18 Nisan 2019
Marifet değil boşboğazlık
Dünya kurulalı beri, çok insan geldi ve geçti. Savaşanlar, barışanlar, dolandıranlar ve sahip çıkanlar oldu. Susanlar vardı her zaman ve her zaman çok konuşanlar oldu. Mütevazilik her devirde makbul idi ama mütecavizler de vardı.
İlk insandan bu yana, yeryüzünde hep Allah(cc)’in dini vardı ve kabullenenler de oldu reddedenler de. Kabulün çok çeşidi var, inkarın da oldu.
Her iman eden bir meleğe dönüşmedi elbette ama şeytanlaşan çok insan oldu.
İman edipte teslim olanlar oldu, bir de iman etmeden Müslüman olanlar! İnkar ettiği için azgınlık edenler oldu ama inkar etse de efendi kalanlar da vardı.
Din, hayattı ve hep hayat olarak devam etti, dinin gündemden düştüğü bir devir hiç olmadı ve olmayacak. Sünnetullah hükmünü icra ederken, kimsenin bunu durdurmaya değiştirmeye yetmeyeceği gibi.
Öyle ya, Allah(cc) ayların sayısını 12 kıldı ve mümin, kafir kimse bunu değiştirmedi. Haftanın günlerinin sayısını da değiştiremez kimse. Dünyanın kaderini ve kaderinin zamanını, yalnız ve sadece onu var eden Allah(cc) tayin eder ve dilerse değiştirir. Biz de kontrolümüzde sandığımız dünyalıklarla avunur dururuz.
Saate bakıp zamanı yönettiğini zannetmek ne büyük ahmaklık, saati durdurmakla zamanı durdurduğunu sanmak kadar…
İnsan, insan olalı hep bir ukalalıktır gidiyor. Din ve dünya için her birimizin, hep çok doğru tespitleri var olageldi. Oysa, yerine getirilmeyen sözler etmek, gereğini yapamayacağımız hükümler koymak, altından kalkamayacağımız sorumlulukları üstleniyormuş gibi yapmak kadar boş iş az bulunur.
Sorulduğunda hemen her mevzuda hükmümüz var. Gösterilen her olaya bir izahımız, arka planlara dair yakaladığımız hikmetler var. Ne yazık ki; hakkında zihnimizde ve elimizde, kati delil ve kaynak olmaksızın, düşündüğümüz ve söylediğimiz her şeyin, sabit hakikatler olmadığını, olamayacağını bir türlü kabullenemiyoruz.
Karşısına çıkan her konuda; şu şudur bu budur demek, marifet değil boş boğazlıktır.
İşin asıl mühim ve vahim tarafı ise, imanımız konusunda bile kendi ahkamımızı kesmekte pek mahir oluşumuz. Bunun kendi çapında vahim bir durum olmasının yanı sıra; olası samimi ve iyi niyetli uyarıları da bu ukalalık sebebiyle, dikkate almamamız ve kendimizce bir tevil bularak keyfimizin kahyasıyla yaptığımız anlaşmaya göre yaşamaya devam edebilmemizdir.
Üzerinde konuştuğumuz konu, ekonomik göstergeler olsaydı ve bir ekonomist bizi uyarsaydı belki daha hassas davranır ve sözümüzü biraz daha ölçer biçerdik. Öyle ya, karşımızda işin ehli var.
Çoğumuz bu işin yani din hususunun ehli değiliz, ehlini bulmak ve sorunlara çare, sorulara cevap, yanlışlara ikaz almak çokta kolay değil artık.
Fakat asla göz ardı edemeyeceğimiz bir konuda, iman ve din konusunda; yapılan uyarıları, nasihat ya da eleştirileri, her şeyden daha çok dikkate almak ve muhatabımızın kalibresini, üslubunu, yanlışını ya da doğrusunu irdelemeden önce, konunun hassasiyetine binaen, ya doğruysa, ya haklıysa ihtimalini de düşünerek, cesur olmamak evet en azından cesur olmamak zorundayız.
İnsanoğlu hele de biraz söz etme becerisi olan biri ise, herkesi susturacak laflar üretebilir. Ama mevzu din ve iman ise, insanları ikna etmemizin, en azından ahirette bir değeri olmadığından emin olmamız gerekir.
Bir müminin imanı hususundaki hassasiyeti ve samimiyeti, yapılan uyarılara gösterdiği tepkilerden anlaşılır. Mazaret arama ve kendini haklı gösterme çabası yerine, imanına zarar gelmesinden duyduğu korkuyla, uyarıyı ciddiye alıp, titizlikle davranmak gerekir.
