30 Kasım 2018
Ceza mı Rıza mı?
Her insanın bir takım değer yargıları, ölçüleri, kırmızı çizgileri vardır. Günlük hayatımızda bunlara göre tavır alır, tepki gösterir ya da göstermeyiz.
Temel insani değerler diyebileceğimiz, fıtratımızdan kaynaklanan sınırlarda hemen her görüşten, en azından çoğumuz hem fikirdir. Yine yaratılışımız gereği her türlü sapmaya, bozmaya, sınırları aşmaya meyyal olduğumuz için, en umulmadık terslikleri, edepsizlikleri yahut zulümleri de biz insanlar yapabiliriz ve hatta yaparız.
İçimizden bazıları, ne yaratan Rabbi’ni ne de çevresindeki kullarını incitmemek namına; Allah(cc)’in kurallarına riayet eder, kulların da haklarına azami hassasiyetle dikkat ederler.
Temel maksatları rıza olan bu Rahman’ın kulları, toplumlarımızda genellikle en büyük hüsnü kabule muhatap olurlar. Parmakla gösterilir, örnek alınır, takip edilirler.
Bunların bir şeyi yapmaları ya da yapmamaları için başlarına bekçi dikmeye, hareketlerini gözetlemeye, cezalarla yola getirmeye ihtiyaçları olmaz. İnandıkları hesap gününde, boyunlarında başka bir insanın hakkı olmadan dirilmeyi hedefledikleri için, dünyadan zaten bir parça süssüz ve desensiz bezle ayrılırken, yanlarına başkalarının ağırlıklarını almayı istemezler.
Elleri ve dilleriyle başkalarını incitmekten sakınırken; yürürken toprağı incitmez, istikametlerini bozmadıkça kimsenin yolunu da kesmezler.
Rahman'ın kulları yeryüzünde alçak gönüllülükle yürürler ve bilgisizler kendilerine laf attıklarında 'selam' derler. (Furkan 63)
Bazılarımız içinse, başlarının üstünde sallanacak bir sopa elzemdir. Ceza tehdidi ya da korkusu olmadan bir iş yapmazlar, kurallara uymaz, yolda kalamazlar. O kadar ki, bir trafik ışığına uymak için bile onları gözetleyen ayrıca bir kamera olması gerekir. Başkalarının haklarına riayet etmek bir yana, hiç akıllarına bile getirmezler.
Çiğnedikleri hukukun, görmezden geldikleri kul haklarının dünyada ve ahirette karşılarına çıkma ihtimalini unutarak yaşar, ancak gözle görülür bir takipçi ya da takip sistemi olduğunda yola gelirler. Bunları dünyalık işler için bir şekilde sağlamak mümkün olsa da uhrevi meseleler için melekleri gözleriyle görmek isterler.
Oysa hiçbir toplum sistemi yahut devlet düzeni her vatandaşını ayrı ayrı takip edecek bir yapıya sahip değildir. İnsanları ve toplumları nizama kavuşturan temel çözüm, insani bir vicdan ve uhrevi bir merhamet duygusudur.
Bozulmamış bir fıtratın sahip olduğu vicdan ve ahiret hesabını bilerek davranan selim bir kalp, insan olarak dünyada elde edilebilecek bütün üstün meziyetleri taşımaya yeterli altyapıya, temele, verimli toprağa sahip olmak demektir.
Vicdan ve merhamet dolu bir kalp için, Allah(cc)’in ya da insanların hukukuna riayet etmek için takip sistemlerine, kameralara, cezalara gerek kalmaz.
Çoğumuzun ezbere bildiği şu hadis bize nasihat olarak yetmez mi?
İman, yetmiş küsur şubeye ayrılır. En üst derecesi ‘La ilahe illallah’ sözüdür. En alt derecesi ise yolda insanlara eziyet veren şeyleri kaldırıp atmaktır. Hayâ da imandan bir şubedir. (Müslim)
Tefekkür, her akıl sahibi için nefes almak kadar hayati bir zorunluluktur.
