislik çıkacaktır.

İyilik ne de güzel örttü tüm kötülükleri ama iyilik çiğnenirse ortaya daha çok kötülük çıkacaktır.

Yine de her şeye rağmen iyilik!

30 Ocak 2023

Kibrin mayası şöhret

 Hepimizin onaylanmaya, beğenilmeye, takdir edilmeye, tasdik edilmeye, gururumuzun okşanmasına, alkışlanmaya, sırtımızın sıvazlanmasına, gıpta edilmeye ve hatta kıskanılmaya, -hadi ihtiyacımız demeyeyim de- meylimiz var.

Fıtratımız böyle. Kulluk etmemizin sebebi de bu, isyan etmemizin sebebi de…

Allah(cc) bizi takdir etsin, sevsin, razı olsun diye yaşıyoruz, daha doğrusu yaşamamız gerekiyor. Buna kulluk diyoruz. O’ndan başkaları da sevsin, razı olsun diye bir meylimiz ortaya çıktığında, buna farklı gerekçeler ve cevazı için teviller bulabiliriz.

Mesela, Allah(cc) için yaptıklarımız sebebiyle, Müslümanlar bizi sevse, takdir etse, razı olsa, bunda herhangi bir beis olmaz. Çok normal bir durumdur. Ancak bir yere kadar! Bu takdirin ve sevginin kibri beslemesi durumunda, riyaya kapı aralaması anında, her şey yer ile yeksan oluverir.

Kibir ve riyayı en çok besleyen hal hangisidir diye üzerinde düşündüğümüze karşımıza çıkan bela ise şöhret oluyor. İnsan, ahirette kendisini mahvedecek olan ve kalbinde bulunması durumunda cennet kokusu almasına mâni olacak bu hastalığa en çok da şöhret sebebiyle kapılıyor.

İnsanların sevgisi, takdiri, beğeni ve alkışı nefse hoş geliyor. Bunu artırmak istiyor, zira nefis için doymak söz konusu bile değil. Daha çok beğenileyim, daha çok alkış alayım derken, riyaya kapılmak ve yapılanları Allah(cc) için değil insanların takdiri ve rızası için yapar konuma düşmek işten bile değil.

Burada durmak ne mümkün! İnsanlar alkışladıkça kibre, kibir arttıkça riyaya kapılan insan, ters makas tarafı gibi aynı anda şöhretinin de artması ile imtihan ediliyor.

Çok konuşan, çok dinlenen, çok beğenilen hocalar ise bu noktada en ağır imtihanı vermek zorunda kalıyor. Zira, Allah(cc) dağına göre kar veriyor. İlmine ve nefesine göre imtihan! Şöhreti kadar hesap!

Bir yerde aniden yıldızı parlayan ve sosyal medyada üzerinde çok konuşulan hocalarımız, artık kendilerini kontrol edemez hale geliyor ve sürekli gündemde kalmaya çalışıyorlar. Hemen her konuda mutlaka sözlerinin olması bir yere kadar normal olan bu zatların, kibirlerinin en net alameti ise, sürekli birilerini fırçalamaları ve özellikle ne olursa olsun Müslümanları suçlu çıkarmaları ile görülüyor.

Yahudilerin başarıları nedeniyle Müslümanlara kızıyor, Hristiyanların sapkınlığı sebebiyle Müslümanlara kızıyor, dünyada yayılan azgınlıklar Müslümanlara kızılma sebebi, zulümlerde yine Müslümanlar suçlu, ekonomik dengesizliklerin sorumlusu da Müslümanlar!

Bazı hocalarımız ellerinde sopa, başımıza dikilmiş dünya hapishanesi gardiyanları gibi, sürekli bizi dövüyorlar!

Bir şey olsa da bahane edip Müslümanlara kızsak, kınasak diye bekleyen ve kendisi de Müslümanlardan olan ama vazifesini böyle ifa ettiğini zanneden ilginç bir bakış açıları var.

Allah(cc) onlara bizi dövme görevi vermiş gibi bir titizlikle habire vuruyorlar! Ne kadar çok Müslüman döverlerse o kadar çok görevlerini ifa etmiş olmanın huzurunu yaşıyorlar adeta…

Çünkü onlar büyük adamlar, büyük hocalar. Döverler, söverler ama biz onları sevmek ve dinlemek zorundayızdır. Kürsülerden ya vakardan yoksun bir eziklik ya da tevazudan mahrum bir kibirle seslendikleri ümmetin bu nispeten rahat coğrafyasında yaşamak durumunda olan bizler hep suçluyuzdur.

