28 Şubat 2022

Savaş bir yıkım, bir felakettir

 


Yapılmış her iyi şeyin sonunu getiren bir müdahaledir savaş! Kurulmuş her düzenin, kurgulanmış her planın ve inşa edilmiş medeniyetlerin sonudur.

Bin bir emekle yayılmış yolların, taş taş dizilmiş köprülerin, özenle boyanmış duvarların ve yuva bilinmiş her bir çatının yıkılmasıdır savaş!

Görülmesiyle mutlu olunun her bir duruşun, bakılmasıyla içler ferahlatan her çift gözün, duyulmasıyla huzur bulunan seslerin, gülüşlerin ve sözlerden taşan sevgilerin, umutların ve hayallerin yıkılışıdır savaş…

Savaş; medeniyet yolculuğunun durdurulması, yolcuların yok edilmesi ve yolların tahrip edilmesidir.

Çocukların gözlerinin korkudan yuvalarına sığmadığı, annelerin endişelerinin dağlar kadar büyüdüğü, babaların kadim görevlerine döndüğü ve insanın içindeki kahramanla canavarın ortaya çıktığı yerdir savaş.

Kurdun kuzuyu yemek için bulduğu, “suyumu bulandırdın” gibi en mantıksız bahanelerden bile basit sebeplerle savaşır insanlar. Dünyanın büyük resmi budur. Zaferler ve kayıplarla şekillenir bu hayat.

Mesele, savaşsız bir dünya değildir, zira bu boş hayallerden de boş bir ütopyadır. Dünya durdukça bu kavga devam edecektir. Yaratılışımız gereği kazanan olmak için gayret etmekten ve hazır olmaktan başka bir yolumuz yoktur.

Emperyalistlerin ağası olduğu bu dünya düzeninde kimsenin huzurunun garantisi yoktur. Kendi iktidarları ve halklarının menfaatleri için geri kalan insanlığın felaketini umursamayan zalimlerin hüküm sürdüğü düzlemde, kimsenin evladını ya da malının garantisi yoktur.

İdarecilerin ferasetle atacakları adımlar ve halkların şuurla vereceği destekten başka, yardım beklenecek dünyalık bir kurum ya da kuruluş da yoktur.

Güçlü bir zalim, keyfi bir savaş başlattığında, diğerlerinin tavırlarından alınacak dersler çoktur. Üstü kapalı onaylamalar ve yol göstermelerle süren bir danışıklı döğüş manzarasında, temkinli adımlar ve güçlü imkanlar arasında durmak gibi bir yol izlenmesi normaldir.

Hem her ihtimale hazır olunmalı, hem de son kerteye kadar savaştan uzak kalmak için gayret edilmeli. Ancak savaş kapıya geldiğinde de, korkup sinmemeli ve dirayetle gereğini yerine getirmeliyiz.

Ölümün kendisine geldiği son ana kadar ölümü unuttuğumuz gibi, kapımıza gelene kadar savaşı ve sonuçlarını da unutmamız ve bize bulaşmaz zannetmemiz büyük bir yanılgı olur.

Tarihin döngüsünün merkezinde yer alan bir millet olarak, kılıçlarımızın her daim bileyli olması ve yüreklerin cesaret ve kararlılıkla dolması gerekmektedir.

Unutmayalım; bizim aylarca tek tek taşlarını dizerek, bir sanat eseri gibi inşa ettiğimiz kaldırımlar, zalim bir işgalcinin, vicdansız bir askerinin, bir düğmeye basarak yollayacağı bombalara bakar.

Demem o ki; evet şehirler inşa edelim, medeniyetler kurgulayalım. Yolların ve kaldırımların sorunlarını konuşalım ve verilen ya da aksayan hizmetleri sorgulayalım. Ama bütün tartışmaları anlamsız hale getiren savaş gerçeğini de unutmayalım.

İdarecilerimize ferasetli kararlar alarak milleti mümkün olduğu kadar felaketlerden uzak tutmaları için dualar edelim. Güçlü ve tecrübeli bir orduya sahip olmanın ne büyük bir nimet olduğunu yaşayarak öğrenmemize gerek olmasın. Şuurlu bir millet olmanın, tarihin akışı içinde, toplum olarak hayatta kalmanın, olmazsa olmaz kuralı olduğunu unutmamamız gerekiyor.

Bu günler insanlar arasında döner durur. Kazananlar ve kaybedenler değişir sürekli. Sıra bize geldiğinde rolümüzün hakkını vererek, onurlu bir hayatı korumanın cefasını çekmeye hazır olmalıyız.

