28 Ağustos 2023

Profesyonel Müslümanlık olabilir mi?

 Öncelikle kavramlarda anlaşmak gerekiyor. Çağımızın ya da tüm çağların nesiller arası çatışma denilen sıkıntısının temelinde yatan da herhalde kavram anlaşmazlığıdır. Ortak anlamlar yüklenmeyen kavramlarla iletişim kurulamayınca iş kavgaya varabiliyor. Benzer bir durum aynı dönemin ve hatta aynı toplumun insanları arasında da rahatlıkla yaşanabilir. Bu yüzden söylemek istediğimizle neyi kastettiğimizi izah etmek durumunda kalıyoruz.

Profesyonellik, temelde hemen hepimizin kullandığı şekliyle; bir iş için yetiştirilen elemanların o işi bir ücret karşılığında yapmaları olarak bilinir ve kullanılır. En yaygın kullanımlarından biri olan futbol alanı iyi bir örnektir. Her akşam halı ya da toprak sahalarda ter döken ve muhteşem beceriler sergileyen yurdum gençlerinin ve kendilerini genç hissederek bunu yapmaya devam edenlerin genel sıfatı amatörlüktür. Zira kimse onlara bundan dolayı bir ücret ödemez hatta kendileri üste para vererek oynarlar.

Bir başkası ise, bilmem kaç milyon dolara kulüpler arasında alınır satılır, antrenmanlar yapar, her bir kası için özel doktorlar tutulur, her adımı paradır, adı paradır hatta. Oynamasa bile tıkır tıkır ödemesini alır. İşte bunlara da profesyonel diyoruz.

Lafı uzatmadan asıl konumuza dönelim. Yoksa alınıp satılan kölelerin güncel versiyonları olan bu insanların üzerinde çok felsefe yapılabilir.

Peki Müslümanlık profesyonel olarak yaşanabilir mi? Yahut önüne hiçbir sıfat veya tamlama kabul etmeyen İslam için benzer bir ruh hali kabul edilebilir mi? Bir insan ücreti mukabil namaz kılsa, oruç tutsa, Kur’an okusa ve sair malum ve meşhur ibadetleri yapsa bunlardan dolayı profesyonel Müslüman olur mu?

Kur’an’da Peygamberlerin tebliğlerine karşılık herhangi bir ücret istemediklerini defalarca vurgulayan ayetlerin olması, dinin yalnız Allah için yaşanmasına dair yani ihlasla ilgili ayet ve hadislerin dikkat çeken uyarıları düşünüldüğünde, temelde ahireti kazanmak amaçlı yaşanan bir dini hayatın, dünyada bir getirisinin olması nasıl bir tenakuzdur?

Daha da tehlikeli olanı, Allah için yapılan işlerden dolayı insanlardan maddi bir karşılıktan ziyade ve vefadan farklı olarak, manevi bir üstünlük beklentisi olayın profesyonelleşmesine, ihlasın yaralanmasına hatta yok olmasına yol açmaz mı?

Biraz daha somutlaştıralım. Herhangi bir sivil toplum kuruluşu ya da cemaatin içinde faal olarak bulunan bir Müslüman için ihlasını muhafaza etmek, yaptıklarını -meğerki geçinmek için maaş alıyor olsa da- Allah için yapıyor olma hassasiyetini muhafaza etme konusu oldukça önemli ve hassas değil midir?

Bir işi icra etmek için maaş almak o işin Allah için yapılmasın elbette mâni olmaz. Tıpkı zekât memurlarına maaş verilmesi yahut cami hizmetleri nedeniyle imam ya da müezzinlere maaş verilmesi gibi. Bu insanlara, namaz kıldırdıkları ya da Kur’an okudukları için değil camiyi açıp kapattıkları, temiz tuttukları ve çocuklara eğitim verdikleri için maaş verilmesinde bir mahsur olmadığında genel bir kanaat vardır.

Herhangi bir yardım kuruluşu çalışanının da benzer hallerde maaş alması bir zorunluluk olabilir. Ancak işinde uygulama bakımından profesyonellik gerekse de niyet olarak asıl maksadını kaybetmesi hayrın ve bereketin silinmesine yol açabilir.

Olayın maddi olmayan boyutunda ise, insanların karşısında Allah’ın dinini tebliğ ve müdafaa için çıkan ancak gördüğü rağbet ve hatta uğradığı saldırılar nedeniyle, işi kahramanlığa, övgülere, yüceltilmelere kurban etme riski belki de maaştan çok daha büyüktür. Maaş alanın kalbini ihlasa yöneltmesi ve amellerini riyadan temizlemesi, alkış ve övgülerle kabaran nefsin dizginlenmesinden çok daha kolaydır.

Şüphesiz kibir şeytanın en gözde günahıdır!

Kendine profesyonel bir imaj çizen, üstten bakışlarla insanları küçümseyerek konuşan, gereksiz kahramanlığa soyunarak uğrayacağı zulümlerle şanını yüceltmek isteyen biri futbol dünyasında olsa, iyi paralarla transfer edilen bir futbolcu olabilirdi ama din sahasında bunların bir kıymeti yoktur. Din samimiyetten yani ihlastan ibarettir. Onun dışındaki her şey reddedilmiştir.

