17 Ocak 2022

Az hırs çok vefa


Kişilik, kimlik ve imkanlarımızdan bağımsız olarak, her birimiz kendi çapımızda sürekli bir şeyleri elde etmeye, elde ettiklerimizle yetinmemeye ve hep daha fazlasını istemeye programlanmış robotlar gibi yaşıyoruz.

Akıllı süpürgelerin haritasını çıkarttıkları evde, kararlılıkla dolaşıp sürekli çöp toplamalarına benzer bir hayatımız var. 

Şehrin haritası, iş ve ev arasındaki yollardan ve biraz da yemek mekanlarından oluşuyor. Hadi buna Antep usulü piknik alanlarını da ekleyelim ama onlar da neticede yemek mekanlarına dönüşmüş durumda.

Bu tekdüze yaşantının, maddi getirilere hedeflenen modern hayatın bize dayatması olduğunu tefekkür etmeye zamanımız yok. 

Müslümanların hayatını vakitlere ayarlayarak, an be an programlayan ve bunu bir eğitim metodu olarak kullanan İslam, hayatımızda kapital kısımlardan ona ayırdığımız kaçamaklar kadar yer edinebiliyor ancak!

Bu bizim; varlık ve gücümüzü, hürriyet ve adalet fikrimizi, geçmiş ve gelecekle bağımızı, huzur ve mutlulukla alakamızı sağlayan, kuran ve yürütrn inancımıza gösterdiğimiz büyük bir vefasızlık aslında.

Zor zamanlarımızda kendisine sığındığımız ancak bolluk ve rahatta unuttuğumuz Allah(cc)’ın bize rahmet, bereket, huzur ve saadet ihsanında bulunmasını beklemek de ayrı vefasızlık.

İdarecilerimizin siyasi hedefleri, kazanma ve önde olma hırsları, dostlarına vefasızlıkları; dünyanın cazibesine kapılma ve kibirlerine yenik düşme sonucuna yani hezimete götüren görünür ve bilinir sebeplerdendir.

Bunun dün de böyle olduğunu ve yarın da böyle sonuçlanacağını haber veren Ebu Müslim Horasani’nin şu cümlelerini yad etmeden geçmek istemiyorum.

“Onlar şerlerinden emin oldukları için dostlarını uzak tuttular. Kendilerine bağlamak için düşmanlarını yakınlaştırdılar. Yakın tutulan düşman dost olmadı ama uzak tutulan dostları düşman oldu. Herkes düşman safında birleşince yıkılmaları mukadder oldu.”

İnsanları ve toplumları hatta devletleri ayakta tutan, sağlamlaştıran ve dünyayı yaşanır, ahireti kazanılır kılan pek çok formül ve reçete vardır. Bunların fert planında herhalde en temel olanlarından birini, az hırs ve çok vefa olarak özetleyebilirim.

Kur’an’ın bize lütfedilen teklifleri ile sünnetin bize ikram edilen tebliğleri, netice olarak bizden dünyaya çok bağlanmamayı, hatta mümkün olduğu kadar yüz çevirmeyi ve gönlünü ahirete göre programlamayı öğretiyor.

Hırslarımızı frenlemek, dünyaya karşı çok güçlü bir silah olduğu gibi; vefa duygusu ile hareket etmek, birlikte yaşadığımız ve yol yürüdüğümüz insanlarla aramızda kuvvetli bir bağ olacaktır.

Birbirine güçlü bağlarla kenetlenmiş tuğlalardan oluşan duvarları (bunyanun mersus) hangi deprem yıkacak ya da hangi düşman aşabilecektir?

10 Ocak 2022

Kurtuluşu idrak etmek


Modern hayatın en yaygın geleneklerinden biri haline gelen, tarihi olay ve kişileri bir şekilde anma alışkanlığı, ciddi boyutlarda bir sömürüye ve şuursuzluğa yol açar hale geldi.

Sürekli birilerinin doğumunu ve ölümünü anmaktan, zaferleri yad etmekten, günleri kutlamaktan dolayı artık insanlar için bu özel günlerin bir anlamı kalmadığı gibi, kasıtlı ya da kasıtsız örtülen detaylar, törpülenen hassasiyetler sebebiyle, gerçeklikten uzak bir efsane gibi hatırlanıp hatta bir sinema filmi izleme rahatlığıyla geçiştirilen günlerle ve anmalarla doldu hayatımız.

