09 Mayıs 2019

Şehre Ramazan geldi

Hepimizin malumu bir adam vardır Kur’an’da anlatılan; şehre koşarak gelen bir adamın hikayesidir bu. Sevgili bir adamın hikayesidir. Adını işkence ile katledilen adaşı Habib(ra) hakkında Rasulullah(sas)’in buyurduğu “Yasin sahibinin ecrine ulaştı” ölçüsünden biliriz; Habib’tir o da.
Ne yapmıştır ve nasıl yapmıştır ki; kendisinden asırlar sonra gelecek bir başka şehidin ecrini tarif ederken, onun seviyesi kıstas alınmıştır.
Kıssa kısaca şöyle; şehre koşarak gelen bir adam, halkının taşlayarak öldürmek istediği peygamberlerin önüne geçmiş ve onlarla aynı sonu paylaşmıştır. Ayrıntılarını merak edenler Kur’an ayında olmamızın bereketiyle Yasin suresinden okuyabilirler.
Önemli olan o duruştur. Peygamberlerin önüne geçmek ve onların davasına omuz verip, birlikte cennete buyur edilmektir.
O mübarek adamın koşarak gelişi bir misal olmuştur hep; kim, nerede ve ne zaman, Allah(cc) için koştururken canını feda ederse, Yasin sahibinin ecrine denk bir dereceye ulaşması umut edilir.
Koşarak gelmenin bizzat Allah(cc) tarafından övülen bir yanı vardır. Gayretin Allah(cc) yanında bir değeri vardır. Allah(cc) kendi davası için koşuşturanı seçmiş ve Kitab-ı Kerim’inde bize örnek kıssa olarak aktarmıştır.
İşte Ramazan ayı da ayların koşarak geleni gibidir; gelip bize peygamberlerin yolunu hatırlatanı, kendini o yola feda edenidir ayların. Ramazan, zamanın Allah(cc)’in dinine adanan dilimidir.
İnsanlar zamanı içinde yaşanan olaylarla anarlar, bunun tek istisnası Ramazan ayıdır. Ramazan ayı, yaşananların tamamına galebe çalan bir üstünlükle anılır. Gündem ne olursa olsun, gelen Ramazan ayı ise; her şey ve herkes bir kenara çekilmek zorundadır.
Öyledir, zira kaçırıldığında bir yenisi gelene kadar yerine konacak başka bir eş değer vakit yoktur.
Şehirlerimize koşarak gelen bu mübarek ay, her yanımızı sardı hamdolsun. Her şeye ve herkese rağmen; caddelerimizde bile hissedilen bir Ramazan yaşıyoruz. İftar vakitlerinde adeta bütün şehir oruçlu imiş gibi bir sükûnet geliyor şehre ve Ramazan her gün bir kere daha hayatımıza, gündemimize, şehirlerimize ve en önemlisi de gönüllerimize koşarak geliyor.
Hep öyle bir büyük resim merakımız vardır ya, işte o büyük resim budur; hayata hükmeden bir Ramazan ayı yaşıyoruz.
Bu mübarek zaman diliminde esas gündemimiz Kur’an, oruç ve diğer salih amellerdir. Namazdır asıl gündem aynı zamanda, sadakadır, zekattır.
Günlük çekişmelere, politik tartışmalara feda edilemeyecek kadar büyük ve değerli bir zamandayız. Zamanın yani bu ayın kadrini bilenlerin, bu ay içinde Kadir gecesini bulma umudu ve ihtimali çok daha yüksek olacaktır.
Kur’an ile bağını bu ayda güçlendirenlerin, bu Kur’an’ın davasını idraki ve Rasulü(sas) ile irtibatını artıranların Yasin sahibi Habib(ra)’in yoldaşlığına olan arzusu ve derecesine ulaşma umudu artacaktır.
Yasin, Kur’an’ın kalbidir; Ramazan ise zamanın kalbi…

03 Mayıs 2019

Ramazan ayı eğitim kampı başlıyor



İnsan fıtratının bozulmadan muhafazasına, ruhun erdemlerinin nefse üstün gelmesine, iyilik hislerinin kötü arzuları yenmesine, kısaca; insanın kul olmasına ve kul kalmasına sebep olacak, yardım edecek, yol açacak ve destek verecek her türlü, bilgi ve becerinin öğretilmesine ve tabii ki pratikte uygulanmasına eğitim diyebiliriz.