Minarenin eğri ya da doğru olduğu değildir mesele, mesele minarenin kayıtlara eğri ya da doğru olarak geçmesidir. O yüzden boş görülse de halat takıp minareyi düzeltmek gerekir.
10 Nisan 2019
Paylaşabildiğin kadarsın
Dağlar gibi ulu bir zatın olsa ne fayda, eteğinde kuzular
otlanamıyorsa.
Denizler gibi suyun olsa ne fayda, kıyında bir garip
susuzluğunu gideremiyorsa.
Çöller gibi kumun olsa ne fayda, sıcağında bir evsiz ısınamıyorsa.
Ormanlar gibi ağacın olsa ne fayda, gölgende bir yolcu
barınamıyorsa.
Dünyalar gibi havan olsa ne fayda, göğünde bir kuş
uçamıyorsa.
Sahip olduğun, paylaşabildiğin kadardır. Sen de kalan değil…
Dilediğin kadar zengin ol, al-u iyaline harcamazsan ne
fayda?
Hakiki zenginlik suya atılan taş gibidir; halka halka
yayılır ve çoğalır. Kıyılara ya varır ya varmaz ama suya hareket getirir,
rahmet getirir, merhamet getirir.
Garibana vermezsen ne ki mal, mülk? Evsize, yoksula,
muhtaca, muhacire, sana sığınana, ülkene kaçıp gelene veremezsen, bakamazsan,
kollayamazsan ne fayda beklersin yağan yağmurlardan?
Kanatlarının altında bir garip barınamazsa; altından
şehirlerin, gümüşten köylerin olsa ne fayda?
Ekmeğinin tadı, toprağında yetişen buğdaydan gelir mi
sanıyorsun? Başına taş değil de rahmet yağıyorsa, sebebini kendinden mi
biliyorsun? Hesaplara uymaz bir düzen devam ediyorsa, marifeti kimden biliyor,
neticeyi kimden bekliyorsun?
Çok mu dertlisin sokaklarında dolaşan yabancılardan? Çok mu
rahatsızsın serkeşlik eden Suriyeli serserilerden? O halde, sana Ebu Bekr-i
Sıddık(r.a.)’ın kızına iftira atan fukaralara yardım etmeye devam etmesi yeter…
Allah(cc) için yapılan iş, başkasının hatrına da gadrine de
keyfine de bırakılmaz, terkedilmez.
Sabredilir, şikayet edilmez!
Sineye çekilir, kınanmaz! Kınayanların kınadıkları hale
düşmeden ölmeyecekleri unutulmaz. Allah(cc) muhafaza eylesin.
Herkes vazifesini yapar; edepsiz suç işler, terbiyesizlik
eder, çalar, rahatsız eder, huzursuz eder.
Herkes vazifesini yapar; onurlu insan sabreder, mühlet
verir, güvenlik güçlerine havale eder, neticesi için ise Allah(cc)’e tevekkül
eder.
Hiçbir hadise hikmetsiz değildir; yaratılan her olay, başa
gelen her iş, fert ve toplum planında pek çok hikmetler barındırır ama bütün
mesele bu dünyadan selim bir kalp, sahih bir itikat ile göçüp gidebilmektir.
Sonunu düşünmek zorunda olan insan Müslüman olur; Müslüman
sonunu düşünen insandır. Sonunu yani ahirini yani ahiretini…
05 Nisan 2019
Sema ve raks dinden değildir!
Herhangi bir insan; dünyada bulunma maksadını çözüp, yalnız
Allah (cc)’e kul olmakta karar kıldıktan sonra, onu bu yoldan çevirmek için
şeytanın kullanabileceği en güçlü silahı, niyetini ifsat etmektir. Zira öylesi
bir durumda, doğru yaptığını zannederek farkında olmadan helake uğramak işten bile
değildir.
Sahip olunan itikat, pratikte bozuk bir ibadetle birleşince
zaman içerisinde o hali kabullenmeye ve nihayetinde bozulmaya mahkum oluyor.
Esasen inanç, amel kabına doldurulan bir hayat suyu gibidir; kap pis ve delikse,
inancın bozulması ve kabın boşalması sadece zaman meselesidir.
Amel kabını pisleten şeyler, dinin aslında olmayan, sonradan
ilave edilerek ve ibadet sayılarak icra edilen birtakım işlerdir. Bunların ibadet
olduğuna inanmak ise asıl inanılması gerekenleri çiğnemek olur. Zira iman;
inanılması gereken değerlerin mutlaka ve sadece Allah(cc) tarafından tayin
edildiğine ve edileceğine inanmakla başlar.
