29 Aralık 2022

“Seçkin bir kimse değilim”

 Meşhur şairlerimizden Cahit Zarifoğlu’nun dizesidir bu ve ilk bakışta kolay söylenebilen ve çoğumuza pek de özel gelmeyen dört kelimelik mısra, aslında çok değerli bir idrakin kapısını aralayan muhteşem bir anahtar olarak önümüzde duruyor.

Kendimizi, ailemizi, çevremizi, neslimizi, ırkımızı yahut buna benzer seçmeden sahip olduğumuz bazı özelliklerimizi başkalarından üstün ve değerli görmek gibi bir haleti ruhiye içinde yaşıyorsak, bu mısrayı anlamak bir yana dillendirmek bile bize göre değildir.

Öyle ya; seçkin bir kişi, bir millet ya da bölgeden geldiğimize inanıyor ve bununla kendimizi tatmin ve takdim ediyorsak, bir anda üstünde durduğumuz kaidenin kırılması anlamına gelecektir bu kısa mısra.

Oysa bizden önce ve hatta aynı zamanda milyonlarca insan bizim vazgeçilmez sandığımız imkân ve şartlardan mahrum olarak yaşadı ve yaşıyor. Firavunun sarayında bizim kaloriferli ve klimalı dairelerimiz kadar lüks imkanlar yoktu ama bir şekilde o da ısındı ve serinledi.

Ne krallar ne de köleler kendilerinden sonra gelecek nesillerin daha iyi şartlarda yaşama imkan ve ihtimali olacağını düşündü ya da dert etti. Herkes sahip olduğu ile yaşadı ve çekildi toprağın altına.

Onlar da mutlu oldular, hayat sürdüler ve nesiller boyu değişmeden halen devam ediyor bu. Bizden çok daha değerli insanlar bizden çok düşük şartlarda yaşadılar ama bu onları değersizleştirmedi. Aksine hala kendilerinden hasretle bahsettiğimiz güzel hatıralar bırakıp gittiler. Ya da tam tersi…

Kendimizi insanlığın seçkin nesli görmemize gerek olmadığı gibi, bunun nasıl bir hadsizlik olacağını da azıcık tarih bilen her birimiz gayet iyi anlayacaktır.

Tarih, kendilerini seçkin milletler ya da topluluklar zannedenlerin silinip gittikleri bir hikayeler serencamıdır adeta. İyiler ve kötüler, tıpkı iyilik ya da kötülük gibi daim olamadılar, “sıradan” insanlar da “seçkinler” de sürekli dünyada kalamadılar.

Aslını ve neslini seçkin bilmek hadi imkanları olanlarda biraz kullanılır malzeme olsa da, kendine yetmeyen, hayatını zor ikame edenlerde çok sırıtıyor. Benzer bir durum milletler ve devletler için de geçerli. Halkları seçkinlik hayalleri ile avunan zayıf ve fakir devletlerin yenilgi ve yıkımların altında ezildikleri ayrı bir gerçekliktir.

Kendimize az gördüğümüz ve daha fazlasını hak ettiğimizi düşündüğümüz şeyler, büyük ihtimalle tam da layık olduklarımızdır. Fazlasını hak ettiğimiz ve bir şekilde elde edeceğimiz fikri bir umuttur. Umudun ise garantisi olmaz. Fazla umutlu olmanın fazla kırılgan olmakla direk bir bağlantısı vardır.

Önce kendimizle ilgili kısmı çözecek ve sıradan bir insan olduğumuzu fark edecek, idrak edecek ve ikrar edeceğiz. Bizi başkalarından üstün kılacak meziyetin, gönlümüzde barınan ihlas/samimiyet ve takva/hassasiyet ile ilgili olduğunu unutmayacağız. Başkalarının ölçme imkânı pek olmayan bu kriterleri en iyi biz kontrol edebiliriz.

İnsan türünün en seçkinleri, pençelerindeki güçle yahut daldan dala zıplamadaki marifetleriyle ölçülmez. Aynı şekilde hızlı koşanımız ya da pek güçlü olanlarımız da seçkinlerimiz değillerdir. Öyle ya bizden hızlı koşan ve daha güçlü olan nice hayvan var.

Aynı şekilde, tenimizin rengi yahut damarlarımızda dolaşan kan da bize bir seçkinlik kazandıramaz. Zira hepimizin kanı kırmızıdır, beyazların kanı bile!

Neticede ölümün eşitleyeceği hayatları yaşıyoruz. Bütün temel matematik işlemleri gibi, sonuç eşittir (=) işaretinden sonra gelecektir, yani ölümden sonra…

Kim seçkin, kim değil; kim özel, kim sıradan göreceğiz, gösterecekler…

26 Aralık 2022

Kurtuluşu kurtarmak!

 Kelimelerin ve kavramların, günümüzün her şeyi ezip geçen, yakıp yıkan, hızlı ve değişken, samimiyetsiz ve bir o kadar da sahtekâr yaşam tarzında kendilerini korumaları pek mümkün olamıyor.

Bu kaypak düzlemde insanların ve olayların da ayakta kalmaları, kaim olmaları, geleceğe umutla yürüyebilmeleri de bir o kadar zorlaşıyor.

Günün heveskar ve hızlı değişiminden ve pek çok şeyi yozlaştırma becerisinden, geçmiş de nasibini almaktan kurtulamıyor ve mazinin en değerli hatıraları içleri boşaltılarak, kuru birer görüntüye yahut anın rüzgârı ile uçan bir balona tebdil ediveriyor.

Değerlerin muhafazası, köklerin korunması, dalların kesilmemesi, yaprakların kurumaması, meyvelerin çürümemesi için atılan her adım, bir yerlerden atılan taşlarla, çamurlarla ya da küçümser bakışlarla bir köşeye mahkûm edilmeyi çalışılıyor.

İşte bu ahval ve şerait içinde, her yıl bugünlerde şehrimizin bir mütareke ile kurtuluşunu hatırlarken, esarete düşerken verilen destansı direnişi de yad ediyoruz. Fransızların adını her yıl yere tükürür gibi anarken, dönemin Ermeni çetelerinin ihanet ve vahşetlerini unutmuyoruz.

Salonlarda ve meydanlarda konuşuyor, bayraklar sallıyor ve şiirler okuyoruz. Sonra bugün itibariyle yani 26 Aralık olunca, Ramazan’dan çıkmış Müslümanın sevinçli iştahına benzer bir hevesle hayatımıza devam ediyor ve önümüze konan Fransız artıklarını, Ermeni döküntülerini gayet de mutlu mesut kucaklıyoruz.

Kurtuluşun bir şuur olduğunu ve özgürlük denen şeyin yalnız muhasara edilmiş bir şehirden huruç olmadığını, hürriyetin kutsal olduğunu ve kültür denen şeyin işgal edilmesinin ve yıkılmasının, taşların ve toprağın işgal ve yıkımından daha ağır bir felaket olduğunu unutuyoruz.

İşgalcilerimizin dilleri ve alfabeleri bize ecdadımızın dilinden ve alfabesinden daha sevimli gelmek bir yana, geçmişin izlerine düşmanlık edenlerle omuz omuza bir zafer kutlaması yapacak kadar da rahatız.

Dil ve kültürünü kaybeden şehrin kurtulduğunu kim ve nasıl iddia edebilecek ki? Antep lehçesi sadece skeçlerde kahkaha sebebi olarak kaldı ki, onun da sonu yaklaşıyor gibi. Şehrin kültürü ve medeniyet serüveni unutulmaya yüz tuttu. Yeni nesil Antep’e neden Küçük Buhara dendiğini bilmiyor. İmam Gazali’nin neden Antep kalesinde bir odası olduğunu kimse konuşmuyor.

Zamanın bu küçük Anadolu kazasını/ilçesini Fransızlar hangi sebeple bu kadar yıktılar, hangi amaçla aylarca bombaladılar?

O sebepler mi yok artık, yoksa düşmanlar dost mu oldu?

Yüzyılların medeniyet yolculuğunda önemli bir duraktı Antep ve yıktılar!

Hala yeniden o yolculuğa katılmaması için çalışıyorlar. Şehrin ve halkının din, dil ve kültür namına muhatap bırakıldığı erozyon, tıpkı işgal zamanında olduğu gibi bütün ülke ile hemen hemen aynı ancak bir fark var. O günlerde işgale direnmek kolaydı, düşman belli ve karşıda idi. Şimdi ortalık daha karışık, düşman gizli ve yanımızda dolaşıyor!

Neden ve nasıl kurtulduğumuzu hatırlamak, neye ve nasıl teslim olduğumuzu görmek zorundayız.

Kurtuluşumuzu da kurtarmak gerekiyor artık!

