28 Kasım 2022

Tribünlere oynamak

 Hayatın eski ve yeni pek çok alanında, insanların kendilerini ve çevrelerini eğlendirmek, beğeni toplamak, geçimini temin etmek ya da alkışlanmak ve onaylanmak gibi duygularla ortaya atılıp, sözleri ya da hareketleri ile diğerlerini etkilemeye çalıştığı, hepimizin kanıksadığı, öyle ya da böyle bir yanından memnun olduğu birtakım performans çeşitleri vardır.

Kimileri bunu, helal ve maruf dairesinde yapmak için gayret ederken, bazıları da alkış ve paradan başka bir değer tanımadan marifetlerini sergilerler.

Değer yargıları, ahlak kıstasları, etik ölçüleri ya da adına her ne derseniz deyin; bağlayıcı ve denetleyici bir inanç sistemi ya da duygusu, -hadi daha yaygın olanı kullanalım- vicdanı olanlar için konu aşağı yukarı bellidir.

Bütün peygamberlerin ortak nasihati olarak bize aktarılan “utanmadıktan sonra dilediğini yap” uyarısının temelinde yer alan, insanlığından ya da taşıyıp temsil ettiği inancından utanmayanlar için de mesele aşağı yukarı çözülmüştür.

Meydanlara ya da bugünkü yaygın haliyle ekranlara çıkan herkes bu iki sınıftan değildir haliyle. Bir de ortada dolaşan ve ne idüğü tespit edilemeyen tür var.

Bunlar bir değer yargısına teslim olduklarını ve kurallarına uyduklarını ilan ve iddia ettikleri halde, hatta işin erbabı olduklarını deklare ettikten sonra, konu performans beğenisine dönüştüğünde, alkış sesleri söz konusu olduğunda, hiçbir ahlaki ya da hukuki sınırı tanımayacak kadar çirkinleşen karakter yoksunu tiplerdir.

Biz onları, saygın bir iş adamı, değerli bir beyefendi, iyi bir komşu, etkin bir kanaat önderi, muhterem bir hoca, candan bir dost, harika bir insan zannederken; örtündüğü ve maskelendiği ipek kozanın içinde çirkin bir tırtıl olduğu gerçeğinin yanında, kozası yırtıldığında ortaya muhteşem bir kelebek mi, iğrenç bir böcek mi çıkacak pek emin olamadığımız bir canlı türünden bahsediyorum.

Daha çok insanı etrafında toplamak ve daha çok beğenilmek için, alkışlarla yaşadığını söyleyen orta oyuncularından daha fena gerdan kırabilen bu tiplerin, en vahim olanı ve en zararlı modeli herhalde dini temsil noktasında olanlardır.

Günümüz insanının geldiği nokta hepimizin malumudur. Bu durumda ortaya konacak her hayra, her güzelliğe, her iyi adıma ihtiyacımız olduğu ve insanların din ve dünyalarının ıslahı konusunda kimsenin kimseden vazgeçme lüksünün olmadığı bir devirdeyiz.

İlim ve hikmet ehlinin azaldığı, çağın buhran ve sapkınlıklarına anlaşılır ve yürekleri teskin eden cevaplar verilmesinin çok elzem olduğu bir dönemdeyiz.

Tebliğ ve ıslah faaliyetlerinde, kendi meşrep ve çevrelerine göre herkesin bir yol tutması bir yönüyle tartışılsa da, hitap ettikleri fıtratlara göre zaten doğal bir dağılımın yaşandığı gerçeği, bunların birbirleri ile rekabet ya da düşmanlık etmesini gerektirecek herhangi bir gerekçe ya da bunu mazur gösterecek bir sebepleri olmadığı da bir vakıadır.

Cemaatlerin siyasi partiler olmadığı ve ahirette akıbetin oy çokluğu ile belirlenmediğini idrak etmek ve sık sık hatırlamak gerekiyor.

Evet muhteremler!

Ahirette demokrasi yok!

Ortaya konulan amel defterlerinin sahipleri oy ya da destek söylemleri, alkışlar ya da beğenilerle cennete ya da cehennem gitmeyecek!

Ahirette seçim sandığı değil mizan kurulacak!

