26 Nisan 2021

Şehrin hafızasını tazelemek

 

İnsanlar gibi toplumlar da zamanla yaşananları unutabilmekte ve nesiller değiştikçe acıların ve sevinçlerin hatıraları törpülenerek silinebilmektedir. Tabii ki, tarihi günümüze taşıyarak, aynı duygularla hayata devam etmek düşünülemeyeceği gibi, geçmişi yok sayarak geleceğe yürümek de mümkün değildir.

Gaziantep, yakın tarihinde, bundan sadece 100 yıl önce büyük bir işgal yaşamış ve türlü baskı ve sindirme politikalarının yanında, taciz ve soygun gibi aşağılık muamelelerle de karşılaşmış bir şehirdir.

Birinci Dünya Savaşı’ndan mağlup ayrılan imparatorluğun, işgalciler arasında el değiştiren bölge şehirleriyle birlikte, Fransızların olmayan insafına terk edildiği, 1919 yılında başlayan ve gerek yerli gerekse Fransız ordusuna katılmış gönüllü Ermeni birliklerin, eşkıyalıklarıyla bizzat yüzleşen bir şehirdir Gaziantep.

Osmanlı’nın son yıllarına kadar, şehir idare heyetinde en az bir Ermeni üyenin bulunduğunu ve dönemin idarecileri tarafından farklı sebeplerle alınan tehcir kararının belki de en düşük düzeyde uygulanarak Ermenilerin varlıklarını yoğun olarak devam ettirmelerine izin verildiği göz önüne alındığında, Antep’in bu merhametli duruşunun, adeta bir karşılığı olarak, ihanet ve işgalde Fransızlardan önce halka saldıran, işkence eden ve katliamlara karışan Fransız kuvvetlerinin ilk saflarında Ermenilerin olması aslında şaşılacak bir durumdu ancak bizim buna şaşmaya bile vaktimiz olmadı.

Şehrimizi yıktılar, hanelerimizi harap ettiler, bir neslin en değerli yetişmiş evlatlarını katliamdan geçirdiler. Sadece Antep’te 6 binden fazla şehit ve bu sayının 2-3 katı yaralının yanında, talan edilen varlıkların ve el uzatılan namusların acısı tarihin uzun dehlizlerinde kaybolmaya terk edilemeyecek kadar derin izler bıraktılar.

Gaziantep şehir merkezindeki minareler hala Fransız ve Ermeni çetelerin mermi izlerini taşıyor. Savaşa bizzat katılan nesil artık yok ama onlardan yaşananları dinleyenler hala hayatta. Şehrin müzeleri, dünün acılarını ve fedakarlıklarını anlatmak için köşelerinde bekliyor.

Gaziantep halkının kendi tarihi ile arasındaki bağı koparmasından ve yapılanları unutmasından daha vahim bir gaflet düşünemiyorum.

Daha dün kadar yakın bir geçmişte, meydanlarda namuslara el uzatanların kimler olduklarını nasıl unutabiliriz?

Müzeleri gezip görün, orada işgalci olarak adları geçen İngiliz ve Fransızları unutmadığınız gibi, onlara öncü birlik olarak, gönüllü hizmet eden Ermeni çeteleri de unutmayın.

Hesabını sormadığımız işgaller ve katliamlar, sürgünler ve soykırımlar bugün bize soykırım iddiası olarak geri dönüyor.

Dünyanın birçok yerinde, işgal edilen ve yıkıma uğrayan ülkeler ve şehirler, düşmanlarına tazminat davaları açarlar. En azından kayıtlara onların işgalci zalimler olarak geçmesini sağlayarak, tarih önünde olmayan yüzlerinin kızarması için çaba sarf ederler.

Ancak biz, ne hikmetse işgalcilerimizle yüzleşmekten hep kaçınmışız ve onları hiç değilse kağıt üzerinde mahkum etmek için bile bir çaba sarf etmemişiz. Gaziantep için de durum aynı.

Ne işgalci Fransızlara ne de onların uşakları Ermenilere, yaptıklarının hesabını sormamışız ve herhangi bir dava açmak bir yana adeta 100 yıl önce olanlar hiç yaşanmamış gibi, güler yüzle el uzatmışız.

Bin yıl kadar önce, Sultan !. Kılıçarslan tarafından, Ermeni bir zalim beyin elinden kurtarılan Malatya ve Adana ahalisinin minnet duyguları üzerine bina edilen ve yüzyıllar boyu, emniyet ve huzur içinde bizimle birlikte yaşadıkları bu topraklarda, en zor zamanımızda yanımızda olmalarını beklerken, en ateşli düşman olarak karşı saflarda yer alanları unutmamızın sonucunda bugün, dünya genelinde farklı devletlerin, soykırım tanıma gibi saçma sapan politik kararlarıyla karşılaşıyoruz.