Çok değil, daha yüz yıl önce, tarihin darboğazından, savaşın en acımasız cenderesinden geçmiş bir milletin evlatlarıyız. Gerektiğinde ayın dirayeti sergileyeceğimizi göstermeye devam etmeliyiz. Bundan daha caydırıcı bir ittifak yoktur!

21 Şubat 2022

İğne – çuvaldız meselesi


Hep bir şeyleri ve birilerini konuşmak, eleştirmek ya da söz konusu etmek zorunda değiliz. Bu birilerinin hayatın neresinde ve nasıl durdukları ile de ilgili değil. O birilerinin ne kadar etkili ya da yetkili oldukları da önemli değil aslında.

Bütün sorunların kaynağı gördüklerimiz de gerçekte pek öyle olmayabiliyorlar.

Anne çocuklarından, çocuklar anneden; baba eşinden, eş babadan; işçi patronundan, patron işçisinden; memur amirinden, amir memurundan; fakir zenginden ya da zengin fakirden olmak üzere toplumun her kademesinde yaygın bir ötekini eleştirme hatta eleştiri tabirinin az geldiği derecede bir kınama dolaşıp duruyor.

Hep bir suçlu ve hep bir sorunlu kişi var bir kenarda ve gerek duydukça onu cömertçe kullanmaktan çekinmiyoruz.

Böylece dönüp duran bir sorunlar yumağının içinde yaşayıp gidiyoruz. Bir tür oyun oynar gibi, kendisine sıra gelen hemen bir sonrakini işaret ederek keyifle hayatına devam ediyor.

Temiz toplum kavgası verenlerin rüşvet almasına benzer bir halimiz var. Şehrin kirliliğinden şikayet edenlerin çoğu en çok kirletenler oluyor. Belediyeleri en çok eleştirenlerin ya da devlet hizmetlerinden en az memnuniyeti olanların, ellerine geçen ilk fırsatta vergi kaçırdığı, kamu hizmetlerini öyle ya da böyle baltalamaktan hiç çekinmediği bir devirdeyiz.

Kendimizin dışında herkes bir şekilde yanlış ama biz bir şekilde doğruyuz! Nasıl oluyorsa hep kusur başkalarında oluyor.

Herkes benim kadar iyi insan olsa dünya gülistan olurdu! Böyle inandığımız halde bunun da pek farkında olmuyoruz.

İğneyi kendimize batırma noktasında elimiz titriyor ve bir türlü o iğne tenimize değmiyor bile, bırakın batmayı. Zira bizde kusur bulamıyoruz. Hatta sütte leke oluyor ama kendimizde bulamıyoruz.

Oysa böyle bir dünya yok, böyle bir insan türü de yok. Hepimiz eksikleri ve hataları ile, doğruları ve yanlışları ile sıradan insanlarız.

Bunu kabullenmek pek kolay olmasa da; hepimizin kanı kırmızı, hepimiz yemek, içmek ve nefes almak gibi temel gereksinimleri olan acizleriz, hepimiz aynı türdeniz, insanız yani. Unutan ve uyuyan varlıklarız.

Sahi en güçlü olanımız kaç gün dayanır uykusuzluğa?

Bir noktada, kendi ruh ve bedenimize bile hükmedemediğimizi ve kontrolümüz dışında bir şeyler olduğunu anlamak için bu yeterli delil değil midir?

Ne oluyor da, sapasağlam ve gücü yerinde iken, birden elimiz kolumuz tutmuyor, gözlerimizi bile açık tutamıyoruz ve çevremizde olan her şeyden ve bütün planlarımızdan kopup, dünyayı bir anda nasıl terk ediveriyoruz?

Sonra bir sebeple yeniden hayata döner gibi uyanıyoruz.

Hayati sistemlerimiz tıkır tıkır çalışmaya devam ederken, bazı mekanizmalarımızın bizim kontrolümüz dışında durması ve kendini dinlenmeye alması bize ne anlatıyor olabilir ki?

Sonuçta, aklı başında olanlarımızın farkında olduğu gibi, öyle çok da büyütülecek bir gücümüz yok. Öyle çok hava atılacak bir dayanma kapasitemiz de yok.

Söylediklerimizin ve yaptıklarımızın çoğu ya eksik ya da yanlış. Doğrularımızın oranı kadar erdemliyiz, ahlaklıyız. Doğru insanların kahir ekseriyeti ya da etkili çoğunluğu elde edemediği toplumların güzergahının doğru olduğunu söylemek çok zor.

Düzelmenin ya da doğrulmanın ilk adımı herhalde kendi hatalarımızla yüzleşmekten geçiyor. Bir de tabi başkalarını çok fazla eleştirmekten de vazgeçmemiz mantıklı olacaktır. Gerçi kendisi ile yüzleşenlerin başkalarına ayıracak pek vaktinin kalmadığı söylenir. Bizim vaktimiz çok, öyleyse daha kendimizle işimiz var demektir.

