17 Nisan 2023

Ruveybida günleri Ramazan’a denk geldi

 Allah’ın bizim için hangi nimetleri, ne genişlikte verdiğini çoğu zaman kaçırıyoruz. Elimizden giderken farkına vardığımız ne çok lütuf ve nimet olduğunu düşünmek ve muhasebesini yapmak herhalde Ramazan ayının elimizden kayıp gittiği şu günlerde daha bir anlam kazandı.

Başında rahmete, ortasında mağfirete ve nihayet sonunda da cehennemden azat olunmaya odaklanmıştık. Bayrama affedilmeden ulaşarak burnu sürtülenlerden daha açık ifadesiyle ahirette rezil olacaklardan olmamak adına elimizde birkaç gün kaldı.

“Bize kalsa biz çok iyi kullar olacaktık ama şartlar ve gündem fırsat vermedi” diye kendimizi kandırmamız tabii ki mümkün. Ne ki, ahiret kayıtlarını tutan melekler ve onların halimizi ilettiği makamların en büyüğü olan Allah, asla ve kata aldatılamayan, kandırılamayan ve kendisinden gizli olmayan zatı Zu’l-Celal’dir.

Kendi adıma geriye dönüp baktığımda, bu bereketli zaman diliminden ne kadar az nasiplendiğimi ve mağfiretini kaçırma ihtimalimin büyüklüğünü görüp ürperiyorum. Elde etmek için küçük ve kolay ameller yapma gereken ne çok ecri kaçırdığımı düşünmek çok moral bozucu.

Nefsimizi temize çıkarmak konusunda, her birimiz alanında oldukça başarılı uzmanlar olduğumuz için, bahanelerimiz hazırda bekliyor. Umalım ki Allah, oruçlarımızın karşılığında kaçırdıklarımızı bize bahşetsin, kadrini bilemediğimizin pişmanlığını tövbe kabul etsin. İnsanlardan gizlediğimiz ancak bizim ve O’nun bildiği eksik ve kusurlarımızı örtsün, silsin ve hatta ecirlere tebdil eylesin.

Bütün bu korku ve umutlarla Ramazan ayını geride bırakıyoruz. Bayrama sevinçlerle ulaşabilmek için birkaç günlük vaktimiz kaldı. Kadir gecesi umudu hala var. Bu kısacık zamanları da kaçırmadan değerlendirerek, karşılıksız verilen bu bereketlerden nasibimizi değerlendirebiliriz.

Bugünleri anlamaya, Ramazan ayına denk gelen bu yoğun gündemin etkisinden uzaklaşmaya çalışırken rastladığım Ruveybida rivayeti ile devam edeyim.

Ebu Hureyre (ra) şöyle rivayet etti:

Rasulullah; (sas) ‘İnsanlar üzerine öyle hayırsız yıllar gelir ki o zamanda yalancı doğrulanır, doğru yalanlanır, haine güvenilir, emin kimseye güvenilmez! O zamanda Rüveybida konuşur’ buyurdu.

Denildi ki; “Rüveybida nedir?”

Rasulullah (sas):

 

- ‘Aşağılık birinin toplumun meseleleri hakkında konuşmasıdır’ (İbni Mace 4036)

 

- Kamunun işleri hakkında söz sahibi olan aşağılık adamdır!” (Sahih-i Cami’s Sagir, 3544)

 

- Akılsız, bilgisi kıt kimse toplumun işi hakkında konuşur’ (Müsned 7712)

buyurdu.

 

Ruveybida’nın konuştuğu yılların hayırsız olduğu ve yalancıların doğrulandığı, doğrunun yalanlandığı, hainlere güvenilirken emin insanlara güvenin kalmadığı bir devir olduğu anlaşılıyor. Böyle zamanların sonunda sözün Ruveybida olarak isimlendirilen aşağılık insanlara geçtiğini anlıyoruz.

Bu mübarek günlerde herhalde kendimiz ve toplumumuz için Ruveybida günlerini görmemek adına kaçınmamız gereken şeyler de ortaya çıkmış oluyor. Ayrıca bunun bir fitne olmasını da düşünerek, korunmak ve kurtulmak için duada bulunmak da elbette gerekiyor.

Bu güzel zamanları bir daha görebilecek miyiz bilmiyoruz. Görsek bile hangi durumda olacağımızın hiçbir garantisi bulunmuyor. Henüz aklımız başımızda, sağlığımız yerinde ve imanımız gönlümüzde iken cehennemden azat olmak için gayret etmeye ihtiyacımız var. Ne yapmamız gerektiğini hepimiz çok iyi biliyoruz. Hocalarımız unutanlara da hatırlatıyor gerçi.

Gelecek günlerde sözün Ruveybida’ya kalmaması temennisiyle, şimdiden bayramımız mübarek olsun. Cehennemden azat oluşumuz mübarek olsun. Sevincimiz dünyada ve ahirette devam etsin…

10 Nisan 2023

Millet olmanın dayanılmaz rahatlığı

 Millet olmak denilince akla gelen temel kavramın biraz dışında aslında milletvekili olmak gibi bir işin çok revaçta olduğu bir dönemde işte o kelimede geçen vekil yerine sadece millet olarak kalmaktan ve asıl olmaktan bahsediyorum.