Tek bir ümmeti olmadan dirilen peygamberler kurtulurken, peşinden milyonların gittiği hocaların cehennem sürülmesi muhtemel olacak. Seçimlerde yüzde yüze yakın oylar alarak yıllarca iktidar süren mülk sahipleri yüzükoyun cehennem sürülürken, kimse oy oranlarına bakmayacak.

Cemaat liderleri ya da kürsü sahibi namlı hocaların hesabı kolay olmayacak. O kürsülerden kimlere ne için sataştıklarının hesabı sorulacak elbette. Bir konuda ihtilafa düştüklerinde bunu usulünce ve edebince bir köşede çözmek yerine, ekranlarda ve bırakın avamı bizzat İslam düşmanlarının önünde gündeme getirerek, muarızlarını yenmeye ya da rezil etmeye çalışmanın ahlakla bir alakası olmadığı gibi vicdanla da bir ilgisi yoktur.

Haklı olanın bir vakarı ve vakur bir duruşu olur.

Hakkı savunanın, savunduğu hakikate yakışır bir üslubu olur.

Cübbenin, sarığın ve sakalın bir hürmeti vardır, şaklabanlık için malzeme edilemez bunlar.

21 Kasım 2022

Samimiyet fıtrattandır

 Mutlaka rastlamışsınızdır çevrenizde; yeni konuşmaya başlayan çocuklara, beni seviyor musun, beni özledin mi gibi sorular sorulduğuna ve alınan cevaplarla mutlu olunduğuna.

Büyüklerin dünyasında yalan ve sahte duyguların çokluğu bizi gayri ihtiyari bir çocuk sevgisine, samimiyetine ve harflerin tam telaffuz edilmediği, zor anlaşılır cümlelerle dillendirilen gerçek hislere çeker.

Çocukların fıtri samimiyeti yaş alındıkça ve aldatıldıkça bozulmaya başlar. Sonunda da onu, sözü değersiz sıradan birine dönüştürür ya da o fıtratı koruyarak büyüyen, doğruluk ve samimiyet timsali örnek bir şahsiyet vücut bulur.

Yaratılış fıtratımızda dürüstlük ve samimiyetin varlığını en güzel çocuklardan öğrenebiliriz. Dünyanın her yerinde ve herkesin çocuğu bu fıtratla yaratılır. Farkında olmadan bu samimiyete çekilen biz büyükler, duyacağımız ve samimiyetinden şüphe etmediğimiz sözlerle mutlu oluruz.

İnsan şahsiyetinin ana maddesi samimiyettir ki, o olmadan başka bir şeyin kalitesinin ortaya çıkması sözkonusu olmaz. Bu din ve dünya için değişmeyen bir değerdir. 

Samimiyeti olmayanın dini olmadığı gibi, dünyası da harap olmaya mahkûmdur.

Bu büyük bir iddia ya da ağır bir gerçek olarak karşımızda duruyor. Zira özellikle din konusunda genel olarak zannedilenin aksine, samimiyet olmaksızın yani ıstılahi deyimiyle ihlas olmaksızın yapılan ve yapılacak olan hiçbir amelin değeri yoktur. Hatta riya sebebiyle sahibini ateşe götürecek bir vesiledir, sebeptir.

Adam çok iyi bir Müslüman olarak bilinir, örnek bir vatandaş, iyi bir insandır belki, imrenilen bir hayatı ve imrenilen amelleri vardır ama gönlünde samimiyet/ihlas yoksa bunlarla kendini ve çevresini aldatmaktan başka bir şey elde etmiş olmaz. 

Namaz kılıyor, sadaka veriyor, büyük bir azimle her işe koşturuyor, iyilik dersen bunda, adamlık, kibarlık ve efendilik akıyor her yanından, farzlar ne kelime nafilelerde bile hep en ileride yürüyor, örnek alınan biri, hatta toplumun kanaat önderlerinden sayılıyor. Sözü değerli, istişare için insanlar kapısına geliyor. Sokaklarda ya da sosyal medyada cennete gireceğini umduğunuz bir tanıdığınız var mı diye sorulsa ismi ilk sıralarda çıkacak kadar takdir ediliyor.