Onlardan adil bir duruş beklemiyorduk, yine şaşırmıyoruz. İşgalcilerimizin kendi beslemelerini tutmalarında anlaşılmayacak bir şey yok aslında. Ancak bizim de onların tarzında bir cevap ile karşılarına çıkmaz vaktimiz çoktan geldi de geçiyor bile.

Dünyanın gördüğü nadir insani felaketlerden biri olan Balkan sürgünümüzün hesabı sorulmalıydı, hala sorulabilir.

Filistin cephesinde kimyasallarla kör edilen on binlerce askerimizin hesabı sorulmalıydı, hala sorulabilir.

Çanakkale’nin, Kafkasya’nın, Bağdat’ın, Yemen’in hesapları sorulmalıydı, hala sorulabilir.

İşgal edilen her bir Anadolu şehrinin ve kasabasının hesabı sorulmalıydı, hala sorulabilir.

Artık, savunma yapmaya gerek yok, nasıl olsa bir değeri olmuyor onlar nezdinde. Artık karşı adımlar atmanın zamanıdır.

 

19 Nisan 2021

Ramazan şehrin ve hayatın mektebidir

Sair mahlukat, çok az şey bilmek ve çok ötesini de düşünmemek gibi bir kolaylıkla dünyaya gelir ve giderken, insan; gerek ebeveynine bağımlılığı, gerekse öğrenme imkan ve ihtimallerinin çokluğu ile öne çıkması neticesinde, kendisine ram edilen yeryüzünün hem hakimi, hem hizmetkarı, hem de varlığın en değerlisi olur.

Yeryüzü ve içindekilerin yanında, gökyüzü ve içindekilerin de hizmetine sunulduğunun farkında olmanın kaçınılmaz cazibesiyle, öğrenmek ve daha ötesini keşfetmek için merak duygusuna sahip olmak hepimizin fıtratında var olan bir meziyettir.

Taş ve topraktan sadece ev inşa etmekten, içinde bulunan envai çeşit maden ile neler yapabileceğimizi keşfettiğimiz noktaya gelmiş olmamız bile, başlı başına büyük bir göstergedir. Allah(cc) sebepleri ve araçları yarattığı gibi, onların ve bizim tabi olacağımız kanunları da koymuş, gerisini bizim gayretimize bırakmıştır.

Dileyen taşları yontup estetik bir duvar inşa ederken, isteyen de eğri büğrü bir şeylerle yetinebilir.

Ramazan ayı bize Rahmani bir mektep olarak, nasıl bir hayat kuracağımızı tercih ettiğimiz zaman dilimi olarak sunulmuş, bereketli bir imkandır.

Bu ay süresince, taşları nasıl yontacağımızı, topraktan nasıl madenler çıkaracağımızı yani ruhlarımızın çıkıntılarını kırmayı, içimizde var olan adalet ve merhamet duygularını ortaya çıkarmayı öğrenmek herhalde en değerli marifetimiz olacaktır.

Allah’a karşı içimizde taşıdığımız veballerin telafisi için, insana ve kainata karşı içimizde taşıdığımız süfli duyguların izalesi için, kendimize dair içimizde kalan pişmanlıkların ve hayıflanmaların silinmesi için kaçırılmaz bir fırsatla karşı karşıyayız.

Başlangıç noktamız olarak, temel derslerimizden biri olan insanlarla münasebetlerimize orucun getirdiği yeni düzenlemeleri alabiliriz.

Oruçluyken, kavga ve tartışmadan uzak durmayı öğrenip Şevval ayına gelindiğinde, içimizde saklayıp büyüttüğümüz vahşi canavarı ortaya salmanın anlamı herhalde yoktur. O halde bu ay boyunca o canavarı ehlileştirmek zorundayız ki, saldığımızda kimseye zararı olmasın, dolayısıyla bizim de dünya ve ahiret helakimize yol açmasın.

Allah(cc), eksiklerimiz ve hatta günahlarımızla bizi kabul eder, samimi pişmanlıklarla yapılan tövbelerin karşılığı, -O’nun vadi olarak- kabul olunmasıdır. Oysa insanlar için aynı şeyi söylemek her zaman mümkün olmaz. Bu yüzden orucumuz Allah’ın hukukuna riayet ettiği gibi insanların haklarına da uymakla tamamlanacaktır.