İşin garip yanı, bu durumda olmayan ve hakikaten vazifesini onurla, sabırla, vakarıyla ve tevazusuyla örnek olarak ifa eden, sayısı çok daha fazla hocalarımız var ama onların şöhreti bu kadar olmadığı için haberimiz olmaz kendilerinden. Hoş olması da şart değil. Onlar da bunu pek istemezler zaten. Niyetleri bizim alkışlarımızı, beğenilerimiz değildir ki zaten. Biz beğenmesek de hakkı söyleyecek ve savunacak olan adam gibi adamların varlığı bize umut oluyor, hamdolsun.

Yaşadığımız bu rahatsız edici gelişmeler ve maruz kaldığımız bu şöhretli hocalar hakkında, mutedil ve samimi uyarılar yapan ilim ehli de var şükür. Onlar da bu Müslümanları dövme hastalığının terk edilmesi ve biraz da takdir edilmeleri için gereken uyarıları yapıyorlar.

Neticede, şöhret bu hocalarımıza iyi gelmedi görüyoruz ama elimizden bir şey de gelmiyor. Zira hem kendileri hem de sevenleri bu durumdan pek hoşnutlar. Allah(cc) kalplerini riyadan ve kibirden korusun da kendilerine de bu dine de zararları dokunmasın diye dua etmekten başka bir şey yapamıyoruz.

23 Ocak 2023

Mukaddesatın muhafazası

 İnsan ne için yaşar sorusuna herkesin bir cevabı vardır. Bu cevaplar kişinin inancı ve hayata bakışı ile şekillenir. Bazılarımız için hayat, uğrunda harcanmaya değecek değerler için yaşanırken; kimimiz için de yiyip içmek, devran sürüp göçmektir.

Bizim için ise gerek hayatı gerekse içindekileri anlamlandırma yolculuğumuzun temel rehberi dinimizdir. Vahye ve peygamberlik hikmetine dayanan bir bakış açısı, bir anlamda sıfatımız ve şiarımızdır.

Bir Müslüman için Kur’an ve hadis bilgisi ve bu iki kaynaktan beslenen ulemanın ulaştığı hakikatlerin değeri hayatın anlamını ifade eder.

İşte bu kadim mirasın ve medeniyetin, ilim ve hikmet sahipleri ulemasının ortaya koyduğu, insan ne için yaşar sorusunun cevabı olabilecek ve nihayetinde kulluk amacını izah eden, başlık olarak dinin dünyada gerçekleştirmeyi emrettiği (makasidu’ş-şeria) ve gerek mensuplarına gerekse muarızlarına vaat ettiği hususlar şunlardır.

  1. Akıl emniyeti
  2. Can emniyeti
  3. Mal emniyeti
  4. Nesil emniyeti
  5. Din emniyeti

Bir toplumun huzur ve güveni, refah ve düzeni, kültür ve medeniyeti, ancak bu hususlarda halkına sunacağı imkân ve garantilerle mümkün olur. Tarih boyunca da bu konularda emniyeti sağlayan devletler payidar olmuş ve halklarının destekleri ile ayakta durmuşlardır.

Bu, bir nevi devletlerin dayanması gereken temel dayanaklar olarak da görülebilecek konular eksildikçe, toplum barışı ve devlet gücü azalmıştır.

Netice olarak, medeniyet diyebileceğimiz her yapı ve oluşumun bunları sağlama mecburiyeti vardır.

İnsanların canını, malını, aklını, neslini ve dinini güvende hissetmediği ortamlarda, bir kalkınmadan, gelişmeden söz edilemeyeceği gibi, topyekûn bir medeniyetten hiç bahsedilemez.

İslam, bu hedeflerin gerçekleşmesi için yasaklar ve kurallar koyar. Örneğin mensuplarının akıl selameti için, aklı iptal eden ve sarhoşluk veren şeyleri yasaklar. İnsanları aldatmayı ve sahtekarlıkları engellemeyi vazife olarak verir. Mal emniyeti için, olası hırsızlıklarda şartlara bağlı olarak şiddetli cezalar emreder. Can emniyeti için cinayetlere fıtrata uygun olarak kısas kuralını getirir. Nesil emniyeti için zina ve fuhşu kesinlikle yasaklar. Din emniyeti için, tüm ibadethane ve ibadet ehlinin korunmasını ve saygı ile muamele edilmesini ister.