Oysa her akıl ve iman sahibi bilir ve kabullenir ki; din
Allah (cc)’indir ve O’ndan başkasının ibadet ihdas etme, ekleme ya da çıkarma yapma
hakkı bulunmamaktadır. Peygamberlerine bildirdiği ve onların arkadaşları
tarafından uygulanarak diğer insanlara aktarılan şeyler ve şekiller dışında
ibadet üretmek, din uydurmaktır.
Bu girişten sonra sema ve raks hakkında söylenecek en net ve
kısa sözü söyleyebilirim:
Sema ve raks şeklinde bir ibadet; İslam’da yoktur, olmamıştır
ve olamayacaktır!
İlk ortaya çıktığı Hind topraklarında İmam Rabbani tarafından
savaşılan bu bidat, ne yazık ki zamanla yayılmış ve hele günümüzde çok sıradan
bir ‘ibadet’ şekli olarak kabullenilir hale gelmiştir.
Nereden ve nasıl olduğu meçhul bir şekilde, bir tarikata
dahil edilerek ve hatta adına da ibadet değil de ayin denilerek icra
edilmesinin, adet haline geldiğinin hiç ama hiçbir önemi yoktur.
Müzik eşliğinde ve bir tür sahne performansı olarak icra
edilen sema ayinlerinin, ibadetle bir alakası olmadığını yapanlar da izleyenler
de anlamakta zorlanmazlar. Bu işin bir geçim kaynağı olduğu da gayet açıktır. Alkışlanan
bir sahne oyunu olarak semanın icra edilmesi, akıl ve izan sahiplerine bir
şeyler anlatmaya yeterlidir.
Birçok vesileyle, düğünlerde ya da iftarlarda Müslümanların
İslami bir iş gibi sayarak, semazenlerin dönüşünü ve eteklerinin uçuşunu izlemeleri,
bu mesleğin yayılmasının sebeplerindendir. Birilerinin geçim kaynağına engel
olmak istemem elbette. Dileyen dilediği gibi düğün ya da toplantısında sema ya
da raks yaptırabilir, vebali kendisine aittir. Neticede pek çok Müslüman düğünlerde
haram işlemeyi normal görebilmekte ve hayırlı iş dedikleri bir hadiseye haram
bulaştırmak bir sakınca görmemektedirler, maalesef.
Fıkıh kitaplarımızda sema ve raksın hükmü aynı başlık
altında incelenir ve ikisi aynı görülür. Çalınan müzik aletinin ney ya da saz
olması, sema ya da raks denilmesi hükmünü değiştirmez. Buna “ilahi aşk” gibi
bir söylemle izahat getirilmesi de ibadet olmasına yetmez.
İbadet ve zikrin aslı ve usulü Kur’an ve sünnetle tayin
edilmiş, sahabe tarafından uygulanarak bize nakledilmiş belli ve değişmez
konulardır.
Bütün dünya bir araya gelse, namazın yerine başka bir Allah (cc)’e
yaklaşma yolu ortaya çıkaramaz. Aynı şekilde, bütün insanlar bir araya gelip
herhangi bir şeyi ibadet olarak icra etseler, bunun dinde bir değeri olmaz.
İslam, işte tam da bu sebeple Allah (cc)’in kıyamete kadar
geçerli kıldığı hak dinidir. Allah (cc)’in dinidir.
İslam’ın bize ulaşan temel ibadetlerinden başka bir şey ile
Allah (cc)’e kulluk etmek boş bir iddiadır.
Yeryüzündeki bütün insanlar sema dönse de, sema şeklinde bir
ibadet yoktur. Yine bütün insanlar namazı terk etse de, namaz kıyamete kadar
geçerli ve meşru ibadettir.
Aklın ve imanın gereği bellidir. Teviller ve uydurmalarla
teselli aramak boşunadır.
Hakkında Kur’an ve sünnet temelli, fıkıh kaynaklarında delil
bulunmayan işlerden uzak durmak her Müslüman için en güzel, en hayırlı yoldur.
01 Nisan 2019
Kendini temize çıkarmak
İnsanoğlunun herhalde ‘hayatta kalmak için mücadele’ hissi kadar,
sabit ve fıtrattan olan bir özelliği de, ‘kendini temize çıkarmak’ olarak
isimlendirdiğimiz bir savunma sistemine sahip olmasıdır.
Başımıza, gözümüze gelen bir cisme engel olmak için gösterdiğimiz
hızlı ve hayati reflekslerin bir benzerlerini, benliğimize yapıldığını
hissettiğimiz saldırılar ya da suçlamalar karşısında sergiliyoruz.