Bu yoğunluk içinde geçtiğimiz haftalarda 100. yılını idrak ettiğimiz Gaziantep’in kurtuluş hikayesi, üstlerine petrol dökülen balıkçıllar kadar bir vurguyla kutlandı. Petrolü kimin döktüğünün bile söylenmediği bir kurtarma operasyonundan bahseden haber bülteni spikeri duygusuzluğu ile hazin bir işgal ve onurlu bir direniş, bir tür masal gibi anlatıldı.

Bütün bunlar yetmezmiş gibi, neslimizin gönül ve ruh dünyasını inşa etme fırsatlarını heba etmekteki maharetimizi ortaya koyarak; kimliği, kişiliği, yaşantısı ve şarkıları ile bu maziye ihanetin temsilcisi gibi olan bazı şarkıcıların, anma programlarında sahne alarak, gençleri eğlendirmeleri ve şehrin kurtuluşunun bir Fransız gibi lafa sallayarak, el çırparak, çığlıklar atarak idrak edilmesi, herhalde en çok şehitlerin ruhlarını incitmiştir.

Kutlama mesajlarında ise, işgalci Fransızların ve yerli işbirlikçileri Ermenilerin adlarının geçmemesi için özel bir hassasiyet gösterildiği izlenimi verildi.

Şahinbey’in katilleri kim söylenmedi, Şehit Kamil’i kim süngüledi anlatılmadı, minarelerimizdeki kurşun izlerini oluşturan mermilerin tetiklerini kimin çektiği bir yana, o izlerin ne yarası olduğu bile bilinemedi.

Gazi şehrin sokaklarında, caddelerinde kimse kurtuluş hissi yaşamadı. Kuru ve ruhsuz resmi toplantılarla geçiştirilen bu büyük destana yazık oldu.

Anlamsız şarkılarla ve batı tarzı işgalci müziklerle anılan kurtuluş, faili meçhul cinayetlere kurban gitmiş gibi rahmet okunan şehitler, sayıları bile dillendirilmeyen gaziler, yıllardır restore edile edile bitmeyen bombardımanlarla viran edilen medeniyetler köprüsü bir şehir…

Hiç değilse anıtları yapılan 14 minik Anteplinin hikayesi anlatılmalıydı, hatırlanmalıydı. Kurşunlarla şehit edilen silahsız çocukların, hangi kinle süngülerle parçalandığı bilinmeliydi.

Özdemir Bey kimdir, bütün Antep bilmeliydi. Hatta Trablusgarp’tan Kafkasya’ya uzanan coğrafyanın tamamı bilmeliydi.

Bir yazı ile geçiştirilecek bir destandan bahsetmediğim için hepsini sıralamanın imkansız olduğu nice kahramanın hikayeleri anlatılmalıydı. Hala da anlatılmalı. Sadece 100 yıl önce işgal edilmiş ve yıkılmış bir şehir, yaraları taşlara kazınan direniş, bir Fransız sömürgesi utangaçlığına mahkum edilmemeli!

Biz kaybetmediğimiz savaşları masa başında bırakıp kalkmalardan usandık!

Osmanlı alfabesiyle tabela bile asılamayan bu şehrin Fransız işgalinden kurtulmuş bir imparatorluk bakiyesi olduğunu gösteren bir şeyler olmalı.

Halkın ve kamunun içine sinen bir kurtuluş hikayesi yazılmalı ve yaşanmalı.

Bu şehrin çocukları, atalarının kimlerle neyin kavgasını verdiğini bilmeli.Bir gün atlarına atladıklarında yönlerinin ne yana olacağını hissetmeli yeni nesil. Bugünlerde o şuuru edinmeli, kazanmalı ve ileriye öyle sağlam bakmalı.

Yeni neslimiz batıya karşı ezik olmamalı. Onların neler yaptıklarını ve nasıl zenginleştiklerini idrak etmeli. Bizim neden ve hangi şartlarda geri çekildiğimizi bilmeli.

İşgalin ve yıkımın en zor zamanlarında bile görevlerini canları pahasına yapan her bir kahramanın duygusunu, şuurunu sinesinde saklamalı insanlar.

Tepesinden bombalar yağarken iaşe defterini bütün titizliği ile tutan memurun kahramanlığı görmezden gelinmemeli. Kimin yarasını sardığını, kimin neresinden ne ile vurulduğunu not eden sağlıkçının, mağaraların derinliklerinde saklı kalmamalı fedakarlığı.

