29 Mart 2021

Birbirimizin hayatını kolaylaştırabiliriz

 Kalabalık nüfusların, yoğun trafiğin, iyi geçinenlerle kıt kanaat hayatını idame ettirmeye çalışanların bir arada bulunduğu, kimisinin araç seçtiği, diğerlerinin balık istifi toplu taşıma kullanmak zorunda kaldığı, modern zamanlarda ve modern şehirlerde yaşıyoruz.

Dünya böyledir; her devirde rahatlık ve refah içinde hayat sürenler olduğu gibi, darlık ve sıkıntılarla hayatın ceremesini çekenler var olagelmiştir. İşte medeniyet dediğimiz şey tam da bu noktada ortaya çıkıyor.

Medeniyet en basit tarifiyle, insanların kendilerinden başkalarının hayatlarını kolaylaştırmalarıdır.

Bunu yapan bazen bir bilim insanıdır, bir alet veya buluşla insanların hayatını kolaylaştırır ve biz buna medeniyet deriz. Bazen eğitimsiz ve garip bir köylüdür, doğallığı ve insanlığı ile, ikramı ve samimiyeti ile insanların hayatını kolaylaştırır, güzelleştirir. İşte bu medeniyettir.

Bir sürücüdür, yayaya yol vermesi medeniyet seviyesini gösterir veya bir yayadır, kendisi için ayrılan geçitten geçerek medeni bir davranış sergiler.

Bir işyeri sahibidir, mekanının önündeki kaldırımı kullanmasından tutun temizliğine kadar, onun medeniyet ve insanlık seviyesini gösteren birçok gösterge vardır. Gülümsemeyi becermesi ve bunu içten yapması gibi.

Çocuğuyla sokakta yürüyen bir annedir bazen, onun yere attığı çöpü görmezden gelmez, alır ya da aldırır çocuğuna ve atılması gereken yere yani çöp kutusuna atmasını salık verir. Bu mümkün değilse uygun bir şekilde cebinde veya çantasında muhafaza eder, ta ki bir çöp kutusu buluncaya kadar. Biz buna medeniyet deriz.

Yazılı olan ve olmayan bir sürü davranış biçimi ile insanlığımızı ve medeniyet seviyemizi görebiliriz, gösterebiliriz. Ne ki, başkaları görsün diye sergilenen davranışların samimiyetsizliği, bize bir medeniyet yorgunluğu olarak döner ve ilk boşlukta içimizdeki yabani kendini ortaya atıverir.

Bu hayatı kolaylaştırma meselesinde, ilk derin sıkıntının bulunduğu nokta, insanların geçim dertlerine yardımcı olunmasıdır. Buna hiçbir bilim insanı herhangi bir keşifle derman olamaz. Hiçbir medeniyet göstergesi karın doyurmaz, sırtını örtmez insanların.

Yaklaştığımız Ramazan ayı, bu konuda bir adım atmaya imkanı olanlar için, en değerli medeniyet alameti, en yakınlarından başlayarak; önce akraba ve komşularına, sonra kendi şehir ya da köy halkına, sonra ülke sınırlarına, daha sonra da siyasi sınırların ötesinde bulunan gönül sınırlarının yettiği yere kadar, insanların dertlerine dermen olmaya gayret etmek yani hayatlarını kolaylaştırmak için adımlar atmak, el uzatmak gibi, aslında maddi olsa da, değeri manevi olan bir yardımlaşma zamanıdır.

Tebessümün sadaka olduğunu öğreten bir dinin mensupları olarak, yardımlaşmanın ve birbirinin hayatını kolaylaştırmanın, pek çok yolu olduğunu tahmin etmemiz zor değildir.

Alacaklının borçluya zaman tanıması ya da bir kısmını hatta tamamını bağışlamasından tutun, bir oruçlunun iftarına vesile olmaya, ona bir yudum su, bir lokma ekmek ikram etmeye kadar; Ramazan ayı geldi diye fiyatlarına zam değil, mümkün olan miktarlarda indirim yapmaktan, bir gıda kolisi vermekle işin bitmeyeceğini ve hayatın bir koliye sığmayacak kadar büyük olduğunu idrak etmeye varıncaya kadar, daha nice yollar var.

Olağan dışı şartlardan ve zor zamanlardan geçtiğimizin farkında olarak, her birimiz kendi açısından, diğerlerinin hayatını kolaylaştıracak, güzelleştirecek ne yapabilirimin derdinde olursak, bu Ramazan ayını da, şu salgın belasını da en hayırlı şekilde geçirmenin bir yolunu bulmuşuz demektir.

İnsanların hatırlarını saymak ve sormak gibi, maddi külfeti olmayan iyilikler kadar, karınlarını doyurmak ve sırtlarını giydirmek gibi manevi boyutu paha biçilmez güzellikler sergilemek, medeniyetten nasibimize ne kadar düştüğünün en güzel alametleridir.