Başkalarının haklarına riayet etmek; temiz fıtrat sahibi ve ahirete iman eden her insan için, özel bir gayret sarf etmeyi gerektirmeyen bir erdemdir.
28 Kasım 2018
Cehalet ve acziyet
Bizim toplumumuzun temel dinamiği ilimdir. Yaratılışımızdan
varlığımızı sürdürdüğümüz dünya hayatımız boyunca kendi aramızda ve diğer
varlıklara karşı her alanda üstünlüğün sebebi de budur.
Çok bilen, bilgiyi doğru kullanan halklar diğerlerine üstün
gelmiştir. Silahlar yapmak için kullanılan bilginin silahlardan güçlü olduğunu
söylemek yanlış olmaz. Artık klasikleşen ‘kalem kılıçtan keskindir’ kelam-ı
kibarı bu gerçeğin genel bir kabulünü gösterir.
Geçmişte yaşanan ve yüzyıllar sonra hala hasretle yad ettiğimiz
‘güzel ve kutlu günler’ ancak ilme ve ilim sahiplerine layık oldukları makam ve
ihtiramın gösterilmesi ile meydana çıkmıştır. Dün ve bugün yaşadığımız zor ve
kötü devirler de ilmi ve alimleri kaybettiğimizdendir.
Bunu sadece dini ilimler bağlamında söylemiyorum. Gerçi
bizim anlayışımızda dini ilimlerle fenni ilimlerin sert bir ayrımı ya da
karşıtlığı söz konusu değildir. Sadece faydalı ve faydasız olarak sınıflandırır
ve faydalı olan ilimlere sahip çıkarız, öğreniriz. Faydasız işlerden ve
ilimlerden uzak durmakla kendimiz ve toplumumuz için hayrı ve menfaati
hedefleriz.
Cehalet her şeyden önce acziyetin ve kifayetsizliğin
temelidir. İlmin olmadığı zemin, bir nevi bataklık gibidir; onda ne bir ürün
yetişir, ne de insanlara bir fayda beklenir. Daha da kötüsü, içine düşen
çırpınmakla kurtulamaz, aksine daha da batar.
Cehalet bir çaresizlik bitkisidir. Yetiştiği bataklığı daha
da pis, içinden çıkılamaz ve zararlı hale getirir.
Ve hepsinden beteri, cehalet; ilme ve ilim sahiplerine
hürmeti kaybetmektir. İşte tam da bu noktada acı bir hakikat cehlin suratını
tokatlar:
İlmi ve ilim sahiplerine saygısı olmayan ilim öğrenemez!
İlmin ve ilim sahiplerinin değerini kaybettiği toplumlar
için bir çölleşme ya da bataklıklaşma süreci başlar. Çünkü çok su da öldürür,
susuzlukta! Bataklığın öldürmesi yani cehaletin öldürmesi, hayatın sonu ermesi
değil anlamını kaybetmesidir.
İlim, insanı yaşatmıyorsa yani hayatın gayesine
ulaştırmıyorsa, aşırı sulanmış ve bataklığa dönüşmüş bir arazi demektir.
Alimlerin azciyeti, ilmin değerini kaybetmesi ile varılan
bir bataktır. Bundan tek sorumlu, ilmin değerini bilmeyen biz sıradan insanlar
değilizdir elbette, alimlerin kendileri de ilimlerini layık olduğu yücelikte
tutmakla yükümlüdürler.
Dünyalık bir takım ucuz menfaatler uğruna, idarecilere ya da
zenginlere yaranmak için ilimlerini ayağa düşüren alimlerin akıbeti biz
cahillerden pek güzel olmayacaktır.