Ve fakat; insanlar desinler için cömert, desinler için yiğit ya da desinler için alim…

Tam bu noktada bir şeyi hatırlatmak gerekiyor. Bahsettiğim dışarıdan, uzaktan ve üçüncü biri gibi geliyor değil mi hepimize? 

Konu değerlendirme, muhasebe, sigaya çekme, tartma ve ölçme, kontrol etme, yargılama, iğneleme olunca üzerimize alınmıyoruz. Kendimizden pek bir eminiz. 

Sahabenin kendisi hakkında münafıklar listesinde adının olduğu korkusunu hiç anlamıyoruz. Cehennem ayetleri hep başkalarını korkutmak için var, biz cenneti garantilediğimiz için, köşeyi döndüğümüz için endişeye mahal yok.

Hem zaten Allah(cc)’in rahmeti büyük, nasılsa kurtarırız. Günahlar affedilir, şefaatler zaten cepte, tanıdık alim ya da şehit mutlaka var, onlardan da biraz destekle kurtuluşumuz kesin gibi. Gibi diye bir de korkuya pay bıraktık mı, tamam işte daha ne olsun? 

Korku ile ümit arasında yaşıyoruz ama ümidimiz dağ gibi iken korkumuz bir kürek dolusu bile değil. 

Ha bu arada nerden biliyorsun sorusunun cevabı da meşhur bir deyim veriliyor; kişi kendinden bilir. Ben öyleyimdir de ondan yani. Ümidimin büyüklüğü korkumu yok edecek kadar maalesef. İşte asıl korkutucu olan da bu aslında.

Oysa, samimiyetle kendini hesaba çeken ve istikametini düzelten, kalbini selamete eriştiren kurtuluyor. Oyalanan ve avunan ise helak oluyor.

Ahiretteki hesap sandığımız gibi kolay olmayacak. Fatura yüksek gelince bulaşık yıkayarak kurtulma şansımız yok bu hesaptan. İşler bildiğİmiz ya da beklediğimiz gibi gitmeyecek. 

Korkusu ile uykularımızın kaçmadığı, benzimizin sararmadığj, lokmalarımızın boğazımıza dizilmediği bir dehşet gününe doğru gidiyoruz. Aramızda sadece ölüm meleğinin bir ziyareti kadar mesafe var.

“Size şu dağın ardında bir düşman ordusu var ve birazdan saldıracaklar desem inanır mısınız” diye sorduğunda en azılı cehennemlik meşhur Mekke müşriklerinin bile “evet, inanırız, çünkü sen yalan söylemezsin” dediği Muhammed(sas)’ın haber verdiği hesap var muhteremler, mahşer var, mizan var, sorgu var, cehenneme sürülmek gibi bir tehlike var kapılarımızda.

Neyin derdindeyiz? Hangi hesabın peşinde, hangi makamın kavgasındayız? Hangi paranın, hangi lüksün, hangi lezzetin bize fayda etme ihtimali var?

Ölüm var efendiler, ölüm!

Bir durun ve düşünün, kurtulamayacağız bundan!

07 Kasım 2022

Mum dibini yakıyor

 Eski ve malum bir hikayedir. İşçiler paydos vakti yaklaşırken ustalarına seslenirler; “Usta yaptığımız duvar yıkılıyor!”. Usta gayet rahat bir cevap verir; “destek olun, biz gidinceye kadar ayakta kalsın”.

Eskiyen ya da bir sahtekâr eliyle eksik yapılan binalar, en zayıf yanına doğru yıkılır. Sağlam gibi görünse de yıkılması planlanan binaların ana kolonlarına dinamit yerleştirilir. Modern zamanlardayız; yığma binalar değil sağlam betonlarla uzun ömürlü işler yapılır. Ya da öyle sanılır.

Hayata dair kurguladığımız bütün işler bizim ellerimizle yaptığımız birer inşaat gibidir. Temellerinden tavanlarına ve çatılarına varıncaya kadar, bizim eserimizdir bu. Sıvasını da boyasını da biz yaptığımız gibi, satışını ve müşteri çekmek için reklamını da biz yaparız.

Malzemeden çalanlarımız olduğu gibi, binasının bazı parçalarını hiç inşa etmeyenlerimiz de vardır. Yerel bir alışkanlık olarak çatısız beton damlar inşa ettiğimizde, soğuktan ve sıcaktan pek bir rahatsız olacağımız kesindir ama imkanlar bu kadardır.