İnsanlar desinler diye yapılan amellerin ahirette karşılığı ateştir, cehennemdir. Ne büyük hoca ne büyük alim, ne güzel konuşuyor, ne büyük kahraman, ne korkusuz adam, ne cömert zengin, ne muhteşem Müslüman denilsin diye yapılan her iş, hesap günü karşılığı kalmayan ve bunu da dünyada bu hedeflere ulaşılmasından anladığımız riyanın ta kendisidir.

Alimlerimiz başkaları beğensin diye yapılan ameller kadar, başkaları kınar diye terk edilen amellerin de riyadan olduğunu özellikle belirtmişlerdir. Bu detayları belki başka bir mecrada ele almak daha doğru olabilir. Zira burada ancak kafalarda birtakım soru işaretleri bırakmak ve bu istikamette cevaplar için araştırmaya ve okumaya teşvik etmekten başka bir çözüm elde etmek pek mümkün görünmüyor.

Bu durumda bize kalan, amatör bir ruhla yani insanlardan bir ücret ya da karşılık beklemeksizin hatta üste kendi cebimizden harcama yaparak, Müslümanların muhabbet ve kardeşliğine razı olarak amelimizin karşılığını ahirette Allah’tan beklemek dışında bir seçenek yoktur.

Müslümanların kardeşlik ve muhabbeti de asıl maksat olmaksızın kendiliğinden gelen bir duygu olmalıdır. Yoksa o muhabbeti elde etmek için amel etmek de riyaya dahil olur ki, sonuç yine felakettir. Gerçi Allah(cc) bazı kullarını bize sebepsiz yere sevdirir ve biz onun ihlaslı bir Müslüman olduğunu biraz da böyle anlarız.

Netice olarak baştaki örneğimize dönebiliriz. Her akşam halı sahada ücretini cebinden ödeyerek ter döken amatör ruhlu Müslümanlar olarak kalmak en güzeli ve sonuç bakımından da en hayırlısı olacaktır. Yanımızdaki takım arkadaşlarımızdan başka bizi kutlayan olmayacak hatta alkışlayacak seyirci bile bulunmayacaktır ama o terin verdiği ferahlığı, orada atılan adımların bünyeye verdiği sıhhati başka yerde elde etmek pek mümkün değildir.

Allah(cc) imtihanlarımızı kolaylaştırsın ve kibirle riyayı bizden uzak eylesin, şeytana yol göstermekten ve koz vermekten bizi korusun.

14 Ağustos 2023

Depreme dayanıklı insanlar ve imanlar

 

Depremin gündemimize bir kez daha ve uzun süre çıkmayacak şekilde girmesinin üzerinden 6 aydan fazla bir zaman geçti. Hala bölgemizde yaşanan ve artçı denilse de insanımızın algısının ve duygu dünyasının geçirdiği sarsıntılar nedeniyle, etkisi makinaların tespit ettiği ölçeklerden çok daha fazla olan depremler yaşanıyor.

Çevremizde ve sosyal medyada yaşadıklarını anlamlandırmakta ve taşımakta oldukça zorlanan hatta bir kısmı isyana varan söylemlerle bir çıkış yolu arayan yığınla depremzede var. İnsanın en zor anı yaşadıklarına bir anlam veremediği ve neden sorusuna cevaplar bulamadığı zamanlardır. Hayatın anlamını kavrama noktasında sıkıntı yaşayan insanın yegâne çıkış yolu ve anlam çizgisi imanındadır.

Doğal olaylar ve belalar hakkında sahih ve sağlam bir iman ve teslimiyet geride kalanlar için çok ciddi bir teselli ve anlam yüklenmesidir.

Bir kere şunu net ve kesin olarak hepimiz idrak etmeliyiz ki, Allah(cc) hiçbir kuluna zulmetmez. Başımıza gelen her musibet ya da imtihanın gerek dünyamızda sebeplerini ve gerekse ahiretimizde sonuçlarını bilebilsek, bunlar bize belki de basit gelirdi. Bize uzun yıllar gibi gelen dünya hayatı aslında pek kısa ve neticesi bakımından sonsuz bir hayatın sadece bir adımı olarak düşünüldüğünde, her cefa geçecek, her sıkıntı çözülecek ve her darlık sona erecektir.

Aynı şekilde dünyanın sadece bela ve imtihanları değil, nimet ve saltanatları da geçici ve basittir. Birilerinin sürekli sefa sürdüğü gibi görünen aldatıcı dünyanın süslü yüzüne bakıp da kendi hal ve imtihanını beğenmemek, bu dünyaya çok fazla değer vermek olur. Oysa geçici olan ile sonsuz olan arasında kurulacak en bozuk terazi bile sonsuzluk tercihini mutlak doğru olarak tespit edecektir.