Sevinmekle eğlenmek arasındaki farkı bilecek ve uygulayacak kadar aklımız başımızda olmalı…

Bu vesileyle, direniş günlerinin tarihlerini ve dönüm noktalarını yeniden hatırlamakta fayda var.

Antep Savunması Kronolojisi

15 Ocak 1919 İngiliz işgali

29 Ekim 1919 Fransız işgali

5 Kasım 1919 Fransız ordusunda gönüllü Ermeni birliklerinin Antep’e girişi

23 Kasım 1919 Cemiyeti İslamiye’nin işgale karşı büyük mitingi

20 Ocak 1920 Karayılan’ın Karabıyıklı zaferi

21 Ocak 1920 Şehit Kamil hadisesi

3 Şubat 1920 Şahin Bey’in 1. Kertil zaferi

18 Şubat 1920 Şahin Bey’in 2. Kertil zaferi

28 Mart 1920 Fransız taarruzu ve Şahin Bey’in şehadeti

1 Nisan 1920 Antep muhasarasının başlaması

3 Nisan 1920 Düztepe işgali

16 Nisan 1920 Hacıbaba işgali

17 Nisan 1920 İbrahimli işgali

26 Nisan 1920 Mağarabaşı savaşı

2 Mayıs 1920 Kurbanbaba taarruzu

22 Mayıs 1920 Karayılan’ın Sarımsaktepe zaferi

24 Mayıs 1920 Karayılan’ın şehadeti

10 Eylül 1920 Çınarlı Camii direnişi

14 Ekim 1920 Çınarlı Camii zaferi

1 Aralık 1920 Büyük Fransız taarruzu

18 Aralık 1920 Fransız taarruzu geri püskürtüldü

1 Ocak 1921 Antep’te açlıktan ölümler başladı

7 Şubat 1921 Huruç taarruzu başarısız oldu

8 Şubat 1921 Antep düştü

Gaziantep savunması 11 ay sürdükten sonra açlık yüzünden sona ermiştir. Savunma süresince Fransızlar şehre 70.000 civarında top mermisi atmış, 6.317 Antepli şehit olmuş, en az bir o kadarı yaralanmış, evlerin üçte biri yıkılmıştı.

25 Aralık 1921 Fransızlar, Ankara Anlaşması gereği Antep’ten ayrıldı.

19 Aralık 2022

Demokratik manipülasyon

 Ülke olarak bir seçim sathi mailine girmiş bulunuyoruz. Zaman olarak yaklaştığımız bu sürece, birtakım planlar ve oyunlarla girdiğimiz artık sır değil. Üstelik bu sadece bizde değil, demokrasi denen ve halkı kendisinin daha iyi olduğunu kim ikna ederse onun kazandığı sistemi uygulayan her ülkenin standartlarından biri bu.

Herhangi bir iş dalında işe alınacak her elemana sorulan diploma ya da yetkinlik belgesi gibi temel soruların söz konusu bile olmadığı iş alanı politikacılık veya devlet yönetmek!

Kulağa ne kadar saçma geliyor değil mi? Neredeyse çöp toplamak için bile sertifikaların istendiği günümüzde ülke yönetmek için tek özellik yetiyor: Halkı ikna etmek! Bu arada çöp toplama işini küçümsemek ne haddimize, o iş yapılmasa sokaklarımız ve şehirlerimiz yaşanır olmaktan çıkardı. Hayatımızın normal akışını sağlayan en önemli iş dallarından biri de çöplerin toplanması ve bu yüzden belediye başkanlığı da oldukça önemli bir yönetim alanı.

Tabii belediye başkanını, çöpümüzü toplatacak adam seçelim diye seçmiyoruz değil mi? Zaten başkanlarda da böyle bir yetkinlik belgesi aramıyoruz. İkna eden kazanıyor.

Siyasi tecrübe de bir yere kadar tercih sebebi, öyle ya; adam gidip başka yerde ülke yöneterek tecrübe kazanamaz ki. Kazansa da bu ülkede geçerli olmayacak tecrübenin ne anlamı olur?

Velhasıl politikacılık ya da ülke yönetmeye talip olmak en vasıfsız işlerden biri aslında!

Kalite ve kalibre kontrolü yapan bir kurum yok! İçindeki meyve suyu içildikten sonra çöpe atılan teneke kutunun bir standardı var ama politikacının yok!

Canı çeken herkes, ucundan kıyısından bir yerinden tutunup devlet yönetme işinin bir noktasında yer alabiliyor.

İşte tam da bu noktada demokratik oyun başlıyor. Bir kere her siyasi partinin kendi içinde bir yarış var. Kim hangi alanda öne çıkacak önce bunu seçiyor, sonra o alanda kendisine rakip olma ihtimalleri bulunan yol arkadaşlarını saf dışı bırakmak için bazı ayak oyunlarına giriyor. Kendisini öne çıkarıp onları geride bırakmak için çırpınmaya başlıyor.

Kısaca politika, daha ilk adımda insana kendi yol arkadaşlarını rakip hatta düşman ederek erdemi çöpe atıyor!

Bir şekilde partisinden onay olan adaylar, bunu sonrasında şehir ve ülke çapında tercih edilebilmek için gerekli olan ikna ortamını oluşturma yoluna giriyorlar.

Seçimlere yaklaşıldıkça ulusal müsamereler çeşitleniyor ve zihinleri bulandırarak bir yerlere yönlendirme manevraları birbirini izliyor. Özellikle son aylara girildiğinde nelere göreceğiz merakla bekliyoruz.

Hemen her kesimin hassas noktaları, sinir uçları var. Onlara dokunuluyor. Uyarılan ve refleksleri ile harekete geçen bir topluluğu yönlendirmek tabii ki daha kolay oluyor.

Bu arada karşıtların birbirleri aleyhine söyledikleri her söz diğer tarafın yandaşları için bir doz daha uyarılmaya sebep oluyor. Böylece birbirini besleyen rekabet ortamı daha da heyecanlı hale gelerek, kalabalıkları bir yerlere sürüklemeye devam ediyor.

Seçime son bir ay kala, herkes tüm beceri ve yeteneklerini ortaya dökerek, kendisinin en iyi tercih olduğuna halkı ikna etmeye çalışacak. Sahne ve perdeler kalkıp inerken biz seyirciler meydanlarda alkışladığımız partilerin bizi yönetmesi için tercihte bulunacağız. Onları biz seçip meydana sürmedik ama içlerinden birini seçmek zorundayız. Bu da demokrasinin kendi içinde çözemediği muammalardan biri olarak kalsın.

Neyse ki, hepsi ülkemizin çocukları! Bu toprağın ekmeğini yiyerek ve suyunu içerek yetiştiler. Bu ülkeyi daha iyi bir yerlere getirmek amacıyla seçilmek istiyorlar. Başka ne dertleri olabilir?

Sahi; bir insanın politikacı olmak için nasıl bir motivasyona ihtiyacı vardır sorusunu herkes farklı cevaplasa da, akıl alır gibi bir iş olmadığını, hele de kazananların rahat yüzü göremediğini bile bile nasıl bu yola girildiğini biz sıradan insanlar anlayamıyoruz tabi…

Demem o ki; sevgili biz yani halk olarak, yani vatandaşlar olarak dönecek dolaplara kapılmamalıyız. Bizi ya da siyasi olarak karşımızda gördüklerimizi gerekirse birbirine kırdıran bir sistemin çarklarına asla girmemeliyiz. Tamam bir yere kadar manipüle olmaya da razı olabiliriz ama en azından bunu oy verirken kabul edelim. Ötesi olmasın.

Sokaklara dökülüp kavgası verilecek bir politik görüş yoktur! Bunu ülke olarak geçmişte bol miktarda yaşadık, yeterli tecrübemiz var vatandaş olarak.

Birileri kendi sigarasını yakmak için bir ormanı ateşe vermeye razı olabilir ama biz sigara içmemeli, içsek de yakmak için bir ormanı gözden çıkarmamalıyız.

Biz bu toprağın çocuklarıyız ve kendi toprağımıza kor ve kül düşmesin diye uyanık olmak zorundayız.

12 Aralık 2022

Adil şahitler olmak

 Hayat su gibi akıp gidiyor, geriye kimin hangi noktada ve nasıl durduğu kalıyor. Bir de akan suya göre hareket etmeyen, şekli bozulmayan sapasağlam duruşlar, bir bakıma akışa direnişler kalıyor.

Gündeminde din olanlarla bu dine duyduğu kini din edinenler arasında yaşanan tartışmalar artık memleketimizin rutini haline geldi. Dünyanın hiçbir yerinde olmadığı kadar din düşmanı ile birlikte yaşıyoruz. Aynı şekilde cehalet ve aymazlığın da en yoğun rastlandığı bir devirdeyiz.

