12 Eylül 2018

Şuurumuz köreldi!


Keskin bir bıçak gibiyiz, genç bir delikanlı gibi; hızlı, dengesiz, deli ve kanlı cümleler kurmaya bayılıyoruz!

Mangalda kül, bahçede gül, kafeste bülbül bırakmıyoruz…

Her konuda sözümüz, her fikre eleştirimiz, her teze bir antitezimiz var.

Hep haklıyız, hep üstün, hep en masum, hep en fiyakalı, hep bir başkayız biz!

Kimseler bizim kadar anlayamadı şu hayatı; şu dini ve şu dünyayı.

Eşimiz, dengimiz gelmedi aleme, boy ölçüşmek kimin haddine kibrimizle.

Dünyanın bütün sorunlarının tek çözümü var; bütün insanlar bizim klonlarımız kadar bize benzemeli, yoksa düzelmez bu devran…

İnandığımız ahirette de kesinlikle; biz en salih, en takva ve en cennetlik olanlarız.Biz girmezsek başka kim girebilir ki zaten cennete? İnandığımızdan çok eminiz, dahası cennet zaten bizim için yaratılmıştır.

Her şeyden çok eminiz, çünkü mü’miniz biz!

Alem de zaten bize teslim olmalı, zira Müslümanız biz!

Ters giden konuların bizle alakası olmasa gerek, bu kadar mükemmel ve kusursuz bir toplumda leke ne arar? Varsa da o biz değilizdir, aramıza karışmış birtakım soysuz, huysuz ve hırsızlardır işte.

Bütün mesele şu ki; kendimizi bile kandırabiliriz ama Allah’ı asla!

Akıbetimizden endişe etmek ve aslında sonumuzun korkusuyla titremek durumundayız.

Allahsız bir adamın rahatlığıyla dünyada saltanat sürebilmek bizim felaketimizdir.

Ahiretsiz bir neslin keyfinde bir nesil yetiştirmek bizim sonumuz demektir.

Hayatın tüm alanlarında peygambersiz insanlarla yarışıyor olmak, bizim yenildiğimizin delilidir.

Bu kadar sözü uzatmanın ve lafı gevelemenin anlamı da yok, neticede anlatmak istediğimiz her şey sözleri de kendi gibi güzel ve büyük, Allah’ınRasulü’nün dilinden gelmiş bize:

‘Bir kavme benzeyen onlardandır.’ (Ebu Davud)

Allah sonumuzu hayır eylesin…

06 Eylül 2018

Menüde İdlib Var!


Yıllardır Suriye ile ilgili haberler ve gelişmeler neredeyse iç işlerimiz kadar bizi meşgul ediyor, etmek zorunda da. Suriye krizi başladığından bu yana eksiklerimizle birlikte ülke ve halk olarak önemli sınavlardan ve dönemlerden geçtik. Geldiğimiz noktada ise artık Türkiye’nin himayesindeki İdlib ile Fırat Kalkanı ve Zeytin Dalı harekatlarıyla kontrol altına alınan alanlar masaya getirildi.

İdlib, şu an ana başlık gibi görünse de herkes devamında Afrin ve Azez-Cerablus hattının gündeme gelmesine kesin gözüyle bakıyor. Rusya’nın nihai amacının tümüyle Suriye topraklarını kendi kontrolünde Baas rejimine teslim etmek olduğunu resmi ağızlardan açıklaması, İran’ın artık -kaba tabirle- parsayı toplama zamanının geldiğini düşünerek yeniden inşa planlarında yer almak için adımlar atması boşuna değil.

Suriye meselesinin başa dönmesini ve krizin başındaki siyasi durumun yeniden ve daha zalimce hakim olmasını istiyorlar. Geçtiğimiz ağustos ayında rejim tarafından sadece hapishanelerde işkence altında ölenlerin sayısının 198 olduğunu düşünürsek yaşanacakları tahmin etmek daha da kolaylaşır.

Evet 31 günde 198 kişiyi işkence ile öldüren bir rejimden bahsediyoruz! İran ve Rusya işte bu rejimin Suriye’nin bir bakıma kurtarılmış tek bölgesi olan İdlib’e de hakim olmasını istiyorlar. Abd ve güdümündeki batı ise kimyasal silahla yapılmadıkça rahatsız olmayacağını açık açık ilan ediyor.

Aynı Abd, Fırat’ın doğusunda bulunan Suriye’nin üçte birine tekabül eden bölgenin sahadaki paravan gücü Pyd tarafından kontrol edilmesinden başka bir şey istemiyor görünüyor. Rusya ve İran ise şimdilik İdlib’ten başka hedefle ilgilenmiyor gibiler. Kuzey Suriye’deki fiili durumdan rahatsız değiller.