Kamu kurumlarının ve belediyelerin, bu zaman dilimlerinde standart haline getirdikleri, yardımlaşma organizasyonlarını destekliyor ve büyüyerek devam etmesini diliyoruz. Halk olarak bizim gözümüzün gördüğü ve elimizin erdiği ancak resmi kurumların ulaşamadığı birileri olacaktır, onların da sorumluluğu bizdedir.

25 Mart 2021

Toprağa ve yeşile yakın olmak

Hep bir yerlerde yetişmek için süregelen yarışın içinde gibiyiz. Herkesin acelesi var. Kaldırımlardaki yayaların, araçlarındaki sürücülerin arasında, bir adım öne, bir araç öne geçmek için çırpınıp duruyoruz.

Bütün gelişmişliğimize rağmen, bugün şehirde yaşayanlarımızın çoğu, sakin bir köy sabahı hayali kuruyor. Korna ve bağırtıların olmadığı, horoz ve kuzu seslerinin melodisiyle uyanılan bir sabahın bize ne kadar iyi geleceğini düşünüp duruyoruz. Köy, biz şehirliler için biraz tatil yeri olduğundan, işleri ve yorgunluklarını hesaba katmadan, alternatif bir kaçış yeri gibi görünüyor.

Oysa köylerde yaşayanların da çoğu, şehrin nimetleri için oraları terk etme hayali kurmakla meşgul ya da bizzat yola çıkmış geliyor. Öyle ya, Türkiye'de, köylerde yaşayan nüfusumuzun oranının yüzde onun altına düşmesi de bunun göstergesi.

Topraktan uzaklaşıyoruz! Hayvanlardan, ağaçlardan, taşlardan uzaklaşıyoruz. Ayaklarımızın altında kuru dallar kırılmıyor şehirlerde. Başımızı kaldırıp filiz veren ağaçlara bile bakmaya zamanımız kalmadı.

Oysa üstünde dolaşan her şey gibi, bir gün mutlaka bağrına döneceğimiz toprak; bizim sadece bedenlerimizin beslenme kaynağı değil, aynı zamanda ruhlarımızın da ferahlama ve güçlenme noktası.

Bu noktada şehir için parkların, yeşil alanların değerini anlatmaya gerek kalmıyor aslında, kalmamalı da. Hepimizin daha çok yeşilliğe, daha çok canlı hayvan görmeye ihtiyacımız var. Sokak köpekleri ya da kedilerinin daha ötesinden bahsediyorum.

Yeşili ve canlılığı, şehir insanının ihtiyaçlarının ilki olarak tanımlıyoruz. Bir parkta akan suyun, yüzen ördeklerin ya da bir havuzda yaşayan balıkların, insana verdiği sükûnet ve hayat hissi başka hiçbir şekilde alınamıyor.

Belediyelerimizin mevcutla yetinmemeleri ve her mümkün olan alanı yeşillendirmeleri, her kaldırıma veya orta refüje uygun ağaçlandırmaları yapmaları, mevcut park ve yeşil alanları titizlikle korumaları boyunlarının borcudur, şehre ve halkına hatta gelecek nesillerine olan borçları hem de.

Yeşilin verdiği huzur ve sükûneti, suyun yaşattığı dinginlik ve dinlenme hissini, modern çağın ürettiği hiçbir eğlence aracı sağlayamıyor. Toprağa yakın oturmanın, çimlere temas etmenin, ağaçlar arasında yürümenin verdiği enerji ve sağlığı, hiçbir terapi metodu ile elde edemiyoruz.

Öfke topu gibi gezen hemşerilerimizin, hızı ile asfaltı ağlatan sürücülerimizin, ailesine ya da yakınlarına bile gülümsemekten aciz kalanlarımızın, çalışanlarını kulu gibi gören işverenlerimizin, çocuğunu hırpalayan annelerimizin, tokatlayan babalarımızın, velhasıl hepimizin bir sakinliğe, bir yeşilliğe, bir canlı hayvanı seyretmeye, şu güzelim bahar zamanı göz veren ağaçlar altında oturmaya ihtiyacımız var.

Bir durmamız, yavaşlamamız, sakinleşmemiz gerekiyor. Koşmaya biraz ara vermemiz, bir derin nefes alıp, şöyle bir etrafa bakmamız gerekiyor.

Hayat öyle ya da böyle devam ediyor, edecek! Bu hengamede kaçırdığımız huzurun, kaybettiğimiz muhabbetin, terk ettiğimizin dostlukların, yitip giden nesillerin ise telafisi olmayacak.

Hepimiz biraz sakin olabiliriz, bir adım geri atabiliriz, biraz yavaşlayabiliriz. Neticede sadece ve yalnızca bir tane hayatımız ve malumunuz sınırlı bir ömrümüz var.