Hukuki tanımlarından oldukça farklı millet tariflerinin olduğu ve aslında bir insanın kendini ait hissettiği milletten olduğu gerçeğinden dolayı kelimenin kökeni ve kullanımındaki çeşitliliği bir kenara bırakıp, başımıza gelen demokrasi imtihanı sebebiyle anlaşıldığı üzere ve biraz da batıdaki “nation” yani ulus kavramının bize uyarlanması ancak ulus kelimesinin de diğer sonradan üretilen pek çok kelime gibi dilimize yerleşememesi nedeniyle kullandığımız, oy verme hakkına sahip olanların hepsinin içine girdiği ve kendine vekil seçme yetkisi olduğu düşünülen halk yani biz millet oluyoruz.

Netleşsin diye tekrar etmekte bir beis yok; millet olan biziz yani asıl olan biziz, vekil olan onlar. Şu seçimlerde millet kendini temsil edecek vekilleri seçiyor. Ancak ne hikmetse vekiller asıldan daha önemli ve değerli hale geliyor. Mantıken bu böyle olmamalıydı! Millet, sadece seçimlerde oy kullanan ve yönlendirmelere göre oyunun rengi değiştirilen bir topluluktan daha fazlası olmalıydı.

En azından bu milletten olduğu için vekil seçme hakkına sahip ama bundan dolayı asla emekli olamayan bir halkın seçtiği biri de bu seçkinlik nedeniyle emeklilik hakkı elde edememeliydi. Ha gerçi yurdumuzda emeklilik bir imtiyaz olarak da kullanılabilen ve devletin bakmakla yükümlü olduğu insan sayısının artırılmasında bir beis görülmeyen araçlardan sadece birisi idi!

Millet olmak için verilen kavgaları tarih yazar ve asıl olmanın bir bedeli vardır. Vekil olmak için ise nasıl bir yol izlendiğini ve kimlerin nasıl ayak oyunları ile öne geçtiğini haberlerde bile duyamayız. Arada bazen kavgaların kemik sesleri duyulur, hele de sosyal medya dedikodulardan geçilmez.

Aslında kendileri de asıl olan milletten birer fert olan bu kişilerin vekil olmak için öyle ya da böyle bir gayret sarf etmesinin elbette çok farklı sebepleri vardır. Ulvi davaları için vekil olmak isteyenler olduğu gibi süfli gayelerine ulaşmak için bu seçkinliği kullanmak isteyenlerin varlığı da bir vakıadır.

Demek ki vekil olmak öyle pek imrenilecek bir iş değildir. Ulvi maksatlara hizmet etmenin hayatın her alanında ve aşamasında bir yolu olduğu düşünülürse, böyleleri için asıl kalmak daha verimli olabilir. Dünyalık hedeflere ulaşmak için vekil olmak isteyenlere de bir şey demeye gerek yok, insan böyledir ve aldanır.

Bu minvalde muhterem asıllar yani millet olanlar, bugünlerde Ankara’da yaşanan kavgalara, çekişmelere, ayak oyunlarına, adam kayırmalara, torpil ve hatta rüşvetlere varıncaya kadar envai çeşit mide bulandırıcı işlere bakarak, millet olmanın dayanılmaz rahatlığını yaşayın derim.

Bakın biz millet olarak kalmak için kimsenin ayağını kaydırmak durumunda değiliz. Hem bizde sayı sınırı da yok, oyları ile bizi millet yapacak kimse de. Şu rahatlığın tadını çıkaralım.

Sonra da durup halimize şükrederken, bizim vekaletimizi almak için yarışan bu zevata da saygı duyalım. Neticede bizi temsil edecekler ve başımıza gelecek birtakım imtihanların yahut belaların vesilesi olacaklar. Nimetlere de sebep olmaları oldukça muhtemel…

Her ne kadar demokrasi denen ayak oyunları sisteminin metotları ile seçilecek olsalar da milletin vekilleri olma ayrıcalığını elde edecek olan şahısların, bize bela değil bereket sebebi olacak işler yapmaları arzulanır. Bu minvalde tercihler yapmak millet olarak bizim için elzemdir.

Biz, kâinatın Allah’ın nizamı ile melekler tarafından yönetildiğine inananlar, insanların da Allah’ın nizamıyla ehil Müslümanlar eliyle yönetilmesi gerektiğini düşünürüz, inanırız.

Bu yüzden şartlar ne olursa olsun, bu hedefe en yakın yerde duranları tercih ederiz.

Yeryüzünde adaletin tesisi, kanun ve cezaların uygulanması, insanların en zayıflarının bile haklarını elde edebilmesi için yürünecek çok uzun bir yol olduğunu biliyoruz. Millet olarak siyasi işlerden çok hoşlandığımız da bir gerçek.