Sokaklarda koşuştururken bilgi toplayan, mermi taşıyan, çetelere erzak götürürken toprağa düşen taze fidanları bilmeli yeni nesil. Erinin yemek molasında nöbeti devralan kadınları bilmeli herkes…

Fransız vicdansızlığını ve komşusu iken düşmanı olabilen Ermenileri, ırklardan ve ülkelerden bağımsız olarak idrak etmeli herkes.

Kurtuluşu idrak etmeli, kurtulduğunu hissetmeli insanlar.

03 Ocak 2022

Hayvan sevgisi mi hayvana tapınmak mı?

 

Tarih boyunca çok dengesiz insanlar gördü dünyamız. Çok tuhaf işleri normalleştiren insanlar oldu. Bunlar bazen fert planında kalsalar da, topluma mal olan saçmalıkların olduğunu da yazıyor tarih.

Mesela psikolojik rahatsızlıkları olan kadınların canlı canlı ateşe atılmasını çok normal gören bir tarihi yaşadı bugünün çok medeni ve gelişmiş Avrupası.

Ya da saltanat ve zenginlik başkasına gitmesin diye aile içi evlilik uygulaması nedeniyle yok olan hanedanlar geldi geçti, Avrupa’nın küçük topraklarından.

Aradan geçen bunca zaman sonra, şimdi aynı Avrupa hayvanların insanlarla eşit haklara sahip olduğunu savunmayı normalleştirdi. Çocuk yerine köpek beslemeyi güzel göstermeyi başardı. Bu tuzağa düşenlerin zaten nesil sahibi olmayı hak etmeyecek kadar aptal olduklarını düşünmüş olabilirler, kim bilir…

Evlerini hayvanlarla paylaşmayı medeniyet ya da gelişmişlik olarak sundular ve bizim aramızdan da bol miktarda taklitçileri oldu.

Avrupa’da sabahın çok erken saatlerinde Müslümanlar camiye namaza giderken, onlar köpeklerini gezintiye çıkartmak zorundadırlar. Biz huşu içinde Alemlerin Rabbine secde ederken onlar pür dikkat köpeklerinin pislemesini izlerler.

Onlarda sokak hayvanı diye bir şey yoktur, çünkü artık evler hayvanlarındır.

Bizde ise, her konuda olduğu gibi taklitçilik ve özenti başarısız oldu. Avrupalı gibi hayvan sever olamadığımız gibi, kadim kültürümüzün ve medeniyetimizin bakışını da kaybettik. Ortaya yine ifrat ve tefrit çıktı.

Kimisi hayvanlara işkence etmeye, kimisi de hayvanlara tapınmaya başladı.

Bizde eskiden beri var olagelen sokak hayvanları, cinslerine yapılan modern müdahalelerle insanlara saldıran canavarlara dönüşmeye başladılar.

Sahiplenilen hayvan türü insanların karakterini de ifşa edermiş. İçinde vahşet besleyen birileri, vahşi bir hayvanları beslemeye başladılar.

Hayvan sevmekten çok öteye geçen bir kedi tapınması ile çobanlık ya da bekçilik gibi bir ihtiyaç dışında beslenen kutsal köpekler ortaya çıktı.Neyse ki, kediler sadece fotoğraflarının paylaşılması gibi bir zevke malzeme olarak kaldı!

Köpekler ise artık birer silaha dönüşme yolunda hızla ilerliyor. Genleri ile oynanmış ve bir tür canavar olarak üretilmiş hayvanlar, ancak sadist ve zalim ruhlarla arkadaşlık edebiliyor. Sadakat duygusu ile emirlere uyan bu hayvanların başkalarını parçalaması için sahibinin komutu bile gerekmiyor. Adeta aynı hisleri taşıyorlar!

İnsanların önceliklerini belirleyen fıtrat kaynaklı yaklaşımları, biraz daha kaybetmeye başladığımız günlerde karşımıza çıkan, bu dengesiz hayvan sevgisi ya da hayvan sevgisi maskesi altında gizlenen vahşet hissi tehlikeli boyutlara ulaşmaya başladı.

Çocukların hayatlarına mal olan ya da hayatları boyu silinmeyecek acılara ve travmalara yol açan bu meselenin çözülmesi ve köpek terörünün sona erdirilmesi gerekiyor.

Sokak hayvanları mefhumunun şehir hayatından çıkarılması ve gündemimizden düşmesi gerekiyor.