Bu hal, ani olsa da çabuk savuşturulabilir olmayabileceğinden
olsa gerek, bu davranışı bir karakter olarak yerleştirip, artık hemen her
konuda aynı savunma refleksiyle konuşmaya ve davranmaya başlıyoruz.
Ayağımız kayıp düştüğümüzde, ilk baktığımız bizi kaydıranın
ne olduğudur. Bir suçlu bulmak çok rahatlatıcıdır zira…
Evde, yolda, işte veya trafikte aksayan, yanlış giden ne
varsa bizim dışımızda bir sebebi vardır mutlaka. Hatta din işlerimizde
eksiklerimizin ve günahlarımızın da suçlusu sadece biz değilizdir. Vardır illa
ki bir suçlu, bir düşman…
Pek haksız da sayılmayız; dünyayı ekseninde tutan bizim
yaptıklarımız olmadığı gibi, kaderin cilveleri sadece bizim için tecelli
etmemektedir.
Hayat; birbirine bağlı milyonlarca zincirin ucunda asılı bir
narin fanus içinde parıldayan ışık gibidir. Biri kopmakla düşülmez hatta birkaçının
kesilmesi ile de. Ne ki, eksilen her bir halka, kopan her bir bağ, birlikte bir
şeyleri de alır götürür boşluğa ve salınır kalır öylece bir şeyler…
Bütün mesele; doğru duran ya da aksayan her noktayı tevekkül
ve metanetle karşılamak, adalet ve merhametle muamele etmek, dirayet ve rifkatle
yürümeye devam edebilmektir.
Kusurun ne tamamen kendimizde olması, ne de tamamen
başkasında bulunması söz konusu değildir.
Milyonlarca zincir aynı anda kopmuş ve fanusumuz dünyanın
soğuk mermerlerinin üstünde darmadağın olmuşsa; bizden ve başkalarından
kaynaklanan bir çok sebep bir araya gelmiş demektir.
Ortaya çıkan zorluğa karşı ilk geliştirmemiz gereken kalbi
direniş, tevekküldür. Ancak orada bırakıp kenara çekilmek değil metanetle
üzerine yürümek ve o hali değiştirmek için hamle yapmak gerekir. Aslında
tevekkülün doğru pratiği de budur.
Suçlu ya da günahkar durumdayken, insanın devreye en hızlı
giren hissi olarak karşımıza çıkan ‘kendini temize çıkarma’ arzusu, kesinlikle
adaletle çözülmelidir. Adaleti sağlamak için, kendimizden başkalarına biraz da olsa
merhametimizin olması gerekir.
Adalet ve merhameti ayakta tutmak için çok güçlü bir
dirayete sahip olmak şarttır. Dirayeti dengeleyerek adaleti ayakta tutmamızı
temin eden bir başka destek ise rifkattir, yumuşaklıktır, acıma hissidir.
Biz yoldan çıktıysak, elimizden bazı nimetler alındıysa;
bunun bütün suçlusu şeytan değildir. Nefsimizin payını unutmamak gerekir. Zira
nankörlük, şeytanın bir iğvası değil; insanın sapmasıdır, yanılmasıdır, isyanıdır,
nisyanıdır, insanlığıdır…
Şeytana bile adil olmak bizim menfaatimizedir. Ona adaletle
yaklaşmamız kendimize olan merhametimizin ölçüsüdür. Dengeyi kaçırırsak,
kendimizi kendi katımızda temize çıkarabiliriz ancak başkalarının; hele de
kalplerde olanı da bilen, Aziz ve Celil olan Allah(cc)’in katında kirli
kalmamız mukadder olur.
Bu noktayı idrak ettiğimizde, dünyalık olarak başımıza gelen
işlerde, elbette hem kendimize hem de muhataplarımıza daha doğru davranmamız
kolaylaşacaktır.
25 Mart 2019
Bu da geçer ya hu!
Geçtiğimiz yüzyıla biraz sıkıntılı başlamıştık ya, aslında
öncesinden biriken, yüzyıllar boyu devam eden, geri geri giden ayaklarımızın
yeryüzünde bıraktığı izler vardı.
İber yarımadasından Balkan yarımadasına, yarım kalan bir
medeniyet yürüyüşü ya da eşyanın tabiatı gereği, dünyanın zirvesine kadar ulaşınca
çaresiz bir düşüş, geriye gidiş, içine kapanış vardı.
Yer çekiyordu bizi, toprak çekiyordu!
Büyük yenilgiler aldık, sayılarını doğru düzgün hesap
edemediğimiz kayıplar verdik. Adeta yüzyıla omuzlayacak gençliği toprağa gömdük
te geçtik buraya. Okulların mezun veremediği yıllar geçirdik.