Dünyadan nasibimiz; gördüğümüz, dokunduğumuz, kokladığımız, tattığımız ve duyduğumuz kadar, ötesi yok…

15 Mart 2021

Mozaik yaşam modeli

İnsanların çeşitli ırk, dil ve renklerle yeryüzüne yayılmış olması ve bu farklılıkların, tanışmak ve bilinmek için olduğu kadar, birlikte yaşayabilme noktasında sıkı bir imtihan olduğu, hemen her devirde öne çıkan bir mihenk olarak karşımızda duruyor.

Devletlerin ve toplumların medeniyet göstergelerinin en belirgini, hiç kuşkusuz aralarındaki en zayıfların haklarının ne kadar korunduğu ile alakalıdır. Bu zayıflar arasında; kimsesiz çocuklar kadar, yaşlıların durumu ile, kadınlar kadar zor durumda kalan yolculara muamele anlayışı gibi köşe taşları vardır.

Toplumlar için kendinden olan zayıflara yaklaşım kadar bir diğer net medeniyet göstergesi de kendinden olmayanlara reva gördüğü muamelelerdir. Kendinden olmayanlar; dini, ırkı ya da dili farklı olanlar olabileceği gibi, teninin rengi farklı olanlar da olabilir.

Burada kendinden olmama ibaresi bir durum tespitidir. Aksi halde zaten insan olmakla her birimiz mutlak ve kesin bir eşitliğe sahibiz. İnsan onur ve haysiyetine yaraşır bir muameleyi herkes hak eder.

Tarihin şahitliği ve günümüzün yaşanan birçok olayı göstermiştir ki; biz Müslümanlar, gerek teori gerekse pratikte, insanlar arasında ayrım yapmadan muamele noktasında örnek bir duruşa sahibiz.

İnananların kardeş kılınmasında, ayrılıkların silinmesi olduğu kadar, inanmayanların düşmanlaştırılması gibi bir yanlışa düşmek de yoktur. İç bağları sağlam tutan ve kenetlenen toplumların, özgüven ve huzurla, diğer toplum modelleri ile münasebete girdikleri sosyolojik bir gerçektir.

İçinde kin ve nefret barındırmayan, her din ve ırktan insanı muhtemel kardeşi olabilecek kişiler olarak gören ve tabii ki dininin ve adetlerinin bir gereği olarak bu insanlara iyi davranan, dürüst iş yapan ve aldatmayan, kalplerini kazanmayı dünyanın en değerli işi olarak gören bir anlayıştan da ancak bu beklenir.

Bundan 100 yıl kadar önce, işgalciler ve onların rüzgarına kapılarak yüzyıllardır devam eden toplumsal barışı imha eden yerli işbirlikçilerinin, bu topraklara yaptıkları en büyük kötülük, insanlar arasında uzun süre devam eden ve derinleşen bir düşmanlık tohumu ekmiş olmalarıdır.

Gaziantep tarihinin buna şahitliği oldukça önemli bir örnektir. Bu şehirde, farklı mezheplerden Hristiyanlar, Yahudiler ve Müslümanlar daha düne kadar huzur içinde yaşamış ve bölgemizde yaygın olduğu üzere, Osmanlı devlet idare anlayışının bir sonucu olarak, şehir ve kazaların idarelerinde de söz sahibi olmuşlardı.

Halbelkader elime ulaşan, 1321/1903 tarihli Halep Salnamesi’nden Ayıntab (Gaziantep) kazasının nüfus cetveli. İslam, Ermeni, Katolik, Protestan, Latin ve Yahudi nüfusu hakkında verilen bilgilerle geçmişe ışık tutuyordu.

Salnameye göre, Ayıntab (Gaziantep) kaza idare heyetinde 2 Ermeni üye bulunurken, mal müdürlüğü ve mahkeme üyesi olarak da iki gayri Müslim olduğunu görüyoruz. Birinci Dünya Savaşına kadar yürüyen sistemin güzel bir örneği.

Bugün bu mozaiğin kırılmış olmasından, bizim değil batılı kışkırtıcıların mesul olduğunu anlamak için o müstesna düzenin bu topraklarda yaklaşık bin yıl gibi bir süre sorunsuz devam ettiğini hatırlamak kafidir.

Selçuklu ve Osmanlı’nın en önemli gücü, farklılıklarına rağmen herkese verdiği aidiyet hissinden kaynaklanıyordu. Bugün de genel olarak, resmiyette aynı havanın tesis edildiğini, şehrimizi oluşturan göç ve ticari trafiğin kamusal korunma altında olduğunu görüyoruz.

Şehir halkının farklı din ve ırklara gösterdiği müsamahayı, farklı nedenlerle farklı devirlerde bu şehre göç etmek zorunda kalanlardan da esirgemediğini görmek ayrı bir medeniyet alameti olarak tarihe yazılıyor.