Eserlerimizi ya da kendimizi pazarlarken, dilimizdeki maharete oranla artar fiyatımız. Pek tabii bulunduğumuz çevre, yanımızda yöremizde dolaşanlar, dost ve arkadaşlarımız hep fiyata etki eden faktörlerdir.

Bu anlamda, her birimiz mahir birer müteahhit ya da kıvrak dilli bir emlakçı gibiyiz. Satışlarımıza karşılık para değil; övgü, sevgi ve saygı isteriz. Namımızın yürümesi pek değerlidir, para ile ölçülmez.

Bu sırada yanımızda bize destek olarak ayakta durmamızı sağlayan dost ve kardeş binaları da satışa getirme ihtimalimiz hep vardır. Ya kendimizi başka bir müteahhite daire karşılığı vermişizdir ya da bizzat kendimiz yaptıklarımızı yıkıp yeniden inşa etmek istiyoruzdur.

Bütün mesele, bu işlem sırasında dost ve arkadaşlarımızın istinat duvarlarını çökertmemektir.

Duymuşsunuzdur haberlerden, yeni bir bina inşa edeyim derken, yanı başındaki binanın temellerini oyarak çöküşüne sebep olan basiretsiz ve umarsız işleri…

Oysa biz Mü’minler, saf saf duranlar olmalıydık, bir tarağın dişleri gibi aynı yöne, aynı güç ve kararlılıkla yürümeli, bozulan ve dağılan ne varsa düzenlemeliydik, düzenleyecektik, adil bir düzen kurmalıydık, kuracaktık.

Kırılan tarak dişlerinin nelere mal olacağını hiç hesap etmedik! Farkında bile olmayacağımız sıkıntıları kendi ellerimizle çağırmaktı bu, ama aldırmadık.

Dostluk ve kardeşlik gibi mefhumların içini boşaltıp bundan da hayvani bir zevk aldık. Aldattığımız, sattığımız veya yarı yolda bir kenara attığımız arkadaşlıkların bizi payidar etmeyeceğini yaşayarak öğreneceğiz, öğreniyoruz. Bunu kendimize itiraf edip bir yön değişikliğin gitmeye ise ne cesaretimiz ne de kuvvetimiz kaldı.

Belli ki yaşlandık!

Atalar, mumların dibini aydınlatmadığını bir idrak olarak aktarmışlardı ama artık o mumlar eridi ve ateşleri dibinde duranları yakıyor.

Binalar yığma değil betonarme ama ilk sarsıntıda yıkılıyor bir yana doğru, dostun olmadığı yan en zayıf yan oluyor. İstinat duvarları dost sandıkları tarafından devrilenler ayakta kalamıyor.

Tabii ki umutsuz değiliz, olamayız!

Ne kadar zayıf olsa da yeni tekniklerle tamir edilen binalar baya uzun süre ayakta kalıyor. Dost ve arkadaş boşluğunu, hayal ve rüyalarla doldurmak mümkün değil ama avunmaya yetiyor. Yine de esen ilk rüzgârda yanınızdan uzaklaşan ya da sizi uzaklaştıran arkadaşların dost olmadığı gerçeği, dişlerini göstererek iğrenç bir şekilde sırıtıyor.

Bizler eski ve yığma binalar gibiyiz, yanımızda destek olacak dostlarımız olmadan ayakta kalamıyoruz. Bu gerçeği görerek, yan binalara doğru gelen yıkım ekiplerini, savrulan kepçeleri görmezden gelemeyiz. Ya da geliriz ve mukadder olan bizim de başımıza patlar, yer ile yeksan oluruz.

“Kim seni darda ve iyi gününde karşılık beklemeden sever, öfkeli ve sevinçli halinde sana kötülük beslemeden tahammül ederse o gerçek dosttur.” (İbn Hazm)

Hariçten gazel okumak; Suriye ve Filistin

  Hızlı zamanlarda yaşıyoruz. Günlük hatta saatlik değişimler, olaylar ve bilgiler su gibi hatta esen bir yel gibi akıp duruyor. Bu haber ve...