09 Ekim 2023

Hariçten gazel okumak; Suriye ve Filistin

 

Hızlı zamanlarda yaşıyoruz. Günlük hatta saatlik değişimler, olaylar ve bilgiler su gibi hatta esen bir yel gibi akıp duruyor. Bu haber ve bilgi fırtınasının ortasında kalan sıradan insanlar olarak, hemen her -aklımıza ve ortamımıza- esen konuda bir şey söylemeye kendimizi mezun, memur ve hatta mecbur hissediyoruz.

Bir de kemikleşen sorunlarla ilgili sabitlerimiz var ki, benim diyen uzman bilgisi ile kabullerimizi değiştiremiyor, fikrimize etki edemiyor. En çaresiz kaldığımız noktada bile “öyle ama” diye bir kaçış yolu buluyoruz.

Bunların başında, son bir asrımıza damgasına vuran Filistin meselesi ve son on yılımıza damgasına vuran Suriye meselesi geliyor.

Hayatında hiçbir çatışmaya katılmamış, evi bombalanmamış, çocuklarının ya da sevdiklerinin cesetlerini yerden toplamak zorunda kalmamış insanlar; sonu kesin ölüm görülen ve hatta cinnet eylemleri denilen bazı saldırıları tabii ki anlamayacaktır. Ailesinin erkekleri kırımdan geçirilmiş bir dedenin torunlarını toplayıp bir odaya sığmak zorunda kalacakları bir hayata kaçmasını anlamak için neler yaşamak gerekir ki?

Toprakları işgal edilmiş, halkı katliamlarla sürülmüş, kalanlar her gün devam eden sistematik aşağılama, işkence, hakaret ve zulme maruz bırakılmış Filistin halkının, arada bizim gibi keyfi yerinde hayatını devam ettiren ve yumuşak koltuklarından analizler kasan Müslümanlar tarafından yapılacak yorumlara ihtiyaçları olmadığı muhakkak!

İslam fıkhını, savaş hukukunu, işgal durumunda gösterilecek tepkileri, sair insani durum ve duruşları bilen ve buna dayanarak o insanlara da nasihat eden ilim ve hikmet ehlinin onların aralarında olduğundan emin olabiliriz.

Şartların eşit olmadığı iki ayrı durumdaki insanların birbirlerinin davranışları hakkında yorum yaparken diğerinin halini anlamaya çalışmasına empati diyoruz. Yani ben onun yerinde olsaydım ne yapardım sorusunun cevabıdır bu.

Hariçten gazel okumak diye bir deyimimiz var, laf edebilen hepimizin bildiği ve sıkça ne anlama geldiğini bizzat ortaya koyarak anlamlandırdığımız bir deyimdir bu. Öyle olmasaydı, ölüm korkusunun ya da her şeyin bittiğini düşündüğü anda bir insanın neler yapabileceğini biraz tahmin edebilirdik.

Oysa çok da zaman geçmedi Antep Muhasarasının üstünden ve unutulmadı henüz ablukaya alınan, bombalanan ve aç bırakılan bir şehir halkının ne gibi tepkiler verebildiği! Yani en azından öyle olduğunu tahmin etmek istiyorum.

Yoksa siz işgalci Fransızlara neler ettiğimizi, onlara yardım ve yataklık hatta askerlik eden dünkü komşularımız Ermenilere neler yaptığımızı bilmiyor musunuz?

İnsanı hayata bağlayan ve insanlık şeref ve onurunu sağlayan, gerektiğinde uğruna ölümü göze aldığı birtakım değerler vardır. Her birimizin kırılma noktası farklı da olsa ortalama bir insan için; can, mal, nesil ve din gibi değerler, uğrunda yaşanılacak ve ölünecek şeylerdir. Vatan bu denklemin neresinde diyecek olursanız söyleyeyim. Vatan, bu değerlerin muhafaza ve müdafaa edildiği yerin adıdır. Zeminsiz ayakta durması mümkün olmayan her bir değerli şey için zemin olan yer vatandır. Bu bazen birkaç metrekarelik bazen de milyonlarca kilometrekarelik toprak parçası olabilir.

Gelelim sıcak başlık ya da cevapları hep malum ama soruları hep tumturaklı konulara.

Suriyeliler savaştan kaçtı mı, eğer öyleyse orada şu an hala bombalanan ve rejime karşı savaşanlar nereli?

Suriyelilerin savaşanları mı makbul kaçanları mı? Çalışanları mı iyi dilenenleri mi? Kiracı olup her istediğimiz rakamı verenleri mi yoksa servetini yatırıp bir ev alanları mı güzel geliyor?

Peki Filistinlinin hangi modeli makbul? Kaçanlar mı savaşanlar mı? Direnenler mi teslim olanlar mı? Şerif Hüseyin’le birlikte Osmanlı’ya karşı savaşanlar mı, yoksa İzzeddin Kassam’la Osmanlı’nın intikamı için canı pahasına kavga verenler mi? Kola içenler mi makbul yoksa bir mutfak bıçağıyla tam teçhizatlı bir işgalcinin üstüne saldırıp şehadet şerbeti içenler mi?

Aç kalıp yardım bekleyen Filistinli mi istesiniz, yoksa eline geçirdiği her tür imkân ve silahla hürriyet kavgası uğruna havadan ve karadan işgal edilmiş topraklarını kurtarmak için çırpınan Filistinli mi?

Hangisi sizi memnun eder? Ya da neden sizi memnun etmek zorunda bu insanlar?

Olaylara bütün etkisi sosyal medya hesabından yazdığı birkaç satırdan ibaret olan birinin onaylamasına kim, neden ihtiyaç duysun?

Gönüllü Siyonizm elemanlarının açıktan katıldığı bir kavgaya dilinin ucuyla bile destek vermekten korkan birinin tanklara kafa tutan insanlara hangi dersi verebileceğini zannediyoruz acaba?

Gerek Suriyeliler ve gerekse Filistinliler yurtlarını, evlatlarını ve hürriyetlerini kaybetmiş insanlar, bir saldırı ya da harekât neye mal olur, hangi hesaba yarar, sonuç ne olur gibi hesaplamaları yapacak zamanı çoktan geçtiler. Sıkıştırılmış bir halkın bilinçli patlaması yaşanıyor oralarda.

Bize düşen anlamadığımız ve hakkında bilgimiz olmayan konularda ileri geri konuşmaktan kaçınmak olmalı. Hiç değilse dilimizden emin olmalı bu insanlar.

Eğer bir duruş sergilemek gerekirse ki duruşu olmayan yani yere gölgesi bile düşmeyen bir insan hatta bir ağaç ya da taş bile düşünülemez! Bizim duruşumuz mazlumların ve ezilenlerin yanı olmalı. Bütün değerleri yağmalanan insanların yanı olmalı. Ağaçların ve taşların konuşacağı günün umudundayız elbette.

Suriyeli ya da Filistinli tek tip insan olmadığını, her toplumda her çeşit davranışın ortaya konabildiğini unutmadan, bunların da normal insanlar ve halklar olduklarını hesaba katarak düşünmeli ve konuşmalıyız. Herhangi bir fabrikadan, otomatik makinalarla üretilmiş ve çok sert kalite kontrol standartlarından geçmiş bir ürün değil; Allah’ın her birini farklı fıtratlarla yarattığı ve her birine doğru ve yanlışı seçme yetisi verdiği, neticede bizim gibi varlıklarla karşı karşıya olduğumuzu unutmamalıyız.

Bir de köşeye sıkıştırıldığında en sevecen kedinin bile vahşi yanını ortaya koyarak üstümüze atlayabildiğini de unutmamalıyız.

Çocuğu kurşunlanıp sonra da ölünceye kadar tıbbi müdahale yapılmasına izin verilmeyen bir ortamda bir baba, bir kardeş, bir anne neler yapabilir diye düşünmek lazım.

Bir akşam ailecek muhabbetle oturup sıcak sohbetler ettiğiniz ortama bir bombanın düştüğünü hayal edebiliyor musunuz? Gülümseyerek elini size uzatan bebeğinizin parmaklarını molozların arasından toplamak nasıl bir duygu olabilir, tahmin edebilir misiniz?

Tabii mutedil olsunlar, adil davransınlar, savaş hukukuna uysunlar. Bence de yani bütün bunları yapsınlar ama bizim bunları söylememiz gerçekten hariçten gazel okumak olmuyor mu?

25 Eylül 2023

Müslümanlar neden bu halde?

 

Genelde İslam’ı temelden reddedenlerin kullandığı ancak kalbinde eğrilik olanların da kolaylıkla kanabildiği bir argüman, bir iddia olarak karşımıza çıkan, “İslam mükemmel bir din ise neden Müslümanlar bu halde” sorusunun tek bir cevabının olmadığını biliyoruz.

Her söz ve kalem sahibi kendi zaviyesinden bu iddialara cevaplar verdi ve vermeye devam ediyor. Esasen bir Müslüman için İslam’ın izzetini temsil ve müdafaa etmek en önemli iman alametlerindendir. Hele de son birkaç yüzyılda Müslümanların tarih sahnesinde geri plana düşmeleri ve hatta batının ve batılın boyunduruğuna girmeleri, dünyalık pek çok meselede yetersiz ve fakir kalmaları, İslam düşmanlarının bu iddia ile her şeye kazanç ve sonuç odaklı yaklaşan yeni neslin kafasını karıştırmakta kullanması maalesef önü alınamaz bir saldırıya dönüştü.

Teknolojik gelişmeleri bile İslam aleyhine delil olarak kullanmak gibi anlamsız ve değersiz iddiaların sebep olduğu fikir karmaşasının yanında imanı da araştırma ve ilimle desteklenmeyen bazı akılları ve kalpleri bulandırmakta başarılı oldukları bir ortamda, insanların her birinin farklı bir açıdan gönüllerine hitap eden ilim ve fikir sahiplerine ya da basılı ya da dijital bilgilere rastlamaları da bir nasip meselesi. Pek çok genç bu basit muz kabuğu mesabesindeki iddialarla kayan ayağının sonucunda yüz üstü küfrün çamuruna saplanmakta.

Hemen her şeyin kaynağını batı gören ve bununla batıyı ilahlaştırıp tapınma seansları ile kendini tatmin eden yurdum batıcılarının kendilerini sağlama almak ve doğru yolda olduğuna dair bir huzur hissi elde etmek için çevresine yeni batı kulları toplama hevesi, Mekke cahiliyesinde önünde çıplak olarak el çırparak ibadet ettiğini iddia edenlerden pek de zekice değil.