İslam’a düşmanlarının verdiği zarardan çok, kendini bu dinin temsilcisi ilan eden ve etrafına da bir kalabalık toplayan, ancak nefsinin davasını vermekle ve peşinden gidenleri de dava diye şahsını savunmakla vazifelendiren birilerinin yaptıklarının ceremesini çekiyoruz.

Ülkemizin son yüz yılında İslam’ın fiilen sosyal hayata hakim olmadığını mü’min-kafir hepimiz biliyoruz. Buna rağmen ortaya dökülen her pislikte bir şekilde İslam’ı ve Müslümanları suçlu ilan etmek ve genelleme ya da toptancılık yaparak her şeye ve herkese saldırmak için pusuda bekleyen bir güruhun varlığı da maalesef bizim gerçeğimiz.

Bugünlerde hemen herkesin dilinde dolaşan örnekte olduğu gibi, çoğu zaman doğru bilgiye ulaşma şansımız olmuyor. Sosyal medyadan okuduklarımızla bir kanaat tesis etmek ve bunu iddia ederek savunmak büyük bir yanlışa dönüşüyor.

Bunun yerine ilk etapta, temkini elden bırakmadan, bahsedilen işin iğrençliğini göz özüne alarak, normal bir Müslümanın ve babanın asla böyle bir şeye izin vermeyeceği hüsnü zannı ile, inşallah olmamıştır demek gerekir.

İslam düşmanlarının ellerindeki her veriyi dinimiz aleyhinde kullanma alışkanlıkları ve teyit etmeye ya da mahkemeye yansımış bir hadisenin sonucunu görmeye bile ihtiyaçları olmadan, bizi de onlar gibi düşünmeye ve konuşmaya zorlamalarına boyun eğemeyiz.

Dost ve düşman herkes çok iyi bilir ki; İslam kız çocuklarının hukukunu korumakta ve onlara muamelede dünyanın gördüğü en güzel yaklaşımı emreder ve uygulatır. Detaylandırmaya ihtiyaç bile olmayan bu gerçeği görmezden gelmek için muannit bir kafir olmak gerekir.

Bir diğer açıdan ise; İslami yapıların kendi içlerinde gerek fıkhi gerekse siyasi yönlendirmelerde birçok yanlışların olduğu da bildiğimiz ve yaşadığımız bir gerçektir. Bunun çözümü için farklı alanlarda teklifler ve çalışmalar yapılmakta ise de; ülkemizin devlet gücü ile alimler arasındaki denge kurulamadığından olsa gerek, henüz net bir ilerleme kaydedilememiştir.

Uzun yıllar kendine özgü bir laiklik anlayışının uygulandığı memleketimizde, gelinen noktada artık kendine özgü bir başka çözümü aramanın vakti geldi de, geçiyor bile. Bazı Avrupa ülkelerinde fiilen uygulanan hukuk seçme hakkının bizde olmaması bir eksiklik olarak karşımızda duruyor.

Bunlardan daha da öte; bir konuda dinin kendisine izin verdiğine inanarak, dinen ve meri hukuka göre suç işleyen birinin, İslam şeriatı ile yargılanmayıp, yürürlükteki yasalarla cezalandırılması, adaletin tesis edilmesi noktasında ciddi bir soru işaretidir.

Bu karmaşa menfaatine uygun konularda dine, diğer anlaşmazlıklarda ise yürürlükteki kanunlara müracaat etmek gibi bir iki yüzlülüğü de beraberinde getiriyor. Örneğin; konu miras ve hak sahibi erkek ise hemen şeriata koşmak isterken, konu zina ve bunu yapan erkek ise mevcut mahkemelerde yargılanmayı isteyebiliyor.

Bu tartışmaların daha çok devam edeceği ve hızlı bir çözümünün olmadığını da ekleyerek konumuza dönelim.

Neticede ne yaparsa yapsın, ne işle meşgul olursa olsun her Müslüman İslam’ın temsilcisi ve davetçisidir. Biz kendimizi öyle görmesek de bu böyledir, böyle görülüyor.

Etrafta birimizin hatasını alıp hepimizi infaz etmek isteyen kindar ve gafil bir güruh var. Maalesef.

Hele İslam’ın kisvesine bürünüp ortaya çıkanların, attıkları her adımın ve söyledikleri her sözün sonunda bu dine ve onuruna gelecek her bir zerre zararın hesabını yapmaları ve gerektiğinde ettiklerinin ceremesinin burunlarından fitil fitil getirilmesi şart.

Beraet-i zimmet esastır, iddia eden ispatla yükümlüdür. Bir iddia ispat edilmeden kimse suçlu ya da yalancı ilan edilemez. Aksi ispat edilene kadar ortaya atana yalancı, iddia doğrulanana kadar da muhatabına suçlu demek; iftiradır.

İslam’a ve Müslümanlara kininden her yere balıklama dalanlara diyecek sözümüz ancak hidayet duası olur. Müslüman olduğu halde her duyduğuna inananlara feraset ve izan için dua etmek vazifemiz.

Allah(cc) akıl, fikir, izan ve idrak versin. O(cc) vermezse insan kör, sağır ve hissiz kalır…

Sabırla bekleyelim. Mahkemelerde bu konunun titizlikle inceleneceği ve varsa bir suç ortaya çıkacağı belli oldu. Zira konu hem devletin en üst mercilerine hem de kamuoyuna mal olduğundan, geçiştirilecek bir yanı kalmadı.

Eğer birilerinin dediği gibi; gerçekten bir çocuğun istismarı söz konusu ise, hep birlikte buna sebep olan, yol açan ve uygulayan herkesin hak ettikleri cezayı almaları için elimizden geleni yapalım, dilimizden geleni söyleyelim. Hatta bu kişiler İslam hukukunu kendi çirkefliklerine bahane etti iseler, bu hukukla yargılanmalarını isteyelim. Cezalarını bir alimler heyeti versin ve gerekirse özel bir izinle idam edilsinler.

Yok eğer olay düzmece çıkarsa, birtakım mahfillerin oyunu olduğu ve abartılarak İslam’a ve Müslümanlara saldırı malzemesi edildiği anlaşılırsa, hamd edelim, şükredelim ki, böyle bir melanet işlenmemiş ve ne dinimize ne de bize bir leke sürülememiş olsun.

Tek yapmamız gereken, oturduğumuz yerde ve duyduklarımızla mahkeme kurup karar vermemek ve kimseyi infaz etmemektir. Dilimizi tutarak vebalden kurtulmak varken, neden elimizin bulaşmadığı bir işe dilimizi bulaştırarak vebal yüklenelim ki? Biraz sabırla gerçekler anlaşılacaktır inşallah.

Şahit olduğumuz bir konuda, hakikati gizlemeden şahitliği adaletle yerine getirmek kadar, şahit olmadığımız bir konuda susmak da büyük bir erdemdir.

05 Aralık 2022

İnsanın bitmeyen tekrarı

 Bir yerlerde kulağımıza çalınan ve gayri ihtiyari dinlenilen nakaratların çoğalması ve neredeyse kesintisiz her yerde karşımıza çıkar hale gelmesi, melodisi ne kadar hoşumuza giderse gitsin, bıkkınlık verecek ve yüz çevirmemize yol açacaktır.

Yüz çevirmek dediysem lafın gelişi, zira insan önce gönül çevirir, son kulaklarını tıkar, ardından gözlerini kapatır ve son olarak yüzünü çevirir. Yüz çevirmek bir nihai vazgeçmenin ifadesidir yani.

Biz ahlakın en yücesi, insanlığın zirvesi Muhammed(sav)’den bu konuda çok ciddi bir ders almışızdır. O, kesinlikle muhatabına tüm vücudu ile tam olarak yönelmeden konuşmaz ve dinlemezdi. Bu hali ile tüm benliği ile muhatabını kuşatır ve hem onu dinler hem de kendini dinletirdi. Bu yüzden O’nun yüz çevirmesi büyük bir felaket ve yıkım sayılırdı.

Günümüze gelinceye kadar yaşayan insanlar arasında en iyi, en ahlaklı, en ideal şahsiyetler olarak bize aktarılanlar, O’nun ahlakından en çok nasiplenen ve en çok O’na benzeyenler oldular. Aramızda dolaşan ve kimlik ve ahlak olarak O’nu andıran kişilerin azlığı da son devrin en ağır imtihanlardan biri aslında.

Müşahhas bir örnek görememek insanı zayıflattığı gibi, sendeleme anında tutunacak dal arama arzusunu da engelliyor. Kendine yettiğini zannetmek adında bir düşüş şekli ise insan olmanın fıtratına ters olsa da yaygın bir haslet haline geliyor.

İnsan kendine yetemez, bedenen ve ruhen mutlaka birilerine tutunmak zorundadır. Kendine yettiğini zanneden ya bedenen zafiyet geçirir ya da ruhen.