Medeniyetlerin durağı, yolların kavşağı konumu ile Gaziantep, farklılıkların enfes bir mozaiğe dönüştürülmesini geçmişte gerçekleştirdiği gibi; bugün de, gelecekte de yaşatmaya devam edecektir.

Müzelerde sergilenen rengarenk taşların resmettiği güzellik, şehrin genel manzarasına yansımalıdır.

Unutmayalım; mozaikler tamamen harika taşlardan oluşmaz, kırık dökük, eğri büğrü, düzgün dürüst, büyük küçük, sert yumuşak, sağlam kırık, her çeşit ve durumdaki taş, kaliteli bir harçla birleştirilir ve güzel bir renk cümbüşü, güçlü bir zemin ya da bir duvar hatta tavan ortaya çıkar.

08 Mart 2021

Sivil sorumluluk şehrin canıdır

 Geçmiş medeniyet ve şehircilik anlayışlarını irdelerken, kendi ecdadımızın örnek sistemlerini, hem devlet kurumlarının kamusal adımları, hem de halkın sivil desteklerini içeren vakıf ve benzeri etkin katılımları ile yad etmeyi pek bir seviyoruz.

Selçukludan Osmanlıya, hanlardan hamamlara, kervansaraylardan şadırvanlara, camilerden mekteplere varıncaya kadar, kurgusu ile bir medeniyet olduğu kadar, devamlılığını sağlamak için oluşturulan vakıfları ile de müstesna bir gelecek tasavvurunu, hasretle ve biraz da gururla biliyor ve anlatıyoruz.

Üstüne eklediğimiz ve pek bir sitayişle andığımız, halktan sıradan insanların kurduğu, sokakların ve meydanların düzen ve temizliği, sokak hayvanlarının bakım ve beslenmesi hatta çöplerin toplanmasından, yeniden kullanılacak durumda olanların dönüştürülmesi gibi, bugün tamamını belediyelerin icra ettiği, oldukça önemli hizmetlerin, mazide vakıflar tarafından verildiği gerçeğidir.

Yani bundan çok değil, belki bir asır önce, bugün vergilerimizle resmi hizmet olarak sunulan bazı işlerin, organize olan hayır sahibi ve hayırlı işler yapmak derdinde olan insanlar eliyle icra edildiği bir vakıadır.

Halkın resmi kurumlarla sorumlulukları paylaşması, hem uzaktan laf etmenin dayanılmaz hafifliğini engelleyen hem de gerçekten sorun olan meselelerin, kamu ve halkın ortak katılımları ile, herkesin hayrına, sorunların şehrin ihtiyaçlarına uygun şekilde çözülmesine çok büyük katkı sağlayacak, hassas bir duyarlılık noktasıdır.

Sokaklara tükürenleri denetleyen ve ceza yazan bir devlet kurumumuz olmayabilir ama eskiden olduğu gibi; sokaklara tükürenleri güzellikle uyaran ve günün şartlarına göre o pis atıkları ortadan kaldırmakla meşgul olan bir vakfın olmasını, bugün hayal bile edemiyoruz.

Nasıl olsa belediye elemanları temizliyor diye meydanları ve caddeleri kirletmekte bir mahzur görmeyen anlayışların değişmesi, bugünden yarına kolaylıkla sağlanacak bir iş değildir. Bunu kamu yasakları ve denetlemeleri kadar, toplumsal bilincin artırılması ve tüm kesimlere yayılmasıyla başarabiliriz.

Halk olarak bizlerin, hakkında “hariçten gazel okumak” dışında hiçbir adım ve çabamızın olmadığı meselelerin, nasıl olup da bizi de memnun edecek şekilde sonuçlanacağını beklememizin izahı yoktur.

Şehrin gelişen ve değişen yüzünden, genişleyen ve artan sosyal çeşitliliğinden, çoğalan zenginliğinin yanında gözden kaçan fakirliğinden, idarecilerinin çabasının yanında halkın tepkisizliğinden, çok konuşan ama hareket geçmeyişimizden rahatsız olanlarımız mutlaka vardır.

Şikayet ve sızlanmaların bir adım ötesine geçmek isteyenler için; adım atılacak alan, altına el konulacak taş, sırtlanacak yük, omuz verilecek garip, tutulacak el, silinecek yaş, sıvazlanacak sırt, okşanacak baş, örtülecek açık, temizlenecek pislik, toplanacak çöp, alkışlanacak hareket, gülümsenecek komşu, selamlanacak hemşeri, beslenecek hayvan, korunacak yeşillik ve daha neler neler, illaki vardır.

Eskilerin biraz mizahi de olsa, dillere pelesenk olan meşhur deyimi ile; “her şeyi devletten beklememek” gerekir. Nihayetinde devlet dediğimiz, bizim yani halkın arasından çıkan insanların, bilgi ve becerileriyle hareket eden dev bir organizasyondan ibarettir. Bu deve yön vermek milletin vazifesidir.