Sokak hayvanları sahipsiz değildir diye kafamızı şişirenlerin, onların zaten sahipleri olmadığı için sokak hayvanı olarak isimlendirildiklerini ve isterlerse tamamını evlerine alarak besleyebileceklerini anlamaları gerekiyor. Bunu yapamayacaklarına göre, belediyelerin bu hayvanları olabilecek en uygun ortamda rehabilite ederek barındırmasına kimsenin karşı çıkmaması gerekiyor.

Bir insanın hayatı söz konusu olduğunda, karşısında olan hayvanın feda edilmesi konusunda tartışmaya bile gerek kalmamalı iken, sokaklarda köpekler tarafından parçalanan çocukları suçlayacak kadar hayvanlaşanların da barınaklara alınması ve tedavi edilmeleri gerekiyor.

Biz boynuzsuz koçun hesap soracağını da biliyoruz;bir insanınayağını incitme ihtimali olan yoldaki taşı kaldırmanın iman alameti olduğunu da…

Hayatın dengesini sağlayan yaklaşım, İslam’ın sunduğu yoldadır. Yoldan çıkanların savrulmalarını hüzünle izliyoruz.

27 Aralık 2021

Direniş ve kurtuluş mirası

 

Milletlerin ve fertlerin hayatlarını şekillendiren, bugünlerine yön veren ve onlara bir karakter çizen dünler vardır. Dün yaşananların sürekli hatırlatılması gerekmeden devam eden etkileri biraz dikkatli bakan gözler tarafından görülür.

Bazı milletler ırkçıdır mesela, yüzyıllar öncesinden gelen bir faşizmin kurbanıdır ruhları. Bunu yeni yetme bebelerinde de, görmüş geçirmiş ninelerinde de görürsünüz.

Bazıları zalimdir! Nesiller boyu hep birilerinin kanları ve canları ile beslenmiş ve öyle bir gelecek kurgusu bilinç altlarına yerleşmiştir.

Bunu biraz daha küçük ölçekli örneklerle de anlayabiliriz. Her şehrin halkının iyi olduğu bir alan, tanındığı bir huyu olabilir. Bazı aileler biliriz, nesiller boyu iyilikler ve güzelliklerle anılırlar.

Gaziantep’in direniş ve kurtuluş hikayesinin bu şehrin halkının ruhunun derinliklerinde ne gibi silinmez izler açtığını görmek zaman geçtikçe zorlaşsa da, hala bazı minarelerindeki kurşun yaraları gibi silinmeyen hatıralar bulunuyor.

Mesela Antepliler yemeğe düşkünlükleri ile tanınırlar, boşuna değildir. Zamanında az yokluk ve kıtlık görmemişlerdir. Dedeleri ya da nineleri açlık ve korku ile imtihan olunmuş, bir lokma ekmek için günlerce beklemiş olan nesil, hala hayatta ve o hatıralarla yaşamaya devam ediyor.

Anteplilerin kendilerini beğenme ve gurur noktasında gözle görülür bir farkları vardır. Konular değişse de, bir yerde ortaya çıkan bir Antepli kibri de denebilir buna. Bu da boşuna değildir.

Üstüne döneminin en büyük silahlı güçlerine sahip ve en acımasız işbirlikçi yerli hainlerin desteğini almış Fransız ordusu geliyor ve siz bu orduya aylarca kök söktürüp direniyorsunuz. Hem de kimseden bir destek almadan! Bu da bir nebze genlere gurur olarak işleniyor adeta.

Sonra Antepliler devletçidir genelde, sadıktırlar devletlerine. Devlet onların yok olmak pahasına ortaya koydukları ama açlıktan savaşacak güçleri kalmadığında kaybettikleri şehirlerini, bir anlaşma ile geri almış ve işgalciler bir 25 Aralık günü artlarına baka baka defolup gitmişlerdir.

Nüfusundaki olağan sosyolojik değişikliklere ve modern hayatın getirdiği bütün karmaşaya rağmen, bu şehrin halkının bilinç altında hala bu verilerin oluşturduğu duygular hakimdir.

Şüphesiz bu gibi zamanlarda hatırlanmakla yetinilmemesi ve çağdaş hormonlu kuşaklara aşılanması gereken, aktarılması elzem olan bilinç; maddi ve manevi her tür işgale karşı direniş ruhudur.