Bu amaçla muhataplarının dini duygularını ve imanlarını hedef alan saldırıların altında yatan ilginç heves ve gayretin altında da aslında İslam karşısında yaşanan fikri mağlubiyetin olduğunu tahmin ediyorum. Elde edemediği ciğere mundar diyen tilki kurnazlığı ile yerine daha iyisini koyamadıkları İslam’a düşman olmaları bir yerde anlaşılır bir durum. Düşünsenize yüzlerce yıldır saldırıp antitezler ortaya attığınız bir din sapasağlam olduğu gibi duruyor ve siz hiçbir zaman o dinin sağladığı ferdi huzur ve toplum barışını dünyaya sunamıyorsunuz. Aşağılamaya çalıştığınız her alanda bu dinin mensuplarına borçlu çıkıyorsunuz. Bu muhataplarımızın psikolojisini bozan durum, onları bize karşı daha saldırgan hale getiren sebeplerden biri.

Tabi bir diğer açıdan da maddi güçle imha etmek için çok uzun zaman devam eden hatta 21. yüzyılda bile dillendirilen Haçlı Seferleri sonucunda elinizde yine pek bir ciddi kazanım kalmamış. Neredeyse bin yıldır tüm askeri güç ve silahlarınızla saldırdığınız, işgal ederek soykırımlar uyguladığınız, medeniyetine dair her bir alandaki eserlerini yakıp yıktığınız bu dinin temelini sarsmak bir yana, oraya erişemediğinizi görmek ciddi bir travma olarak batının bilinçaltında fokur fokur bir öfke kazanı kaynatıyor.

Endülüs’te bitirdik sandıklarında İstanbul’da karşılarına çıkan, İspanya’dan Afganistan’a her yerde işgal ve katliamlarına rağmen bir türlü boyun eğdiremedikleri bu millete, son bir asırda uyguladıkları sistematik yok etme politikalarının da sonuçsuz kaldığını arkalarına baka baka terk etmek zorunda kaldıkları topraklarımızdan kaçarken düşürdükleri köleleri hala onların ardından serenatlar yakarak kutsama ayinlerine devam ediyorlar.

Bütün hırpalanmışlığımıza ve ezilmişliğimize rağmen hala ayaktayız ve yenilgilerle dolu son yüzyılın enkazından fidanlar vermeye devam ediyoruz. Evet, bu devran bugün onların lehine dönüyor ve üstünlük onlarda, zenginlik onlarda, silah onlarda, güç onlarda!

Bu İslam’ın hakikatine ya da üstünlüğüne gölge bile düşüremez! Zira, Allah’ın dünyaya koyduğu kanunlarındandır; değişik zamanlarda farklı milletler öne çıkar, zenginleşir, baskın olur. Sonra devran değişir, ezilenler üstün gelir. Bizim kısmetimize altta kalanın biz olduğumuz devir geldi, ne diyelim? Bakalım, belki devranın döndüğünü de görürüz.

Dün İslam bugün küfür, yarın küfür ertesi gün yeniden İslam milleti üstün gelir. Bu günler insanlar arasında döner durur.

“Size bir yara dokunduysa karşı topluluğa da benzer bir yara dokundu. Allah'ın gerçekten iman etmiş olanları ortaya çıkarması ve aranızdan şehidler edinmesi için bu günleri böyle aranızda döndürürüz. Allah zalimleri sevmez.” (Ali İmran 140)

Kafası herhangi bir soru ya da saldırı karşısında karışan her Müslümanın kesinlikle bilmesi ve asla unutmaması gereken bir gerçek olarak, bu dinin her alanda kalpleri tatmin edecek muhteşem cevapları vardır. Kafamızı bulandıran, kalbimizi zorlayan herhangi bir konuyu ehline götürmemiz halinde tatmin edici cevaplar almamız işten bile değildir. Çevremizde ya da sosyal medyada üstümüze boca edilen fitne ve şüphe tohumlarını, yaymadan ve sadece hakikati idrak maksadıyla ehli olduğunu bildiğimiz insanlara götürmek en hızlı ve temiz yoldur.

Sahip olduğumuz imanın üstüne titremek ve en ufak soruları bile cevaplandırarak beynimizin bir yerinde takılı kalmasına engel olmak en doğrusu olur. Bu gibi küçük sıkıntılar zamanla birikmeden ve büyümeden temizlenmelidir.

Cep telefonlarımızın ekranlarını çizdirmemek için gösterdiğimiz gayretin alameti olan koruma jelatinleri ile bir şekilde kalplerimizi de kaplamak zorundayız. İmanın çiziklerden muhafaza edilmesi için onu ilim ve hikmet ile korumaya almak gerekiyor. Bunun yolu ehil bir alim ya da alimlerden nasihat dinlemek ve imkan varsa ilim tahsil etmektir.

En değerli hazinemizi korumak için çaba sarf etmek, hidayetimizi kaybetmemek için gayretlerle dualara sarılmak dünyadaki en önemli vazifemiz ve tabii kazancımızdır. Allah sonumuzu hayreylesin.

04 Eylül 2023

Irkçılık fikir dünyasının çukurudur

 İnsan, eşrefi mahlukat olması hasebiyle diğer tüm canlılardan farklı ve özeldir. Kendisi için Allah’ın yarattığı her şey emrine ve hizmetine sunulan insanın, tek sorumluluğu da yalnız Allah’a kulluk etmekten ibarettir. Bu kulluğun içinde dünyanın imarının da bulunduğu kabul edilir. Zira kulluk bununla gerçekleşecek ve sonraki nesillere aktarılacaktır.

İbrahim(a)’in Kabe’yi imar etmesi gibi. O, bununla insanlara ibadet mekânı hazırlamış ve onları davet etmiştir. Aynı şekilde insanların barınma ve sair hayati ihtiyaçlarını görmeleri için yapılan tüm iş ve işlemler de dünyanın imarı olarak kabul edilir.

Bu konuda insanların hizmetine sunulan diğer canlılardan faydalanması ve gerekeni gerektiği gibi kullanma hakkı bulunmaktadır. Hayvanperestlerin sandığı gibi onların alanına girilmesi ya da onların et ve sütlerinden faydalanılması bir haksızlık ya da sömürü değil tam aksine bir hak ve gerekliliktir.

Hayatın işleyişi içinde Allah’ın imtihan gereği izin verdiği itaat ve isyanlar, kabul ve retler, farklı düşünce ve inançlar ortaya çıkabilir. İnsanların dünyanın imarı konusunda yaklaşımları çok uzak köşelere kadar savrulabilir.

Bütün bu fikir altyapısından oldukça çeşitli siyasi ve ideolojik akımlar türeyebilir ve türemiştir de. Hem din kaynaklı hem de dinsizlik kaynaklı birçok “dünyayı imar etme” veya “aleme nizam verme” hedeflerine yönelik siyasi yönelimler ortaya çıkmıştır.

İslami bir dünya görüşüne sahip bizim gibi Müslümanlar için alemin nizamı ve dünyanın imarı ancak İslam ile sağlanabilir. Bunun karşısında yer alan kapitalist için kendi ideolojisi en ideali iken, komünist için de kendi fikri en doğru yoldur.

İtikat/İnanç doğal olarak siyasi duruş gerektirir ve belirleyicidir. Hatta inançsızlık veya sapkın yönelişler de bir siyasi duruşa sahiptir. İnsanın inandığı değerler üzerinden kendine bir yer bulması en normalidir zaten.

Siyasi tavırların en alt seviyesi ise ırkçılıktır. Zira ırkçılığın kendi ırkından başka dünyayı imar etmek gibi bir hedefi yoktur. Aleme nizam değil ancak yıkım ve felaket getirir. İnsanlardan bir zümre ya da ırkın kendini diğerlerinden üstün görmesi herhalde yaratılışa inanan ilahi din için de, seküler anlayış için de kabul edilebilir bir şey değildir.

Akıl ve mantıkla izah edilmesi mümkün olmayan bu üstünlük iddiasının temeli de boştur. Zira kimse doğarken ırkını seçmediği gibi, bugün gerek yeryüzünün birçok yerinde gerekse ülkemizde saf ırk ya da ari ırk gibi bir şeyden de bahsedilemez.

Hele biz Müslümanlar için üstünlük ölçüsünün takva olduğu tüm dini delillerle sabit ve tüm aklı selim sahibi olanlarca makbul iken, bir Müslümanın kendi ırkını üstünlük sebebi görmesi olsa olsa cehalet ve sapkınlıktır.

İslam bize kendi aile ve yakınlarımıza ayrı bir özen göstermemizi hatta akrabalarımıza iyilik etmeyi emreder. Kendi ırk veya diğer türleriyle yakın hissettiklerinin dünya ve ahiret iyiliği için gayret etmeyi de kesinlikle normal ve makbul bir davranış olarak görür.

Müslümanın kendi yakınlarını, akrabalarını ve ırkını sevmesi asla ve kat’a ırkçılık değildir. Irkçılık temelde, kendinden olmadığını düşündüklerini küçük görmek ve kendi kanından olanları diğerlerinden üstün saymaktır.

Hasbelkader ülkemizin bir şehrinde ve bir Türk ailesinde dünyaya gelen bebeğin hangi sebeple Afrika ya da dünyanın başka bir yerinde dünyaya gelen çocuktan üstünlüğü olabilecektir? Anne ve babası Türkçe konuştuğu için anadili Türkçe olan biri hangi sebeple anadili Arapça olan birinden üstün olabilir? Ya da İngilizce ya da Fransızca?

İnsanlık gen havuzunun ne kadar karıştığını sosyal deneylerle ispatlamanın da bir anlamı yok. Zira kimse zaten genetik testler sonucu ırkını belirlemiyor. Kendini mensup saydığı ve kabullendiği ırkı benimsiyor insanlar.

Irkçılığın ne ağır bir hastalık olduğunu anlamak için en net göstergelerden biri de, bu kesimin siyasi haritalarla tavır belirlemesidir. Örneğin; Şanlıurfa’nın Akçakent ilçesinde yaşayan bir Türk vatandaşı Arap, sınırlar çizilirken tel örgünün diğer yanında kalan akrabasından üstün ve imtiyazlı görülmektedir. Antakya’da yaşayan Türk vatandaşı bir Arap, Halep’ten gelen Suriye vatandaşı bir Türk’ten daha imtiyazlı görülebiliyor. Akla ziyan bu gibi basit duruşlar bile ırkçılığın nasıl saçma bir fikir olduğunu anlamaya yeter.