Firavun kendine yettiğini zannedenlerin önderidir!

Kendi çapında küçük küçük firavunlar üreten insanlık, Amerika kıtasını yeniden keşfetmeye doymuyor. Aynı yollardan geçerek ve aynı yere vararak farklı bir şey yaptığını zannetmek ise insanlığın şerefine aykırı bir netice olarak karşımızda duruyor.

Bizden öncekilerin yaptığı hataları tekrar edip duruyoruz. Aynı yollardan geçerek başka bir hedefe varacağını zannedenlerin zanlarına inanır gibi devam ediyoruz yola…

Tarihin tekrar ettiğini söyleyen haklı elbette, bu tekrarın insanlığın kendini hatalarıyla tekrar etmesinden kaynaklandığını eklemek de gerekiyor buraya.

Zaaflarımız aynı ve hep aynı yerden vuruluyoruz. Aynı noktada yeniliyor ve aynı yere düşüyoruz.

Kendini Firavun sananların birçoğunun mezarı bile silindiği halde, bunu ibretlik bir nakil olarak ancak birkaç saniye gönlümüzde tutabiliyoruz. Ardından dünya bizi de çekiyor kendi girdabına ve sürüklenip yaşamaya devam ederiz.

Bizden önceki herkesin öldüğünü ve bizim de öleceğimizi bilerek yaşıyoruz. Hem de hiç ölmeyecekmiş gibi!

Ahirette sorulacak bir hesaba inandığımızı söylüyoruz ama hiç hesap vermeyecekmiş gibi hayat sürüyoruz.

Günün şartları, içinde bulunduğumuz kurumların doğal işleyişi, çevreden kaynaklanan bazı mecburiyetler, bizi kendi halimize bırakmayan aile ve arkadaşlar, bir de içerden sürekli gönlümüzü kazıyan benlik var ya, bütün suç işte bunlarda.

Nefis olmasa, şeytan dürtmese, dış etkenler müsaade etse, aile ve arkadaşlar da destek olsa, hepimiz harika insanlar ve muhteşem Müslümanlar olurduk.

Öyle ya; öğretmenler ve öğrenciler, bir de okullar olmasa eğitim bakanlığında başarılı olmak işten bile değildi zaten!

Mesele, her şeye rağmen fıtratımızı korumak ve her şeye rağmen düzgün Müslüman olarak kalmakta zaten. Şartlara göre şekil ya da hal değiştiren maddeler gibi olmak değil; her zaman ve zeminde, aynı hal üzere kalmakla, adil ve doğru Müslümanlar olmakla sorumluyuz.

28 Kasım 2022

Tribünlere oynamak

 Hayatın eski ve yeni pek çok alanında, insanların kendilerini ve çevrelerini eğlendirmek, beğeni toplamak, geçimini temin etmek ya da alkışlanmak ve onaylanmak gibi duygularla ortaya atılıp, sözleri ya da hareketleri ile diğerlerini etkilemeye çalıştığı, hepimizin kanıksadığı, öyle ya da böyle bir yanından memnun olduğu birtakım performans çeşitleri vardır.

Kimileri bunu, helal ve maruf dairesinde yapmak için gayret ederken, bazıları da alkış ve paradan başka bir değer tanımadan marifetlerini sergilerler.

Değer yargıları, ahlak kıstasları, etik ölçüleri ya da adına her ne derseniz deyin; bağlayıcı ve denetleyici bir inanç sistemi ya da duygusu, -hadi daha yaygın olanı kullanalım- vicdanı olanlar için konu aşağı yukarı bellidir.

Bütün peygamberlerin ortak nasihati olarak bize aktarılan “utanmadıktan sonra dilediğini yap” uyarısının temelinde yer alan, insanlığından ya da taşıyıp temsil ettiği inancından utanmayanlar için de mesele aşağı yukarı çözülmüştür.

Meydanlara ya da bugünkü yaygın haliyle ekranlara çıkan herkes bu iki sınıftan değildir haliyle. Bir de ortada dolaşan ve ne idüğü tespit edilemeyen tür var.

Bunlar bir değer yargısına teslim olduklarını ve kurallarına uyduklarını ilan ve iddia ettikleri halde, hatta işin erbabı olduklarını deklare ettikten sonra, konu performans beğenisine dönüştüğünde, alkış sesleri söz konusu olduğunda, hiçbir ahlaki ya da hukuki sınırı tanımayacak kadar çirkinleşen karakter yoksunu tiplerdir.

Biz onları, saygın bir iş adamı, değerli bir beyefendi, iyi bir komşu, etkin bir kanaat önderi, muhterem bir hoca, candan bir dost, harika bir insan zannederken; örtündüğü ve maskelendiği ipek kozanın içinde çirkin bir tırtıl olduğu gerçeğinin yanında, kozası yırtıldığında ortaya muhteşem bir kelebek mi, iğrenç bir böcek mi çıkacak pek emin olamadığımız bir canlı türünden bahsediyorum.

Daha çok insanı etrafında toplamak ve daha çok beğenilmek için, alkışlarla yaşadığını söyleyen orta oyuncularından daha fena gerdan kırabilen bu tiplerin, en vahim olanı ve en zararlı modeli herhalde dini temsil noktasında olanlardır.

Günümüz insanının geldiği nokta hepimizin malumudur. Bu durumda ortaya konacak her hayra, her güzelliğe, her iyi adıma ihtiyacımız olduğu ve insanların din ve dünyalarının ıslahı konusunda kimsenin kimseden vazgeçme lüksünün olmadığı bir devirdeyiz.

İlim ve hikmet ehlinin azaldığı, çağın buhran ve sapkınlıklarına anlaşılır ve yürekleri teskin eden cevaplar verilmesinin çok elzem olduğu bir dönemdeyiz.

Tebliğ ve ıslah faaliyetlerinde, kendi meşrep ve çevrelerine göre herkesin bir yol tutması bir yönüyle tartışılsa da, hitap ettikleri fıtratlara göre zaten doğal bir dağılımın yaşandığı gerçeği, bunların birbirleri ile rekabet ya da düşmanlık etmesini gerektirecek herhangi bir gerekçe ya da bunu mazur gösterecek bir sebepleri olmadığı da bir vakıadır.

Cemaatlerin siyasi partiler olmadığı ve ahirette akıbetin oy çokluğu ile belirlenmediğini idrak etmek ve sık sık hatırlamak gerekiyor.

Evet muhteremler!

Ahirette demokrasi yok!

Ortaya konulan amel defterlerinin sahipleri oy ya da destek söylemleri, alkışlar ya da beğenilerle cennete ya da cehennem gitmeyecek!

Ahirette seçim sandığı değil mizan kurulacak!

Tek bir ümmeti olmadan dirilen peygamberler kurtulurken, peşinden milyonların gittiği hocaların cehennem sürülmesi muhtemel olacak. Seçimlerde yüzde yüze yakın oylar alarak yıllarca iktidar süren mülk sahipleri yüzükoyun cehennem sürülürken, kimse oy oranlarına bakmayacak.

Cemaat liderleri ya da kürsü sahibi namlı hocaların hesabı kolay olmayacak. O kürsülerden kimlere ne için sataştıklarının hesabı sorulacak elbette. Bir konuda ihtilafa düştüklerinde bunu usulünce ve edebince bir köşede çözmek yerine, ekranlarda ve bırakın avamı bizzat İslam düşmanlarının önünde gündeme getirerek, muarızlarını yenmeye ya da rezil etmeye çalışmanın ahlakla bir alakası olmadığı gibi vicdanla da bir ilgisi yoktur.

Haklı olanın bir vakarı ve vakur bir duruşu olur.

Hakkı savunanın, savunduğu hakikate yakışır bir üslubu olur.

Cübbenin, sarığın ve sakalın bir hürmeti vardır, şaklabanlık için malzeme edilemez bunlar.

21 Kasım 2022

Samimiyet fıtrattandır

 Mutlaka rastlamışsınızdır çevrenizde; yeni konuşmaya başlayan çocuklara, beni seviyor musun, beni özledin mi gibi sorular sorulduğuna ve alınan cevaplarla mutlu olunduğuna.

Büyüklerin dünyasında yalan ve sahte duyguların çokluğu bizi gayri ihtiyari bir çocuk sevgisine, samimiyetine ve harflerin tam telaffuz edilmediği, zor anlaşılır cümlelerle dillendirilen gerçek hislere çeker.

Çocukların fıtri samimiyeti yaş alındıkça ve aldatıldıkça bozulmaya başlar. Sonunda da onu, sözü değersiz sıradan birine dönüştürür ya da o fıtratı koruyarak büyüyen, doğruluk ve samimiyet timsali örnek bir şahsiyet vücut bulur.