Zaman geçip nesiller değiştikçe bu ruhu kaybetmeye başladığımızı görebiliyoruz. Atalarından üç beş parça araziyi miras olarak devralan ve sonra har vurup harman savuran bir mirasyedinin kaybından çok daha büyük ve değerli bir mirasın üstünde oturuyoruz.

Toprağı ve memleketi değerli kılan, üstünde kurulan ve altındakileri incitmeyen bir dünyadır; şehri ve insanı değerli kılan ise, ortaya koyduğu medeni duruş ve ahlaki yaklaşımdır.

Gaziantep bugün sahip olduğu insan ve kültür zenginliğini, geçmişinden aldığı mirasa ve değerlere borçludur.

Antep lehçesi bize bir imparatorluk hikayesi anlatır aslında. Selçukludan Osmanlıya uzanan bir mirasın semeresi olan lehçedeki zenginlik, yediklerimize ve içtiklerimize, dahası ruhumuza da sinmiştir.

İnsanlar ve şehirler, pek çok türden ağacın oluşturduğu bir orman gibidirler. Her ağaç kendi başına bir şeydir ama orman dediğimiz ve içinde bir başka dünyanın hayat bulduğu ve dünyaya da hayat bahşeden zenginliğin derinliklerinden çıktığı şey, tek başına elde edilemez.

Kurdun ve kuşun, hatta birçok zayıf canlının barınabildiği bir ormanı ancak kökleri derinlerde olan ve uzun yıllar aynı yerde sebatla yeşermeye devam eden ağaçlar oluştururlar.

Gaziantep’in direniş destanını ve kurtuluş hikayesini hatırlarken, anlarken ve aktarırken aklımızın ve gönlümüzün bir köşesinde, bu mirasa sahip çıkmanın ve büyütmenin kaygısı olmalıdır. Bu ormana bir fidanla da olsa katkıda bulunmayı hepimiz becerebiliriz. Dallarını kırmamayı, meyvelerini israf etmemeyi başarabiliriz.

20 Aralık 2021

Mülk Allah’ındır, biz emanetçiyiz!

 

İnsan, kendini beğenmeye ve elindekilerin gerçekten sahibi olduğuna inanmaya pek bir meyillidir. Ölenlerin yanlarında gözle görülür bir şey götüremediklerini her cenazede hatırlasak da, hiç bırakmayacak ve hiç elimizden alınmayacak gibi dünyaya sarılmamız biraz da bundandır.

Oysa; kendi nefesimize bile tam olarak sahip olamadığımız gibi, dünyanın her yanına serpilmiş nimetlerin ve güzelliklerin de sahibi değiliz. Emanetçi ve nasip olduğu kadarını kullanıcı olmaktan öte geçmek gibi bir şansımız yoktur. Dünya var olalı beri, hiçbir insanın da böyle bir seçeneği olmamıştır.

Ne peygamber kral Süleyman(a)’ın, ne zalim Cengiz’in ne de adil Kanuni’nin giderken yanlarında amellerinden başka bir sermayeleri olmadığı gibi, hükmettikleri dünyadan avuçlarında tuttukları bir tutam kuru ot bile onlarla gitmemiştir.

Havası, suyu ve toprağı ile, bitkisi, hayvanı ve hatta bakterileri ile bu dünya Allah(cc)’in mülküdür ve O’nun hükümranlığında, ondan başkasının müdahale etmesine izin vermediği, hiçbir alanda, hiçbir güç sahibi, bir yaprağı bile dalından koparamaz.

Kimse rüzgarlara hükmedemez, bulutlara yön veremez!

Kimse yağmurları engelleyemez ya da dilediği yere dilediği kadar yağdıramaz!

Baksanıza, susuzluktan ve kuraklıktan dert yanan ve çare arayan herkesin tek düşünebildiği, daha dikkatli su kullanımından başka bir şey değildir. Kimsenin bir damlacık suyu, yoktan var edecek takati yoktur!

Hiç ama hiç kimse, yerden biten berekete hükmedemiyor.

Son yıllarda beldelerimize düşen yağış miktarında görülen aşırı düşüş karşısında hepimizin, umutla ve dualarla başımızı göğe kaldırmaktan başka bir marifetimiz olmadı. Neyse ki, Alemlerin Rabbi olan Allah(cc), günahsız bebelerin, beli bükülmüş salih ihtiyarların, dertlerini anlatamayan hayvanatın ve sair mahlukatın bereketiyle yağmurunu indiriyor. Hem de felaket değil rahmet olarak!