Gelecek nesillere bu devirden kalacak olan şeyin, bizden öncekilerden kalanlardan bir adım daha iyiye ve güzele doğru ilerlemiş olması gerekir. Aksi halde, nesiller boyu Selçuklu ve Osmanlı vakıflarını, toplumsal destek ve denetleme kurumlarını, milletin devlete bırakmadan kendi çözdüğü işleri, özlemle anlatmaya devam ederiz.

Bunun en acı yanı ise; tarihin bu döneminden bahsedilirken, bizim adımızın geçeceği yerin boş kalması olur. Yaşamış, yemiş ve içmiş, sonra da ölmüş bir toplum hakkında kimse tarihe not düşme ihtiyacı duymaz.

Toprak olan ve toprağa karışan işler yapanların hatıraları da toprağa karışır ve unutulur. Geleceğe kalacak olan, geçmişiyle övünmekten başka mahareti olmayanlar değil; ikisi arasında sağlam köprüler inşa edenlerdir.

01 Mart 2021

Ticari ahlak medeniyettendir

 Gaziantep ticari hayatının tarihi merkezi olan ve meşhur pazar ve çarşıların ortak noktalarından birinde uzun zamandır bir Ahi Evran heykeli bulunuyor. Heykeller yoluyla gelecek nesillere bir hatıra ya da öğreti bırakmanın ne kadar mümkün olduğunun sosyolojik neticelerini ehline bırakalım.

Sembolleştirilen meslek örgütü yapısı ile Ahilik ve ticarete ahlak ve medeniyet getiren Selçuklu izlerini bu topraklara olabildiğince sağlam bir şekilde yerleştiren Hoca Nasreddin; aynı zamanda Moğol işgaline karşı direnişi teşvik eden, birlik ve beraberlik ruhunu tetikleyen, Anadolu’da yurt edinen neslimizin, putperest ve kan içici zalim Moğol işgaline karşı durmasını destekleyen, bu uğurda kendisine destek veren Mevlana’nın oğlu Alaeddin Çelebi ile birlikte Moğollarla girişilen bir mücadelede 93 yaşında şehit olan bir kahramandır.

Moğol işgali gibi ağır bir dönemde, ticari hayatın ilke ve kurallarını belirleyen ve bunları adeta bir standart haline getirerek örgütleyen Ahi Evran Hoca Nasreddin’in aynı zamanda direnişe de destek veriyor olması, ekonomi ile siyasi hayatın iç içe gidişinin de bir göstergesidir.

Bugünün dünyasında ve şehrimiz özelinde, ticari hayatın erdem ve ilkelerinin; sürekli kazanmak ve türlü hilelerle zenginleşmekten başka bir hedefi olmayan kapitalist yaygın anlayışa karşı çok önemli bir sınama ile karşı karşıya olduğu bir gerçektir.

Dürüst ve ahlaklı bir tacirin, huzurlu ve müreffeh bir toplumun temel taşlarının en önemlilerinden olduğunu bir kenara not etmemiz gerekiyor.

Şehrimiz son yıllarda atılan adımlarla, tanıtım ve tescillerle, gerek ülke gerekse dünya çapında bir çekim gücüne kavuşmuş ve ziyaret edilmek istenilen özel bir yer haline dönüşüp bir nevi markalaşmıştır. Bunda yerel yönetimlerin çabalarının çok büyük ve değerli olduğunu da teslim edelim.

Ancak hiçbir tanıtım faaliyeti, yaptığı alışverişten memnun olarak ayrılan bir ziyaretçinin diliyle yapacağı şahitliğin önüne geçemeyecektir. Bunu sağlayacak olanın ise, ticari ahlaka uygun bir fiyatlandırma ile insanlara misafir gibi muamele eden esnaf olduğu bir gerçektir.

Geçtiğimiz yıllarda ramatçılık sektörü üzerine muhabbet ettiğimiz bir arkadaşımızın; önceleri bölge ülkeleri dahil, birçok şehre ürün satan ve bir bakıma ramatçılığın merkezi olan Gaziantep’in bu alanda oldukça gerilediğini ve sektör büyüklüğünün 3 işyerine kadar düştüğünü anlattığını hatırlıyorum.

Şüphesiz rızık ve kısmet apayrı bir hadisedir. Ancak insanların sebeplere riayet etmeleri de dünyada bir şeyler elde etmenin değişmez kanunudur. Su içmeden susuzluğun giderilmesi ne ile mümkün olabilir?