Irkın bir gen değil aidiyet hissi olduğunu iddia edenlere ise teklifim; madem öyle bırakın ülkemize sığınan Araplar ve diğer milletlerden olan insanlar da bir aidiyet hissi geliştirsinler. Müsaade edin buraları kendi toprakları gibi görsünler ve terlerini hatta kanlarını döksünler bu topraklara. Sonuçta belki sizden daha çok buraya aidiyet hissedecek ve o zaman sizden daha çok Türk olacaklar!

Gerçi son yüz yılımızı kendi aramızdaki farklı ırkları kabul etme sorunuyla geçirmişken bu yeni gelenlere nasıl davranacağımızı az çok tahmin ediyorduk ama iş idare edilebilir sınırları aşmaya ve iç savaş çığırtkanlığına kadar vardığına göre; son kırk yılını terörle mücadele ile geçiren bir ülke olmanın tecrübesiyle daha akıllı ve tedbirli adımlar atmamız gerekiyor.

Modern dünya göç ve göçmen gerçeğini kabullenen ve aralarına yeni katılan insanları bir potada eritip kendi ideal ve istikbali için kullanan ülkeler tarafından idare ediliyor. Bu pratik gerçekle kavga eden toplumlar ise hem iç huzurunu hem siyasi gücünü kaybediyor.

Son iki yüz yılını göç hikayelerinin oluşturduğu bir yakın tarihe sahip bizim gibi bir ülkenin çok daha yere basan ve uygulanabilir bir göç politika geleneği ve pratiği geliştirmesi gerekirdi. Ne yazık ki oldukça geç kaldığımız bu konuda hala ciddi bir adım atabilmiş değiliz.

Dün gelenin bugün geleni istemediği bir düzen Afrika düzlüklerindeki vahşi hayvan sürülerinde kalan bir uygulamadır. İnsanlar konuşarak ve dinleyerek anlayabilir ve anlaşabilirler.

Ve empati denilen muhatabı anlama gayreti oldukça değerli bir insani erdemdir!

28 Ağustos 2023

Profesyonel Müslümanlık olabilir mi?

 Öncelikle kavramlarda anlaşmak gerekiyor. Çağımızın ya da tüm çağların nesiller arası çatışma denilen sıkıntısının temelinde yatan da herhalde kavram anlaşmazlığıdır. Ortak anlamlar yüklenmeyen kavramlarla iletişim kurulamayınca iş kavgaya varabiliyor. Benzer bir durum aynı dönemin ve hatta aynı toplumun insanları arasında da rahatlıkla yaşanabilir. Bu yüzden söylemek istediğimizle neyi kastettiğimizi izah etmek durumunda kalıyoruz.

Profesyonellik, temelde hemen hepimizin kullandığı şekliyle; bir iş için yetiştirilen elemanların o işi bir ücret karşılığında yapmaları olarak bilinir ve kullanılır. En yaygın kullanımlarından biri olan futbol alanı iyi bir örnektir. Her akşam halı ya da toprak sahalarda ter döken ve muhteşem beceriler sergileyen yurdum gençlerinin ve kendilerini genç hissederek bunu yapmaya devam edenlerin genel sıfatı amatörlüktür. Zira kimse onlara bundan dolayı bir ücret ödemez hatta kendileri üste para vererek oynarlar.

Bir başkası ise, bilmem kaç milyon dolara kulüpler arasında alınır satılır, antrenmanlar yapar, her bir kası için özel doktorlar tutulur, her adımı paradır, adı paradır hatta. Oynamasa bile tıkır tıkır ödemesini alır. İşte bunlara da profesyonel diyoruz.

Lafı uzatmadan asıl konumuza dönelim. Yoksa alınıp satılan kölelerin güncel versiyonları olan bu insanların üzerinde çok felsefe yapılabilir.

Peki Müslümanlık profesyonel olarak yaşanabilir mi? Yahut önüne hiçbir sıfat veya tamlama kabul etmeyen İslam için benzer bir ruh hali kabul edilebilir mi? Bir insan ücreti mukabil namaz kılsa, oruç tutsa, Kur’an okusa ve sair malum ve meşhur ibadetleri yapsa bunlardan dolayı profesyonel Müslüman olur mu?

Kur’an’da Peygamberlerin tebliğlerine karşılık herhangi bir ücret istemediklerini defalarca vurgulayan ayetlerin olması, dinin yalnız Allah için yaşanmasına dair yani ihlasla ilgili ayet ve hadislerin dikkat çeken uyarıları düşünüldüğünde, temelde ahireti kazanmak amaçlı yaşanan bir dini hayatın, dünyada bir getirisinin olması nasıl bir tenakuzdur?

Daha da tehlikeli olanı, Allah için yapılan işlerden dolayı insanlardan maddi bir karşılıktan ziyade ve vefadan farklı olarak, manevi bir üstünlük beklentisi olayın profesyonelleşmesine, ihlasın yaralanmasına hatta yok olmasına yol açmaz mı?

Biraz daha somutlaştıralım. Herhangi bir sivil toplum kuruluşu ya da cemaatin içinde faal olarak bulunan bir Müslüman için ihlasını muhafaza etmek, yaptıklarını -meğerki geçinmek için maaş alıyor olsa da- Allah için yapıyor olma hassasiyetini muhafaza etme konusu oldukça önemli ve hassas değil midir?

Bir işi icra etmek için maaş almak o işin Allah için yapılmasın elbette mâni olmaz. Tıpkı zekât memurlarına maaş verilmesi yahut cami hizmetleri nedeniyle imam ya da müezzinlere maaş verilmesi gibi. Bu insanlara, namaz kıldırdıkları ya da Kur’an okudukları için değil camiyi açıp kapattıkları, temiz tuttukları ve çocuklara eğitim verdikleri için maaş verilmesinde bir mahsur olmadığında genel bir kanaat vardır.

Herhangi bir yardım kuruluşu çalışanının da benzer hallerde maaş alması bir zorunluluk olabilir. Ancak işinde uygulama bakımından profesyonellik gerekse de niyet olarak asıl maksadını kaybetmesi hayrın ve bereketin silinmesine yol açabilir.

Olayın maddi olmayan boyutunda ise, insanların karşısında Allah’ın dinini tebliğ ve müdafaa için çıkan ancak gördüğü rağbet ve hatta uğradığı saldırılar nedeniyle, işi kahramanlığa, övgülere, yüceltilmelere kurban etme riski belki de maaştan çok daha büyüktür. Maaş alanın kalbini ihlasa yöneltmesi ve amellerini riyadan temizlemesi, alkış ve övgülerle kabaran nefsin dizginlenmesinden çok daha kolaydır.

Şüphesiz kibir şeytanın en gözde günahıdır!

Kendine profesyonel bir imaj çizen, üstten bakışlarla insanları küçümseyerek konuşan, gereksiz kahramanlığa soyunarak uğrayacağı zulümlerle şanını yüceltmek isteyen biri futbol dünyasında olsa, iyi paralarla transfer edilen bir futbolcu olabilirdi ama din sahasında bunların bir kıymeti yoktur. Din samimiyetten yani ihlastan ibarettir. Onun dışındaki her şey reddedilmiştir.

İnsanlar desinler diye yapılan amellerin ahirette karşılığı ateştir, cehennemdir. Ne büyük hoca ne büyük alim, ne güzel konuşuyor, ne büyük kahraman, ne korkusuz adam, ne cömert zengin, ne muhteşem Müslüman denilsin diye yapılan her iş, hesap günü karşılığı kalmayan ve bunu da dünyada bu hedeflere ulaşılmasından anladığımız riyanın ta kendisidir.

Alimlerimiz başkaları beğensin diye yapılan ameller kadar, başkaları kınar diye terk edilen amellerin de riyadan olduğunu özellikle belirtmişlerdir. Bu detayları belki başka bir mecrada ele almak daha doğru olabilir. Zira burada ancak kafalarda birtakım soru işaretleri bırakmak ve bu istikamette cevaplar için araştırmaya ve okumaya teşvik etmekten başka bir çözüm elde etmek pek mümkün görünmüyor.

Bu durumda bize kalan, amatör bir ruhla yani insanlardan bir ücret ya da karşılık beklemeksizin hatta üste kendi cebimizden harcama yaparak, Müslümanların muhabbet ve kardeşliğine razı olarak amelimizin karşılığını ahirette Allah’tan beklemek dışında bir seçenek yoktur.

Müslümanların kardeşlik ve muhabbeti de asıl maksat olmaksızın kendiliğinden gelen bir duygu olmalıdır. Yoksa o muhabbeti elde etmek için amel etmek de riyaya dahil olur ki, sonuç yine felakettir. Gerçi Allah(cc) bazı kullarını bize sebepsiz yere sevdirir ve biz onun ihlaslı bir Müslüman olduğunu biraz da böyle anlarız.

Netice olarak baştaki örneğimize dönebiliriz. Her akşam halı sahada ücretini cebinden ödeyerek ter döken amatör ruhlu Müslümanlar olarak kalmak en güzeli ve sonuç bakımından da en hayırlısı olacaktır. Yanımızdaki takım arkadaşlarımızdan başka bizi kutlayan olmayacak hatta alkışlayacak seyirci bile bulunmayacaktır ama o terin verdiği ferahlığı, orada atılan adımların bünyeye verdiği sıhhati başka yerde elde etmek pek mümkün değildir.

Allah(cc) imtihanlarımızı kolaylaştırsın ve kibirle riyayı bizden uzak eylesin, şeytana yol göstermekten ve koz vermekten bizi korusun.

14 Ağustos 2023

Depreme dayanıklı insanlar ve imanlar

 

Depremin gündemimize bir kez daha ve uzun süre çıkmayacak şekilde girmesinin üzerinden 6 aydan fazla bir zaman geçti. Hala bölgemizde yaşanan ve artçı denilse de insanımızın algısının ve duygu dünyasının geçirdiği sarsıntılar nedeniyle, etkisi makinaların tespit ettiği ölçeklerden çok daha fazla olan depremler yaşanıyor.