Yaratılış fıtratımızda dürüstlük ve samimiyetin varlığını en güzel çocuklardan öğrenebiliriz. Dünyanın her yerinde ve herkesin çocuğu bu fıtratla yaratılır. Farkında olmadan bu samimiyete çekilen biz büyükler, duyacağımız ve samimiyetinden şüphe etmediğimiz sözlerle mutlu oluruz.

İnsan şahsiyetinin ana maddesi samimiyettir ki, o olmadan başka bir şeyin kalitesinin ortaya çıkması sözkonusu olmaz. Bu din ve dünya için değişmeyen bir değerdir. 

Samimiyeti olmayanın dini olmadığı gibi, dünyası da harap olmaya mahkûmdur.

Bu büyük bir iddia ya da ağır bir gerçek olarak karşımızda duruyor. Zira özellikle din konusunda genel olarak zannedilenin aksine, samimiyet olmaksızın yani ıstılahi deyimiyle ihlas olmaksızın yapılan ve yapılacak olan hiçbir amelin değeri yoktur. Hatta riya sebebiyle sahibini ateşe götürecek bir vesiledir, sebeptir.

Adam çok iyi bir Müslüman olarak bilinir, örnek bir vatandaş, iyi bir insandır belki, imrenilen bir hayatı ve imrenilen amelleri vardır ama gönlünde samimiyet/ihlas yoksa bunlarla kendini ve çevresini aldatmaktan başka bir şey elde etmiş olmaz. 

Namaz kılıyor, sadaka veriyor, büyük bir azimle her işe koşturuyor, iyilik dersen bunda, adamlık, kibarlık ve efendilik akıyor her yanından, farzlar ne kelime nafilelerde bile hep en ileride yürüyor, örnek alınan biri, hatta toplumun kanaat önderlerinden sayılıyor. Sözü değerli, istişare için insanlar kapısına geliyor. Sokaklarda ya da sosyal medyada cennete gireceğini umduğunuz bir tanıdığınız var mı diye sorulsa ismi ilk sıralarda çıkacak kadar takdir ediliyor.

Ve fakat; insanlar desinler için cömert, desinler için yiğit ya da desinler için alim…

Tam bu noktada bir şeyi hatırlatmak gerekiyor. Bahsettiğim dışarıdan, uzaktan ve üçüncü biri gibi geliyor değil mi hepimize? 

Konu değerlendirme, muhasebe, sigaya çekme, tartma ve ölçme, kontrol etme, yargılama, iğneleme olunca üzerimize alınmıyoruz. Kendimizden pek bir eminiz. 

Sahabenin kendisi hakkında münafıklar listesinde adının olduğu korkusunu hiç anlamıyoruz. Cehennem ayetleri hep başkalarını korkutmak için var, biz cenneti garantilediğimiz için, köşeyi döndüğümüz için endişeye mahal yok.

Hem zaten Allah(cc)’in rahmeti büyük, nasılsa kurtarırız. Günahlar affedilir, şefaatler zaten cepte, tanıdık alim ya da şehit mutlaka var, onlardan da biraz destekle kurtuluşumuz kesin gibi. Gibi diye bir de korkuya pay bıraktık mı, tamam işte daha ne olsun? 

Korku ile ümit arasında yaşıyoruz ama ümidimiz dağ gibi iken korkumuz bir kürek dolusu bile değil. 

Ha bu arada nerden biliyorsun sorusunun cevabı da meşhur bir deyim veriliyor; kişi kendinden bilir. Ben öyleyimdir de ondan yani. Ümidimin büyüklüğü korkumu yok edecek kadar maalesef. İşte asıl korkutucu olan da bu aslında.

Oysa, samimiyetle kendini hesaba çeken ve istikametini düzelten, kalbini selamete eriştiren kurtuluyor. Oyalanan ve avunan ise helak oluyor.

Ahiretteki hesap sandığımız gibi kolay olmayacak. Fatura yüksek gelince bulaşık yıkayarak kurtulma şansımız yok bu hesaptan. İşler bildiğİmiz ya da beklediğimiz gibi gitmeyecek. 

Korkusu ile uykularımızın kaçmadığı, benzimizin sararmadığj, lokmalarımızın boğazımıza dizilmediği bir dehşet gününe doğru gidiyoruz. Aramızda sadece ölüm meleğinin bir ziyareti kadar mesafe var.

“Size şu dağın ardında bir düşman ordusu var ve birazdan saldıracaklar desem inanır mısınız” diye sorduğunda en azılı cehennemlik meşhur Mekke müşriklerinin bile “evet, inanırız, çünkü sen yalan söylemezsin” dediği Muhammed(sas)’ın haber verdiği hesap var muhteremler, mahşer var, mizan var, sorgu var, cehenneme sürülmek gibi bir tehlike var kapılarımızda.

Neyin derdindeyiz? Hangi hesabın peşinde, hangi makamın kavgasındayız? Hangi paranın, hangi lüksün, hangi lezzetin bize fayda etme ihtimali var?

Ölüm var efendiler, ölüm!

Bir durun ve düşünün, kurtulamayacağız bundan!

07 Kasım 2022

Mum dibini yakıyor

 Eski ve malum bir hikayedir. İşçiler paydos vakti yaklaşırken ustalarına seslenirler; “Usta yaptığımız duvar yıkılıyor!”. Usta gayet rahat bir cevap verir; “destek olun, biz gidinceye kadar ayakta kalsın”.

Eskiyen ya da bir sahtekâr eliyle eksik yapılan binalar, en zayıf yanına doğru yıkılır. Sağlam gibi görünse de yıkılması planlanan binaların ana kolonlarına dinamit yerleştirilir. Modern zamanlardayız; yığma binalar değil sağlam betonlarla uzun ömürlü işler yapılır. Ya da öyle sanılır.

Hayata dair kurguladığımız bütün işler bizim ellerimizle yaptığımız birer inşaat gibidir. Temellerinden tavanlarına ve çatılarına varıncaya kadar, bizim eserimizdir bu. Sıvasını da boyasını da biz yaptığımız gibi, satışını ve müşteri çekmek için reklamını da biz yaparız.

Malzemeden çalanlarımız olduğu gibi, binasının bazı parçalarını hiç inşa etmeyenlerimiz de vardır. Yerel bir alışkanlık olarak çatısız beton damlar inşa ettiğimizde, soğuktan ve sıcaktan pek bir rahatsız olacağımız kesindir ama imkanlar bu kadardır.

Eserlerimizi ya da kendimizi pazarlarken, dilimizdeki maharete oranla artar fiyatımız. Pek tabii bulunduğumuz çevre, yanımızda yöremizde dolaşanlar, dost ve arkadaşlarımız hep fiyata etki eden faktörlerdir.

Bu anlamda, her birimiz mahir birer müteahhit ya da kıvrak dilli bir emlakçı gibiyiz. Satışlarımıza karşılık para değil; övgü, sevgi ve saygı isteriz. Namımızın yürümesi pek değerlidir, para ile ölçülmez.

Bu sırada yanımızda bize destek olarak ayakta durmamızı sağlayan dost ve kardeş binaları da satışa getirme ihtimalimiz hep vardır. Ya kendimizi başka bir müteahhite daire karşılığı vermişizdir ya da bizzat kendimiz yaptıklarımızı yıkıp yeniden inşa etmek istiyoruzdur.

Bütün mesele, bu işlem sırasında dost ve arkadaşlarımızın istinat duvarlarını çökertmemektir.

Duymuşsunuzdur haberlerden, yeni bir bina inşa edeyim derken, yanı başındaki binanın temellerini oyarak çöküşüne sebep olan basiretsiz ve umarsız işleri…

Oysa biz Mü’minler, saf saf duranlar olmalıydık, bir tarağın dişleri gibi aynı yöne, aynı güç ve kararlılıkla yürümeli, bozulan ve dağılan ne varsa düzenlemeliydik, düzenleyecektik, adil bir düzen kurmalıydık, kuracaktık.

Kırılan tarak dişlerinin nelere mal olacağını hiç hesap etmedik! Farkında bile olmayacağımız sıkıntıları kendi ellerimizle çağırmaktı bu, ama aldırmadık.

Dostluk ve kardeşlik gibi mefhumların içini boşaltıp bundan da hayvani bir zevk aldık. Aldattığımız, sattığımız veya yarı yolda bir kenara attığımız arkadaşlıkların bizi payidar etmeyeceğini yaşayarak öğreneceğiz, öğreniyoruz. Bunu kendimize itiraf edip bir yön değişikliğin gitmeye ise ne cesaretimiz ne de kuvvetimiz kaldı.

Belli ki yaşlandık!

Atalar, mumların dibini aydınlatmadığını bir idrak olarak aktarmışlardı ama artık o mumlar eridi ve ateşleri dibinde duranları yakıyor.