İşin kişisel kazanç boyutunu aşamayan ve hırsla hep daha çok kazanma derdinde olan, daha çok kar için her yolu mubah gören bir anlayışa karşı yapılabilecek tek şey; ticaretin bir ülkenin bağımsızlık ve istikbalini inşa eden bir faaliyet olduğunu hatırlatmak ve ahlaksızlıkla sahtekarlıkla yürütülen bir ticaretin, aynı zamanda tüm toplumun varlığına vurulan bir darbe olduğunu göstermek gerekiyor.

Yaşadığımız topraklarda huzur ve sükûnetin bozulması, genel refah seviyesi ve zenginliğin yayılmaması, birilerinin uyanıklık zannederek üç beş kuruş daha fazla kazanma uğruna, acımasız bir kapitaliste dönüşmesi ile halkın bir kısmının yokluğa mahkum edilmesi, memleketin bereketinin eksilmesine ve maneviyatının çürümesine yol açacak kötü bir yoldur.

Ticari hayatın canlılık ve kalitesi, getirisinin artması ve devamlılığı, dürüst tacirlerin oluşturduğu dengeli piyasalarla sağlanabiliyor. Aksi halde bir süre sonra, ruhsuz bir balon gibi sönme kaçınılmaz oluyor.

Ekonomik olarak zor zamanlardan geçtiğimiz bugünlerde, merhamet ve denge ile tayin edilecek fiyatlandırmaların değeri sair zamanlardan çok daha fazla olacaktır. Bu şehrin ve bu ülkenin, ekonomik hayatının gidişatından herkes etkileniyor.

Ticari hayatımızda dürüst tacirlerin çoğalmasına, Ahilik gibi tarihi kurum ve anlayışların zamana göre yeniden canlandırılıp, insanlara para kazanmanın tek amaç olamayacağını yeniden öğretmeye şiddetle ihtiyacımız var.

Bir işi yapmak için mesleki yeterlilik kadar insani kalitenin de şart olduğunu, merhamet ve cömertlik olmadan kazanılacak paraların insanları birer Karun’a dönüştürme ihtimalinin bulunduğunu, hepsinden önemlisi; bu dünyada elde edilen her bir kuruşun ve harcanan her bir liranın mutlaka nereden ve nasıl gelip, nereye ve nasıl gittiğinin hesabını vereceğimizi zihinlere ve kalplere kazımamız gerekiyor.

Kul hakkının dünyada ve ahirette karşılığı pek bir ağırdır ve onu tartacak tek terazi kıyamet meydanına kurulacak olan Mizan’dır!

22 Şubat 2021

İyi olmak ve iyi kalmak

 Modern zamanların, gelişmiş şehirlerin ve kapitalist hayat şartlarının, hemen herkesi ve her erdemi sıklıkla ve ciddi şekilde sınadığı, iyi olmanın ve iyi kalmanın her zaman zor olan pratiğinin, artık daha da zor olduğunu hepimiz, hemen her gün duyduklarımızla ve gördüklerimizle daha iyi anlıyoruz.

Devleti için iyi vatandaş, şehri için iyi hemşeri, işi için iyi usta, tanıdık ve komşuları için iyi biri, ailesi için iyi bir anne, baba, eş, kardeş veya çocuk olmak ve bunu bir süreliğine ya da bir mekana has kılmadan hayatın tamamında bir standart olarak yaşamak, herhalde bugünlerin en değerli mücevherlerinden biridir.

Afrika’nın batılılar tarafından sömürülen zengin elmas yataklarında değil, Anadolu’nun altı ve üstü verimli topraklarında, Gaziantep’in tarihi ve güncel olarak yeryüzünde doldurduğu boşlukta, cadde ve sokaklarında, okul ve fabrikalarında, ev ve işyerlerinde aramak ve bulmak zorunda olduğumuz mücevher; iyiliktir.

İyilik; büyük kalabalıkların uyum içinde yaşadıkları bir ortamda, birilerinin düzeni bozduğu anda, kahir ekseriyetin iyi olduğunu ve iyilikten yana olduğunu unutmamakla başlar. Çünkü çokluk ve destek hissi, en çok iyiliğe lazımdır. En çok çoğaltılması gereken, dillendirilmesi ve sesine ses katılması gereken şey, iyiliktir.

Bütün bir şehrin, bir gün toplanmasa burnumuzun direğini yıkacak olan çöplerini her gün düzenli olarak toplayan belediye çalışanlarının, bir yerde bir çöpü unutmasını, bütün bir koca temizlik hareketini yok sayacak kadar büyütmek; kibrit çöpünü gözüne ardındaki yemyeşil ormanı göremeyecek kadar yaklaştırmak gibidir.

Her dört kişiye bir aracın düştüğü Gaziantep’te sabahtan akşama hatta neredeyse 24 saat hiç durmadan akan trafiğin bir yerlerde birileri tarafından sabote edilmesine takılıp, her şeyi ve herkesi yanlış saymak, hatalı bilmek yine aynı şekilde; büyük kalabalıkların düzene ve kurallara uyarak oluşturdukları intizamı inkar etmek, bir bakıma nankörlük olur.