Bu örnekler çoğaltıldığında görülecek olan manzara bir medeniyet kurgusu ve hedefidir.

Şu an yeryüzünde kendilerini medeni olarak lanse eden ve gerçekte ise sadece zengin ve gelişmiş diyebileceğimiz batı dünyasında insanların bu beş konuda kendilerini güvende hissetmeleri mümkün değildir.

Geçen hafta açıklanan bir istatistik bilgisine göre, Avrupa’nın en organize devletlerinden Hollanda’da geçen 2022 yılı boyunca 1,8 milyondan fazla kişi cinsel taciz veya tecavüze maruz kalmış. Bu konularda batı medyasına yansıyan bilgiler, hemen her devlet için benzer sıkıntıları ortaya koyuyor.

Batıda insanların aklı, nesli, canı, malı ve dini güvende değildir. Doğu için de aynısını söylemek gerekir elbette. Ancak batı hayranlarının orasını görece bir cennet gibi tasvir etmeleri sebebiyle vurgulama gereği duyuyorum.

Konu İslam ve Müslümanlar olunca batıda kurallarının lastik gibi esneyebildiğini, gerekirse kanunların kenara itilebildiğini birçok örnekle yaşayarak öğrendik.

Yukarıda sıraladığımız dinin ve hayatın olmazsa olmaz hedefleri olarak isimlendirebileceğimiz emniyet konularının, en nihayetinde sıra İslam’a gelince iptal edilmesi bile tek başına batının bir medeniyet olmadığının göstergesidir.

Zengin ve güçlü, barbar ve zalim batı, işine geldiğinde fikir özgürlüğünü kullanarak İslam’ın mukaddesatına saldırmakta bir beis görmüyor. Bu iki yüzlülüğün getirdiği yüzsüzlükle, hala bize medeniyet pazarlaması yapmaları ve aramızdan müşteriler bulmaları da bizim ayıbımız olarak duruyor.

Batı medyası ve uzantılarının yalan yanlış yayınlarıyla aklımızla oynamaları, televizyonlarının nesillerimi ve aileleri ifsat eden yayınları, satışı ve ticareti serbest olan sarhoş edici maddeler, yasak olsa da yayılan uyuşturucu ağı, ara ara hortlayan İslam düşmanlıkları ile vahşi bir hayvan gibi yapılan saldırıları, dinimizi ve temel değerlerimizi aşağılamayı ve hakareti kendilerinde bir hak görmeleri, asla bir medeniyet olamadıklarının sonucudur.

Bize düşen ise; gücü yetenin eli ile, ona gücü yetmeyenin dili ile direnmesi ve karşılık vermesidir. Bunlardan hiçbirine güç yetiremeyen ise en azından kalbiyle bu durumdan nefret ederek kendini korumasıdır.

Dininizi, aklınızı, neslinizi, malınızı ve canınızı koruyan Müslümanlar! Hayatın anlamı bunlarla kaimdir.

16 Ocak 2023

Politika ve dava

 İnsanın fıtratı gereği çevresinde olup bitenlere bigâne kalması söz konusu olamaz. Öyle ya da böyle, bir şekilde politik gelişmelerin gölgesinde bir gündemle yaşıyoruz. Geçen haftaki köşemizde sözü Müslümanın politik gelişmeleri kulluk bilinciyle izlemesi ve yerini de buna göre belirlemesine işaret etmeye çalışmıştık.

İşin elbette manevi yönü ve sorumluluğu kadar kişinin kendine olan saygısı, ahlak anlayışı ve nihayetinde ortaya koyacağı duruşun erdemi olmak zorunda. Esasen Allah’a kulluk; kendine saygının da, erdemin de en kestirme ve kesin yoludur. Biraz daha açabilmek adına detaylandırmaya çalışayım.

Kendimizce doğru gördüğümüz bir politikacının peşinden gidiyoruz varsayalım. Siyasi görüş diyemiyorum zira günümüzde artık siyasi görüşten ziyade liderlerin ardından yürümek revaçta. Her birini ayrı ayrı tarttığımızda fikir ve inanç planında, en azından söylemlerinde aynı ya da birbirine çok yakın oldukları görülecek olan politikacıların, iktidar kavgasında ciddi rekabet hatta düşmanlıklara kapıldıklarını görünce, olayın bir dava olmadığını ya da dava ise de şahsi ikbal davası olduğunu düşünmemek elde değil.