Vahiy temelli toplum düzeninde, eğitimin temel hedefi; daha iyi bir kul olmayı benimsetmek ve uygulanmasını bir huy ya da bir erdem olarak içine sindirerek, benimseyerek yaşamak ve o hal üzere ölmeyi arzulamaktır.

Bu sebeple, eğitimin bir zamanı ya da yaşı olmadığı gibi, özel bir mekanı da yoktur aslında. Müslüman hayatı boyunca öğrenmeye ve eğitilmeye devam eden bir talebedir. Mezuniyeti ölüm olan bir mektebin talebesi…

Rahmet ve bereketin sahibi olan Allah(cc), bize lütfedip yılda bir ayı seçmiş ve onunla her yıl tekrarlanan, ömrü olanın yılın her mevsiminde görebildiği özel bir eğitim kampı düzenlemiştir. Kampımızın bazı hususiyetleri ve kuralları elbette vardır. Ancak kurallara takılıp temel hedefi yani eğitimi kaçırmamamız gerekiyor.

Oruç tutmak bir açlık eğitimi değildir, yani orucun hedefi Müslümanların aç kalmayı alışması değildir. Çok yemeyi ve günün her saatinde yemeyi terk etmeyi öğrenmek çok daha verimli bir kulluk için gerekli davranış biçimlerindendir.

Üç ya da beş öğün yemek gibi bir kötü alışkanlığın yaygınlaştığı günümüzde Ramazan ayının hayatımıza yerleştirmeyi öğrettiği yeme düzeni, günde iki seferdir.

Yine uyku düzenimize Ramazan ayının getirdiği bereket olarak sahur vardır ki; aslında teheccüd için kalkmayı öğrenmeye ne kadar da yardımcıdır. Konu yemek olduğunda ve ertesi gün açlık ve susuzluk çekilme ihtimali bulunduğunda sahur yapmak için kalkabildiğimize göre, diğer zamanlarda da aynı saatte uyanabiliriz.

Zaten sahura yemek için kalkmak ana amaç değildir. Bereketinden istifade etmek için, bir bardak su ile bile olsa sahur yapmak tavsiye edilirken dikkatimizden kaçmaması gereken budur.

Yemeğin ana amaç olduğu bir işi yapmak, üstün insan fıtratı için ne kadar da aşağılayıcı bir durumdur. Yine Ramazan ayında kilo almak ne kadar üzücü bir faydadır!

Ramazan ayı boyunca, oruçlu olmamız sebebiyle davranışlarımızda ve işlerimizde bir yavaşlama, konuşmalarımızda bir azalma ve özel dikkat göstererek hayatımızı en az enerji kullanarak idame etme gibi eğitimleri de alacağız.

Tabii ki, başkalarının işlerinde çalıştığı için, işyeri sahibinin hukukuna da riayet etmek zorunda olanlarımız için bu bariz bir zorluktur. Onların da ecirlerinin daha fazla olacağını umut ediyoruz.
Kimse bizim oruçlu olmamızdan rahatsız olmamalı elbette ama bizi de oruçlu olduğumuz için kasıtlı olarak kimse rahatsız etmemeli, ezmeye kalkmamalıdır. Sakin olmayı ve kışkırtmalara rağmen sakin kalmayı öğreneceğiz.

Geçmişte insanların; Müslüman ya da gayri müslim fark etmeksizin, Ramazan ayına azami hürmet göstererek, hiç değilse umumi Ramazan havasını bozmadan hayatlarına devam ettikleri günler çok geride kaldı.

Seferi ya da hasta olsa bile Ramazan ayına hürmeten ve sair oruç tutan Müslümanların hakkına riayet ederek, açıkta bir şey yememek ve içmemek erdemli bir davranış şeklidir. Oysa bugün artık alenen Ramazan ayının hürmetini çiğnemeyi marifet gören bir toplumda yaşıyoruz.

Bu da bize, nelerin değişmesi gerektiği hususunda, Ramazan ayında verilen çok değerli bir eğitimdir.
Mukaddes zamanlarımıza, mukaddes ibadetlerimize ve mukaddes sembollerimize hürmet edilen bir toplum inşa etmek; sosyal bir hayat nizamı ve cemaat ile yaşanan bir din olan İslam’ın ibadetlerinin tamamının temelidir.