Sahura kalktığında ev ahalisine Nemrud kesilen ile iftara yetişmek için başkalarının haklarını çiğneyenin oruçlarının hükmünü, varın gidin hocalara sorun. Ve fakat; ardında kırık gönüller, sıkılı dişler, yaşlı gözler bırakanların açlık ve susuzluklarına Allah’ın bakmayacağını hep söyler hocalar.

Ürküttüğü kurbağa içtiği suya değmemek diye tabir olunan deyimlerimiz belki de bu tür oruçlular için söylenmiştir, kim bilir?

Trafiği birbirine katan, sağdan soldan attığı makaslarla, kimin hakkını çiğnediğini bir an bile düşünmeden hızla iftara yetişen ve “helal bana, tam vaktinde sofradayım, hamdolsun” diye gerinen oruçlunun, karnı doyacak, susuzluğu kanacak amma gönlünün açlığına çare olmayacaktır bu oruç ve bu Ramazan ayı.

Ramazan ayı ve oruç tutmak, hayatı bir disiplin ile, mektepli bir efendilikle, düzgün bir dil ve dürüst bir el ile, tam anlamıyla şehirlilik demek olan bir medeniyet ile yaşamayı öğrenmektir.

Ve evet, daha yeni başladık. Hiçbir şey için geç değil. Bir adım geri atmak, bir kelime eksik söylemek, bir lokma az yemek, bir kere daha tebessüm etmek için oldukça vaktimiz var.

Ramazan ayı bir medeniyet mektebidir ve mezun olanların kurduğu şehirler medenidir. Hayatın ve ötelerin güzelliği için derslerimize titizlikle sarılalım, bir ay çabuk geçer. Hele Ramazan ayı daha çabuk…

 

12 Nisan 2021

Şehir ve Ramazan

 Ramazan ayı zamanlardan bir zaman dilimidir ve seçkinliği, özelliği zamanın da yaratıcısı ve deveran ettireni olan Allah(cc)’tır. Ramazan ayı hikmeti ilahi gereği kameri takvime göre tayin edildiğinden, bir mevsime sabitlenmeyip, yıl içinde dolaşmasıyla aslında bizzat hareketin temsili bir zaman dilimidir.

Takvimin Ramazan ayına gelmesi, oruç sebebiyle hakim olan sükûnetin harekete dönüşme merkezinin bedenler değil ruhlar olduğunun göstergesidir.

Köylere de gelen Ramazan ayının, şehirlerde yaşanması nispeten daha zordur. Köyde insanlar, iş saatlerini, hayatlarının akışını kolaylıkla Ramazan takvimine yani sahura ve iftara, Kur’an’a ve namaza göre ayarlama imkanına sahiptirler. Şehir halkı ise, kendi kontrol ettiği ancak ne hikmetse fıtratına ve sosyal hayatına olduğu kadar, dini vecibelerine de uyumsuz bir sistemin akışına kapılıp gider.

İş saati ayarlanamadığı için sahura kalkmanın sorun olduğu kadar, iş çıkış saatlerinde trafikte geçecek iftarlar da ayrı bir sıkıntı sebebi olur.

Bugünün dünyasında artık, sistemin fıtrat ve dine göre ayarlanma beklentimizi ertelemek hatta çoğumuzun yaptığı gibi hiç aklımıza getirmemek gibi bir çıkış yolumuz elbette vardır. Yaşananı olduğu gibi kabul edip, normali bu imiş ve başka türlüsü mümkün değilmiş gibi kabullenip, akıntıya kapılan çer çöp misali ömür geçirmek de bir seçenek.

Ve fakat; dünyanın bütün tantanasını, insan ve sahip olduğu değerlere, bedeni ve ruhi ihtiyaçlarına göre ayarlamak, bu akışı durdurmak, mesai mefhumunu değiştirmek, iş saati denilen mecburiyeti Ramazan ayına göre yeniden düzenlemek, sahur ve iftarı günün köşe taşları olarak sosyal hayatın merkezine koymak mümkündür.

Bu ihtimali aklının ve gönlünün bir kenarında bulundurmak ve imkanları kadar da olsa, kendi hayatında ve idaresindeki insanların hayatlarında bir yol aramak ve bir çözüm üretmek için kafa yormak, Ramazan ayının bereketlerinden biri olarak ortada duruyor. Ve hem kendi hem de başkalarının hayrını isteyen idarecilerin ve işverenlerin bir adım karşısında el değmemiş veya çok az kullanılmış bir ecir kapısı olarak açık.