O dilerse umutla beklenen yağmuru felakete dönüştürür de, kimse bunun önüne geçemez!

Bu bir meydan okumadır ve insanlığa güçsüzlüğünü hatırlatmadır. Kibirlerin kırılması ve boyunların O’nun hükmü karşısında tevazu ile bükülmesi için, Allah(cc)’in altımızdaki toprağı başımıza geçirmesine, sağlam durduğunu sandığımız dağları yerinden oynatmasına, akan suları durdurmasına, yağan karları azaltmasına gerek olmamalı!

Aklı başında, izanı yerinde her kul için, haşyet ve nedametle bakışlarını kendine çevirme, acziyet ve zaaflarını görme, toparlanmak ve toprağa girmeden önce, iyilerin arasına girmenin ve iyilerden olarak kayıtlara geçmenin zamanı yoktur, mekanı da…

Çevreci bakışların, doğal düşüncelerin ise çağımızda hemen pek çok konu gibi sloganlar arasında kaybolan anlamlarını, ancak kulluk ve ibadetin, hesap ve ahiretin şuuruyla yeniden bulabiliriz.

Ağaçların ve böceklerin haklarına riayet etmek gibi bir inceliği barındıran idrak ve medeniyetimizin, suya ve toprağa dair yerleştirdiği müstesna ahlakı hatırlamamız, yerin altındakilere ve üstündekilere hürmetimizin gereğidir.

Evet bizim medeniyetimizde; toprağa, suya, hayvana ve bitkilere yaklaşmanın, muamelenin, kullanmanın ve faydalanmanın da bir ahlakı vardır.

Başıbozukluk ve keyfilik İslam’ın dışındadır.

Acımasızlık ve zulüm İslam’ın karşısındadır.

Cimrilik ve israf insan fıtratının zehirleridir.

Çiçeğe de böceğe de, suya da havaya da nimet gözüyle bakmak İslam’dandır.

Toprağa ve üstünde yetişen her bitkiye rahmet ve bereket gözüyle bakmak imandandır.

Hoca Nasreddin nüktesi gibidir hayat bazen, ne rahmetten kaçılmalıdır ne de rahmet idrak edilmeden tepelenmelidir.

13 Aralık 2021

Sele direnmek gibi

 

Yaşadığımız günlerin en çok konuşulan ve herkesi bir şekilde etkileyen ekonomik şartları, sıkıntıları ve çileleri, gerçekleri ve yalanları ile bizi bir karanlığa çekiyor.

İnsan ve toplum için herhalde en büyük yıkım, umutların kırılması, hayallerin ve beklentilerin yıkılması, güne ve geleceğe dair heyecanın yok olmasıdır. Endişe ve vehimlerin işgal ettiği hayatın meyvesi, faydasız ve tatsızdır.

Bu yüzden ne gerçekleri görmezden gelmek, ne de olanı olduğundan büyük görerek felaket tellallığı yapmak gibi yollara sapmamak gerekiyor.

Gidişatın birçok kısmına müdahale etme, değiştirme ya da bir şekilde engel olma gibi güç ve imkanlarımızın olmadığını hepimizin kabul etmesi gerekiyor.

Dünyayı bir gecede değiştiren, duman altı ergen devrimci muhabbetlerinden bize bir fayda olmadığı aşikardır. Ne bu ülkenin ne de dünyanın kaderine hükmetme şansımızın olmadığını, değiştiremeyeceğimiz şeylerin ıstırabı ile kahrolmak yerine, elimizin ereceği, gücümüzün yeteceği yerlere uzanmanın, daha hayırlı ve verimli olacağını görmemiz gerekiyor.

Bu minvalde; kendi şartlarımızda yapabileceğimiz küçük de olsa güzelliklerin ve iyiliklerin peşine düşmek, varılması muhtemel hedeflere yönelmek, dinlenecek sözleri söylemek herhalde daha verimli ve belki de daha radikal olacaktır. Öyle ya; herkesin asıp kestiği, yakıp yıktığı bir ortamda, mutedil olmaktan radikal bir duruş mu olur?

Bütün dünyayı kasıp kavuran ve ülkeleri kendi şartları içinde zorlayan, bizim ülkemizi de kişisel, sosyal ve siyasal sıkıntılarımızdan dolayı daha çok etkileyen bir ekonomik kriz yaşıyoruz.