Evet çok ciddi sarsıldık ve hala sallanmaya devam ediyoruz. Bunun psikolojik sonuçları var ve biz bunları günübirlik yaşıyoruz. Kaybettiklerimizden dolayı Allah(cc) kalplerimize sekinet veriyor hamdolsun. Yaşadıklarımızdan dolayı kendimize yaptığımız telkinler ve göstereceğimiz sabır oldukça değerli. Bela anında sabır, Allah(cc)’in azamet ve kudretini hatırlamak, iman ve teslimiyetle O’nun takdirine boyun eğmek ile mümkündür.

Allah(cc), kullarından bir zümrenin canını o gece ve devamındaki günlerde almayı murat etti ve aldı. Verirken bize sormamıştı, alırken de sormadı! Verdiklerinden dolayı şükrümüzü eda etmek ve aldıklarından dolayı sabretmekten başka bir yol, biz iman edenler için yoktur. Esasen isyan edenler de daha büyük bir çıkmaza girmekte ve ruhi durumları daha da zor ve çıkılmaz kuyulara düşer gibi bir darlık ve sıkıntı ile yıkılmaktadır.

Dünya hayatında akrabalık bağları ile sevdiğimiz, birtakım isimlerle kendimizi bağlı hissettiğimiz her insan, Allah(cc) için yarattığı kullarından bir kuldur. O’nun hepimiz için çizdiği takdirin içinde bize çok özel gelen bu insanların yeri çok ama çok küçüktür. Zaten öldükten sonra bu bağların bir anlamı kalmayacak ve hesap günü hepimiz birbirimizden kaçacağız. En sevdiklerimiz bize o gün sırt çevirecek!

Bu gerçeklerle, doğal afetlerin takdiri ilahinin dışında olmadığını unutmamak gerekiyor. İnsanlar bu olayları sebepler alemine alametleri çıktıktan sonra tespit edebilir ve tahminde bulunabilirler. Hadise yine takdire tabi olarak meydana gelir ya da gelmez. Bunun tayini de ancak Allah(cc)’in elindedir.

Kısaca; İsrafil(a) bilime değil takdire tabiidir.

Bilim, sebepler aleminde olayların alametlerini keşfetme ve sonuçlarını tahmin etmektir. Bilim bir güç değil güçsüzlüğüne yani acziyetine bir çare arama yoludur. Bu sebeple bilimle meşgul olan Müslümanların kâinatın düzen ve işleyişini idrak ettikleri ölçüde iman ve teslimiyetleri artar.

Hava durumu tahminleri gökyüzündeki hareketleri takip ederek, bunların muhtemel yolculuklarını ve sonuçlarını ihtimal olarak tespit etmekten ibarettir. Muhtemeldir ki, Allah(cc) farklı bir yönden başka bir rüzgâr estirip bütün tahminleri alt üst etsin. Yine olabilir ki tahminler aynen ortaya çıksın ve insanlar bildik diye sevinsin. Oysa olan Allah(cc)’in takdir ve tayininden ibarettir.

Deprem de buna benzer sebepleri ile tahmin edilebilir ancak bu tahminler yağmurun yağacağına dair yapılan tahminlerden daha sağlam değildir. Fay hatları takip edilebilir, ha kırıldı ha kırılacak diye beklenebilir. Nihai neticeyi ancak ve sadece Allah(cc) bilir.

Ne zaman, nerede ve hangi şiddette bir deprem olacağı ve bunun sonucunda hangi binaların yıkılıp hangilerinin ayakta kalacağı, kimlerin ölüp kimlerin kurtulacağı bilgisi elbette ve sadece Allah(cc)’in katındadır. Biz zayıf binaların yıkılacağını tahmin ederiz ama yığma gecekondular ayakta kalır da bilmem kaç milyonluk planlı, projeli, ruhsatlı ve iskanlı apartmanlar yıkılır. Bu yüzden kendimize ve bilimsel çalışmalarımıza çok fazla önem atfetmekten ve bu gibi olayları bilimle açıklar ve her şeyi bilimle çözeriz zannetmekten kaçınmak gerek.

Baksanıza, Allah(cc) onların şehirlerini depremlerle yıkmasın diye kayaları oyup büyük saraylar inşa edenlerin yerlerinde yeller esiyor ve mahremlerinde parayı veren turistler geziyor. Dünya üzerinde kalıntıları bilinen çok fazla saltanat geldi ve geçti. Gelen geçecek, kanun böyle, takdir böyle! Kimse bunu değiştiremeyecek.

Her birimiz, kendimize ayrılan sürede, kendimiz ve neslimiz için dünyayı imar ederken, ahiretimiz için ne biriktirebilirsek onunla ayrılacağız bu alemden. Gideceğimiz yerde ne deprem var ne ölüm! Bir kere ölecek ve ölümsüz olacağız. Ölmeden olmuyor…

Hariçten gazel okumak; Suriye ve Filistin

  Hızlı zamanlarda yaşıyoruz. Günlük hatta saatlik değişimler, olaylar ve bilgiler su gibi hatta esen bir yel gibi akıp duruyor. Bu haber ve...