Bu da bir yere kadar anlaşılabilir. İnsandır, içinde Firavun olma potansiyeli de taşır, Ömer olma arzusu da. Kendini elbette Ömer olacağına ikna etmiştir. Çevresindekiler de onun bir Firavun adayı olduğuna ihtimal verdiklerinden değil, adil bir yönetim ve başarı sağlayacağı umudu ile ardından yürürler.

Bu noktada sorun, peşinden gidilenin kusursuzlaştırılması veya hatalarına teviller yapılarak hatta fazilete dönüştürülerek masumlaştırılmasında ortaya çıkıyor.

Öyle bir yere geliniyor ki; lider ne derse desin, sorgusuz sualsiz savunmak, yaptığının mutlaka bir açıklaması olduğuna inanmak, asla eleştirmeye yanaşmamak politik sadakat olarak algılanıyor. Tabii ki, aksi de politik ihanet!

Oysa bizim gibi sıradan vatandaşlar için, bu insanların da insan oldukları, hata yapabilecekleri, kusurlarına rağmen olabilecek en iyi tercih oldukları gibi bir yerde durmak da mümkün. En azından kendimize olan saygımızı korumanın bir yolu bu.

Başkasının hatalarını savunmak zorunda hissetmek nasıl bir düşüklük halidir?

Bir başkasının ikbal ve menfaati için kendi ahlak ve erdeminden ödün vermek hangi izanla açıklanabilir?

Daha da vahimi buna; olması gereken bu, dava bu, yol bu diye kendini inandırmak nasıl bir kandırmadır?

Bir politikacının başarısı bir Müslümanın davası olabilir mi? Buna kendini nasıl ikna eder bir insan?

Hayır arkadaşlarım, politik bir mücadele Müslümanın davası olamaz! Olsa olsa dava yolculuğunda bir tümsek, bir engel, bir hendek olur.

Dava, insanları Allah’ın dinine davet etmekten ibarettir. Bunu yapmak için kullanmak zorunda olduğumuz zaman, mekân ve imkanların tamamı sadece malzemedir. Politika yaparak kulluk vazifesini yerine getirmek ve davasını tebliğ etmek herhalde en zor ve engebeli yola çıkmaktan daha beter bir tercihtir.

Politikanın içinde barındırdığı en büyük risk, kendisine dalanı dibine çekmesi ve suyunda eritmesidir. İnsanın diline, haline ve ameline yerleşen yanlışların zamanla ruhuna, gönlüne ve kalbine işleyecek olması, kaçınılmaz bir ihtimaldir.

Allah’ı zikrettiğinden çok partisinin adını, liderinin namını tekrarlayan bir dil; ölümü ve hesabı andığından daha çok seçimi ve oyları hesaplayan bir gönül; insanlara takva ya da erdemleri sebebiyle değil, sıfatları ve makamları kadar muhabbet kuran bir kalp; hangi davanın neferidir ve daveti kimedir, neyedir?

Evet, İslam toplumu olarak politikaya dahil olmak konusunda öyle güzel ikna olduk ki, aksi bir söz ya da tavrı ciddiye alacak halimiz kalmadı. Hayatımız, Müslümanlığımız ve davamız politik akışa göre şekillenir oldu.

İşte bu yüzden, bir yerde durun diye bağırmak gerekiyor.

Durun ey Müslümanlar!

Hesabını Allah’a vereceğimiz bir hayatı yaşıyoruz. Akıbet seçim sandıklarında değil, amel defterlerinden çıkacak sonuçla belirleniyor.

Tamam, apolitik olmayın ama politikanın oyuncağı da olmayın. Tamam, güzel işler yapan adamları sevin ama o adamların ikbalinin davacısı da olmayın.

Neyi, neden savunduğumuzu ve kimin peşinden neden gittiğimizi arada sorgulamak iyidir. Bir durun, düşünelim…

Hariçten gazel okumak; Suriye ve Filistin

  Hızlı zamanlarda yaşıyoruz. Günlük hatta saatlik değişimler, olaylar ve bilgiler su gibi hatta esen bir yel gibi akıp duruyor. Bu haber ve...