Bunun bizden başladığını, bizim öncelikle yaptığımız işe özen göstermemiz gerektiğini bilmeliyiz. Namaz kılıyorsak onu ikame etmeli, oruç tutuyorsak elimiz, dilimiz, gönlümüz velhasıl hayatımız onunla tutulmalı, kontrol altına alınmalı ve başıboş bir yanımız, bir işimiz, bir davranışımız kalmayıncaya kadar eğitilmeye devam etmeliyiz.

Ramazan kelimesinin günahları yakıp, yok eden anlamına geldiğini ve bunu yapabilecek olanın da Allah(cc) olduğunu bilelim. Dahası her ne kadar sadece Ramazan demeyi alimlerimizin çoğu caiz görse de; Ramazan’ın Allah(cc)’in isimlerinden bir isim olduğu rivayetlerini de göz önüne alarak azami hürmet ile bu ayı geçirmek, herhalde her Müslüman için en hayırlı davranış biçimidir.

Bu ayda edineceğimiz, günahlardan sakınma ve hayırlar işleme hassasiyetimizin, bütün bir yıl sürmesi arzusu ile başlayacağımız Ramazan ayımızın bereketli geçmesini temenni ediyorum.

29 Nisan 2019

Mukaddesat Boykot Edilemez


İslam’ın gerek ibadet gerekse bu ibadetlerin gerçekleştiği özel mekanları mukaddestir. Özellikle Harameyn olarak bilinen Mekke ve Medine, yeryüzünde biz Müslümanlar için en özel toprak parçasıdır. Allah(cc)’in haremi Mekke ve Rasulü(sas)’in haremi Medine’den sonra ise Kudüs gelir ki, haklarında ziyaret edilmeleri için emir bulunan yeryüzünde başka mescid yoktur.
Bu şehirler ve çevrelerinde mübarek, mukaddes ve haram kılınan topraklar; herhangi bir ulusun, ırkın ya da devletin mülkü, toprağı veya vatanı sayılmazlar. Bunlar tüm Müslümanların ortak değerleridir.
Mekke; Ummu’l Kura olarak, Adem’(as)’dan bu yana iman eden ve kendisine Hac farz olan her müminin ziyaretgahıdır.
Medine; hicretten sonra iman evi olarak müminleri bağrına basan, ensar toprağı olmakla ve Rasulullah(sas) tarafından harem ilan edilmekle, o günden bu yana her Müslüman için, iman yurdu ve Rasulullah(sas)’in hatırası, emaneti ve göz nurudur.
Kudüs; göklerin kapısı, peygamberler yurdu ve mübarek, mukaddes ve muazzez bir şehir olarak her müminin miracının durağı, gönüllerin vatanıdır.
Bu şehirlerin hangi şartlarda ve ne durumda olduklarından bağımsız olarak, biz Müslümanların gönüllerinde yeri hep korunmak zorundadır. Dönem dönem işgal edilen Kudüs’te olduğu gibi, Mekke ya da Medine için de kalplerimiz titrer ve mukaddes beldelerin hürmetine zarar gelmemesi, düşman eli değmemesi için can verilir, can alınır.
Tarih, buna şahittir!
Bundan çok değil sadece 100 yıl önce o beldeleri savunmak için, canlarını ve mallarını feda eden nesiller bizim ecdadımızdır. Bunun ırkla da bir ilgisi yoktur. İman eden ve iman yurdunu savunan her mümin nesil bizim ceddimizdir.
Bugün Harameyn’de hakim görünen Suud hanedanı, pek çok Müslüman için o beldelerin hürmetine gerektiği gibi özen göstermemekte ve hatta mukaddes beldeler, bir kısmımız tarafından tıpkı Kudüs gibi işgal altında görülmektedir.
Siyaseten farklı şeyler düşünebilir ve farklı yerlerde durabiliriz. Fakat söz konusu olan mukaddesatımız olunca bile maalesef aynı tavrı sergilemekte zorlanıyoruz.
Geçmişte bazı alimlerimiz, Kudüs’ün İsrail’den izin/vize alınarak ziyaret edilmesine cevaz vermeyen fetvalar yayınladıkları gibi; bazıları da Suud idaresine destek mahiyetinde olan hac ve umre ziyaretlerini terketme çağrısı yapıyorlar.
Oysa hangi açıdan bakarsak bakalım bu tavır tutarsızlıklar içeriyor.
Öncelikle, kendisi için yeryüzündeki en değerli toprak parçası işgal altındayken, gülen ve her şey yolundaymış gibi yaşamaya devam edenlerin bu iddialarını temelsiz görmek ve kendilerini ciddiyete çağırmak durumundayım.
Muhterem Müslümanlar, eğer Mekke ve Medine dahi işgal altındaysa ve biz seyrediyorsak dünyada varlığımızın ne anlamı var?
Saniyen, Rasulullah(sas) gerek Mekke devrinde orada yaşarken ve gerekse Hudeybiye sonrası yapılan Umretu’l Kaza sırasında, Kabe putlarla dolu ve idaresi tamamen müşrikler elindeyken bile, herhangi bir şekilde Mekke’yi ya da Kabe’yi boykot uygulanmamıştır. Müslümanlar umrelerini yapmış ve Medine’ye dönmüşlerdir.
Mekke, Medine ve Kudüs bizimdir. Bizden alınmış olması oraları terk etmemizi gerektirmez. Aksine zindana düşmüş bir can dostu ziyarete gider gibi, vefa ve hüzünle ziyaret etmek, kamil bir hürriyet ile İslam’ın idaresine geçmeleri için samimi olarak ellerimiz ve dillerimizle dua etmek daha makbul bir davranış olacaktır.
Ancak farz olan haccı eda edenlerimizin ve ömründe bir kere olsun ayrıca umre yapanlarımızın, buraya harcayacakları paraları daha elzem yerlere yönlendirmeleri hususunda verilen fetvalar vardır ve bunlarla amel etmek mümkündür.
Kudüs için ise; ‘gidemeyenlerin kandillerinde yakılmak üzere yağ göndermeleri’ emri bizzat Rasulullah(sas) tarafından verilmiştir. Bugün orada yağla yanan kandillerin olmaması bu emri yok etmez. Oranın aydınlanması, yaşaması, unutulmaması, kurtuluşu ve yüreklerde ızdırabının kalması için ziyaret edilmesi gerekir.
Bu beldeleri ziyaret edenlerin bildiği bir gerçek olarak; Mekke, Medine ve Kudüs ziyaretleri müminlerin hayatlarının miladıdır. Gördükten, yaşadıktan ve hissettikten sonra hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktır.