Şu meşhur iğne-çuvaldız deyiminin gerçekleşmesi ve sonrasında göstereceğimiz titizlik bir şeyleri yoluna koyacaktır diye umut etmeye devam edeceğiz. Ama iğneyi kendimize batırmadan, elimizde çuvaldızla ortalığı karıştırmanın bir alemi yok.

14 Şubat 2022

Yokluk ağır imtihandır

 

Dünya hayatının bir imtihanlar bütünü olduğunda şüphemiz yok. Herkes için ayrı da olsa mutlaka sınırlarını zorlayan, kişilik ve iman kalitesini test eden imtihanlar, bu dünyanın ayrılmaz birer parçasıdırlar.

İyilikler ve kötülükler, varlıklar ya da yokluklar silsilesinde devam eden imtihanların arasından herhangi birini seçip öne çıkarmak yani daha ağırdır, zordur demek tamamen kişisel bir yaklaşım olur. Zira birine zor gelen diğerine kolay gelebilir.

Fakat bütün musibetlerin ortak yanı, bir şeylerin eksilmesi yani yokluğudur.

Yalnızlık bir musibettir, muhabbetin yokluğundan olur.

Küfür bir musibettir, imanın yokluğundan olur.

Fakirlik bir musibettir, malın yokluğundan olur.

Böyle devam eden yoklukların arasında neslin kesilmesi de sayılmalıdır. İstediği halde evladı olmayan için bu oldukça ağır bir imtihandır.

Hasılı kelam, varlığı nimet olan her şeyin yokluğu imtihandır.

Bu verilenlerin imtihan olmadığı anlamına gelmez elbette. Bazen varlığı ile imtihan olunup kaybettiğimiz de bir vakıadır.

Bütün bunların arasında, bizzat imtihanın temel şekli olarak Bakara Suresi 155. ayette zikredilen eksiltme ya da yokluk, daha tanıdık tabirle, yoksulluk öne çıkıyor.

Bunun maddi boyutuna fakirlik diyoruz, tercümesi yine yoksulluk oluyor, yokluk oluyor.

Aklın veya imanın fakirliğinin ne dehşet verici bir yokluk olduğunu ve aslında madden yokluk çekmenin de onlara eş değer olduğunu, günümüz şartlarında daha bir anlamaya başladık.

Bütün dünyaya saran ve zenginlerin daha zengin, fakirlerin daha fakir olma yolunda ilerlediği, adı henüz konulmamış bir dönemden geçiyoruz.

Evrensel analizler ya da zor zamanlarda inanılarak teselli olunan komplo teorilerinden bahsedecek değilim. Büyük laflar etmenin, büyük teoriler ortaya atmanın bizim mütevazi köşelerimizde pek yeri de yok zaten.

Hem yeterince konuşan ve her şeyi bilen, anlayan, sırları çözen, bütün komploları açığa çıkaran, küresel haydutların melanetlerini ifşa eden yeterince insan var.

Ne dediğimizden çok ne yaşadığımız önemli!

Hangi sırrı çözersek çözelim, bu durum yükselen ekmek fiyatlarını düşürmüyor, insanların yokluğuna bir çare olmuyor.

Olayların çıkış noktasını ve faillerini bulmanın sonucu değiştirmediğini görmemiz gerekiyor. Tıpkı korona denen virüsün kimin tarafından nerede ve nasıl ortaya çıkarıldığını ya da doğal bir süreç olduğunu düşünmemizin bizi bu mikroba karşı koruyamadığı gibi.

Dış ya da iç, hangi mihrak ne ediyorsa ediyor ama sonuçta olan gariplere oluyor.

Öyleyse, kafa yormamızın daha hayırlı olacağı husus, bu etkiyi nasıl azaltırız olsa nasıl olur?

Gelecek günlerin ne getireceğini yalnız Allah bilir. Belki bir büyük savaş, belki bir büyük ekonomik kriz, belki de bir sükûnet ve huzur ortamı…

Önemli olan bizim neye ve ne kadar hazır olduğumuzdur.

Yokluğun, yoksunluğun ve yoksulluğun imtihanı, hangi kelimeyi kullanırsak kullanalım ve konu ne olursa olsun ağırdır, zordur. Zor işlerde yardımlaşmak esastır. Kafa çevirip gitmek erdemli insanların işi değildir.

Bereketli zamanlardayız ve hızla Ramazan ayının mukaddes iklimine doğru ilerliyoruz. Uyanık olmamız ve imkanlarımızı ahiret yurdu için yatırıma dönüştürmek en akıllı tercih olacaktır.