Salgın şartlarına göre ayarlanan mesailerin, yavaşlatılan ya da tamamen durdurulan üretim hatlarının, engellenen seyahatlerin hatta sokağa çıkma yasaklarının gösterdiği; Ramazan ayını fert ve toplum planında çok farklı yaşayabileceğimiz gerçeğidir.

Bazı şeyleri Ramazan ayına özel değiştirebiliriz!

Ramazan ayının en müstesna ibadeti tereddütsüz oruç olduğu gibi, bütün ibadetler arasında ecir bakımından takvaya, iyiliğe götüren en sağlam yol ise infaktır ki; zekat ve sadakalar bu kalemde ele alınır. Yine Ramazan ayına özel olarak fıtır sadakası, bu ayda infakta bulunmanın değerini öğreten bir derstir.

Bu sebepledir ki; ümmet arasında Ramazan ayında zekatını hesaplamak ve vermek gibi adet yerleşmiş ve halen de genel olarak uygulanmaktadır.

Yoklukla varlığın birbirine bu kadar yakın olduğu başka bir zaman dilimi yoktur hayatımızda.

Ekmek ve su vardır ama gün boyu sofra kurulmaz, yani yokturlar.

Zengin ile fakir vardır ama bu ay boyunca herkes açtır, susuzdur.

Öfke ve kavga vardır ama bu ay boyunca herkes bir adım geri atar.

Zekat ve sadaka; Ramazan ayının varlıkla yokluğu buluşturan, toplumun maddi dertlerinin paylaşıldığı ve bunun başa kakılmadan, bir borç öder gibi titizlikle yapıldığı, orucun sadece bedenle değil bütün hissiyatla tutulduğu hayırlardır.

Şehirde herkesin oruç tutmayacağını, herkesin Ramazan ayı ile meşgul olmayacağını elbette biliyoruz. Elbette bu ayın hürmetine riayet etmeyenler de olacak. Dilleri ve elleri durmayacak. Bizi ve Ramazan ayını yok sayacaklar. Biz de onları yok sayacağız.

Bu ay boyunca, bize ve ibadetlerimize saygısı olmayanları yok sayacağız! Kendilerini görünmez zannetsinler, seslerini duymadığımız düşünsünler. Ramazan ayına, Kur’an’a, oruca, zekata ve sadakaya ayarlı olan gözlerimizi ve kulaklarımızı, parazit görüntü ve seslere kapatalım, varlıkları anlamsız, çırpınışları yetersiz, garezleri göğüslerinde düğümlü kalsın.

Ramazan ayı geldi! Yılın bize özel bir vakti geldi. Kainatın Rabbinin rahmet ve bereket kapıları açıldı, başka bir şeyle meşgul olmaya ne gerek! Vakit; Kur’an ve oruç vaktidir, namaz ve zekat vaktidir. Mübarek olsun!

 

05 Nisan 2021

Bir şehrin marka değeri: Küçük Buhara

 

Tarihin akışı içinde, değişen şartların getirdiği zorunluluklar kadar imkanların da etkisi ile, beklenmedik gelişmeler yaşanabilir.

Toplumun yok sayılan kesimlerinden biri çıkıp ülkenin lideri olur, dengeleri değiştirir, rotaya yön verir. Küçük bir kasabadan, bir dünya başkentine giden yol, kısa değildir ama hesapla bilinecek kadar basit de değil. Hayatın akışı; hem bir nehir gibi yatağında devam eder, hem de her an yaşanacak taşkınlarla, yeni yönler ve yollar açar, yeni imkanlar ve fırsatlar doğurur.

İşte tam da öyle bir dönemden geçtiğimiz hususunda neredeyse ortak bir tezi varken, şehirlerimizin, gönül ve kültür coğrafyamızda ortaya çıkan boşlukları doldurmak için, derli toplu,, ele avuca sığar, temelleri sağlam, ufku geniş  ve ayakları sabit bir duruş, bir gelişme ve bir ilerleyiş sağlamaları için hepimizin sorumluluğu olduğu kesin bir gerçek.

Gaziantep; adı duyulduğunda, insanların mide salgılarını harekete geçiren bir şehir olmakla yetinecek bir şehir mi olmalıydı?

Bu kentin, tarihte üstlendiği rollerden geriye, sadece restore edilmiş taş duvarlara sinen ve özel bir dikkat göstermedikçe okunamayan hatıraları mı kalmalıydı?