22 Nisan 2019

Günahı boynumuzda değil


Dünyanın düzeninde parmağı olanlar bir yana, bizzat düzenin dümeninde oturanların sürekli ellerinde tutmak istedikleri bir mağduriyet algısı var. Her türlü melanet ve zulmü onlar işlediği halde, gündemi döndürüp dolaştırıp onların ekmeğine kan doğrar hale getiriyorlar. Ya da bir şekilde, boğazlarını ıslatmak için, kimin olduğuna bakmaksızın kan içmekten çekinmiyorlar.

Bazen yaptıklarına gölge etmek, bazen de yapacaklarına malzeme üretmek için; kim olduğuna bakmaksızın ve gerektiğinde kendi halklarının da olmak üzere, büyük bir rahatlıkla kan döküyorlar.

Bu adeti başlatanlar, dünyanın halihazırdaki düzeninde en etkin konumda bulunan Siyonistlerdir ki; ellerindeki en etkin malzeme, bir zamanlar Hitler’in onlara soykırım uyguladığı iddiasıdır. Bu soykırım iddiası onlara, gerek Filistin’de gerekse dünyanın geri kalanında, her konuda haklı olma özelliği kazandırmıştır. Ne yapsalar mazurdurlar, ne işleseler masumdurlar. İşgal ve katliam gibi suçlar onların sıradan işleri haline gelebilir ama aleyhlerinde sıradan bir karar bile alınamaz, alınsa da uygulanamaz.