Bu iş bu seçimle bitmeyecektir ama demokrasi oyunlarının her bir sahnesi gibi bu da oldukça önemli bir köşe olarak dönülecektir. Sağa mı sola mı döneriz, döndüğümüz yer düz mü olur yokuş mu göreceğiz.

Biz millet olarak neye layık isek onun başımıza geleceğini de unutmadan, Ankara’daki büyüklerin uygun gördükleri arasından kendimize layık gördüğümüz vekilleri çıkartacağız. Neticede biz yine millet olarak kalacağız.

Sonucun millet olarak kalmanın rahatlığını bozmayacak olması umuduyla…

03 Nisan 2023

Dinde haddini bilmek

 Çağımız insanı bilgiye kolay ulaşmanın sonucu biraz fazla cüretkâr. Herkesin her şeyi bildiği bir hengamenin ortasında ve herkesin her konuda söz sahibi olduğunu zannettiği bir düzlemde kalakaldık. İnsanlar hele de din konusunda konuşmanın zehirli denetimsizliğine kendini kolay kaptırıyor.

Bazıları bu dini lego oyuncak paketi sanıyor ve isteyen herkesin -çocuk aklıyla ve fakat aynı masumiyetten çok uzak bir keyifle- oynayabileceğini söylüyorlar. Akıllarının her şeye ereceğini zanneden bu bakış sahipleri, farkında olmadan İslam'a sıradan bir insan ideolojisi muamelesi yapmaya başlıyorlar.

Oysa İslam her bakımdan tamamlanmış, itikat esasları, helalleri ve haramları belli, ibadet ve cezaları sabit bir dindir. Dinin aslı Kur'an ve Sünnet ile tayin edilmiş, değişmesi ya da iptal edilmesi düşünülemeyecek mutlak hükümlerdir. Zaman içinde ortaya çıkan yeni durumlar da bu asla ve usule uygun şekilde ehli tarafından değerlendirilir.

Bu konuda ehil sahibi olmak için edinilmesi gereken ilimler bizim yazımızı aşacak boyutlarda iken sadece şunu söylemekle yetineyim: Bir ilahiyat fakültesi bitirmek, birkaç kitap okumak ya da Google kullanmayı bilmek din konusunda söz söyleme ehliyeti için yeterli olmaz, ancak sapıtmak için yeterli olabilir.

Yine genel geçer bir kural gibi; İslam hakkında uçuk kaçık fikirler ortaya atanların arkasında bir siyasi güç oluyor ve çoğu, “masum” bir fikir yürütme değil planlı bir ifsat çalışmasının sonucu olarak ortaya çıkıyorlar. Genelde ana hedefleri de sünnet ve hadisler oluyor.

Şiddetle Ehli Sünnet itikat ve amellerinin temellerine saldıran bu aklı evvel zevatın bizim haricimizdeki -şia gibi- sapkın fırkalarla hiç bir dertlerinin olmaması, kendilerinin madden ve manen bu kaynaklardan beslendiğine ya da su içtiğine işaret ediyor. 

Bunlar direkt olarak Ehli Sünnet'e adıyla sanıyla saldırmaya cesaretleri olmadığından olsa gerek, dolaylı yollardan ve oldukça iyi takiye yaparak, arka kapılardan girip, sırtımızdan hançerlerini vuruyorlar. Tıpkı Hasan Sabbah'ın suikastçıları gibi aramızda bizden gibi dolaştıkları için de fark edilmeleri oldukça zor oluyor.

İfsada başlama noktalarını hadis ve dolayısıyla sünnet teşkil ediyor. Özellikle sünnet kelimesini de kullanmadan hadis dediklerinde ve teknik birkaç yalan uydurduklarında işleri daha da kolaylaşıyor ve samimi zannedilmeleri mümkün oluyor.

Kur’an’ı, hadis ve sünnet bağlamından kopardıklarında ise kendilerine “hadsiz” bir alan ve “edepsiz” bir cüret verildiğini sanmaya başlıyorlar. Nihayetinde ise sözde “indirilen din” deseler de kendi uydurdukları tevillerle şekillenmiş bir inanç çıkıyor.

İbadetlerin büyük bir kısmının iptaline ve hele sünnet temelli tüm pratiklerin uygulanmasına son veren bu uydurulmuş din mensupları için nefislerine uydurdukları dinin adına İslam demek de sadece bir aldatmadan ibaret kalıyor. Zira teslim oldukları ne bir ayet ne bir hadis ne de bunları vazeden Rab kalıyor!

Bu çağın özgürlük safsatasını kendilerince din üzerinde kullanarak nefislerini tatmin etme maceralarının sonu çoğunlukla irtidat ile biterken şu basit gerçek ortaya çıkıyor:

İslam Allah(cc)’ın ve Resulünün(sas) vaz ettiği dindir ve dinde din hakkında düşünce özgürlüğü yoktur.

Hariçten gazel okumak; Suriye ve Filistin

  Hızlı zamanlarda yaşıyoruz. Günlük hatta saatlik değişimler, olaylar ve bilgiler su gibi hatta esen bir yel gibi akıp duruyor. Bu haber ve...