Şahitlik edeceğim bir hakikat olarak; ‘ilme hürmeti olmayan
ne kadar öğrenirse öğrensin alim olamıyor, alime hürmeti olmayan ne kadar
okursa okusun öğrenemiyor, ilmin izzetine sahip çıkamayanı ilim yüceltmiyor’.
Bugün yaşadığımız fetret devri; cehaletin yaygınlık
kazanması ile ilmin kenarlara, köşelere itilmek yoluyla gündemden, hayattan ve
insanlardan uzaklaşmasıdır. İnsanlığın peygamberlerden mahrum kaldığı ‘boş’
dönemlere ‘fetret devri’ denilir aslında. Bu aynı zamanda ilimden mahrum
kalmanın adıdır.
Çözmemiz gereken en büyük sorunumuz, bu cehaletimiz ve
alimlerimizin acziyetidir.
23 Kasım 2018
Hürmetsiz/saygısız olmuyor
Okuduğumuz, dinlediğimiz, sevdiğimiz ve beğendiğimiz ne kadar güzel insan varsa, istisnasız hepsinde bir şahsiyet kalitesi ve göstergesi olarak, insanlara saygı ve değer yani hürmet görürüz.
İster arka planına İslam’ın haramlarını ekleyerek güçlendirilmiş bir hürmet deyin, ister kuru batılı insan hakları bağlamında saygı deyin, hangi kelimeyle söylendiğinden bağımsız olan gerçek; muhataplarımıza asgari de olsa değer vermeden herhangi bir muamele yaptığımızda karşılığının dostluk ya da yakınlık olmayacağıdır.
Biz vahiy temelli düşünen Müslümanlar için ise, davranış ve değer yargılarımızı tayin eden temel mihenk elbette Allah(cc)’in tayin ettiği kural ve kanunlar bütünü olarak dindir. Din bize, diğer insanlar, hatta canlılar ve daha da ötesinde tüm varlıklar için bakış açısı, davranış biçimi tayin eder.
Yeryüzü ve gökyüzü bize bir emanet olarak verilen, kullanımı bize ait lakin, sahibi bizim ve her varlığın Rabbi Allah(cc) olan, geçici kullanım haklarını elde edebileceğimiz varlıklardır. İnsan temelli kullanımlarda bile başkalarının hukukunu çiğnememek olarak, mutlaka göz önünde bulunduracağımız bir kural vardır.
Hiç kimse, yalnız kendi menfaat ya da kazancını düşünerek, başkalarının zarar görmesine sebep olma hakkına sahip olamaz. Kişisel haklarımız yani helallerimiz başkalarının kişisel hakları ile sınırlıdır yani haram kılınmıştır.
Tarlasının sınırını komşusunun tarlası içine kaydırmak, kaldırımda yürüyenlerin yoluna engel koymak, trafikte hakkı olan yolu birinden gasp etmek, kasten birini korkutmak hatta bir hayvanı ürkütmek gibi günlük karşılaşabileceğimiz ve bize basit gibi görünen hak ihlalleri hesap gününde karşımıza çıktığında çok şaşıracağımız kesin gibi…
Düşünsenize, mahşer meydanında bin bir cefa ile geçmiş, tam hesaplar başlamışken, ben de kendime baya güveniyorum zaten, hayırlısıyla cennete gideceğim umuduyla ilerlerken, aniden biri çıksa karşımıza; ‘sen falan gün falan yolda ilerlerken arabanı üstüme sürüp beni korkutmuştun, ver hakkımı yoksa gidemezsin’ dese!
Bu sadece bir değil, beş değil, neredeyse her gün defalarca tekrar etmiş ve kitaplar küçük ya da büyük ne varsa kaydetmiş, her bir adımın, kelimenin ve hatta nefesin hesabı soruluyor!