Çevremizde ve sosyal medyada yaşadıklarını anlamlandırmakta ve taşımakta oldukça zorlanan hatta bir kısmı isyana varan söylemlerle bir çıkış yolu arayan yığınla depremzede var. İnsanın en zor anı yaşadıklarına bir anlam veremediği ve neden sorusuna cevaplar bulamadığı zamanlardır. Hayatın anlamını kavrama noktasında sıkıntı yaşayan insanın yegâne çıkış yolu ve anlam çizgisi imanındadır.

Doğal olaylar ve belalar hakkında sahih ve sağlam bir iman ve teslimiyet geride kalanlar için çok ciddi bir teselli ve anlam yüklenmesidir.

Bir kere şunu net ve kesin olarak hepimiz idrak etmeliyiz ki, Allah(cc) hiçbir kuluna zulmetmez. Başımıza gelen her musibet ya da imtihanın gerek dünyamızda sebeplerini ve gerekse ahiretimizde sonuçlarını bilebilsek, bunlar bize belki de basit gelirdi. Bize uzun yıllar gibi gelen dünya hayatı aslında pek kısa ve neticesi bakımından sonsuz bir hayatın sadece bir adımı olarak düşünüldüğünde, her cefa geçecek, her sıkıntı çözülecek ve her darlık sona erecektir.

Aynı şekilde dünyanın sadece bela ve imtihanları değil, nimet ve saltanatları da geçici ve basittir. Birilerinin sürekli sefa sürdüğü gibi görünen aldatıcı dünyanın süslü yüzüne bakıp da kendi hal ve imtihanını beğenmemek, bu dünyaya çok fazla değer vermek olur. Oysa geçici olan ile sonsuz olan arasında kurulacak en bozuk terazi bile sonsuzluk tercihini mutlak doğru olarak tespit edecektir.

Evet çok ciddi sarsıldık ve hala sallanmaya devam ediyoruz. Bunun psikolojik sonuçları var ve biz bunları günübirlik yaşıyoruz. Kaybettiklerimizden dolayı Allah(cc) kalplerimize sekinet veriyor hamdolsun. Yaşadıklarımızdan dolayı kendimize yaptığımız telkinler ve göstereceğimiz sabır oldukça değerli. Bela anında sabır, Allah(cc)’in azamet ve kudretini hatırlamak, iman ve teslimiyetle O’nun takdirine boyun eğmek ile mümkündür.

Allah(cc), kullarından bir zümrenin canını o gece ve devamındaki günlerde almayı murat etti ve aldı. Verirken bize sormamıştı, alırken de sormadı! Verdiklerinden dolayı şükrümüzü eda etmek ve aldıklarından dolayı sabretmekten başka bir yol, biz iman edenler için yoktur. Esasen isyan edenler de daha büyük bir çıkmaza girmekte ve ruhi durumları daha da zor ve çıkılmaz kuyulara düşer gibi bir darlık ve sıkıntı ile yıkılmaktadır.

Dünya hayatında akrabalık bağları ile sevdiğimiz, birtakım isimlerle kendimizi bağlı hissettiğimiz her insan, Allah(cc) için yarattığı kullarından bir kuldur. O’nun hepimiz için çizdiği takdirin içinde bize çok özel gelen bu insanların yeri çok ama çok küçüktür. Zaten öldükten sonra bu bağların bir anlamı kalmayacak ve hesap günü hepimiz birbirimizden kaçacağız. En sevdiklerimiz bize o gün sırt çevirecek!

Bu gerçeklerle, doğal afetlerin takdiri ilahinin dışında olmadığını unutmamak gerekiyor. İnsanlar bu olayları sebepler alemine alametleri çıktıktan sonra tespit edebilir ve tahminde bulunabilirler. Hadise yine takdire tabi olarak meydana gelir ya da gelmez. Bunun tayini de ancak Allah(cc)’in elindedir.

Kısaca; İsrafil(a) bilime değil takdire tabiidir.

Bilim, sebepler aleminde olayların alametlerini keşfetme ve sonuçlarını tahmin etmektir. Bilim bir güç değil güçsüzlüğüne yani acziyetine bir çare arama yoludur. Bu sebeple bilimle meşgul olan Müslümanların kâinatın düzen ve işleyişini idrak ettikleri ölçüde iman ve teslimiyetleri artar.

Hava durumu tahminleri gökyüzündeki hareketleri takip ederek, bunların muhtemel yolculuklarını ve sonuçlarını ihtimal olarak tespit etmekten ibarettir. Muhtemeldir ki, Allah(cc) farklı bir yönden başka bir rüzgâr estirip bütün tahminleri alt üst etsin. Yine olabilir ki tahminler aynen ortaya çıksın ve insanlar bildik diye sevinsin. Oysa olan Allah(cc)’in takdir ve tayininden ibarettir.

Deprem de buna benzer sebepleri ile tahmin edilebilir ancak bu tahminler yağmurun yağacağına dair yapılan tahminlerden daha sağlam değildir. Fay hatları takip edilebilir, ha kırıldı ha kırılacak diye beklenebilir. Nihai neticeyi ancak ve sadece Allah(cc) bilir.

Ne zaman, nerede ve hangi şiddette bir deprem olacağı ve bunun sonucunda hangi binaların yıkılıp hangilerinin ayakta kalacağı, kimlerin ölüp kimlerin kurtulacağı bilgisi elbette ve sadece Allah(cc)’in katındadır. Biz zayıf binaların yıkılacağını tahmin ederiz ama yığma gecekondular ayakta kalır da bilmem kaç milyonluk planlı, projeli, ruhsatlı ve iskanlı apartmanlar yıkılır. Bu yüzden kendimize ve bilimsel çalışmalarımıza çok fazla önem atfetmekten ve bu gibi olayları bilimle açıklar ve her şeyi bilimle çözeriz zannetmekten kaçınmak gerek.

Baksanıza, Allah(cc) onların şehirlerini depremlerle yıkmasın diye kayaları oyup büyük saraylar inşa edenlerin yerlerinde yeller esiyor ve mahremlerinde parayı veren turistler geziyor. Dünya üzerinde kalıntıları bilinen çok fazla saltanat geldi ve geçti. Gelen geçecek, kanun böyle, takdir böyle! Kimse bunu değiştiremeyecek.

Her birimiz, kendimize ayrılan sürede, kendimiz ve neslimiz için dünyayı imar ederken, ahiretimiz için ne biriktirebilirsek onunla ayrılacağız bu alemden. Gideceğimiz yerde ne deprem var ne ölüm! Bir kere ölecek ve ölümsüz olacağız. Ölmeden olmuyor…

24 Temmuz 2023

Geçmişten bugüne bir göç hikayesi

 

Hemen hepimizin bir şekli ile karşı olduğu halde bir yandan da içten içe besleyip büyüttüğü göçmen karşıtlığı, farklı seviye ve türlerle sürekli karşımıza çıkmaya devam ediyor. Peki bu yeni bir şey mi? Bizden öncekilerde bu işler nasıl yürüyordu? İnsanlık tarihi kadar eski denebilecek bu göçmenliğin bir sonu olmayacak mı?

Bir kere en başta şunda anlaşalım:

Dünya insanın mutlak yurdu değil, geçici bir süre barındığı ve bir şeylerle avunduğu, sonra da ölüp terk ettiği bir gölgelik, bir ağaç altı sığınağı, bir mola, bir heves, bir hülya, bir rüya yahut bir bela ve imtihanlar ülkesidir. Buradaki misafirliğimiz son insan can verdiğinde tamamen bitecektir.

Bu ahiret inancına sahip olmayan ve insanlığın başlangıcı ve sonu hakkındaki ilahi fermana iman etmeyenler için sözüm burada biter. Onlardan yazıya devam etmemelerini ve sayfayı kapatmalarını rica ederim. İman edenler için ise, nefes aldığımız sürede söylenecek bir şeyler olmak zorundadır. İşte onlardan bazıları.

İslam tarihinin kırılma noktalarından biri olan; İsmail(a) ve İshak(a)’ın farklı annelerin çocukları olmalarından yola çıkarak, İsmail oğullarının Yahudi olamayacağı ön kabulü ve neslin anneden devamını esas almak gibi fıtrata aykırı bir görüşü benimseyen İsrail oğullarının, İsmail neslinin nadide son halkası Muhammed(sas)’in peygamberliğini inkar için tutundukları uyduruk ve çürük dalın adı ırkçılıktır.

Allah(cc)’in son Resulü Muhammed(sas) yere düşmeyen gölgesi ile Mekke’de peygamberliğini ilan ettiğinde, müşriklerin ileri gelenlerinden birinin itirafında yer alan, “O’nun aşireti ile benim aşiretim rekabet halindedir; onlar hacılara yemek verince biz daha fazlasını verdik, su dağıttılar biz de dağıttık, şimdi onlar bir peygamber çıkarttı, ben nereden bir peygamber bulup karşısına çıkarayım” hezeyanında ifadesini bulan inkarın sebebi ırkçılıktır.

İblise, “Onu topraktan beni ateşten yarattın, ben ondan üstünüm” cümlesini kurduran ve kıyamete kadar bize düşman eden haset ırkçılığın temelidir.

Müslümanlar için ırkından dolayı birini aşağılamak, hor görmek ya da aleyhine olmak gibi bir düşüklük kabul edilemez! Bizim dünya ve ahiret için geçerli kalite kontrol mihengimiz takvadır. Mü’min ve muttaki olan birinin ne adına ne rengine ne diline ne dişine ne soyuna ne üstüne ne de başına bakmaz, kardeş biliriz.

Kardeş bilmenin ilk ve kesin kuralı ise sevmek ve dünyalıklarını paylaşmaktır. Kardeş kardeşine sahip çıkar, onu düşmanına teslim etmez, ona zulmetmez, zulmedilmesine müsaade etmez! Kardeş kardeşe, yurdunu ve yuvasını açar, ekmeğini paylaşır, dizine derman olur, gözüne fer!

Biz işin bu kısmını beceremediğimize göre samimi olarak gerçekten iman kardeşliğine inanıp inanmadığımızı, kalbimizde bir burukluk olmadan kardeşliği içimize sindirip sindiremediğimizi kontrol etmemizin ve kendimizi bu konuda hesaba çekmemizin tam zamanıdır. Zira gelecek günler bu kardeşlik iddiamızın daha da sorgulanacağı ve daha ağır imtihanlara tutulacağı günler olabilir.

Hicret ve göç hikayelerinin en keskin ve en uzak iki örneğini hemen hepimiz çok biliyoruz.