İdarecilerimiz bu süreçte, fırtınalı havada ortaya çıkan kaptanın maharet ve becerisini göstermekle, tüccarımız ve esnafımız insaf ve insanlığın gereğini yaparak, adil ve dengeli kazanmanın şerefine uygun davranmakla, halkımız yani bizler ise, parçası olduğumuz toplumla aynı gemide olduğumuzu fark etmekle, başarılı yöneticilerin ve dürüst tüccarların değerini takdir etmekle ve desteklemekle yükümlüyüz.

Bizim yönetim anlayışımızı en güzel tasvir eden söylemlerden olan ve bir efsane gibi Sultan 2. Abdulhamid’e izafe edilen, ancak kimin söylediğinden çok sözün kendisinin değerli olduğu bir bakış açısı vardır.

Bizde idare anlayışı, en altta halkın durduğu standart görüntüye göre değil, en altta devlet başkanının durduğu ve bütün bir halkın yükünü onun omuzladığı ters piramit şeklindedir. Her görevli, sorumlu olduğu insanları omuzlarında taşır.

Bu anlayış, idarecilere söylenecek bütün nasihatlerin ve uyarıların temeline yerleştirildiğinde aslında söylenecek çok şey kalmaz. Devletin en ücra köşesinde kurdun kaptığı kuzunun hesabını kimin veya kimlerin vereceği bellidir.

Esnafın toplum hayatındaki yeri ise, en az yönetici ve ilim sahipleri kadar belirleyicidir. Dünya tarihinin en maharetli idarecilerini toplasak, yanlarına en bilgin yardımcıları eklesek bile, ticaret ehlinin dürüst olmadığı bir yerde toplumun felahı ve refahı mümkün olmayacaktır.

Bazı zamanlarda ise tüccarın ve esnafın sadece dürüst olması da yetmeyebilir. Üstüne bir de insafın eklenmesi ve geminin kurtulması için biraz da onların fedakarlık yapması gerekebilir. Bugünlerde olduğu gibi.

Sattığı malın yerine yenisini koyabilmek ve kendi iaşesini de sağlamaya devam edebilmek için zaruri olandan daha fazlasını fiyatlara eklemek, zulmün ve fırsatçılığın bu gibi zamanlarda en alasıdır.

Bu yüzden imkanı olan, gücü yeten ve altından kalkabilen insaflı ticaret ehlinin, şartları daha da zorlaştırmamak adına, dengeli fiyatlar tayin etmeleri elzemdir.

Bizlerin ise, hem kendi menfaatimiz hem de zor zamanlarda mert duruş sergileyenleri destekleme adına, insafını cüzdanında taşımayan, ahiret hesabı için dertlenen ve kul hakkı konusunda eli titreyen insanları arayıp bulmamız gerekiyor.

Her duyduğumuzu yaymamak, her dedikoduya inanmamak ve nihayetinde işlerin sonunun mutlak ve kesin olarak, Alemlerin Rabbi olan Allah(cc)’in elinde olduğunu unutmamak zorundayız.

O Allah ki, dilediğinin rızkını daraltır, dilediğini genişletir. Dilediği toplumu ihya eder, memleketlerini mamur eder, dilediklerinin ise yurtlarını başlarına yıkar.

Verilenleri şükretmek, eksilenlere sabretmek ve kardeş olduğumuz unutmamak temennisiyle…

06 Aralık 2021

Hakkını ve haddini bilmek

 


Büyük işler yapan ya da büyük medeniyetler inşa eden fert ve toplumların ortak genel özelliği herhalde, herkesin kendi işi ile meşgul olması ve haddini bilmesidir.

Haklarının neler olduğunu herhangi bir kibir ya da eziklik hissetmeden idrak etmiş olmak ve şuurlu bir taleple bunları elde etmek için gayret etmek ise, en az had bilmek kadar medeniyet iddiasının ayrılmaz parçalarındandır.

İnsan için haklarını bilmesi ve istemesi ile başkalarına karşı haddini bilmesi, topluma karşı sorumluluk ve görevlerinin bilincinde olması, ahlak ve erdemler üzerine bina edilecek medeniyet yolculuğunun vazgeçilmez azığıdır.

Bunun kişinin konum ya da imkanlarıyla da alakası yoktur. Hangi konumda olursa olsun, Müslüman için ne kendi haklarından vazgeçmek, ne de başkalarının hukuku çiğnenerek hadsizlik yapmak kabul edilebilir bir davranış değildir.