Kitap (amel defteri) konulmuştur. Suçluların onun içindekilerden dolayı korkuya kapıldıklarını görürsün. ‘Yazık bize! Bu kitaba da ne oluyor ki, küçük büyük hiçbir şey bırakmayıp saymış’ derler. Yaptıklarını karşılarında bulmuşlardır. Rabbin hiç kimseye haksızlık etmez. (Kehf 49)
Biz dünyada sorulacak hesaplardan çok ahirette verilecek hesabın endişesini taşıdığımız için farklıyız.
Biz işte tam da bu yüzden; insanlara, hayvanlara ve tüm kainata karşı herkesten daha hürmetkar ve herkesten daha sadık ve herkesten daha saygılıyız.
Biz işte tam da, kul hakkı dediğimiz ve ancak ilgili kula hakkı ödenmesi karşılığında ya da helal edilmesi şartıyla hesabından kurtulacağımız bir değere, bir kurala ve hatta bir kanuna sahip olduğumuz için; yerin ve göklerin, insanların ve hayvanların hukukunu koruyan medeniyetler inşa ederiz.
Kurdun kuzu ile yoldaşlık edişinin bir efsane olmaktan çıkması, ancak bizim bu anlayışımızla kuracağımız bir toplumla mümkün olabilecektir.
Ahiretin hesabını hesaptan çıkardığımızda, geriye bizden pek özel bir şey kalmaz! Kendileriyle yarışma azminde olduğumuz çağdaş emperyal sistemlere karşı dünyalık hesaplarla başarılı olma ihtimalimiz de pek yoktur.
Emiru’l Mu’minin Ömer(ra)’in savaşa giden orduya yazdığı mektupta dediği gibi; ‘onlara ancak haramlardan sakınmamız, farzlara sarılmamız ile üstün gelebiliriz.’ Takva yalnız ahirette değil dünyada da üstünlüğün tek yoludur, ölçüsüdür.
20 Kasım 2018
İnsanın Şımarıklığı
Her şeyi aklımıza, mantığımıza, anlayışımıza uydurmaya çalışıyoruz. Kafamıza uymayan adamlarla arkadaşlığı bırak, dinde kardeşliği bile tatil edecek kadar benciliz. Hoşumuza gitmeyen havalara bile kızıyor, tadını beğenmediğimiz meyvenin yetiştiği ağaca saldırıyoruz.
Bilmem kaç bin yıldır şu dünyada insan olarak yaşadık ve kim bilir daha kaç nesil yaşayacağız. Herhangi bir şekilde, kendimizde bir değişiklik yapma iradesine sahip değiliz. Bütün bir insanlık birleşsek ve şu insan kulağının yeri, ya da gözünün yeri şurasında olsaydı daha kullanışlı olurdu diyebilecek kadar bir marifetimiz asla olmadı.
Dünyanın varlığının sırrını araştıran en akıllı ve en bilimsel çalışmaların sonunda vardığımız nokta; “aslında dünya bu haliyle, bu olduğu noktada olmamalıydı” demekten öteye geçemiyor. Uzayın sonunu arıyoruz ve bilmem kaç milyar ışık yılı gittik hala sınırlarını tahmin bile edemiyoruz. Biraz fazla kafa yoranımız aklını yitiriyor.
Çok büyük medeniyetler kurduk, muhteşem şeyler keşfettik ama 6 ay buzun içinde donmuş halde bekledikten sonra, ısınınca canlanıp zıplayan kurbağanın sırrını kimse çözemiyor. Buna benzer, bilimin ya da çok gelişmiş insan aklının almadığı, anlamadığı, anlayamayacağı sayısız olay, canlı çevremizde dolaşıp duruyor.
Acizlik ve zavallılığımızı idrak ettiğimiz, iman noktasında bile mırın-kırın etmekten geri durmuyoruz!
Allah(cc)’ı imanımızla minnet altında bırakmaktan ve Müslümanlığımızla diğer Müslümanları minnet altına almaya çalışmaktan geri durmuyoruz. Ben Müslüman olmasam dünyada İslam yok olacaktı gibi bir aptal ve ahmak egonun yansımalarını dillendirmekten vazgeçemiyoruz.