Mekke’den Yesrib’e hicret edenler, dünyanın geleceğine ışık tutacak bir medeniyetin temel taşları oldular ve biz onları kıyamete kadar örnek ve önder olacak bir nesil meydana getirdiler. Onların da ilk zamanlarında aralarında sorunlar, kavgalar hatta savaşlar vardı. Bunları aştılar ve saadet asrına zemin oldular.

Oradan geçen asırlar sonrasında İslam ile tanışan göçebe Türkmen kabileleri büyük imparatorluklar kurdular ve yüzyıllar boyu sürecek bir destana imza attılar. Dahası örnek aileler olarak fethedilen şehirlere yerleştirilen göçmen aileler vesilesiyle Avrupa’da özellikle Balkanlar’da İslam’ın kök salmasına yol açtılar. Aradan geçen ve devletlerinin gerilemesi ve nihayetinde dağılması ile sahipsiz kalan göçmenlerin Anadolu’ya geri göçü sonrasında gelenlere yine göçmen dendi ve yine uzun bir süre dışlandılar.

Ne giderken ne gelirken göçmen değildi onlar; tıpkı Suriye’den, Irak’tan ya da Kuzey Afrika’dan bu topraklar gelenler gibi. Çok değil daha yüz yıl önce Trablusgarp’tan, Trablusşam’dan, Sana’dan Bağdat’tan, Halep’ten, Kudüs’ten Medine’den, Kahire’den, Humus’tan, Bosna’dan Niş’ten gelenlere pasaport sorulmuyordu.

Kim neden göçmen olsun ya da kim neden göçmen olmasın?

Kim kalıcı? Neye ve kime göre yerli? Kim nerden geldi, kim nereye gidiyor?

Bu soruların cevaplarını aramak zorundayız. Yoksa kervan göçer biz dağlar başında kalırız!

10 Temmuz 2023

Göçmenler göçecek de biz kalacak mıyız?

 

Bir kaç gün önce Avrupa’nın en batısında, geçen hafta ortalarında Fransa’da yaşananlara benzemeyen bir göçmen krizi daha yaşandı ve Hollanda’da koalisyon Başbakan Rutte’nin geçici sığınma statüsü alan göçmenlerin aile birleşimi haklarını kısıtlamak istemesi üzerine düştü. 

Avrupa’nın en müreffeh ülkelerinden Hollanda’da göçmen kabul merkezlerinde yeterli yemek ve yatak temininde sorun yaşanması ile başlayan tartışmalar hükümeti bu noktaya getirdi. Tabi ki Ukraynalılar sorunun parçası değil, olmadılar da. Onlara göçmen değil aileden bir misafir muamelesi yapılıyor. Kralın saraylarından birinin onlara tahsis edildiğini bilmek yeterli sanırım.

Bizde ise göç ve göçmen hadisesi politik malzeme olarak kullanılmaya ve gerçeğinden koparılarak, beyin damarları ya tıkalı ya da daralmış faşistlerin toplumu germek ve muhtemel bir kargaşaya zemin hazırlamak için sarıldıkları bir dikenli tele dönüşmüş durumda.

Tam bu noktada unutulmaması gereken acı gerçeğin “hepimizin aslında dünyada göçmen olduğumuz ve asıl yurdumuzun cennet olduğu” gibi zihinde kekremsi bir acı tat bırakan ve ölümü çağrıştıran ahireti hatırlamak gerekiyor.

Yeryüzü ya da ondan payımıza düşeni ifade eden vatan kavramına gelince, bu konuda çok değil bin yıllık maziyi anmak herhalde yeter.

Yeryüzü Allah(cc)’ın mülküdür ve bunu dilediği kullarına verir. Bir yeri vatan edinmenin çok fazla yolu vardır. Mesela biz Anadolu’yu savaşarak ve yerli halkına galip gelerek yurt edinmişiz. Bir başkası anlaşma ile yerleşmiş, emek vermiş, katkıda bulunmuş ve buralı olmuş.

Bir diğeri yüzyıllar boyu İslam medeniyet merkezi olduğu için göç etmiş buralara, bir başkası ekonomik, öteki siyasi, beriki başka sebeplerle gelmiş ve yerleşmiş yurt edinmiş, çalışmış, kan ve ter döküp buralı olmuş. Kimisine atasından miras kalmış, emeksiz sahip olmuş bu vatana.

Bir imparatorluk bakiyesinde yaşamanın doğal sonucu olarak; dara düşen, kovulan, sürülen hatta keyfi isteyen herkes gelmiş bu topraklara. 72,5 çeşitten bir millet olmuşuz. Kayıtlara İslam milleti olarak düşmüşüz. Sadece yüz yıl önce İslam milleti ve diğerleri varmış burada. 

Salname adı verilen bir tür devlet arşiv belgelerinde, nüfus sayımı bölümlerinde milletler böyle sayılıyordu; İslam, Yahudi, Hristiyan, Latin, Ermeni gibi. Şimdi adları kayıtlarda farklı milletler olarak geçmeyen Türkler, Kürtler ve Araplar arasında bir yurt, vatan, yerli ve göçmen tartışması ne kadar da yapay…

Boşnakla Bulgarın, Çerkesle Zazanın, Türkle Kürdün ne kadar hakkı varsa bu imparatorluk bakiyesinde Suriyeli Türkmenin, Kürdün ve Arabın da o kadar hakkı var. Selçuklu Sultanı Muhammed Tuğrul bey kardeşi Davud Çağrı beyin desteğiyle Rukneddin (dinin direği) ünvanını aldığı günden, Sultan Muhammed Alparslan’ın Halep’ten Malazgirt’e yürüdüğü günden beri bu böyle.

Göçmen krizi batılıların belasıdır, biz  doğuluların değil, olmamalı da. Bizim imtihanımızdır ve biz bugüne kadar başarıyla verdiğimiz gibi bundan sonra da Allah’ın izniyle geçeriz bu imtihanı. 

Kardeşler olmanın doğal sonucu olarak; kızsak da küssek de darılsak da hatta kavga bile etsek, kan bağı gibi koparılması düşünülemeyen din kardeşliği bağımızın varlığını unutmadığımız ve bu sağlam ipi bırakmadığımız müddetçe bizim bir göçmen krizimiz olmaz. 

Tabii ki bu sadece eskiden gelenlerin değil yeni gelenlerin de sorumluluklarını yerine getirmeleri ve yurdu sahiplenerek taşın altına ellerine koymaları ile mümkün olur. Bugüne kadar yaşana pek çok olay ortaya koydu ki, yeni gelenlerin özellikle Suriye’den gelenlerin terleri, kanları ve gözyaşları bu topraklara çokça aktı. Artık toprak altında onların ölüleri ile bizimkiler daha yakın.

Cami ve mescidlerimizde saflarda yanyana, omuz omuza duruyoruz. Onlar bizden, biz onlardanız. Şam da bizim Halep de, tıpkı Antep ve Urfa’nın onların olduğu gibi.

03 Temmuz 2023

Türkiye, Fransa olmaz, olamaz

 

Ülkemizde Fransa’da yaşananları medyadan takip edenlerin tepkileri ve akıllarına gelen sorular kendi veritabanları veya bir başka deyişle, bilinç altlarını ortaya çıkaran varsayımlar üzerine bina ediliyor.

Fransa’da göçmen çoğunluğu teşkil edenlerin, özellikle Cezayirliler başta olmak üzere, Afrikalı ve Müslüman olduklarını ve Fransız sömürge düzeninin halen işlemeye devam eden çarklarını biraz da olsa bilenler, bir kısmı açıktan bir kısmı da içten içe oh çekerek olayları izliyorlar.

Bir nevi rüzgar ekenlerin fırtına biçtiği gerçeği ile karşılaşan Fransa’nın aslında çok da yeni olmayan bu tür ayaklanmalara ara ara maruz kalmasının temelinde, sadece ülkelerini sömürerek bu Cezayir halkını ve nesillerini göçmen durumuna düşürmeleri değil, ikinci hatta üçüncü sınıf vatandaş muamelesine maruz bırakmaları da oldukça ağır bir etken olarak karşımızda duruyor.

Bir diğer yanda ise ırkçılığı, faşistliği ve göçmen düşmanlığını kendine dünya görüşü olarak benimsedikleri için, kendi ülkelerinde olmasa bile her yerdeki göçmenlerden ve maalesef özellikle de Müslüman göçmenlerden nefret eden ve onlara yapılan her muameleyi reva gören zihniyette olan, yurdum oksijenini heba eden başka bir zümre daha var.

Bunlara göre 17 yaşında, annesinin biricik çocuğunu sadece kullandığı araçtan inme komutuna uymadığı için vuran Fransız polis haklı olabiliyor. Bu noktada bir kafa için; Türkiye de yakın gelecekte benzer sorunları yaşayacaktır ve acil tedbir olarak göçmen Müslümanlar sürgün edilmelidir, iddiası anlamlı gelebiliyor.

Oysa gözden kaçırdıkları ilk şey; Fransa’daki göçmenlerin, ana yurtları Fransızlar tarafından işgal edilen ve sömürülenler olmalarının karşısında Türkiye’de bulunan göçmenlerin bir katliamdan kaçarak ülkemize korunmak amacıyla sığınmış olmalarıdır.

Fransa’daki göçmenler faşist bir sömürge imparatorluğunun düşmanlığına “rağmen” oradadırlar ve atalarının görülmemiş hesabı halen masada durmaktadır.

Türkiye’deki göçmenler ise ortak İslam imparatorluğunun terk etmek zorunda kaldığı topraklarından, -son iki yüzyılda sık sık olduğu gibi- merkezine sığınan ve “lütfen” burada bulunan, atalarımızın ortak yenilgisinin kaygısını ve kahrını birlikte çektiğimiz, onların cenazeleri omuz omuza nasıl yer altında yatıyorsa, üstünde de bizim omuz omuza aynı mücadeleyi vereceğimiz insanlardır, kardeşlerdir.

Fransız sömürge imparatorluğu ve Osmanlı İmparatorluğu tarihlerini bilenler için pek fazla izaha gerek kalmasa da, bu toprakların gerçeklerine uzaklığı gönüllü kabullenen ve maktul çocuk için değil, katil polis için üzülen dengesiz gönüllere, bir kaç doz Afrika’da Fransızlar eliyle yapılanlar ve halen yapılmaya devam eden cinayet ve soygunlarla ilgili, ilaç niyetine şoklama iyi gelebilir. Çok fazla ihtimal vermesem de adil bir yaklaşım sergilemeleri umudu taşımak istiyorum.