Akrabalarımızdan başlayarak, yakın çevremizi taramak ve sıkıntısı olanların derdine derman olacak adımları atmanın tam zamanıdır.

07 Şubat 2022

Zorla yenen aş!

 

Hayatın normal akışı içinde, farklı konumlarında yaşayan bizlerin her birimizin standart vazifelerini ifa etmek gibi bir rutin sorumluluğumuz vardır. Bundan kaçış yoktur.

Kendimizden başlayarak, ailemize ve yakın çevremizden başlayarak, bir şekilde bir yerinde yer aldığımız toplumun her kademesinde bizden beklenenler olur. Yetişkin ve aklı başında her birey de bu konumunun gereklerini yerine getirir ve diğerlerinin hayatını kolaylaştırır.

Aksi durumlarda ise; aksayan motor parçası, kırılan dişli gibi akışı bozan hatta arızaya sebep olanlar da tamir edilir, sistem dışına çıkarılır. Hiçbir usta değiştirdiği bozuk parçayı makinanın içinde bırakmaz, acemiler hariç, onlar yapabilir.

Bazı görev ve sorumluluklar bilinçli olarak seçilirler veya kişi bunlara bizzat kendisi talip olur ve elde eder. Bu da yükün ağırlığını artıran bir durumdur. Öyle ya, “kendin istedin madem, buyur yap” denir. Başarısızlık durumunda da en çok mahcup olunan ve kınanan yer orasıdır.

Belediyecilik herhalde yapmak için çok talep olan ve fakat başarısızlık oranı da oldukça yüksek bir vazifedir. Bir açıdan da nankör bir yoldur.

Siz büyük imkanlar harcayarak kilometrelerce uzanan muhteşem yollar yaparsınız, ya bir imalat hatası ya da bir don sebebiyle oluşacak yarım metre çapında bir çukur, bütün yolu siler insanların gözünden ve herkes o çukurdan bahseder.

Hele bir de, öngörüsüzlük, ekip kapasitesi veya kasıtlı çelmelerle tökezlemeye başladıysanız, en fazla bir sonraki seçimde gitmeniz mutlak gibidir.

Politik hesapları ve güç dengelerini iyi yöneterek seçim kazanmak, belki ülke çapında işe yarar bir taktik gibi görünse de, yerelde hizmet temelli ve aksaklıkların yön verdiği bir tercih söz konusu olur.

Özellikle Anadolu topraklarında yaklaşık bin yıldır, etkili meyil ve ağırlıklı tercih, öyle ya da böyle, Müslümanlık temellidir. Bugün gelinen noktanın nasıl oluştuğunu hatırlamak bile bunu anlamaya yeterlidir.

Tarihi ve güncel gerçekler ortada dururken, hassasiyetlerin belirlenmesinde ve terazinin dengesinin sağlanmasında, hangi kefeye neyin ne kadar konulması gerektiğini doğru tespit etmek politikacıların geleceğini belirleyen hususlardır.

Özellikle ferdi beklentileri ve ikbal hevesleri olmayan ve bugünün tabiriyle sivil toplum kuruluşu denilen yapılarda gönüllü olarak yer alan ve toplumun hayır ve menfaati için gayret edenlerin taleplerinin dikkate alınması için illa başlarda bir sopa dolaşmasına gerek olmamalı.

Hele politikacıların, kendilerine gelecek olası taleplerin önünü almak için, muhaliflerine sızdırmalar yoluyla, hayırların önünü kesmeye çalışmaları, açık ve net bir “kendi topuğuna sıkma” girişimi olur.

Zorla güzelliğin olmayacağını tespit eden atalar, üstüne bir de “zorla yenen aş, ya karın ağrıtır ya baş” derken herhalde bu gibi durumları kast etmiş olabilirler.

İçinden gelerek ve isteyerek bu toprakların Müslüman halklarına hizmet götürme hedefinde olanlara bir sözümüz yok. Onların yedikleri ekmek ve aş, ne karın ağrıtır ne de baş…

Neticede ölüm var!

Ve gerçekten sayın yetkililer ve makam sahipleri, o koltuklar geçici, emin olabilirsiniz. Hiçbir sözümüzün ispatı yoksa, sizce makbul değilse bile bundan kaçış yok, biliyorsunuz.

Ölecek ve hesap vereceksiniz, vereceğiz!

Hariçten gazel okumak; Suriye ve Filistin

  Hızlı zamanlarda yaşıyoruz. Günlük hatta saatlik değişimler, olaylar ve bilgiler su gibi hatta esen bir yel gibi akıp duruyor. Bu haber ve...