Binalar yığma değil betonarme ama ilk sarsıntıda yıkılıyor bir yana doğru, dostun olmadığı yan en zayıf yan oluyor. İstinat duvarları dost sandıkları tarafından devrilenler ayakta kalamıyor.

Tabii ki umutsuz değiliz, olamayız!

Ne kadar zayıf olsa da yeni tekniklerle tamir edilen binalar baya uzun süre ayakta kalıyor. Dost ve arkadaş boşluğunu, hayal ve rüyalarla doldurmak mümkün değil ama avunmaya yetiyor. Yine de esen ilk rüzgârda yanınızdan uzaklaşan ya da sizi uzaklaştıran arkadaşların dost olmadığı gerçeği, dişlerini göstererek iğrenç bir şekilde sırıtıyor.

Bizler eski ve yığma binalar gibiyiz, yanımızda destek olacak dostlarımız olmadan ayakta kalamıyoruz. Bu gerçeği görerek, yan binalara doğru gelen yıkım ekiplerini, savrulan kepçeleri görmezden gelemeyiz. Ya da geliriz ve mukadder olan bizim de başımıza patlar, yer ile yeksan oluruz.

“Kim seni darda ve iyi gününde karşılık beklemeden sever, öfkeli ve sevinçli halinde sana kötülük beslemeden tahammül ederse o gerçek dosttur.” (İbn Hazm)

24 Ekim 2022

Dengeli olmak, dengede kalmak

İnsan, şartlara uyum sağlama konusunda canlıların en yeteneklisidir denilir. Öyle ki; en sıcak yerlerden en soğuk iklim bölgelerine kadar, her yer ve ortamda bir şekilde hayatta kalmayı başarır. Bunu, yaratılıştan kendisine verilen akıl ve duygu yönetimi ile çözer.

Gönlü vardır insanın ve eğer gönülden bir şey isterse, yapmasına mani olmak çok zordur.

Yaşayacağı yer çöl olsa, gönlü varsa orayı vahaya çevirir, buz olsa gönlü ile eritir. Niyeti farklı ise, en uygun şartları bile yanlış algılar ve uygular. Oldurmaya kastı yoksa öldürür.

İnsanın gönlündeki niyettir aslında birçok şeyi değiştiren ya da düzenleyen.

Aklının ve duygularının yönetimini kaybeden insan, hayatının kontrolünü de kaybeder. Sevgisinin kontrolünü kaybedip mecnun olur, çöllere düşer. Öfkesinin kontrolünü kaybedip katil olur mahpushanelere düşer. Aklının kontrolünü kaybedince de ya delirir tımarhanelik olur ya da akla sığmaz işler yapıp dünyasını da ahiretini de heba eder.

Ancak bazen bu anlam ve duygu kayıpları öyle yavaş ve öyle yumuşak geçişlerle gerçekleşir ki, insan kendisi bile fark edemeden başka birine dönüşebilir. Merhamet timsali biri, bir süre sonra ceberrut bir zalime dönüşür. Ya da cimri biri, bir bakarsınız zaman içinde gönlü ve eli geniş bir cömert insan oluverir.

Asıl sorun, kendimizin bunu fark etmekte ya da kabullenmekte genelde geç kalışımız oluyor. Nereye geldiğimizi, nereden geldiğimizi ve nereye gittiğimizi çoğu zaman gözden kaçırıyoruz. Kendimizi o hep en ideal noktada kaldık zannediyoruz. Oysa o nokta pek ideal olmayabildiği gibi, nispeten gönlümüze uyan o halin devam ettiği de çoğu zaman kendimize gösterdiğimiz bir hüsnü zandan ibaret kalıyor.

Kurbağayı yavaş yavaş ısıtılan suda haşlayarak canından eden deneyi yapan insan, kendi suyunun ısındığını çoğu zaman hissetmiyor. Konu can vermek değil ama fikir ve hislerinden vazgeçmek, hedef ve ideallerini değiştirmek. Can vermeden, hayatta kalarak ama yaşamaktan vazgeçmek.

Bu durumu kendine göre hepimiz güzel bir tevil ile yorumlayıp yolumuza devam edebiliriz. Ya da bir muhasebe mümkün. Kar ve zararın ortaya çıkmasını sağlayan, vereceklerimizi ve alacaklarımızı göz önüne seren bir muhasebe.

Her ne sonuç çıkarsa çıksın, iflas etmemiz söz konusu değildir. Sermayemiz insanlıktır ve karşılıksız verilmiştir bize doğuştan.

İş değiştirmemiz de imkan dışı.

İnsanlıktan istifa edemeyiz. Başka bir iş arama şansımız yoktur.Ben insanlıktan sıkıldım biraz da maymun olayım deme ihtimalimiz olamaz. Başka bir yaratığa ruhen ya da bedenen dönüşemeyiz.

Değişim ve bu gitgeller hayatın kaçınılmaz imtihanlarının gerçekleşmesi için gereklidir. Sarsılacaktır insan, alt üst olacaktır taşıdığı tüm fikir ve hisler. Bunların bitmesi ölüm demektir zaten.

Mesele; insan olduğunu ve olaylar karşısında insan kalmak zorunda olduğunu unutmamak,kendi değişim ve eksen kaymalarını doğru tespit edebilmek ve tekrar yörüngeye dönmek için yön düzelten roketlere sahip olmaktır.

Duymuşsunuzdur; yörüngesinde sapma olan ve artık kendisine gönderilen sinyalleri doğru açı ile doğru yerlere göndermeyen uydular, üzerlerinde bulunan mini roketlerle tekrar yörüngeye alınırlar. Bir gün o roketler biter ve uydu artık yörüngesinden çıktığında, dönüşü olmayan ve insan için sonsuz karanlık gibi görünen uzayın derinliklerine kayar gider.

İnsan için yön tayin eden ve sapmalarında bir şekilde tekrar yönünü bulmasına yardım edecek olan, akıl ve gönül dünyasını kontrolde tutmasını sağlayan, bilgi ve birikim gibi kişisel imkanlardan çok daha etkili olan, şüphesiz sadık dostlar ve kardeşler edinmesidir.

Yönünü kaybettiğinde kolundan tutup çekecek, ayağı kaydığında elini uzatacak kardeşler dünyanın en değerli hazineleridir. Kişinin zenginliğinin göstergesi, ihtişamlı evleri ya da arabaları olmadığı gibi, kabarık cüzdanı hiç değildir.

Dengede durmak ve dengeli kalmak için sadık ve salih dostlardan daha büyük bir imkan yoktur.

17 Ekim 2022

Dünyada eşitlik yoktur

 Haberler, son dakikalar ve birtakım bilgiler sürekli akıp duruyor. Bilim ve teknoloji çağının bize sunduğu en dayanılmaz ve en vazgeçilmez aşama, her yere ve her şeye hızla erişmek ve her şeyden çok hızlı haberdar olmak.

Arabalar hızla ilerliyor, trafik sıkışıklıkları insanları geriyor zira her birinin çok hızlı ulaşması gereken bir yer ya da kişi var. Belki de işi var. Ama mutlaka herkesin çok acelesi var.

Geçen zaman ömürdendir ve daha hayırla nasıl geçirilir diye endişe edenlerin de varlığı muhakkak ama onların sıkışan trafikten kaçma şansı, gerilen insanlardan uzaklaşma ihtimali bulunmuyor.

Bütün bu keşmekeş içinde, bir kenarda durup manzarayı seyredenler kendine elbette dersler çıkarır, bunları da tecrübe diye bir gönül hanelerine yazarlar.

Hayat, bazılarımızı biraz daha fazla sıkar, sırtını yere getirmek isteyen bir rakip gibidir. Böylelerinin geçimi ayrı derttir, seçimleri ayrı dertler getirir. İmtihanları ağırdır. Çalışma ve yaşam şartları zordur.

Bazılarının şımarma şansı olmaz…

Elbette kimimizi de bir anne şefkati ya da baba desteği gibi kucaklar hayat ve sırtını sıvazlayarak yollar mindere. Gerçi her ne şekilde çıkarsa çıksın, herkes bir müsabakadadır; kendisi, çevresi, şartları ve şeytanıyla!

Ölüm ise hayatın getirdiklerinin bizi taşıdığı noktada gelen, her zaman erken ve hep davetsiz gelen misafirdir. Kimini havada, kimini yerde yakalar, bazılarını da yerin altında… Neticede dirilerin girmediği yerin altına diri iken girmek zorunda kalanlar da yaşamıştır hayatı. Ölünce toprağın altına gömülecek olanlarla ölmeden girip çıkanların yaşadığı da hayattır.