Sözün burasında şunu netleştirelim: Fransa’da yaşananları tasvip etmemiz mümkün değildir. Ne polisin göçmenlere müdahale metodu ne de göçmenlerin onlara cevap şekli makul ve meşru zeminde değildir. Yakıp yıkarak elde edilecek şey, daha çok yanmak ve yıkılmak olur. Ayrıca işin masum insanlara zarar verme, mallarını helak ederek haklarını çiğneme ve dahası ırkçıların ekmeğine yağ sürme boyutu da bulunuyor.

Tepkisiz kalınması mümkün olmayan bir cinayete daha fazla cinayetle karşılık verilmesi çözüm olmayacak ve öyle ya da böyle bu olaylar bastırılacak, dahası polis ve mağdur vatandaşların Müslüman göçmenlere kin ve nefreti katlanarak büyüyecektir.

Sizi temin ederim, şu an Fransız halkı başta olmak üzere Avrupa halkları, isyanın daha ağır şiddet kullanılarak bastırılmasını ve daha bir çok Müslüman göçmenin katledilmesini normal ve gerekli görüyordur.

Bunların yerine hem Fransa’da hem de Avrupa genelinde “sessiz protesto” ve/veya “sivil itaatsizlik” gibi eylem yollarının seçilmesi mümkün olsaydı, batının kendi uyduruk demokrasi tiyatrosunun perde arkası ortaya dökülebilirdi.

Ve ne yazık ki; Müslüman dünyasında şu an onların hukukunu savunacak ve Fransa’yı dize getirecek bir güç bulunmuyor. Biz tıpkı Filistin’de, Doğu Türkistan’da ya da Arakan’da olduğu gibi hariçten gazel okumaya devam ediyoruz, ederiz…

Neticede söyleyeceğim hem bir temenni hem de bir tespittir. Türkiye, Fransa olmaz, olamaz. Olmaması için hem kamu görevlileri, hem toplum olarak biz üzerimize düşeni yapmaya devam edeceğiz. Ülkemizde yaşanan “yol kazası” niteliğindeki cinayetlerde, soğukkanlı tepki vererek bu ihtimalin önünü kapatan Müslüman göçmenlerin duruşu da ayrıca unutulmamalıdır.

26 Haziran 2023

Seçim geçer geriye adamlık kalır

 Politika ya da daha genel ifadesi ile demokrasi hakkındaki kanaatlerimin en kısa özeti, bu işin bir manipülasyon becerisinden ibaret olduğunu ve bunu en iyi yapanın kazandığı bu oyunu pek makbul görmediğimi söylemekle yetineyim.

Politikacılar seçim dönemlerinde oylarını artırabilmek için farklı konuları malzeme edinebiliyor ve ilgili vaatlerle insanları ikna etmeye çalışıyorlar. Buraya kadar bir gariplik yok. Mesela, “yol, köprü, baraj, işsizlik, pahalılık” gibi başlıklar neredeyse her seçimin standart konuları olarak üzerinde konuşulan ve tartışılan başlıklar oluyorlar.

Ancak son on yılımızın istisnai gündemi olarak mülteci meselesi özellikle bu son seçimde alenen nefret ve kin propagandası olarak kullanılmaya başlandı. Geldiğimiz noktada ise artık bir kırılma noktasına sürüklenen seçim tercihlerini belirlemede insanların en hassas oldukları konuyu kaşımaktan ve ortama kin, nefret ve hatta şiddet mesajları yaymaktan çekinmeyenler, kazanmak için her yolu mübah görenler, bizim muhacir dediğimiz, onların yabancı bildiği, mazlum ve mağdur insanları basit bir seçim malzemesi gibi piyasaya sürüyorlar.

Suriyeli muhacirlerin politik malzeme olarak kullanılmaları, maalesef durumun ciddiyetini ve insani boyutunu örtüyor. Oysa bir kasadan alınıp diğerine dizilecek herhangi bir eşyadan değil; ev, işyeri, güvenlik gibi temel ihtiyaçları olan, hisleri olan canlı ve kanlı insanlardan bahsediyoruz.

Bakın eli silahlı adamlardan değil sadece adı Ömer diye alnından kurşunlanan ağzı süt kokan çocukların annelerinden bahsediyorum. Varil bombası gibi bir vahşetin sadece sesi ile konuşma yetisini kaybeden çocuklardan.

Milyonlar durup dururken evini barkını, işini işyerini, toprağını terk edip yollara düşmedi. Eskilerden, tarihten veya üzerinde oynanabilecek konulardan değil daha son on yılda burnumuzun dibinde yaşananlardan bahsediyorum.

Gözleri önünde en sevdikleri lime lime doğranan ve bunca yıldır kan ve gözyaşından başka bir şey görmeyen insanlara hadi normalleşin ve katillerinizin yanına dönün çünkü biz seçim yapıyoruz diyemezsiniz!

Konu yol, köprü ya da baraj değil, insan.

Tayyip Erdoğan’dan her sebeple nefret edebilir, düşman olabilirsiniz ama hem bu günleri yaşayan her vicdan sahibi hem de kıyamete kadar gelecek her “adam” sadece şu meseleden dolayı bile olsa onu onurlu adamlar listesine kaydedecektir.

Her şey geçer geriye adamlık kalır.

Konunun hukuki, uluslararası anlaşmalar ve genel ahlaki boyutları ayrı ayrı izah edilmesi gereken detaylar olsa da, kimsenin bunlardan bahsetmediği ortamda, seçildikleri takdirde mültecileri ülkelerine gönderme vaadinde bulunanların utanacak bir yüzleri olmadığından, onlara söylenecek söz de yoktur.

Ancak aklı başında herkes, bizim bir imparatorluk bakiyesi ülke olarak, son birkaç yüz yıldır eski sınırlarımız içinde kalan topraklardan sürekli göç aldığımızı bilir. Temelde buradaki varlığımız bile bir göç hikayesidir. Bizim göçmen ya da muhacirlerle sorunumuz onların varlıkları sebebiyle olamaz.

Bunun yanında sorunların olduğunu, her şeyin güllük gülistanlık olmadığını da biliyorum. Ancak hiçbir sorun çözümsüz değildir ve hiçbir çözüm kimsesiz, sahipsiz, vatansız ve Suriyesiz kalmış insanları cellatlarına teslim etmek gibi bir zulme sebep gösterilemez.

19 Haziran 2023

Depremzedelerin depremzadelerle imtihanı

 

Genelde yaşadıklarımızı abartmayı severiz, biraz ilgi görmek ve biraz da kendini özel hissetme ihtiyacı sanırım bizi buna meylettirir. Gururumuzun okşanmasına hatta biraz acınmaya da ihtiyaç duyuyoruz. İşin psikolojik boyutunu ehli daha iyi bilir elbette.

Elimize batan dikenin acısını bile paylaşmak iyi gelir. Hem zaten taziyeler cenaze sahiplerinin acılarını paylaşmak için değil midir? Genel geçer bir tespit gibidir; acılar paylaşıldıkça azalır, sevinçler paylaşıldıkça çoğalır.

Aylar önce yaşanmış da olsa hala ara ara ufak çaplı artçılarla kendini hatırlatan, 6 Şubat 2023 tarihinin sabah 04:17 ve öğleden sonra 13:24 saatlerini unutulmaz anlar olarak hafızalarımıza kazıyan büyük felaketin etkisi halen devam ediyor.

Evini, iş yerini ve yaşadığı köyü, kasabayı hatta şehri kaybedenlerin yanında sevdiklerini, dostlarını, arkadaşlarını, komşularını ve akrabalarını kaybedenlerin acıları öyle kolay geçecek, unutulacak gibi de değil zaten.

Hayata kelimenin tam anlamıyla yapayalnız devam etmek zorunda kalan çocukların, gençlerin, yaşlıların ruh halini anlamak öyle bağış yapmak, yardım göndermek gibi kolay değil. Hele sosyal medyada paylaşım yapmak, makyajsız canlı yayına çıkma fedakarlığı yapmak gibi devasa(!) katkılar sağlayanların anlaması mümkün olmayan şeyler bunlar.

Deprem sonrası yaşanan seçim süreci ve sonrasında, kendini bilen ya da bilmeyen birtakım aklı evveller, bizim lugatımızda büyük harflerle yazılı duran; deprem, yıkım, felaket, acı, ölüm, kayıp, can ve canan kelimelerini pek bir rahat ve çok hoyrat bir şekilde kullandılar.

“Muhakkak sizi biraz korku, biraz açlık ve mallardan, canlardan, ürünlerden biraz eksiltmekle deneriz, sabredenleri müjdele.” (Bakara, 155)

Oysa deprem, Allah(cc)’in imtihanlarından bir imtihanıdır. Onunla sarsılan, can veren, yakınlarını kaybedenler gibi yaşayanlar kadar seyreden, yardım eden ya da etmeyen herkes de imtihana tabi oldu. Hala da devam ediyor bu süreç.

Madden ve manen depremzedelerin yanında olan ve onurları incitmeden, samimiyetle yardım etmek için çırpınan, bunun birkaç günlük poz değil, yaralar sarılıncaya kadar devam etmesi gereken bir görev addedenler var, hamdolsun.

Resmî kurumların yanında sivil toplumuzun değerli mensupları deyim yerindeyse arı gibi çalışmaya devam ediyorlar.

Bunların yanında bir de her savaşın ve her felaketin olduğu gibi depremin de zadeleri ortaya çıktı. Depremzadeler dediğimiz bu zümre, kendileri için büyük ama genel duruma nazaran oldukça küçük birkaç şey yaptıkları için dev aynasında gördükleri suretlerine hayran kalıp, gururlarını köpürterek ve sonra bu köpükleri ağızlarından saçarak konuşmaktan geri durmuyorlar.

Aslında bu edepsizlere hafif artçılarda yıkılan çürükler diyebiliriz. Zaten temelleri zayıf karakterlerin, kendilerini bir şey zannettikleri anlarda yaşanan en ufak bir sarsıntı ile yıkılmaları ve geriye insan döküntülerinden oluşan bir enkazın kalması, bize hayatın ve Âdem evladının başka yüzlerini de görme imkânı sundu.