Batılı devletlerin bile kabullenemediği ya da en azından alenen sahip çıkamadığı, Yeni Zelanda’da yaşanan cami katliamından sonra dünya kamuoyunda bu saldırıya karşı oluşan nefret ve Müslümanlara dair olumlu havanın birilerini çok fena rahatsız ettiği bir gerçek. Hatta o elim hadiseden sonra, bir çok insanın İslam hakkında araştırmalar yaptığı ve bazılarının hidayete mazhar olduğu da bir vakıa.

Bugünlerde ise dünya, yine Asya’da bir ada ülkesi olan, çok az sayıda Müslümanın da yaşadığı Sri Lanka’da gerçekleştirilen bir saldırı dalgası ile sarsıldı. Hem de Hristiyanların dini bir bayram gününde yapılan bu saldırıların hedefinde otellerin yanı sıra kiliselerin de olması, katliamın asıl maksadının batının Hristiyan halklarının gönüllerini sarsmak ve bir şeylere hazırlamak olduğunu gösteriyor.

Yakın bir gelecekte batılı müstekbirlerin bu saldırılarla neye mazeret ürettiklerini yaşayarak öğreneceğiz.

Bu süreçte bizim kendimizden kesinlikle emin olmamız gerekiyor. Bu saldırılar bizim işimiz değil, bunları yapanlar arasında bizden birilerinin olması da bu saldırıların bizim üstümüze yıkılmasına sebep olamaz.

İçimizden yalnızca köle değil, isyancı da devşirdikleri bir çok olayda karşımıza çıktı. Kölelerini ülkelerimizin başlarına bela ettikleri yetmedi bir de teröristlerini salıyorlar üstümüze. Bütün dertleri; onların saltanatı sarsılmasın, düzenleri bozulmasın, sömürüleri engellenmesin, kölelik düzenlerinin başına tayin ettikleri köleleri baş kaldırmayı bile düşünemesin…

Kimse kem-küm etmesin! Artık birilerinin bizi suçluluk psikolojisine sokarak katliamlarını mazur gösterme gayretlerine hizmet etmekten vazgeçelim.

Onlar kurgulayıp, onlar oynatıyorlar. Seyretmekten başka bir rolümüzün olmadığı bu tiyatrodan bize fatura kesmelerine izin vermeyelim. Biz zaten seyirci kaldığımız zulümlerin ve coğrafyamızın değişik yerlerinden yükselen feryatların hesabını nasıl vereceğimizin derdindeyiz. Bir de üstüne batılıların melanetlerini yüklenmeye hiç gerek yok.

Bir mescide, havraya ya da kiliseye saldırı düzenlendiğine dair bir haber duyduğumuzda, bileceğiz ki olay birilerinin hesaplı projesidir. Yapanların adının Ahmet ya da Mehmet olması ile Hans ya da George olması arasında bir fark yoktur.

Dolayısıyla; cici mesajlarla kınamamızın da, utançla başımızı eğmemizin de anlamı olmaz. Onlarla kol kola girip, yaslarına ortak olmamızın da bir getirisi olmayacaktır. Çünkü katille yakınlaşmak can kurtarmaz, belki daha da çok can yakar.

Hem bizim hem de kendilerinin halklarından, sayısız masumun canına mal olan bu dehşet verici korku imparatorluğunun, ayakta kalmak için her şeyi ayakları altına alabileceğini hepimiz çok iyi biliyoruz.

Kainatı kıyamete zorlamayı hesap eden bir tıynetin, insanların acısına, canına, malına ya da mukaddesatına değer verebileceğini düşünmek saflıktan öte ahmaklık olur.

Hak ettikleri ile karşılaştıklarında, bir başka deyişle ektiklerini biçtiklerinde; hiçbir zalimin bize laf etmeye hakkı olmadığını unutmayalım.

18 Nisan 2019

Marifet değil boşboğazlık


Dünya kurulalı beri, çok insan geldi ve geçti. Savaşanlar, barışanlar, dolandıranlar ve sahip çıkanlar oldu. Susanlar vardı her zaman ve her zaman çok konuşanlar oldu. Mütevazilik her devirde makbul idi ama mütecavizler de vardı.

İlk insandan bu yana, yeryüzünde hep Allah(cc)’in dini vardı ve kabullenenler de oldu reddedenler de. Kabulün çok çeşidi var, inkarın da oldu.