Şartlar hiç eşit olmaz bu dünyada, olmamıştır da…

Olma ihtimali bulunmayan bir şeyin neden olmadığını konuşmanın, tartışmanın aslında bir faydası yoktur. İnsanların ideoloji diye kurgulayıp piyasaya sürdükleri ve içinde eşitlik barındıran yalanlarına yine insanların inanıyor olması ise ayrı bir eşitsizliktir.

Neticede dünyada bir süre yaşanacak, iyilikler ve kötülükler işlenecek ve ölüp hesap gününe gidilecektir. Nötr bir hayat yaşama imkan ve ihtimali yoktur kimsenin. Belki kendisine hiçbir bilgi ya da davet ulaşmayan, kervan geçmez bir ormanın derinliklerinde yaşayan ve günümüz gelişmiş insanlarının ilkel dediği kabile mensupları ancak nötr kalabilirler.

Dünyada herkesi ve her şeyi eşitleyen tek vaka ise ölümdür. Kendisinden kaçılamayan bu gerçeğin belki şekli ve belki şartları da değişir ama sonuç değişmez. Her ölen artık cenazedir ve gömülür. Bir kefen sahibi olamayacak kadar yokluk içinde olanlar da, mumyalanıp saklananlar da ölmüştür. Geri dönüşü olmayan bu yolculuğun nihai hedefe varmak için bir çıkış kapısı olduğunun farkında olmak, hayatın en değerli farkındalığı olsa gerek.

Bütün hayatını ilim ve irfanla geçiren ve sonra bindiği kayıkta kürek çeken garibana bununla hava atan, ancak hava bozulduğunda yüzme bilmediğinin ortaya çıkması üzerine, hayatını boşa geçirenin kim olduğuna bir darbı mesel olan adamın idrak ettiği mesele, fırtına çıkmadan ve kayıkla denizin ortasında kalmadan önce varıldığında değerlidir.

Büyük bir ilim adamının sadece yüzme bilmediği için ilk fırtınada boğularak hayata veda etmesi mi trajiktir yoksa okuma yazma bilmeyecek kadar ilimden uzak bir adamın, iş yerinde geçirdiği bir kaza ile vefat etmesi mi?

Aslında hiçbiri!

Herkesin başına bir şekilde gelecek olanın birilerine farklı şekillerde geliyor olmasına kahrolmanın, ah vah etmenin ya da memnun olmanın biraz abartılı olduğu ortada. Hayatın sonlandığı noktada en samimi feryat annelerindir, bir de evlatların.

Yine de dünyada adaletin bir açısını tesis etmenin şartı olan, herhangi birinin hayatına kast edenin, sebep olanın hesabının sorulması gerektiği de göz ardı edilemez. Ölenin eceli gelmiştir ama bu durum sebep olanın hesabını ortadan kaldırmaz.

Hayat ve ölüme dair yazılacaklar bitmez, neticede yaşayan herkesin bu konuda bir fikri vardır. Ölene kadar yaşamaya devam ediyoruz, düşünmeye ve konuşmaya da…

Amasra’da hiç haberimiz olmayan hayatları yaşayan, hiç bilemeyeceğimiz endişe ve acıları çeken, yerin altında kader birliği yapan ve birlikte hayata veda eden garibanlara Allah rahmet eylesin, yaralılara şifalar, aile ve arkadaşlarına sabır ve metanet versin.

10 Ekim 2022

Ne yaptığının farkında olmak

 Yusuf(a) peygamberin “ben nefsimi temize çıkaramam, zira o kötülüğü emreder” (Yusuf 53) dediği hadise hemen hepimizin farkında olarak ya da olmayarak sürekli tekrar ettiği bir temizlik harekatıdır.

Öyle bir temizlik harekatı ki bu; cinayetleri, hırsızlıkları mazur ve hatta makbul gösterir. Hak, hukuk, adalet ve merhamet gibi erdemleri unutturur. Daha da vahimi bir hesap günü olduğunu bile düşündürmez. Kazara aklımıza gelse bile, yaptığımızın gayet normal, helal hatta vacip olduğuna bizi ikna eder de yolumuzdan dönmeyiz.

Bir dalavere ile bir şey elde ettiysek zaten o hakkımızdı ve elimizden alınıyordu, biz de onu bir takım hile ve desiseler yoluyla geri almış olduğumuz için herhangi bir vebale ya da günaha girmemiş olduk!

Şeytanın ve nefsin herhalde en ağır bela tuzağı; aslında belki de küçük bir günah iken bu düşüncelerle başımıza bela ettiği, kalbimizdeki imanı da zedeleyen, zulmü ve hak yemeyi normal ve helal göstermesidir.

Şeytana çok suç atmayı da bırakmamız gerekiyor, zira o kalplerimize hükmedemiyor. Biz herhangi bir konuyu fikir ve eylem olarak duyulur ve görülür hale getirmeden şeytanın müdahale imkânı pek bulunmuyor.

O içimizden gelen kötülük dürtüsünün adı nefis ve bizzat biziz o, başkasına atabilecek hiçbir vebali olmayan biz!

Yaptığı her iş için kendimize mantıklı bir açıklama yapabilir yani kendimizi kolayca kandırabiliriz. Kendimizi kandırdığımız her konuda çevremizi de bir şekilde ikna edebiliriz. Birileri bizi faziletli ve muttaki bir kul, erdemli bir insan ya da muhteşem biri olarak görebilir.

Ancak iman sahibi her kalp bilir ve ikrar eder ki, bu mazeret ya da bahanelerin ahirette bir karşılığı olmayacağı gibi, insanların bizim nifak ya da riyalarımızla yönlendirilen zanlarının da bir değeri olmayacaktır.

Ömer bin Hattab(r.a.)’ın ölüm anının yaklaştığını hissettiğinde, başını dizinde tutmak isteyen oğlu Abdullah(r.a.)’a söylediği gibi; “orada işler bizim sandığımız gibi değil, bırak dünyadan yüzü yerde biri olarak ayrılayım”.

Orada işler sandığımız gibi değil arkadaşlar!

Bizi alkışlayanlar orada olmayacaklar, olsalar da bırakın alkışı, umurlarında olmayacağız. Bizi sürüyerek feryatlarla cehennem götürseler, kimsenin kılı kıpırdamayacak zira herkes kendi derdinden başkası ile ilgilenmeyi aklına bile getirmeyecek.

Annenin evladından yüz çevireceği yerde kimden ne beklenir?

Kendimizi aldatmanın alemi yok!

Neyi, neden ve kim için, hangi amaçla ve ne elde etmek için yaptığımızı kendimiz çok iyi biliyoruz. Ve belki de çoğu zaman unutsak da Allah(cc) biliyor!

Birilerinin hatırı için ya da kalabalıktan utandığı için verilen sadakadan ne bekleyebilir insan?

Ayıp olmasın diye gösterilen tevazu, kalplerdeki kibrin hesabını nasıl örter?

İnsanlar bize saygı gösteriyor diye bu durumun, onların insana, imana ve İslam’a hürmetinden değil de kendimizdeki bir marifetten olduğunu sanmamızdan daha vahim bir son olabilir mi?

Malını kendine ait zanneden Karun’un felaketini de, alemin ilahı olarak kendini göre Firavun’un sonunu da hepimiz biliyoruz. Sorun şurada ki, kendimizi ve halimizi hiçbir şekilde onlarla tartmıyoruz. Bakalım ne kadar Karun veya ne kadar Firavun’uz bir görelim, demiyoruz.

Karun olmak için illa mülkünün anahtarlarının taşınamaz hale gelmesi gerekmediği gibi, Firavun olmak için meydana çıkıp, ben sizin ilahınızım diye bağırmaya da gerek yok. Onlar uç örneklerdi. Şimdi her birimiz malının Karun’u, mülkünün Firavun’u olma tehlikesi ile yaşıyoruz.

Kur’an bize, bir gün süper zengin oluruz ya da bir gün kral oluruz diye, Karun ya da Firavun örneklerini anlatmıyor. Böyle bir Karunlaşma ya da Firavunlaşma potansiyeline kendi çapımızda hepimiz sahip olabiliriz diye anlatıyor. (Allahu a’lem)

Eğitim rehberlerinin söylediği gibi, potansiyelinin farkında olan bir öğrencinin başarı şansı daha yüksek arkadaşlar. Samimiyetle kendini ve amellerini tartan, kendi hakikatini görecektir.

03 Ekim 2022

Saltanat kavgamız

 Bir meselede esas olan, doğru olan, takdire şayan olan duruş; söz konusu kişinin kimden yana olduğuna veya yapılan işin kime yaradığına bakmadan değerlendirme yapmaktır. Yani zulmü ya da herhangi bir yanlışı kim yaparsa yapsın, değerlendirmemizin değişmemesi erdemli olan tavırdır.