Öyle ya; hem Habil hem de Kabil, Adem(a)’ın evladı idiler. Biri kurban için en değerli hayvanını seçerken, diğerinin cılız ekinleri topladığı rivayet edilir. Aradaki fark daha baştan görüldü yani. İnsanlık tarihi kadar eski bu yaklaşım tazeliğini korumaya devam ediyor. Her imtihanda da tazelenerek tekrar sunuluyor bize.

Allah(cc), kullarının sıkıntılarını ihlasla ve kimseyi minnet altında bırakmadan giderenleri hayatlarının diğer alanlarında da kimseye mahcup etmesin. Dünyayı bu samimi iyilerin hayırları ve bereketleri yaşanır kılıyor. Zor zamanların ilacı, gönüllerin ferahlığı bunlar vesilesiyle veriliyor.

Zaten asıl iyilik, yapılırken minnet altında bırakmayan, sonrasında da asla başa kakma bulunmayan iştir.

“De ki: Yapacağınızı yapın. Allah da, Peygamberi de, Müminler de yaptıklarınızı görecek ve gizli olanı da açık olanı da bilene döndürüleceksiniz. O size yapmakta olduklarınızı bildirecek.” (Tevbe, 105)

12 Haziran 2023

Biraz vefa ve çokça samimiyet

 

İnsan topraktan hasıl olan bedeninden ziyade ruhunda taşıdığı hislerden ibaret. Biz birini tarif ederken kaşından gözünden başlasak da aslında tarifin en doğrusu ruhtan ve dolayısıyla hislerden başlayandır.

Uzun ya da kısa boylu değil, kibar ve efendi olmalı insan.

Teninin rengi bütün ihtimalleri taşıyabilir, siyahi ya da açık beyaz da olabilir ama yeter ki dürüst ve mert olsun insan.

Kemikleri ya da kaslarının sağlamlığı ile değil, ruhunun inceliği ve ahlakının güzelliği ile öne çıkmalı insan.

Bileği bükülmez olmak da bir marifet sayılabilir ama asıl yüreği bükülmez olmaktadır yiğitlik.

Güzel adam olmanın ölçüsü çürüyüp toprak olacak et ve derilerin görüntüsü değil, hiç unutulmaz ve asla ölmez iyilikler ve hayırlar olmalı.

Ardından “iyi” denilmesi, hayır dua edilmesi, dünyadaki bütün rütbe ve sıfatlardan çok ala ve pek ala üstün olmalı gözlerimizde.

İnsan dediğin nankör değil vefalı olmalı, sahtekarlığı ile değil dürüstlüğü ile nam yapmalı.

Kapısına gelen veya karşısında duran hatta düşman olan bile samimiyetinden asla kuşku duymamalı. Dostluğu da düşmanlığı da samimi olmalı insanın. Gülüşü de kızması da samimi olmalı.

Bütün bunların üstüne bir çadır gibi emniyet hissini örtmeli, emin olmalı insan. Sevene ve sevmeyene, sevdiğine ve sevmediğine aynı ölçüde adil ve emin olmalı. İnsanlar haklarından emin olmalılar, sırt dönebilmeli, endişe etmeden emanet bırakabilmeliler.

Dünya avucumda dönmeyecek, bundan gocunmaya gerek yok. Yaşayan en önemli insan ben değilim, bundan dolayı kendimi kötü hissetmeme gerek yok.

Yeryüzünde hatasız hiçbir insan olmadığı gibi ben de hatasız değilim. Bunu kabul etmeli ve her şeye rağmen insan gibi, adam gibi yaşamak için gayret etmeliyim.

Bütün iddia ve fikirlerim doğru olmayabilir hatta belki hiç doğrum yoktur. Kendimi doğrultmak ve doğru bir yola yönelmek için gayret etmeli ve kınanmaktan korkmamalıyım.

Muhasebeye çekilmeyi beklemeden kendimi hesaba çekebilmeli ve günün sonunda kasada kalanı bilmeliyim yani kar ne kadar, zarar ne kadar görebilmeliyim. Bir sonraki gün varsa zararımdan kurtulmalı, karımı artırmak için çalışmalıyım. Ticaretin kuralı ya da amacı bu değil midir zaten.

Dünyayı kurtarmak gibi büyük hayaller yerine, kendimi ve çevremi kurtarmak gibi daha gerçekçi ve ulaşılabilir hedefler belirlemeliyim. Ne kendimden ne de başkalarından gücümüzün yetmeyeceği şeyler beklememeliyim zira Allah da bizden öylesini istemiyor.

Kendimi de başkalarını da kandırmaya gerek yok. Ben basit bir insanım, Tarihin akışına yön verenlerden değilim, olamayacağım da. Teknolojide bir çığır açmam da beklenemez, yeterince açıldı zaten o çığırlar. Yere gölgesi düştü diye toprağın sevindiklerinden olmam pek ihtimal dahilinde değil ama öyleleri de geldi ve geçti.

Eşi görülmedik işlere imza atanlar, güzellik ve zenginliğine hayranlık duyulanlar, marifet ve sohbetine doyum olmayanlar, varlıkları ile gönüllere su serpenler, yoklukları ile yürekleri dağlayanlar oldu bu dünyada ama hepsi geçip gittiler.

Ne peygamberler kaldı ne salihler.

Ne dervişler kaldı ne şeyhler.

Ne cömertler kaldı ne cimriler.

Ne hainler kaldı ne yiğitler.

Ne münafıklar kaldı ne sadıklar.

Geldiler ve geçip gittiler. Tıpkı bizim geldiğimiz ve geçip gideceğimiz gibi.

Şu dünyaya bu kadar bağlanmaya ne gerek var?

05 Haziran 2023

Mütevazi insanların küçük mutlulukları

 

İnsan hayatın farkına ilk vardığı gençlik devresinde, yetiştiği çevreyle doğru orantılı ancak oldukça uçuk hedeflere yönelebiliyor. Kendini dev aynasında görmek için gayet müsait bir dönem olarak gençlik bir diğer deyişle ergenlik, fikir ve hayat planlarında, hayal dünyasında ve gerçek alemde sıkıntılara sebep olan, bir nevi serserilik sayılacak köşelerde dolaşmayı kolaylaştırıyor.

En iyi ve yakinen tanıdığım için; ortalama muhafazakâr bir ailede ve dahası İslami bir çevrede yetişen gençlerin de o dönemlerinde, ülke ve milleti kadar bütün bir ümmeti kurtaracak hayaller ve planlar üzerinde kafa yormalar, meşhur ifadesiyle “bir gecede devlet yıkıp devlet kurmalar”, devrim ve inkılap üzerine büyük konuşmalar, sabahlara kadar çoğu zaman duman altı ortamlarda, bütün samimiyet ve delikanlılıkla kafa patlatmalar ve sabahında büyük bir vazifeyi yerine getirmiş olmanın gurur ve yorgunluğu ile uykusuz gözlerle okula ya da işe dönmeler.

Herkesin kendi çevresinde oluşturduğu steril ortamında, kendince mutlu mesut geçirdiği, bunalım ve sıkıntıların bile aslında bir tür teselli sayıldığı ergenlik, normalde belli bir kafa yaşı ile biten, hayatın gerçekleri ile yüzleşildiğinde ayakları yere daha dengeli basan bir geçiş dönemi olması gerekiyor.

Bu süreci ortalama bir beceri ile ve en az hasarla atlatan ve olaylara biraz daha soğukkanlı bakmaya başlayan bizim gibi elli yaş üstü “İslamcı” bireylerin, gençlik yıllarında bir gecede yeniden Viyana kapılarına dayanan ordularının yerini “Tanrımıza hamdolsun” yerine “Allahımıza hamdolsun” demesini yeterli gördükleri ordular alabiliyor.

Kuvvetler ayrılığı prensibini, asker ruhlu bir millet olarak “kara, deniz ve hava kuvvetleri” şeklinde formüle edebiliyoruz. Zaten cumhuriyet idaresini de biz istediğimiz için değil, başımıza geldiği için benimsiyor oluşumuz, içimizdeki şatafatlı törenlerle tahtında oturan sultanların özlemini tetikliyor.

Hayaller ve gerçekler arasında fikir üretmek ve o fikri yürütmek tabii ki hiç kolay değil. Baksanıza biraz kafayı biraz fazla yoranlarımız ya aklını kaybediyor ya imanını!..

Kafası çalışmanın en sıkıntılı yanı da dönüp kendine tapınmak olunca ve şeytan bu konuda oldukça usta bir yoldaş, nefisler de zaten her türlü gazla yükselmeye müsait bir içgüdü ile yandaş olunca felaketimiz kaçınılmaz oluyor.

İşte tam da bu noktada geldiğimiz yer, vardığımız duygusal çizgi, büyük hayallerden küçük gerçeklere evriliyor. Devlet yıkmak yerine bir önyargıyı yıkmanın, devlet kurmak yerine bir gönülle kaliteli bağ kurmanın mukayese edilemeyecek kadar değerli farkını görmemizi sağlıyor.

Erken gençlik dönemlerinde gördüğümüz kadar önemli insanlar olmadığımızı, -dünyayı değiştirecek gücü elde etme ihtimalimiz bir yana- öyle bir gücün insanlarda olmadığını, kesin ve tartışmasız, köşeli ve gergin fikirlerin bize ve insanlara faydasının pek bulunmadığını, bir nefes sıhhatin en büyük devlet olduğunu, büyük işlerin kahramanları olmadığımızı ve aslında insanın küçük hedeflerle yetinmesi gerektiğini ve daha nice olanları ve olmayanları idrak ettiğimiz bir dönemdeyiz.

Büyük fetihlere içimizdeki mehter marşları eşliğinde uğurlamayı hayal ettiğimiz ordu, küçük bir kız çocuğunun güvenle elinden bir bisküvi paketini alabildiği askere dönüşüyor. Garip ve yetimlerin dişlerini göstererek gülebilmesi, içimizdeki pek çok duyguyu karşılamaya yetiyor.

Bir çocuğun kahkahası, bugünün zalim dünyasında oldukça büyük bir devrim sayılır zaten!

Yetimlerin gözyaşlarını silmek yeterince büyük bir inkılap sayılmaz mı?

Bizi büyük gösteren dev aynası zalimlerin gözlerinde gözlük gibi takılı kalsın, heybetimiz olacaksa onların gözlerinde olsun, dizlerindeki bağı çözsün parmaklarımızda bir marifet varsa…

Genç ve zinde planlar ve hiç kırılmayan hayaller ülkesidir gönlümüz.

Bizden geçmez insanlık, bizi geçemez insanlık.