Azıcık söz etmeyi becerenlerimiz hikmetin ağızlarında mahkum olduğu zannına kapılırken, birazcık iş yapanlarımız dünyanın onun gücüyle döndüğü iddiasına sapıyor!
Hepsinin tabii ki bir izahı var, hadi bunları insanlığımıza verdik diyelim. Ya Allah(cc)’in ayetlerinin ve yaptıklarının kendi aklına ve mantığına uyması derdinde olanlarımıza ne demeli?
Nasıl bir ilaha inanıyoruz ki, her dediği bizim aklımıza uymak zorunda olsun?
Nasıl bir Allah(cc)’a ibadet ediyoruz ki, her emrinin hikmetini bize bildirmek zorunda kalsın?
Nasıl bir rabbe teslim olduk ki, her yarattığı şeyin bizce bir anlamı olsun?
Adana’da kan donduran olay…
Adana’da kan donduran olay…
Neden Allah(cc), yarattıklarına hesap versin?
Neden Allah(cc), kullarının aklına uygun işler yapsın?
Allah(cc), dilediğine dilediği kadar ilim verir, hikmet verir. İşlerin sırrını öğretir ya da öğretmez. Dileyen iman eder, dileyen de etmez.
Kaderi sorgulayanların da kaderini takdir eden O’dur!
Şımarıklık etmenin alemi yoktur. Bizim gibi basit insanların ve kurumlarının bile sözlerine ve işlerine kafamız yatmıyorken, hangi cüretle Rabb’ul Alemin’e hesap sormaya, kelamını mantığımıza uydurmaya kalkabiliriz?
İnsan, efendi olmalı.
İnsan, mütevazi olmalı.
İnsan, aczinin farkında olmalı.
18 Kasım 2018
Önder Alim Sıkıntımız
Toplumlar; altında bir çok sebepler yatan, geniş zamanlarda inşa edilen bir sosyal karaktere sahip olurlar. Tıpkı insanların yetişmesi gibi nesillerin ve oluşturdukları toplumların da bir büyüme, gelişme ve kemale erme süreçleri vardır.
Fıtratın gereği olarak, her insanın ve her insan topluluğunun yapısında, en değerli taş şüphesiz dindir. Neye, nasıl inandığımız bizi biz yapan en net göstergemizdir. İnançsızlık yahut ateizm bile bir inanç ve neticede bir dindir.
Para ya da kadın kendisine tapılan bir ilah olabilir. Taştan ve tahtadan yontulan bir takım şekiller, insanlardan bir kısmının putu olur ve onlara ibadet ederler.
Düz söylendiğinde anlamsız ve mantıksız gelse de insanlık tarihi boyunca gelmiş ve geçmiş bir çok toplum kendi elleriyle yonttukları putlara tapınmış hatta tapınılmasını kanun edinmişlerdir.
Üzerlerine çok gidildiğinde, tıpkı Habeş Necaşisi Eshame’nin yanında Müslümanlara karşı putlaraı savunan Sühely bin Amr(ra)’ın dediği gibi; “biz putlara değil onların temsil ettiği manaya tapıyoruz” derler.
Aziz ve Celil olan bir tek Allah(cc)’a iman eden Müslümanlar, dünyanın bütün putlarının ve putperestlerinin söylem ve eylemlerini iptal edecek iman ve ilme sahiptirler. Neyi, nerede ve ne zaman yapacağımıza dair elbette önderlerimize yani alimlerimize kulak vermek zorundayız.
Ancak fetret devrinin bir neticesi olarak, İslam’ın ve kurumlarının tatil edilmiş olması özellikle din hususunda kime tabi olunması gerektiği konusunda da büyük sapmalara ve çıkmazlara yol açmıştır.
Kimdir kendisine tabi olunması ve adımlarımızı ona göre ayarlanmamız gereken alim?