Her iman eden bir meleğe dönüşmedi elbette ama şeytanlaşan çok insan oldu.

İman edipte teslim olanlar oldu, bir de iman etmeden Müslüman olanlar! İnkar ettiği için azgınlık edenler oldu ama inkar etse de efendi kalanlar da vardı.

Din, hayattı ve hep hayat olarak devam etti, dinin gündemden düştüğü bir devir hiç olmadı ve olmayacak. Sünnetullah hükmünü icra ederken, kimsenin bunu durdurmaya değiştirmeye yetmeyeceği gibi.

Öyle ya, Allah(cc) ayların sayısını 12 kıldı ve mümin, kafir kimse bunu değiştirmedi. Haftanın günlerinin sayısını da değiştiremez kimse. Dünyanın kaderini ve kaderinin zamanını, yalnız ve sadece onu var eden Allah(cc) tayin eder ve dilerse değiştirir. Biz de kontrolümüzde sandığımız dünyalıklarla avunur dururuz.

Saate bakıp zamanı yönettiğini zannetmek ne büyük ahmaklık, saati durdurmakla zamanı durdurduğunu sanmak kadar…

İnsan, insan olalı hep bir ukalalıktır gidiyor. Din ve dünya için her birimizin, hep çok doğru tespitleri var olageldi. Oysa, yerine getirilmeyen sözler etmek, gereğini yapamayacağımız hükümler koymak, altından kalkamayacağımız sorumlulukları üstleniyormuş gibi yapmak kadar boş iş az bulunur.

Sorulduğunda hemen her mevzuda hükmümüz var. Gösterilen her olaya bir izahımız, arka planlara dair yakaladığımız hikmetler var. Ne yazık ki; hakkında zihnimizde ve elimizde, kati delil ve kaynak olmaksızın, düşündüğümüz ve söylediğimiz her şeyin, sabit hakikatler olmadığını, olamayacağını bir türlü kabullenemiyoruz.

Karşısına çıkan her konuda; şu şudur bu budur demek, marifet değil boş boğazlıktır.

İşin asıl mühim ve vahim tarafı ise, imanımız konusunda bile kendi ahkamımızı kesmekte pek mahir oluşumuz. Bunun kendi çapında vahim bir durum olmasının yanı sıra; olası samimi ve iyi niyetli uyarıları da bu ukalalık sebebiyle, dikkate almamamız ve kendimizce bir tevil bularak keyfimizin kahyasıyla yaptığımız anlaşmaya göre yaşamaya devam edebilmemizdir.

Üzerinde konuştuğumuz konu, ekonomik göstergeler olsaydı ve bir ekonomist bizi uyarsaydı belki daha hassas davranır ve sözümüzü biraz daha ölçer biçerdik. Öyle ya, karşımızda işin ehli var.

Çoğumuz bu işin yani din hususunun ehli değiliz, ehlini bulmak ve sorunlara çare, sorulara cevap, yanlışlara ikaz almak çokta kolay değil artık.

Fakat asla göz ardı edemeyeceğimiz bir konuda, iman ve din konusunda; yapılan uyarıları, nasihat ya da eleştirileri, her şeyden daha çok dikkate almak ve muhatabımızın kalibresini, üslubunu, yanlışını ya da doğrusunu irdelemeden önce, konunun hassasiyetine binaen, ya doğruysa, ya haklıysa ihtimalini de düşünerek, cesur olmamak evet en azından cesur olmamak zorundayız.

İnsanoğlu hele de biraz söz etme becerisi olan biri ise, herkesi susturacak laflar üretebilir. Ama mevzu din ve iman ise, insanları ikna etmemizin, en azından ahirette bir değeri olmadığından emin olmamız gerekir.

Bir müminin imanı hususundaki hassasiyeti ve samimiyeti, yapılan uyarılara gösterdiği tepkilerden anlaşılır. Mazaret arama ve kendini haklı gösterme çabası yerine, imanına zarar gelmesinden duyduğu korkuyla, uyarıyı ciddiye alıp, titizlikle davranmak gerekir.

Minarenin eğri ya da doğru olduğu değildir mesele, mesele minarenin kayıtlara eğri ya da doğru olarak geçmesidir. O yüzden boş görülse de halat takıp minareyi düzeltmek gerekir.