İnsanız tabi; kilometrelerce hiç sarsılmadan kat ettiğimiz yolun bir yerinde bir çukura ya da çıkıntıya rastladığımızda, bütün güzergahı o yarım metrelik bozukluktan ibaret sayarız. Bu hem kendimize hem de ilgilerine adalet değildir.

İyi giden onca şeyin arasından sürekli yanlışları ve kötüleri görmek, biraz da gözlerin ya da bakışların artık bir sebeple kırıldığını gösterir. Kırık bakış ise, düz olanı eğri, yamuk olanı normal görmek gibi bir yere giden ilk kapıdır.

Birkaç kişinin bozabildiğini düşündüğümüz düzen ve kuralların, yine birkaç kişinin ihtimam ve hassasiyeti ile güçleneceğine de inanmak durumundayız. Herkesin çiğnediği bir kurala benim uymamla değişecek olan, sadece benim gönül huzurum ve vicdani rahatlığım değil; bir yerde, her güzelliğin başlangıç noktasının tek bir kişi olduğunu gösterecek, iyi bir adımdır, iyilik için bir adımdır.

Herkesin çöpünü attığı sokak ortasına ya da kuytu bir köşeye çöp atmak; sürüye uyarak uçurumdan atlamakla çok benzer bir davranış biçimidir. Erdemli insan için doğru ya da yanlışın ölçüsü kalabalıkların yapması ya da yapmaması olamaz. Bir hareket doğruysa doğrudur ve başkalarının yapmaması onu yanlış durumuna düşürmez. Bir yanlış ise; bin kişi de işlese yanlıştır ve bir tek kişinin reddetmesi ile o yanlışın sonu başlamış olur.

İyi insan olmanın ilk adımlarından biri, sürüye uymamaktır.

İyi kalmanın ilk adımı ise; doğruya yanaşmayan ve yapmayanların, küçümseme ve kınamalarına aldırmamaktır.

Hiç unutmadığım bir hatıramdır. 90’lı yılların sonunda bir yaz tatili sebebiyle bulunduğum Gaziantep’te eniştemin arabasıyla şehir merkezine gidiyorduk ve direksiyon bendeydi. Hala aynı yerde bulunan meslek lisesinin önündeki ışıklara geldiğimizde kırmızı yandı ve doğal olarak durdum. Bir anda arkadan bir korna kıyameti koptu. Bağırtılar da geliyordu ama konuyu anlamadığım için aldırmamıştım. Yanımdaki yeğenime ne oluyor diye sorduğumda aldığım cevap hala bugün gibi hatırımda. Neden durduk diye bize kızıyorlarmış. Ama kırmızı dedim. Kimsenin aldırmadığını o gün öğrenmiş oldum. Ama yeşil yanana kadar hareket etmedim.

Tabi sonraları, işin içine kameralar ve gerçekten kurallara uymanın trafikte rahat seyahat etmenin ilk yolu olduğuna inanan insanlar çoğalınca işler değişti. Son durumu hepiniz biliyorsunuz.

İşte o kavşaklarda kırmızı ışıkta durmak için kamera var mı diye kontrol etmek, uyanıklık değil maalesef ilk önce kendine sonra şehrine ve insanlarına saygısızlıktır. Başında sopa ile yola gelmek erdemli bir insan davranış biçimi değildir!

İyi olabiliriz, iyilikleri çoğaltabilir ve kötülükleri azaltabiliriz. Şehrimize baktığımızda yanlışları görüp onlara uyarak elde edeceğimiz şey, ne bizi ne de bizden sonraki nesilleri mutlu etmeyecektir.

Bütün iyilikler ve iyilik hareketleri bir tek kişinin attığı ilk adımla başlamıştır.

17 Şubat 2021

İyi işleri takdir etmek

İstisnalarımız dışında pek çoğumuz, hayatın iyi yanlarını ve insanların iyiliklerini görmek ve takdir etmek konusunda sınıfta kalıyoruz. On tane doğru iş yapan birinin tek yanlışında kötü adam ilan edilmesi gibi, yüzlerce iyi hizmetler yapmış bir yetkili de ilk yanlışında itibarını kaybedip, gözlerden düşebiliyor.

Ülkenin ve şehrin imkanlarını, maddi ve manevi dinamiklerini, insan ve coğrafya kaynaklarını göz önünde bulundurarak; yapılan işlere ve sunulan hizmetlere bakmak, adalet ve denge ile değerlendirmeler yapmak, doğru ve iyi işleri takdir edip, yanlış ve kötü işleri tenkit etmek gibi, sıradan ve olması gereken davranış biçimini, bazen kişisel bir zaaf bazen de politik hesaplarla, yapmıyor oluşumuz bizi daha erdemli ve değerli kılmıyor.