Çok şeye söylenebilir. Çok tarifler yapılabilir. Sevdiklerimizi ve tabi olduklarımızı hiçbir değerlendirme ve teste tabi tutmadan peşinden koşulacak alimler görebiliriz. Sonuçta bizi götürdükleri yer dünyada rezalet, ahirette felaket olabilir.
Kendimize ve neslimize değer veriyorsak sorgulamak zorundayız. Ahiret kaygımız varsa, tir tir titremek durumundayız. Ya peşinden gittiğimiz bizi ateşe götürüyorsa?
Kalpleri açıp bakma imkan ve ihtimalimiz yoktur!
Medeniyetlerimizin temellerini kuran alimlerimiz bizim en muhtaç olduğumuz önderlerimizdirler. Bu büyük gereklilik ve mecburiyet bizim rastgele ve yanlış insanların peşine takılmamızı gerektirmez.
Bir alimi tanımak için en kestirme yol, onun sünnete riayet konusundaki hassasiyetidir. Zira Rasulullah(sas)’in varisi olacak birinin O’na en çok benzeyen olması kaçınılmaz değil midir?
“Erdoğan güçlü ve akıllı bir adam!”
“Erdoğan güçlü ve akıllı bir adam!”
Bunu kısaca özetlersek, önder bir alimin vasıfları şunlar diyebiliriz:
Allah(cc) ile arasında takva, halk ile arasında tevazu, dünya ile arasında zühd ve nefsiyle arasında savaş.
Takva; helaller ve haramlara riayetin yanında şüpheli şeylerden de kaçınması, farzların yanında sünnete ve en küçük hayırlara uyma hususunda hassas olması olarak özetlenebilir.
Tevazu; halkı küçümsememesi, sorularına cevap vermeye gayret etmesi ve onları hayırla ve güzel nasihatle Allah’ın dinine davet etmesidir. Ulaşılabilir bir makamda olması şarttır. İnsanların yüzünü göremediği, sorularını soramadığı birinin önderlik etmesi muhaldir.
Zühd; fakir olması değil, dünyadan ve dünyalıklardan yüz çevirmesi demektir. Yöneticilerden gelecek maddi destekleri reddetmesi, insanlardan bir şey istememesi ve kendisinde olanları halka dağıtması olarak tarif edilebilir.
Nefsiyle savaşmak ise, her halde hem en zayıf müslümanın hem de en güçlü alimin ölünceye kadar asla bırakamayacağı bir kavgadır. Kendini kurtulmuş ve birtakım amellerden müstağni gören, hayra ve salih amellere ihtiyacı yokmuş gibi davranan her insan helak olmaktan kurtulamayacaktır.
Bu giriş cümleleri tabii ki meselenin tamamı değil ve tabii ki her söz gibi eksik ve yanlışı vardır.
Fakat değişmeyecek kuralımız şudur:
“Hatasız” alimlerden uzak durun ey Müslümanlar!
“Masum” alimlerden uzak durun!
Biz; günah işleyen ve tevbe eden, en küçük salih amellere ihtiyacı olan, bizi ve sair insanları hayra teşvik ederken o hayırlar konusunda en önde kendisi koşan, mütevazi, mücahid, müttaki ve zahid alimlere tabi oluruz. Hakkı söylemek, temsil etmek, hak ile amel etmek ve batıldan yüz çevirmek konusunda da örnek olacak alimlere tabi oluruz.
Allah(cc) akıbetimizi hayreylesin…
14 Kasım 2018
Provoke Oluyoruz
İnsan, his sahibi bir yaratıktır.
Üzülmek, acımak, kızmak yahut sevmek, saymak, özlemek…
Tepki veririz biz ve bu bizi insan yapan belki de en değerli özelliktir.
Ruhsuz, tepkisiz, sessiz kalmak bizim için kişilik sorunudur! Hayattan kopmak, benliğini yitirmek, kendini kaybetmektir.