Sonra devletimizi yıktılar; bütün birikimi ile, bütün ihtişamı,
bütün yükü, bütün ağırlığı ile yıktılar, üstümüze yıkıldı koca bir
imparatorluk!
Kırık-dökük bir ülke, ezik bir halk olarak kaldık geriye…
Yenilgi yenilgi büyüyen bir zafer var olamadı, yenilgi
yenilgi büyüyen bir eziklik kaldı.
Dile kolaydı; hemen her birimizin dedelerinin arasında
imparatorluğun bir cephesinde kalanlar vardı, yarım bedenlerle dönenler, bütün
varlığını artık bizim olmayan topraklarda bırakanlar.
Fakirdik, on yıllar boyu daha da fakirleştik. Hiç bir şey üretemedik,
daha da ezildik zira neyimiz varsa onlara borçluyduk. Borçluyduk hakikaten, Demokles’in
kılıcı dolara dönüşüp ensemizde sallanır oldu.
Batı’ya borçluyduk ve onlar gibi olursak kurtulacaktık güya.
Ne onlar gibi olabildik ne de kurtulabildik borçtan. Bir koca yüzyıl daha geçti
ama hala başladığımız yerdeyiz.
Kıyafetlerimizden yediklerimize, dilimizden dişimize,
fabrikamızdan köyümüze, tarlamızdan tohumumuza; neyimiz varsa hepsine onların
istediği gibi nizam verdik. Olan 3-5 parça şeyi de onların kredileriyle
yapmıştık zaten, mecburduk onların istediği gibi olmaya…
Eziktik her bakımdan!
Kullandığımız eşyaları ve teknolojiyi onlar üretiyordu, biz
sadece kullanıcıydık, kullanılıyorduk haliyle.
Dünyayı onlar yönetiyordu, biz ezik ezik seyrediyorduk.
O kadar tuhaf bir eziklikti ki bu; onlardan biri Müslüman olunca
daha çok seviniyor, onlardan biri bizi sevse dünyalar bizim oluyordu. Oysa, bizden
bir kişinin imanını muhafaza edebilmesi onlardan bin kişinin Müslüman olmasından
daha değerliydi.
Onlardan biri bizi öldürüp bir diğeri de öldürene kızınca
acımız geçiyordu. Onlardan birinin bizi savunması pek değerliydi.
Sahip oldukları pek çok şeyi bizden çaldıklarını
unutuyorduk. Teknoloji diye ürettikleri neredeyse her şeyin altında bizim
koyduğumuz temellerin olduğunu bilmiyorduk.
Bir de güçlü orduları ve çok öldüren silahları vardı. Galiba
biraz da korkuyorduk onlardan! Çünkü acımıyorlardı; asker-sivil ayrımı bir
yana, kadın ya da çocuk tanımıyorlardı öldürürken.
Durumumuz pek parlak değildi, hala da değil. Bugünden yarına
büyük değişiklikler olabileceğine dair pek net ve büyük işaretler de yok.
Aksine umutsuzluk büyütmek için gerekli bir çok sebep var.
Oysa bu gibi durumlar için dünyanın kaderini tayin eden, Aziz
ve Celil olan Allah(cc)’ın uyarısı vardı:
Eğer bir yara
aldıysanız, o kavme de benzeri bir yara dokunmuştur. İşte bu günleri biz insanlar
arasında dolaştırıp dururuz. Bu, Allah'ın iman edenleri belirtip ayırması ve
sizden şehitler edinmesi içindir. Allah, zulmedenleri sevmez. (Ali İmran
140)
Bu günler geçecek, işte bu kesin!
Bir zamanlar; Avrupalıların Bağdat’tan gelen saatin büyüsünü
çözmeye çalıştıkları günler tersine dönmüş durumda.
Bir zamanlar; Avrupalıların arapça öğrenmek için, Endülüs’e
yolculuk yaptıkları günler tersine dönmüş durumda.
Bir zamanlar; Avrupalı asilzadelerin İstanbul’da Sultan’ın
eteğini öpmekle övündüğü günler de tersine dönmüş durumda.
Tekrar tersine dönecek!
İşte buna iman ediyoruz biz; mutlaka ama mutlaka Allah(cc)’ın
vaadi yerine gelecek.
Bu günler de geçecek ya hu!
22 Mart 2019
Dengemizi kaybetmeyelim
Biz Müslümanlar nankör değilizdir, zira Rabbine nankörlük etmeyen bir milletiz. Hamd ve şükür bizim en unutulmaz vasfımızdır. Yalnız Rabb’imize değil insanlardan bize iyilik edenlere de teşekkür etmekle emrolunduk.