Başkalarında ya da diğerleri gördüğümüz kesimde görerek telin ettiğimiz işleri, biz ya da sevdiklerimiz veya bizden bildiklerimiz yapınca, normal görüyor ve hatta beğeniyorsak, bu en hafif tabiri ile ahlaksızlık oluyor.

Konuyu daha güncel bir örnekle anlamaya çalışalım. Monarşi yani bir saltanat/kraliyet ailesinin değişmez üstünlüğü ve kutsanması üzerinden kurulan yönetim şekli, Osmanlı’da olunca kötü, İngiltere’de olunca iyi olamaz! Her şekilde yanlıştır denilmesi gerekir.

Benzer şekilde, ruhbaniyet Hristiyanlarda olunca kötü Müslümanlarda olunca iyi olamaz! Yani kendine dünyalık fıtri ihtiyaçları haram kılan rahip ne kadar hata ediyorsa, aynı tavrı gösteren hoca da o kadar hatalıdır.

Bizimkine yakışıyor, gibi bir savunma fıkra gibi gülünüp geçilecek kadar basittir.

Saltanat kavgası uğruna kardeş katlinden bahsederken tüyleri diken diken olan modern zamanların utangaç şehzadelerinin, bir koltuğu elde etmek ya da mevcut koltuklarını korumak uğruna kimlerin hayatlarına kastettiklerine bakınca, insanların kendinden olana nasıl da müsamahakâr ve hoşgörü ile bakabildiklerini, diğerlerine nasıl da tahammülsüz olduklarını görmek mümkün oluyor.

Geçmişin saltanat kavgalarında ortada gerçek bir taht vardı hiç değilse ve hayatına kastedilen can verip kurtuluyordu. Şimdikiler rakip gördüklerinin ölümden bin beter sıkıntılar yaşatıp acılar içinde kıvranmasından zevk alıyorlar. Hatta o acıları fark bile etmiyorlar.

Küçük bir dernek koltuğundan başlayan hileler ve desiseler, apartman yöneticiliği için ayak oyunları, muhtarlık için silahlı kavga, belediye başkanlığı için fitne ve fesat kazanı, ülke idaresi için felaket senaryosu yazılan günümüzde saltanat kavgalarının kılıçsız ve kansız olmasına bakarak normal görülmesi de işin bir diğer acı tarafı.

Sahabenin arasında otururken 'hanginiz Muhammed' diye sorulan Peygamberin yolunun temsil ve davetini taşıyan liderlerinin, hocalarının ve büyük adamlarının, sorulmadan görüldüğü ve tanındığıbir zamandayız.

'Alimlerin Peygamber varisi' olduklarını kastederek hocalarına Peygamber'e verilenden daha fazla değer veren gruplar bizim felaketimiz.

'Sultanlaştırılan hocalar, salih ulemanın sultanlara karşı verdiği mücadeleden ve duruştan uzaklaşarak olmayan saraylarının, olmayan tahtlarının sultanlarına dönüşüyor. Dahası o tahtı ve makamı korumak için eğilip bükülmeye başlıyor.

Bir gün, herhangi bir sebeple tahtından indirilen bu sahte sultanlar, tabii ki saltanat sevdalarından vazgeçmiyor ve karşı mücadele başlatıyorlar. Camiamızın rutin görev değişikliklerinin bile sorunlu olmasının ardında da benzer bir saltanat sevdası bulunuyor. Hatta başarısızlık veya yüz kızartıcı ithamlarla görevden uzaklaştırılan herhangi bir “başkan” bile karşı mücadeleye başlamaya utanmıyor.

Nefislerinin davası uğruna kavga vermekten çekinmeyen mübarek(!) ve örnek(!) Müslüman kanaat önderleri ne kendileri kurtuluyor ne de kimsenin kurtuluşuna vesile olabiliyorlar. Sonra oturup hepimiz bir köşede, “ne olacak halimiz” diye karalar bağlamaya devam ediyoruz.

Eskilerin “kahtı rical” dedikleri adam kıtlığı galiba tam olarak bu!

Adam gibi önder/lider şahsiyetlerin yokluğunu çekiyoruz. Yerimizde sayıyor ve çırpınmalarımız sonucu bir arpa boyu yol bile alamıyoruz.

Belki yine içeriden bir mevzuyu gazeteye yazdım diye kızacak ve sitem edecekler olacaktır ama ne çare, başka bir ortamda bunu konuşma imkân ve ihtimalimiz pek bulunmuyor. Sultanların tahtlarına yaklaşmak sadece dalkavukların elde edebildiği bir nimet zira. Yaklaşsanız bile sizi dinleyip, sözlerinize değer verecek biri ile muhatap olma şansınız pek bulunmuyor.

Her şeyi her yerde yazamıyor ve konuşamıyor olmanın sıkıntısını edebiyatla aşan ve bunu şiirlere döken bir önceki neslin halini şimdi daha iyi anlıyorum. Asıl sorun bunların gündemlerimize gelemeyecek kadar benimsenmiş, şiirlere ya da edebi metinlere konu olamayacak kadar sıradanlaşmış olması galiba…

19 Eylül 2022

Bir adamlık hatırası

 Bilen bilir bizim gazete biraz da Genel Yayın Yönetmeni sıfatını taşıyan Yaşar’ın doğal yansıması olarak, bir nevi gariplerin başvuru noktasıdır.

 

Bugün hangi konuyu yazsam, kime ne anlatmaya çalışsam diye düşünürken karşıma bir hatıra çıktı. Belki de anlatmak istediklerimin bir özeti, belki bir darbı mesel olur diye onu yazayım istedim.

 

Bundan tam üç yıl önce, Referans Gazetesi ofisinde rutin muhabbetlerimizden birindeydik. Hamza Mercanoğlu İstanbul’a gideceğinden ve yeni bir başkangıç yapacağından bahsediyorken, Yaşar Yavuz dün gece sosyal medyada dönen dolapları anlatıyordu. 

 

Sekreter birinin geldiğini haber verdiğinde, önce beklesin dedi Yaşar ama sonra bir sevki ilahi ile kapıya yöneldi ve büyük bir adamı karşılar gibi gencecik bir çocukla içeri girdi. Herhalde 12 ya da 13 yaşlarında bir genç çocuktu gelen.

 

Yer gösterdik oturdu, çay söyledik birlikte içmek için. Yaşar işlerinden başını kaldırıp ne için geldiğini sorduğunda çocuk bşraz uzakta kalan kanepeden kalkıp yanımdaki koltuğa oturdu ve anlatmaya başladı.

 

Öksüz ve yetim imişler, 4 kardeş nineye sığınmışlar. Yetim aylıkları bağlanmış ama 1 ekimde başlayacakmış. O güne kadar bir şeyler kazanmak ve kardeşlerinin rızkını temin etmek için ayakkabı boyacılığı yapacakmış. Elindeki malzemelerle bir sandık yapabilmiş ama içine koyacak malzemesi yokmuş!  Lise öğrencisiymiş aynı zamanda ama öğleye kadarmış okulu, öğleden sonra çalışacakmış. 

 

Sözün tam burasında Yaşar mı sordu kendisi mi söyledi hatırlamıyorum çünkü beni vuran kurşun gibi ağır ve çelik gibi kaliteli bir söz söyledi:

 

“28 tl lazım” imiş, sadece 28 tl istiyordu çocuk...

30 değil sadece 28!

 

Onurlu, efendi bu küçük adam, o anda kocaman bir adamlık gösterdi bize. Çalışmak ve kazanmak için lazım olan kadarını istedi, akşama az kalmıştı ya belki o günlük kardeşlerine yemek almaya yetecek kadar da istemişti sanki. Ama hatırlayamıyorum.

 

Delikanlı adamın adını unuttum ama soyadı aklımda; Güneş’ti.

 

Giderken Hamza ile Yaşar kalkıp sarıldılar da ben yerimden kalkamadım. Çocuğun temizlik ve asaleti, adamlık ve efendiliği omuzlarıma çöktü sanki.

 

Mağdur olmak, muhtaç olmak ama onur ve haysiyetle düzgün bir adam olmak ve adam kalarak yardım istemek meğer ne özlediğimiz, hele de böyle bir genç yürekte görmeye ne çok hasret kaldığımız bir şeymiş.

 

Yetim ve öksüzlük o çocuğu erken olgunlaştırmıştı evet ve çok hızlı olgunlaşmıştı ki, yetim aylığı bağlanmadan alnına adamlık bandını bağlamıştı.

 

Şimdi nerededir, ne haldedir bilmiyorum. Allah(cc) ona selamet versin ve insanlara mahcup olmadan yaşamayı nasip etsin.

Hariçten gazel okumak; Suriye ve Filistin

  Hızlı zamanlarda yaşıyoruz. Günlük hatta saatlik değişimler, olaylar ve bilgiler su gibi hatta esen bir yel gibi akıp duruyor. Bu haber ve...