Kızılacak şeylere kızmak ve sevilecek şeyleri sevmek ise normal bir insandan beklenecek, belki de en sıradan hislerdir.
İnandığımız şeylerin aksini gördüğümüzde; güzelliklerin saldırıya uğradığını ya da çirkinliklerin ortalığa döküldüğüne rastladığımızda bizim için birkaç yol vardır:
Elimizle o durumu düzeltmek
Dilimizle düzeltilmesi için uyarmak
Kalbimizde duyduğumuz rahatsızlıkla oradan ayrılmak.
Elle düzeltme işi devletlere aittir, dille uyarmak ise ehline yani âlimlere kalır. Bize düşen ise sessiz sedasız bir boynu bükük olarak orayı terk etmektir.
Arada aramızdan birileri, dayanamaz patlar ve ne düzeltmek, ne de engellemek maksadı olmaksızın, sadece içinden kopup gelen öfke ve dayanılmaz bir hisle karşı çıkar bazı şeylere; bağırır, üstüne yürür bazı şeylerin, dizlerini döver bazımız…
Marufun; iyi ve güzel olan her şeyin insanlığa aktarılması bir Müslüman için dünyada yapılacak en değerli iştir. Münkerin; kötü ve çirkin olan her şeyin terk edilmesi için çalışmak, anlatmak ve belki de feryat etmekte öyle.
İyiliği tavsiye edemeyen ve kötülükleri reddedip, terk edilmelerini söyleyemeyen birinin insanlar içinde yapacak pek bir işi kalmamıştır.
Bir ağacın dibinde oturup, yapraklarını ve kabuklarını kemirerek ölümü beklemek!
Evet, bu da bir yoldur; Ebu Zer(ra)’in “rebeze”sine giden bir yol…
07 Kasım 2018
Hadim, Hakim ve Zalim
Yeryüzünde Allah(cc)’in şeairi vardır. Bunlar nişaneler,
işaretler, özel ve mukaddes mekan yahut noktalar olarak bilinirler. Bunlar
genellikle ibadetlerle, özelde hac ibadeti ile alakalıdır. Farzlar, vacipler ve
benzeri İslami geleneklere de şiar denilir.
Ey iman edenler!
Allah'ın işaretlerine, haram aya, kurbanlık hayvanlara, gerdanlıklara, Rabbinin
lütfundan bir şeyler kazanmak ve rızasına kavuşmak için Haram Ev'i ziyarete
gelenlere saygısızlık etmeyin. … (Maide 2)
Safa ile Merve,
Allah'ın işaretlerindendir. … (Bakara 158)
Kurbanlık develeri de
sizin için Allah'ın işaretlerinden kıldık. Onlarda sizin için hayır vardır. … (Hac
36)
Aynı şekilde Allah(cc)’in yeryüzünde harem kıldığı Mekke,
Rasulü(sas)’in harem kıldığı Medine ve yine hakkında mukaddes bir mekan olduğu
ve özel muamele edilmesi gerektiği ayet(İsra 1) ve hadislerle bildirilen Kudüs’te
İslam’ın yeryüzündeki nişanelerindendirler.
Bu beldeler, herhangi bir ırkın, neslin yahut devletin mülkü
olmazlar. Buralar İslam ümmetinin ortak mekanları olmaları sebebiyle fert ya da
devlet bazında herkes bu nişaneleri korur, kollar ve her türlü desteği sağlar.
Tarihimiz boyunca genel anlayış böyle olmuş olsa da, bazı
zalim ve ceberrut iktidar sahipleri kendilerini o beldelere hakim bilmiş ve
gerek Allah’ın nişanelerine gerekse ziyaretçilerine edepsizlik etmişlerdir.