“İyiliklerinden dolayı insanlara teşekkür etmeyen Allah’a da şükretmez.” (Tirmizi, Ebu Davud)
Batılılardan bize insan gibi yaklaşanları takdir eder hatta severiz. Onlar için hayır dua eder, hidayetlerini dileriz. İyiliklerinden dolayı teşekkür ederiz.
Hiç kimseye milliyeti, dili, dini ya da yaşadığı coğrafya sebebiyle düşmanlık etmeyiz, ölçümüz açık ve nettir:
"… Zalimlerden başkasına düşmanlık yoktur." (Bakara 193)
İnsanız biz; dostça uzatılan hiç bir eli geri çevirmeyiz ancak tokat atana diğer yanağımızı çevirmek yoktur bizde. Biz adaletle cevap vermenin, dengeli karşılığın doğruluğuna inanırız.
Topyekun iyi ya da topyekun kötü diye ayırmayız insanları, iyilerine iyi kötülerine kötü deriz. Sözün kısası, biz Müslümanlar "vasat" bir ümmetiz.
“Biz sizi böyle vasat bir ümmet yaptık ki, insanlara şahitler olasınız, Rasul(sas) de size şahit olsun” (Bakara 153)
Hayrın, adaletin ve dengeli duruşun merkezi olmak bizim vasfımızdır. Aşırılık ve zulüm bizden uzaktır.
Karşımıza çıkan naif örneklerden dolayı hayale veya rehavete de kapılamayız, tecrübeyle sabit gerçekleri unutmayız.
Batılıların bizimle münasebetlerini, tek bir kişi ya da kuruma göre değil; gerek tarihi tecrübelerle gerekse gelecek tasavvurları ile sabit olan verilere göre değerlendiririz.
Batılı idarecilerin ya da devletlerin halklarımıza ya da topraklarımıza saldırmaları sebebiyle, masum insanlara düşmanlık beslemeyiz. Aynı şekilde içlerinden bazıları insani yaklaşım gösterdi diye batının “iyi ve cici bir medeniyet” olduğunu da zannetmeyiz.
Mescitlerimizin basılıp Müslümanların kurşunlandığı bir beldede, mazlum şehitler hakkında, içinde zerre kadar iman olan her mü’minin gönlünde, nasıl büyük bir merhamet kabardıysa; içinde insanlık fıtratından bozulmamış bir cevher bulunan her insanın da yüreği yanmıştır.
Yeni Zelanda’nın gerek idarecileri gerekse halkının çoğu, bu hüzünlü zamanda, Müslümanların yanında durarak ve acılarını paylaşarak güzel bir insanlık örneği sergilemişlerdir.
Bu gibi güzel örnekler bize, İslam’ın adalet ve hakkaniyet çizgisinin, adil ve vasat ümmet olma emrinin, ne kadar büyük hikmetler barındırdığını da gösterir. Körü körüne herkese ve her şeye düşmanlık gibi bir ahmaklıktan uzak olmamız gerektiğini bir kere daha hatırlatır.
Aynı şekilde, bir güzel örneğe bakarak, yüzümüze gülen ama ardından dünyayı bize dar eden batılıların hepsi hakkında gevşek düşünmek ve zayıf durmak gibi bir gaflete düşmemek zorundayız.
Ütopik hayallere kapılmadan, iyilere iyi kötülere kötü demek, dengeli bir duruş sergilemek bizim için zor değildir. Hatta zor olsa da bir emirdir, mecburiyettir.
Biz, onlar gibi olamayız. Zalim ile mazlumu, suçlu ile suçsuzu, mücrim ile masumu ayırt etmek için temel ölçülerimiz sabittir. Kimliğine, kişiliğine bakmaksızın her adil ve doğru olana destek, her zalim ve yanlış olana köstek olmak vazifemizdir.
Allah(cc), yaşadıkları acılar sebebiyle Müslümanlara merhamet eden, acılarımızı paylaşan ve bizimle birlikte ağlayanlara da hidayet etsin.
“İyiliklerinden dolayı insanlara teşekkür etmeyen Allah’a da şükretmez.” (Tirmizi, Ebu Davud)
Batılılardan bize insan gibi yaklaşanları takdir eder hatta severiz. Onlar için hayır dua eder, hidayetlerini dileriz. İyiliklerinden dolayı teşekkür ederiz.
Hiç kimseye milliyeti, dili, dini ya da yaşadığı coğrafya sebebiyle düşmanlık etmeyiz, ölçümüz açık ve nettir:
"… Zalimlerden başkasına düşmanlık yoktur." (Bakara 193)
İnsanız biz; dostça uzatılan hiç bir eli geri çevirmeyiz ancak tokat atana diğer yanağımızı çevirmek yoktur bizde. Biz adaletle cevap vermenin, dengeli karşılığın doğruluğuna inanırız.