Ve hep gencecik cennet yolcularıdır ruhlarımız, kim ihtiyarlıyası.

Küçük mutluluklar kumbarasıdır gözlerimiz, kulaklarımız göklere açık, bizden kim isyan duyası.

Umut ekiyoruz her sabahın seherinde tarlalarımıza, gür ekinler yetişiyor her ikindiye doğru ve her akşam hasat, her gece vuslat bize.

Biz hiç usanmadık yürümekten, koşuların başlaması ya da bitmesi belirlemedi hızımızı, herkes durduğunda da koşmalara doyamadık.

Mesele bir nefes almak ve vermekten ibaret, ömür dediğinin göz açıp kapayıncaya kadar süresi.

Çiftçinin hoşuna giden, kafirleri öfkeden kudurtan gür başaklı ekinler ülkesi!

02 Mayıs 2023

Ehli Sünnet ya da Sünnilik mezhep midir?

 İslam tarihi, ilk asırdan itibaren yaşanan muhteşem yayılmanın doğal sonucu olarak farklı ırkların ve kültürlerin bir araya gelerek çizdikleri renkli bir tablo gibidir. Bu büyük karede güzel ve ihtişamlı dokunuşlar kadar, acı ve kötü çizgiler de bulunur.

Hayatın gerçeği budur ve biz Müslümanların -Yahudiler gibi bazı inanç sahiplerinin kendilerini sandığı gibi- imtihanlara ve belalara uğrama konularında bir imtiyazımız olmadığını bilir ve inanırız.

Müslümanlar da ihtilafa düşmüş, kavgalar etmiş hatta savaşlar yapmış, kılıçlarını kardeş kanına bulamışlardır. Bunların çoğunluğu siyasi olsa da içinde mutlaka itikadi ya da fıkhi sebeplerle yaşanmış tatsız olaylar da olmuştur.

Bu uzun yolculukta İslam’ın temel duruşunu belirleyen, Ehli Sünnet ve Cemaat olarak isimlendirilen, bu “dini Resulullah (sas) ve ashabının anladığı gibi anlama ve onların yaşadığı gibi yaşama” olarak özetlenebilecek bir merkez etrafında toplanılmış ve bugünlere kadar bu cevher taşınmıştır.

Ehli Sünnet ve Cemaat çizgisine diğer bazı sapkın fırkaların isimlendirmelerinden yola çıkılarak Sünnilik de deniliyor. Bu olabilir mi olamaz mı, böyle bir isimlendirme doğru mı yanlış mı diye tartışılırken, halk arasında etki-tepki silsilesi içinde yerleşen birçok kavram gibi yerleşmiş ve kullanılmaya da alışılmıştır.

Ancak ister ulema gibi Ehli Sünnet ister bizim gibi halk nezdinde kullanıldığı gibi Sünnilik densin, bu idrak İslam’ın ana gövdesi ve bizzat kendisi olarak, tarih boyunca uğradığı onca gadre rağmen mezhepçilik etmemiş ve herhangi bir fırkaya özel düşmanlık beslememiş, evlatlarına buna öğretmemiştir. Zira İslam’ın kişilere, toplumlara ya da olaylara özel bir düşmanlığı olmaz, ancak Allah’a ve O’nun dinine düşman olanlara hak ettikleri duyguların beslenmesi ve muamelenin yapılması vardır.

Diğer sapkın fırkalar ise varlıklarını düşmanlık üzere kurmuşlar ve bununla varlıklarını ifade eder hale gelmişlerdir. Ehli Sünnete olan kinlerini din edinmeleri de bunun sonucudur. Bir kısmında bir nevi inanç esası olarak bizi tekfir etmek ve sahabeler başta olmak üzere büyüklerimize hakaret ya da lanet gibi konuların bulunması da bunun göstergesidir.

Belki azınlık olmanın verdiği his, belki batıl bir fikre bağlılığı artırmak için bir düşman ihtiyacı, belki siyasi kullanımlar ya da hepsi, Ehli Sünnet/Sünnilik dışındaki fırkaları, mezhepçi yapılar ve düşmanlık üzere ayarlanan kurguların yuvası haline getirmiştir.

Ehli Sünnet/Sünnilik; -tabiri caizse- tez, diğer batıl fırkalar ise antitez mesabesindedirler. Herhangi bir yönüyle mukayese edilmeleri, boy ölçüşmeleri söz konusu olamaz. Zira Ehli Sünnet bir yorum ya da fikir değil bizzat İslam’ın kendisidir.

Yani Sünnilik dediğimizde ya da Ehli Sünnet diye bir terazi kefesine koyduğumuzda, karşısına konulacak herhangi bir mezhep ya da fırka olamaz.

Ehli Sünnet ve Cemaat bu anlamda bir mezhep yani alternatifi olan bir yol değil, tek ve ana arterdir. Bu yoldan ayrılan, yoldan çıkan, yönünü de hedefini de kaybeder. Bu yolun hedefi cennet olarak sabitlendiği gibi, bu yolu terk edenin varacağı yer de cehennemden başkası olmaz.

Mezhep dediğimiz itikadi ya da ameli yollar ise, bu ana damarın içinde kaldıkları müddetçe makbul ve sahihtirler. Bunun dışındakiler bir yol değil yoldan sapmadır, yoldan çıkmadır.

Allah(cc) bizi doğru yoldan yani Ehli Sünnet ve Cemaat çizgisinden ayırmasın.

17 Nisan 2023

Ruveybida günleri Ramazan’a denk geldi

 Allah’ın bizim için hangi nimetleri, ne genişlikte verdiğini çoğu zaman kaçırıyoruz. Elimizden giderken farkına vardığımız ne çok lütuf ve nimet olduğunu düşünmek ve muhasebesini yapmak herhalde Ramazan ayının elimizden kayıp gittiği şu günlerde daha bir anlam kazandı.

Başında rahmete, ortasında mağfirete ve nihayet sonunda da cehennemden azat olunmaya odaklanmıştık. Bayrama affedilmeden ulaşarak burnu sürtülenlerden daha açık ifadesiyle ahirette rezil olacaklardan olmamak adına elimizde birkaç gün kaldı.

“Bize kalsa biz çok iyi kullar olacaktık ama şartlar ve gündem fırsat vermedi” diye kendimizi kandırmamız tabii ki mümkün. Ne ki, ahiret kayıtlarını tutan melekler ve onların halimizi ilettiği makamların en büyüğü olan Allah, asla ve kata aldatılamayan, kandırılamayan ve kendisinden gizli olmayan zatı Zu’l-Celal’dir.

Kendi adıma geriye dönüp baktığımda, bu bereketli zaman diliminden ne kadar az nasiplendiğimi ve mağfiretini kaçırma ihtimalimin büyüklüğünü görüp ürperiyorum. Elde etmek için küçük ve kolay ameller yapma gereken ne çok ecri kaçırdığımı düşünmek çok moral bozucu.

Nefsimizi temize çıkarmak konusunda, her birimiz alanında oldukça başarılı uzmanlar olduğumuz için, bahanelerimiz hazırda bekliyor. Umalım ki Allah, oruçlarımızın karşılığında kaçırdıklarımızı bize bahşetsin, kadrini bilemediğimizin pişmanlığını tövbe kabul etsin. İnsanlardan gizlediğimiz ancak bizim ve O’nun bildiği eksik ve kusurlarımızı örtsün, silsin ve hatta ecirlere tebdil eylesin.

Bütün bu korku ve umutlarla Ramazan ayını geride bırakıyoruz. Bayrama sevinçlerle ulaşabilmek için birkaç günlük vaktimiz kaldı. Kadir gecesi umudu hala var. Bu kısacık zamanları da kaçırmadan değerlendirerek, karşılıksız verilen bu bereketlerden nasibimizi değerlendirebiliriz.

Bugünleri anlamaya, Ramazan ayına denk gelen bu yoğun gündemin etkisinden uzaklaşmaya çalışırken rastladığım Ruveybida rivayeti ile devam edeyim.

Ebu Hureyre (ra) şöyle rivayet etti:

Rasulullah; (sas) ‘İnsanlar üzerine öyle hayırsız yıllar gelir ki o zamanda yalancı doğrulanır, doğru yalanlanır, haine güvenilir, emin kimseye güvenilmez! O zamanda Rüveybida konuşur’ buyurdu.

Denildi ki; “Rüveybida nedir?”

Rasulullah (sas):

 

- ‘Aşağılık birinin toplumun meseleleri hakkında konuşmasıdır’ (İbni Mace 4036)

 

- Kamunun işleri hakkında söz sahibi olan aşağılık adamdır!” (Sahih-i Cami’s Sagir, 3544)

 

- Akılsız, bilgisi kıt kimse toplumun işi hakkında konuşur’ (Müsned 7712)

buyurdu.

 

Ruveybida’nın konuştuğu yılların hayırsız olduğu ve yalancıların doğrulandığı, doğrunun yalanlandığı, hainlere güvenilirken emin insanlara güvenin kalmadığı bir devir olduğu anlaşılıyor. Böyle zamanların sonunda sözün Ruveybida olarak isimlendirilen aşağılık insanlara geçtiğini anlıyoruz.

Bu mübarek günlerde herhalde kendimiz ve toplumumuz için Ruveybida günlerini görmemek adına kaçınmamız gereken şeyler de ortaya çıkmış oluyor. Ayrıca bunun bir fitne olmasını da düşünerek, korunmak ve kurtulmak için duada bulunmak da elbette gerekiyor.

Bu güzel zamanları bir daha görebilecek miyiz bilmiyoruz. Görsek bile hangi durumda olacağımızın hiçbir garantisi bulunmuyor. Henüz aklımız başımızda, sağlığımız yerinde ve imanımız gönlümüzde iken cehennemden azat olmak için gayret etmeye ihtiyacımız var. Ne yapmamız gerektiğini hepimiz çok iyi biliyoruz. Hocalarımız unutanlara da hatırlatıyor gerçi.

Gelecek günlerde sözün Ruveybida’ya kalmaması temennisiyle, şimdiden bayramımız mübarek olsun. Cehennemden azat oluşumuz mübarek olsun. Sevincimiz dünyada ve ahirette devam etsin…

Hariçten gazel okumak; Suriye ve Filistin

  Hızlı zamanlarda yaşıyoruz. Günlük hatta saatlik değişimler, olaylar ve bilgiler su gibi hatta esen bir yel gibi akıp duruyor. Bu haber ve...