Haccac’ın Abdullah bin Zubeyr(ra)’i oradan çıkarmak için mancınıklarla Kabe’yi
yıkacak kadar büyük saldırılar düzenlediği hatırlanırsa çok sonraki devirlerde
yani bugünlerde o mübarek beldelere hakim olduğunu düşünen zalimlerin yaptıkları
da biraz daha kolay anlaşılır.
Rahmetli ve kudretli Sultan Selim Han hazretlerinin o
beldelerin idaresini ele geçirdiğinde, hutbede namının Hakim’ul Harameyn olarak
zikredilmesi üzerine, bu ifadeyi Hadim’ul Harameyn olarak değiştirmesi, iman ve
Allah(cc)’in nişanelerine karşı edebin boyutunu göstermektedir.
Allah(cc)’den başka birtakım devletlerden ve onların kontrol
ettiği şer odaklarından Allah(cc)’den korkar gibi hatta daha çok korkan,
bugünün o beldelerdeki siyasi kontrolü elinde bulunduran idarecilerinin, kendilerini
Hakim’ul Harameyn olarak isimlendirmeleri tam bir fecaattir.
Şahsi hürriyetine bile malik olmayan, kendisi ya da devleti
ile ilgili kararlarını bile ancak emperyalist batılıların onayıyla alabilen bu
zavallı idarecilerin kendilerini o beldelerde hakim olarak lanse etmeleri büyük
bir yanılgı ve kötü bir şandır.
Ne yazık ki; kaderin bir imtihanı olarak mukaddes
beldelerimiz ehil olmayan idareciler tarafından yönetilmekte ve ziyaretçilerine
saygısızlık edilmektedir.
Zalim ve hayasız bu idarecilerin, efendilerine yaranmak ve
batının gözünde değer kazanmak için, Müslümanların namazda onlara doğru yöneldiğini
düşünecek ve dillendirecek kadar korkunç bir kibir ve aptallığın içinde olmaları
ise bizim gönüllerimizin derdidir.
Bu hamakat ve cehalete ancak malum ve meşhur ‘Cahiliye Dönemi’
Mekke idarecilerinde rastlanmış olması da bir ibret vesikası olarak kayıtlarda
duruyor.
Ehli Kıble olan Müslümanlar, Allah(cc)’in haremi Mekke’de
bulunan Beytullah’a yönelerek namaz kılarlar. İbadetleri kapsamında, asla ve
kat’a oraların idarecilerine ya da devletlerine tabi olmaları söz konusu
değildir.
Bugünkü durumu dert edinen tüm Müslümanların Harameyn’in
ehil idareciler eline geçmesi için diliyle ve eliyle dua etmesi bir vecibedir.
Kudüs’ün fiilen Yahudi işgalinde olması gözümüzden Mekke ve Medine’deki durumunun
vehametini kaçırmamalı ve Allah(cc)’in nişanelerine saygısızlık yapılması bizi
rahatsız etmeli, imkanlarımız nispetinde kurtulmaları için vesileler aramalıyız.
Allah(cc)’den temennim, bizi ve neslimizi bu hayra vesile
kılmasıdır.
Kaydol:
Yorumlar (Atom)
Hariçten gazel okumak; Suriye ve Filistin
Hızlı zamanlarda yaşıyoruz. Günlük hatta saatlik değişimler, olaylar ve bilgiler su gibi hatta esen bir yel gibi akıp duruyor. Bu haber ve...
-
İslam nimeti için, her bir hakikati adedince Allah(cc)’uya hamd ederiz. İslam bize; nesline, akrabalarına ve ırkına adil muamele ve doğr...
-
İslam; Kur'an ve sünnet ile va'zolunan, selefimizin icması ve kıyasları ile fıkholunan dinin adıdır. Bunlarda bulunmayan dinden deği...
-
İmam Buhari olarak meşhur olan hadis alimimizin eseridir. İslam akaidinin müdafası da denilebilecek olan eser Yusuf Özbek tarafından İlahi ...