Topyekun iyi ya da topyekun kötü diye ayırmayız insanları, iyilerine iyi kötülerine kötü deriz. Sözün kısası, biz Müslümanlar "vasat" bir ümmetiz.
“Biz sizi böyle vasat bir ümmet yaptık ki, insanlara şahitler olasınız, Rasul(sas) de size şahit olsun” (Bakara 153)
Hayrın, adaletin ve dengeli duruşun merkezi olmak bizim vasfımızdır. Aşırılık ve zulüm bizden uzaktır.
Karşımıza çıkan naif örneklerden dolayı hayale veya rehavete de kapılamayız, tecrübeyle sabit gerçekleri unutmayız.
Batılıların bizimle münasebetlerini, tek bir kişi ya da kuruma göre değil; gerek tarihi tecrübelerle gerekse gelecek tasavvurları ile sabit olan verilere göre değerlendiririz.
Batılı idarecilerin ya da devletlerin halklarımıza ya da topraklarımıza saldırmaları sebebiyle, masum insanlara düşmanlık beslemeyiz. Aynı şekilde içlerinden bazıları insani yaklaşım gösterdi diye batının “iyi ve cici bir medeniyet” olduğunu da zannetmeyiz.
Mescitlerimizin basılıp Müslümanların kurşunlandığı bir beldede, mazlum şehitler hakkında, içinde zerre kadar iman olan her mü’minin gönlünde, nasıl büyük bir merhamet kabardıysa; içinde insanlık fıtratından bozulmamış bir cevher bulunan her insanın da yüreği yanmıştır.
Yeni Zelanda’nın gerek idarecileri gerekse halkının çoğu, bu hüzünlü zamanda, Müslümanların yanında durarak ve acılarını paylaşarak güzel bir insanlık örneği sergilemişlerdir.
Bu gibi güzel örnekler bize, İslam’ın adalet ve hakkaniyet çizgisinin, adil ve vasat ümmet olma emrinin, ne kadar büyük hikmetler barındırdığını da gösterir. Körü körüne herkese ve her şeye düşmanlık gibi bir ahmaklıktan uzak olmamız gerektiğini bir kere daha hatırlatır.
Aynı şekilde, bir güzel örneğe bakarak, yüzümüze gülen ama ardından dünyayı bize dar eden batılıların hepsi hakkında gevşek düşünmek ve zayıf durmak gibi bir gaflete düşmemek zorundayız.
Ütopik hayallere kapılmadan, iyilere iyi kötülere kötü demek, dengeli bir duruş sergilemek bizim için zor değildir. Hatta zor olsa da bir emirdir, mecburiyettir.
Biz, onlar gibi olamayız. Zalim ile mazlumu, suçlu ile suçsuzu, mücrim ile masumu ayırt etmek için temel ölçülerimiz sabittir. Kimliğine, kişiliğine bakmaksızın her adil ve doğru olana destek, her zalim ve yanlış olana köstek olmak vazifemizdir.
Allah(cc), yaşadıkları acılar sebebiyle Müslümanlara merhamet eden, acılarımızı paylaşan ve bizimle birlikte ağlayanlara da hidayet etsin.
19 Mart 2019
'Batı'nın dostluğu
İbn-i Haldun’un meşhur tespitidir, coğrafyanın kader olduğu; kaderin tecelli ve cilvelerinin coğrafyadan bağımsız olmadığı ve dahası coğrafyada bulunmanın da kaderden olduğu, yaşananların da yaşanacakların da coğrafyadan bağımsız olmadığı…
İşte öylesine bir coğrafyadayız; iki arada bir derede, bir derin vadide, sarp yamaçlar kenarında, derin uçurumlar dibinde. Kervanların yolları üstünde, kısa süreli konaklamaların ve uzun süreli ikametlerin uğrak noktasında. Eşkiyaların pusu için en uygun olarak seçtiği, geçilmeden olmayan ama geçilemeyen yarların yurdunda, konulmadan geçilemeyen güzellikler coğrafyasındayız.
Tarihin ana sahnesinde, perdenin tam ortasında, senaryonun baş rolünde, seyretmenin en zor yerinde, müdahil olmanın ağır yükünde ve tam da bir kadim kader tiyatrosunun tozlarının uçuştuğu seansta, rolü olanların oynamamak, seyircilerin oynamak istediği bir bölümde, perdenin hiç kapanmadığı bir coğrafyadayız.