İdarecilerin, kendilerine aslında ağır bir imtihan ve vebal olarak yüklenen görevleri sebebiyle başkalarına üstünlük hissine kapılmaları çok ağır bir ahmaklık olur. Zira ahirette halktan biri hesap verirken, dünyada muamelede bulunduğu insanlar dışında kimseyle hak davası ile karşılaşmazken; idareciler halkın tamamının yanında, bölgelerinde bulunan hayvanların bile hakkının hesabını vereceklerdir.

Ahiret ve hesaba, sorgunun şiddet ve korkusuna inanan biri için bu, herhalde bütün kibir ve benzeri üstünlük duygusunu kül edecek kadar büyük bir ateştir.

“Emir’ul Mü’minin Ömer bin Hattab (ra)’ın; “bir aileden bir kurban yeter” tespiti bütün örnek idarecilik hayatının özeti gibidir.

İdarecilerin azgınlığı, sınırları çiğnemeleri ve zulme meyletmeleri, insan fıtratının zayıflığının ve kendini kaybetmeye bu kadar açık oluşunun delili gibidir. İnsanın, biraz etki ve yetki sahibi olunca, sağlam ayaklar üzerinde durmayan her nesne gibi kayma ihtimali çok büyüktür. Yalnız yüklendiği ağırlığın altında sapasağlam durabilen ve sarsılmadan yolun sonuna kadar gidebilenler müstesna…

Pek ideal olmasa da, alıştığı şartların daha üstünde imkan ve muameleye muhatap olan ahalinin şımarması ise, en az idarecilerin zulme düşmesi kadar vahim bir medeniyet sorunu, yıkıcı bir toplum felaketidir.

Böylesi durumlarda insanlar, kendilerine yetecek olan 3 değer iken 5 elde etmişler ve sonra bunun birini kaybederek 4 ile kalmışlarsa, aslında onlara 3 yettiğini unutarak ve ellerinde hala 4 olduğunu göz ardı ederek, “neden 5 olanı kaybettim” diye feryat, figan ve feveran edebiliyorlar.

Bunun fıtrata dayanan gerekçeleri olsa da, terbiye ile kontrol altına alınan ve ihtiyaç ile alışkanlığı ayırt edebilen fertler olmamız gerekiyor.

Gelecek günlerin ne getireceğini kesin olarak bilemiyoruz ancak, aşırı doymaya alışan bir bünyenin açlığa herkesten daha az dayanabildiğini biliyoruz.

Ayrıca, verilen nimetlere şükretmek yerine nankörlük edenleri, nimetlerin Rabbinin mahrumiyetle cezalandırdığını da biliyoruz.

Bolluğa ve bolca tüketmeye o kadar alıştık ve o kadar benimsedik ki, çöpe dökecek ekmeği ya da yemeği kalmayanlar bile kendini daha iyi hissediyor! Öyle ki, bu artık bir marifet olarak algılanıyor.

İdarecilerinden kibir ve aşağılama görerek yetişen bir fert ya da topluma, hak ettiği normal muamele gösterildiğinde, şımarması ve muhataplarına olan saygısını kaybederek, haddini aşması da bir başka açıdan nankörlüğün alametidir.

Zira iyi bir idareci, refah içinde yüzen bir toplumda yaşamak, dünyalık nimetlerden doyasıya faydalanmak hem büyük bir nimet, hem de büyük bir imtihandır. Şımaranlar ise kaybederler.

Nerede ve hangi konumda olursak olalım, insanların haklarına riayet etmek zorundayız. Ancak onların şımarıklık veya edepsizliklerine katlanmak gibi bir mecburiyetimiz yoktur.

Haklarının çiğnenmesine ve kendilerine hürmetsizlik edilmesine alışanların, gördükleri normal muameleyi, çok özel sanarak şımarmaları ise maalesef sık karşılaşılan bir durumdur.

Kendini ve haklarını bilmek, başkalarının sınırlarına dikkatle yaklaşmak ve çiğnemekten çekinmek medeni insan olmanın bir gereğidir. Toplumları ıslah eden ve medeniyet yolunda taşıyanlar da bu gibi fertlerdir.

 

Hariçten gazel okumak; Suriye ve Filistin

  Hızlı zamanlarda yaşıyoruz. Günlük hatta saatlik değişimler, olaylar ve bilgiler su gibi hatta esen bir yel gibi akıp duruyor. Bu haber ve...