Gerçekten; camilerin, hanların, hamamların ve sair binaların taş duvarlarını ihya etmenin kültür ve medeniyet adına, bir anıt dikmek ya da harabe bir anıtı canlandırmaktan başka bir katkısı olmasını mı bekliyordunuz?

Camiyi bina eden ruhu inşa etmek, hanları ayakta tutan erdemi ihya etmek, hamamların sembolleştirdiği tertemiz bir medeniyet kurgusunu resmetmek, medreselerin veya tekkelerin yetiştirdiği insan modelini keşfetmek, herhalde taşları kazımaktan, duvarları yontmaktan, çatıları aktarmaktan daha zordur ama her bakımdan medeniyet olmanın da olmazsa olmaz temel şartıdır.

Mısır’ın piramitleri, yönetici ve halklarına, ilahlık taslamanın neticelerini anlatır. Petra’nın harabeleri, Allah(cc) ve peygamberine savaş açmanın sonunu gösterir. Gaziantep’in mozaikleri ise, zenginlik ve şatafatın mutlaka toprak altına gireceğinin habercileridir.

Onlardan geriye, bir kültür ya da medeniyet kalmadı. Süslü taşlar ve renkli resimlerden başka…

Bundan bir asır ya da bin asır sonra, bugünün Gaziantep’inden geriye kalacak olan, kebap şişlerinden ve beyran sahanlarından daha başka ve daha çok, daha büyük bir şey olmalı!

İmam Gazali’nin ilim adamlarıyla görüşmek ve teatide bulunmak için geldiği ve kaldığı şehrin, temellerinde bin yıldır bu topraklara bereket suyu olan irfanın keşfedilip yeniden halkına ve insanlığa sunulması gerekiyor.

Yeryüzünde bulunan ilk üç İncil basımevinden birinin neden bu şehirde olduğu üzerinde kafa yormak gerekiyor.

Çok değil, sadece 100 yıl kadar önce, bir Halep sancağı iken, sıradan bir ticari yol kesişmesinin yanında, büyük ve değerli bir kültür ve medeniyet güzergahının avantajlarını kullanmış olan bu şehrin, artık baklavadan daha tatlı bir sunumu olmalı.

İnsan, yaratılış itibariyle; en üstte baş, altında kalp, onun altında mide ve en altta cinsiyetten oluşan bir varlıktır. Biz sıralamayı yanlış yaparsak, fıtratı tersine çevirip, amuda kalkarak yürümeye ve yaşamaya kalkarsak, çok uzun süre ayakta kalamayacağımız ya da en azından kendimiz olarak devam edemeyeceğimiz, kaçınılmaz bir netice olur.

Küçük Buhara olarak anılmanın herhalde bugünkü karşılığı gastronomi başkenti olmak değildir. Elbette yesin insanlar, esnaf elbette ziyaretçilerle ticaret yaparak gelir elde etsin. Ancak şehrin ruhunu doyurmadan, sürekli mideye çalışmanın sonu bellidir.

Akılsız güç, vahşete yol açar. Medeniyetsiz zenginlik, cimriliğe götürür.

Beyin ve düşünceleri, kalp ve duyguları, mide ve lezzetleri arasında denge kurabilmiş toplumlar medeniyet kurar ya da kurulu medeniyetleri ileri taşırlar. Dengesiz ayakta kalan yoktur!

Şehrin idarecileri ile halkı, akademik birikimi ile zenginleri, sağlıklı bir sacayağı oluşturarak, var olanı güzelleştirebilir, geleceğe de yön verebilecek güzel işlerin temellerini atabilirler. Toplum kesimleri arasında etkileşimin artması, ortaya konulan doğru işlerin sahiplenilmesi ve daha iyiye gidilmesi için ortak adımlar atılmasının en kestirme yoludur.

Zira bütün kesimler bir yerlerinden birbirine bağlıdırlar. Bağı çözen dengesini kaybeder. Halkının elinden tutmayan idareci dengesini kaybeder. İhtiyaç sahiplerine el uzatmayan zengin dengesini kaybeder. İlmini insanlarla paylaşmayıp fildişi kulesinde yaşayan alim dengesini kaybeder.

İlimden, irfandan yani medeniyetten mahrum kalan her şehir ve toplum dengesini kaybeder.

Hariçten gazel okumak; Suriye ve Filistin

  Hızlı zamanlarda yaşıyoruz. Günlük hatta saatlik değişimler, olaylar ve bilgiler su gibi hatta esen bir yel gibi akıp duruyor. Bu haber ve...