Doğu ile batı arasında bir yerde, serçe ile karga yürüyüşünün en zor ayırt edildiği engebeli yollarda, uçmayı bilenlerle kaçmayı bilenlerin kapıştığı bir hengamede, dost ile düşmanın karıştığı bir muammada, yolların ve kaderlerin kesiştiği ama kederlerin kesişmediği bir devirde, sınırların elle çizildiği ama gönüllerin sınır tanımadığı gerçeğinde, asılların yittiği ama nesillerin aslını bulamadığı zamanlarda, yerin ayaklar altından kaydığı bir coğrafyadayız.
Batının dost olmadığı ama doğunun da dostluğundan emin olunamadığı, dostların uzak tutulup düşmanların yakınlaştırıldığı, dostun dost kalmayıp düşmanların da dost olmadığı, kafaların karışıp gönüllerin buruştuğu bir demde, şehit kabirlerinin üstlerinde kıyamet alameti türünden şehirlerin kurulduğu bir coğrafyadayız.
Geliştirmemiz, sinemize yerleştirmemiz ve nesillerimize aktarmamız gereken bilinç; batının devlet aklının ve yetiştirdiği nesillerin kültürel kodlarının bize “dost” olmadığı, hayatı ve dünyayı bu gerçekle okuma zorunluluğu, buna göre ve buna rağmen yaşama mecburiyetidir.
Batı dediğimiz şeyin, kendini İslam’a ve ona mensup olanlara düşmanlıkla var eden ve varlığını bizim topraklarımızı sömürerek, nesillerimizin kanlarını içerek devam ettiren, sömürgeci ve zalim ama çoğunlukla batıl bir Hristiyanlık anlayışı formatında ortaya çıkan ve çalışan, bazen de bizzat ‘haçlı’ ruhu ile hareket eden bir batılı vicdansız ve ruhsuz, vahşi fikri ve eylemi kast ettiğimi özellikle belirtmem gerekiyor.
Merak etmeyin, ‘haçlı’ dediğimizde kimi ve neyi kast ettiğimizi, “mü’minlere sevgi ile bakan Hristiyanlar” da anlayacaklardır. Tarihin hiçte unutulmayan bir yerinde ‘haçlı’ sürülerinin talanına uğrayan Hristiyan az değildir.
Doğunun bizden olduğundan emin olamadığımızı, sırtımızı dayadıklarımızdan gözümüzü alamadığımızı, elimizde kalan sonsuz ve sınırsız cephane olarak iyilik ve adalet erdemini asla bırakamayacağımızı benliğimize, senliğimize, bizliğimize kazımamız gerektiği gerçeğini, gün ışığı gibi yanımızdan ayırmama, gece karanlığında gözlerimizle değil gönüllerimizle görme yetisi kazanma mahkumiyetimizi unutmama zaruretidir.
Dostluğun ve düşmanlığın, vefanın ve hıyanetin, insanlığın ve hayvanlığın, adaletin ve zulmün neresinde ve hangi formunda olursa olsun fıtrattan nasibi olanın ibadetlerin, ibadethanelerin ve ezanın mukaddesiyetine hürmet etmekten başka bir seçeneği olmadığını unutturmamak mecburiyetindeyiz.
Dünya kurulalı beri, fıtratı bozulmamış tüm insanlar ve fıtrat dini İslam’a mensup olan her mü’min için; mabetler yani havralar, kiliseler ve camiler masundur, korunmuştur, dokunulmazdır.
Bizim kendimiz ve bütün insanlığa va’dimiz çok net ve kısadır:
İnsanların canı, malı, nesli, aklı ve dini emin olmalıdır.
Sınırlarımız bunlardır ve bunların aşılmasına izin vermeyiz, veremeyiz. Verirsek biteriz. Biz kalmayız, biz olamayız…
Kaydol:
Yorumlar (Atom)
Hariçten gazel okumak; Suriye ve Filistin
Hızlı zamanlarda yaşıyoruz. Günlük hatta saatlik değişimler, olaylar ve bilgiler su gibi hatta esen bir yel gibi akıp duruyor. Bu haber ve...
-
İslam nimeti için, her bir hakikati adedince Allah(cc)’uya hamd ederiz. İslam bize; nesline, akrabalarına ve ırkına adil muamele ve doğr...
-
İslam; Kur'an ve sünnet ile va'zolunan, selefimizin icması ve kıyasları ile fıkholunan dinin adıdır. Bunlarda bulunmayan dinden deği...
-
İmam Buhari olarak meşhur olan hadis alimimizin eseridir. İslam akaidinin müdafası da denilebilecek olan eser Yusuf Özbek tarafından İlahi ...