Tam aksine; taraftar olanların yanlışları doğru bir dille söylemesi kadar, muhalif olanların doğru işleri samimi bir dille takdir etmesi erdemlerin en değerlilerindendir.

Körü körüne taraftarlık ya da yobaz bir muhalefet, ne şahsa ne şehre, ne ülkeye hayır getirmeyecektir.

Bir başka engelli yanımız ise; kendi siyasi çizgisinden olduğu ve insanlar önünde boy boy pozları birlikte verdikleri halde, iş doğru ve güzel işlerin takdirine gelince, muhtemel iç rekabet ya da kıskançlık hatta kin ve nefret gibi yanlış duygularla, samimiyetini ve dava edindiği hakikatleri bir kenara bırakarak, gözlerini kapatan, dilini tutan yaklaşım tarzıdır.

Biz sıradan vatandaşları, kimsenin politik hesapları ve çekişmeleri direkt olarak ilgilendirmiyor. Belediye başkanlarının ya da diğer siyasi yetkililerin, birbirlerine yaklaşımlarının arka planlarını bilmek, siyasi hesaplarını tahmin etmek gibi mecburiyetlerimiz yok. Biz perde önünde oynanan oyunu seyrediyor ve sahnede rolünü yaparken, rol arkadaşına çelme takmaya çalışanları da bir kenara kaydediyoruz.

Biz ortaya konan icraatlere ve bize sunulan hizmetlere bakarız. Sizin iç çekişmelerinizi bilmez ve yapılan doğru ve güzel bir işi neden takdir etmediğinizi anlayamayız.

Gerek ülke gerek şehir bazında, herhangi bir yetkilinin gelecek yıllar boyu halkın faydasına olacak bir işi başarmış olması bizi kendimiz ve gelecek nesillerimiz adına sevindirir. Yapanın bundan ne gibi politik menfaatler temin edeceği, istikbaline etkisini düşünmek ise bizim işimiz değildir.

Bir başkan bir şehre 50 yıl sonra bile yetecek bir su projesini başarmış ve hizmetimize sunmuşsa, bunun takdir edilmesinden başka bir yol yoktur. Ya da bir diğeri, ülkede görülmedik çapta bir sosyal belediyecilik örneği sergiliyor ve standart belediye hizmetlerinin üstüne bunları ekliyorsa, onu tebrik etmekten geri durmanın alemi yoktur.

Bu insanlar, öyle ya da böyle bir müddet sonra siyasi sahneden çekilecekler ve geriye bıraktıkları eserleri kalacaktır. Ne kendilerinin ne de yakınlarının bu hizmetlerden faydalanma oranı, bütün bir ülke ya da şehir düşünüldüğünde lafı bile edilemeyecek kadar basit ve küçüktür. Hatta 50 yıl sonra bugünün kudretli başkanları, büyük zenginleri, siyasi otoriteleri hayatta bile olamayacaklar, olsalar da bırakın siyasi hayatımızı etkilemeyi, belki kişisel hizmetlerini bile kendileri yapmaktan aciz ihtiyarlar olacaklardır.

Yaptıkları doğru ve güzel işler ise bu ülkeye ve bu şehre hizmet etmeye devam edecektir. İnsanlar onu yapanı unutsalar bile, sunulanlardan faydalanmaktan geri durmayacaklardır.

Bu yüzden, belediyelerin yaptıkları doğru ve güzel işleri takdir etmekten korkmamak gerekiyor. Bunu yapmak ne bizi suçu ya da bucu yapar, ne de devranın gidişatını değiştirir. Aksine, verilen hizmetlere nankörlük etmemek gibi bir erdeme sahip olduğumuzu gösterir.

Takdir etmek erdeminden mahrum olanın tenkitlerini neden dikkate alalım?

Hiç kimse ne tamamen saf bir iyilik abidesidir, ne de külliyen bir kötülük heykeli. Yine hiç kimse, bir yanlışla yok sayılamayacağı gibi, hiçbir yanlış da gözden kaçırılacak kadar önemsiz değildir. Bütün mesele, adalet ve denge ile yaklaşmak, doğru ve güzeli kapladığı yer ve ağırlığına göre takdir etmek, yanlışı ve kötüyü de, kirlettiği yer kadar tenkit etmekten ibarettir.

Neticede, bu ülke ve şehir bizim ve biz burada yaşıyoruz. Daha güzel bir memlekete sahip olmayı samimiyetle istiyorsak, duruşumuzun adil ve erdemli olması gerekiyor.

 

 

Hariçten gazel okumak; Suriye ve Filistin

  Hızlı zamanlarda yaşıyoruz. Günlük hatta saatlik değişimler, olaylar ve bilgiler su gibi hatta esen bir yel gibi akıp duruyor. Bu haber ve...