10 Nisan 2019

Paylaşabildiğin kadarsın



Dağlar gibi ulu bir zatın olsa ne fayda, eteğinde kuzular otlanamıyorsa.

Denizler gibi suyun olsa ne fayda, kıyında bir garip susuzluğunu gideremiyorsa.

Çöller gibi kumun olsa ne fayda, sıcağında bir evsiz ısınamıyorsa.

Ormanlar gibi ağacın olsa ne fayda, gölgende bir yolcu barınamıyorsa.

Dünyalar gibi havan olsa ne fayda, göğünde bir kuş uçamıyorsa.

Sahip olduğun, paylaşabildiğin kadardır. Sen de kalan değil…

Dilediğin kadar zengin ol, al-u iyaline harcamazsan ne fayda?

Hakiki zenginlik suya atılan taş gibidir; halka halka yayılır ve çoğalır. Kıyılara ya varır ya varmaz ama suya hareket getirir, rahmet getirir, merhamet getirir.

Garibana vermezsen ne ki mal, mülk? Evsize, yoksula, muhtaca, muhacire, sana sığınana, ülkene kaçıp gelene veremezsen, bakamazsan, kollayamazsan ne fayda beklersin yağan yağmurlardan?

Kanatlarının altında bir garip barınamazsa; altından şehirlerin, gümüşten köylerin olsa ne fayda?

Ekmeğinin tadı, toprağında yetişen buğdaydan gelir mi sanıyorsun? Başına taş değil de rahmet yağıyorsa, sebebini kendinden mi biliyorsun? Hesaplara uymaz bir düzen devam ediyorsa, marifeti kimden biliyor, neticeyi kimden bekliyorsun?

Çok mu dertlisin sokaklarında dolaşan yabancılardan? Çok mu rahatsızsın serkeşlik eden Suriyeli serserilerden? O halde, sana Ebu Bekr-i Sıddık(r.a.)’ın kızına iftira atan fukaralara yardım etmeye devam etmesi yeter…

Allah(cc) için yapılan iş, başkasının hatrına da gadrine de keyfine de bırakılmaz, terkedilmez.
Sabredilir, şikayet edilmez!

Sineye çekilir, kınanmaz! Kınayanların kınadıkları hale düşmeden ölmeyecekleri unutulmaz. Allah(cc) muhafaza eylesin.

Herkes vazifesini yapar; edepsiz suç işler, terbiyesizlik eder, çalar, rahatsız eder, huzursuz eder.
Herkes vazifesini yapar; onurlu insan sabreder, mühlet verir, güvenlik güçlerine havale eder, neticesi için ise Allah(cc)’e tevekkül eder.

Hiçbir hadise hikmetsiz değildir; yaratılan her olay, başa gelen her iş, fert ve toplum planında pek çok hikmetler barındırır ama bütün mesele bu dünyadan selim bir kalp, sahih bir itikat ile göçüp gidebilmektir.

Sonunu düşünmek zorunda olan insan Müslüman olur; Müslüman sonunu düşünen insandır. Sonunu yani ahirini yani ahiretini…

05 Nisan 2019

Sema ve raks dinden değildir!



Herhangi bir insan; dünyada bulunma maksadını çözüp, yalnız Allah (cc)’e kul olmakta karar kıldıktan sonra, onu bu yoldan çevirmek için şeytanın kullanabileceği en güçlü silahı, niyetini ifsat etmektir. Zira öylesi bir durumda, doğru yaptığını zannederek farkında olmadan helake uğramak işten bile değildir.

Sahip olunan itikat, pratikte bozuk bir ibadetle birleşince zaman içerisinde o hali kabullenmeye ve nihayetinde bozulmaya mahkum oluyor. Esasen inanç, amel kabına doldurulan bir hayat suyu gibidir; kap pis ve delikse, inancın bozulması ve kabın boşalması sadece zaman meselesidir.

Amel kabını pisleten şeyler, dinin aslında olmayan, sonradan ilave edilerek ve ibadet sayılarak icra edilen birtakım işlerdir. Bunların ibadet olduğuna inanmak ise asıl inanılması gerekenleri çiğnemek olur. Zira iman; inanılması gereken değerlerin mutlaka ve sadece Allah(cc) tarafından tayin edildiğine ve edileceğine inanmakla başlar.

Oysa her akıl ve iman sahibi bilir ve kabullenir ki; din Allah (cc)’indir ve O’ndan başkasının ibadet ihdas etme, ekleme ya da çıkarma yapma hakkı bulunmamaktadır. Peygamberlerine bildirdiği ve onların arkadaşları tarafından uygulanarak diğer insanlara aktarılan şeyler ve şekiller dışında ibadet üretmek, din uydurmaktır.

Bu girişten sonra sema ve raks hakkında söylenecek en net ve kısa sözü söyleyebilirim:
Sema ve raks şeklinde bir ibadet; İslam’da yoktur, olmamıştır ve olamayacaktır!

İlk ortaya çıktığı Hind topraklarında İmam Rabbani tarafından savaşılan bu bidat, ne yazık ki zamanla yayılmış ve hele günümüzde çok sıradan bir ‘ibadet’ şekli olarak kabullenilir hale gelmiştir.
Nereden ve nasıl olduğu meçhul bir şekilde, bir tarikata dahil edilerek ve hatta adına da ibadet değil de ayin denilerek icra edilmesinin, adet haline geldiğinin hiç ama hiçbir önemi yoktur.

Müzik eşliğinde ve bir tür sahne performansı olarak icra edilen sema ayinlerinin, ibadetle bir alakası olmadığını yapanlar da izleyenler de anlamakta zorlanmazlar. Bu işin bir geçim kaynağı olduğu da gayet açıktır. Alkışlanan bir sahne oyunu olarak semanın icra edilmesi, akıl ve izan sahiplerine bir şeyler anlatmaya yeterlidir.

Birçok vesileyle, düğünlerde ya da iftarlarda Müslümanların İslami bir iş gibi sayarak, semazenlerin dönüşünü ve eteklerinin uçuşunu izlemeleri, bu mesleğin yayılmasının sebeplerindendir. Birilerinin geçim kaynağına engel olmak istemem elbette. Dileyen dilediği gibi düğün ya da toplantısında sema ya da raks yaptırabilir, vebali kendisine aittir. Neticede pek çok Müslüman düğünlerde haram işlemeyi normal görebilmekte ve hayırlı iş dedikleri bir hadiseye haram bulaştırmak bir sakınca görmemektedirler, maalesef.

Fıkıh kitaplarımızda sema ve raksın hükmü aynı başlık altında incelenir ve ikisi aynı görülür. Çalınan müzik aletinin ney ya da saz olması, sema ya da raks denilmesi hükmünü değiştirmez. Buna “ilahi aşk” gibi bir söylemle izahat getirilmesi de ibadet olmasına yetmez.

İbadet ve zikrin aslı ve usulü Kur’an ve sünnetle tayin edilmiş, sahabe tarafından uygulanarak bize nakledilmiş belli ve değişmez konulardır.

Bütün dünya bir araya gelse, namazın yerine başka bir Allah (cc)’e yaklaşma yolu ortaya çıkaramaz. Aynı şekilde, bütün insanlar bir araya gelip herhangi bir şeyi ibadet olarak icra etseler, bunun dinde bir değeri olmaz.

İslam, işte tam da bu sebeple Allah (cc)’in kıyamete kadar geçerli kıldığı hak dinidir. Allah (cc)’in dinidir.

İslam’ın bize ulaşan temel ibadetlerinden başka bir şey ile Allah (cc)’e kulluk etmek boş bir iddiadır.
Yeryüzündeki bütün insanlar sema dönse de, sema şeklinde bir ibadet yoktur. Yine bütün insanlar namazı terk etse de, namaz kıyamete kadar geçerli ve meşru ibadettir.

Aklın ve imanın gereği bellidir. Teviller ve uydurmalarla teselli aramak boşunadır.

Hakkında Kur’an ve sünnet temelli, fıkıh kaynaklarında delil bulunmayan işlerden uzak durmak her Müslüman için en güzel, en hayırlı yoldur.

Hariçten gazel okumak; Suriye ve Filistin

  Hızlı zamanlarda yaşıyoruz. Günlük hatta saatlik değişimler, olaylar ve bilgiler su gibi hatta esen bir yel gibi akıp duruyor. Bu haber ve...