Peki bu küçük vilayette ne var?

Aslında İdlib’te ne uğrunda savaşılacak yeraltı zenginliği, ne de yerüstünde uğrunda kan dökülecek bir yatırım var.

İdlib’te son yılların katliamlarından kaçan, tehcire ve sürgüne tabi tutulan gariban bir halk kitlesi ve onları savunmaktan başka suçları olmayan yiğit adamlar topluluğu bulunuyor. Astana süreci sonrası çatışmasızlık alanı olarak ilan edilen diğer bölgeler Rusya destekli İran ve rejim milislerince ele geçirildikten sonra geriye kalan tek yer İdlib…

Türkiye’nin himayesine koşanların son sığınağı İdlib, oradan öte gidilecek başka bir yer olmayan yer İdlib!

Halep’ten, Hama’dan, Deraa’dan ve Duma’dan otobüslerle sürgün edilen sünni halkın toplandığı son nokta İdlib…

Şimdi orayı da ezmek istiyorlar.

Ezmek ve yıkmak; insanların onurlarını, şehirlerin duvarlarını yıkmak istiyorlar. Kadınları ve çocukları öldürmek istiyorlar.

Kaçmak isteyenlerin gidebileceği tek istikamet olan Türkiye’yi yeni bir mülteci kriziyle boğmak istiyorlar.

Abd ile arası bozulan Türkiye’nin dünyada pek az destekçisi olduğunun farkında olan Rusya ve İran üstüne üstüne geliyorlar.

Türkiye’nin elinde çok fazla koz yok.

Muhalif direnişçilerin de çok güçlü silahları yok.

Havadan yağan bombalara kimse engel olamıyor.

Kadın ve çocukları, yaşlıları korumaya sığınak yok.

Rusya ve rejim uçakları hedef gözetmeksizin ateş ediyor!

Saldırgan zalimler hiçbir kural ya da kanun tanımıyorlar…

Gelecek günler zor geçecek ama alnı ak olarak çıkacak olan yine biz olacağız inşallah.

Türkiye belki her şeyi beklediğimiz gibi yapamayacak, belki çok ağır bir savaş göreceğiz, belki büyük bir mülteci akını ile karşı karşıya kalacağız hem de bu ekonomik kriz döneminde…

Ama gelecek insanlık onurunu ayakta tutan adil ve mert Müslümanların olacak, bundan adımız kadar eminiz.

Bunlar da geçecek!

01 Eylül 2018

Şaka mı Yapıyorsunuz?


Abdullah ibni Ömer(ra) şöyle rivayet etti:

Münafıklardan birisi Tebuk seferi hazırlıkları sırasında mescidde, Rasulullah(sas) ve mü’minleri kastederek: ‘Bunlardan daha korkak, bunlardan daha yalancı, bunlardan daha ödlek birini görmedim’ dedi. Bunu duyan sahabelerden birisi, ‘yalan söylüyorsun, sen bir münafıksın’ dedi ve olayı haber vermek üzere Rasulullah(sas)’ın yanına geldi. O henüz Peygamber(sas)’in yanına ulaşmadan nazil olan ayetler şunlardı:

Soracak olursan: 'Biz lafa dalmış şakalaşıyorduk' derler. De ki: 'Allah ile, O'nun ayetleriyle ve Peygamberiyle mi alay ediyordunuz?' Hiç özür dilemeyin. Siz imanınızdan sonra inkar ettiniz. Sizden bir topluluğu bağışlasak bile suçlu olmalarından dolayı bir topluluğu da azaplandıracağız. (Tevbe 65-66)

Bunu duyan münafık devesine binmiş olarak Rasulullah(sas)’e yetişti ve; ‘Ey Allah’ın Rasulü, biz şaka yapıyorduk, yol kolay geçsin diye kervancılar gibi abuk-subuk konuşuyorduk’ diyordu. Rasulullah(sas) ise sadece ayeti okuyor veonun sözlerine aldırış etmiyor, başka bir şey de söylemiyordu. Bir diğer rivayette münafık devesinden inmiş ayakları taşlara takılıp kanayarak Rasulullah(sas)’ın devesinin yanında koşturuyordu ancak O, münafığın yüzüne bile bakmıyordu. (Tefsiri Kebir, c 12, s 71 – İbni Kesir, c 5, s 209)

Tebuk seferi, İslam tarihinin en zorlu seferlerinden biri olarak meşhurdur. Öyle ki bazı sahabe bile bu sefere katılmaktan geri kalmış ve haklarından ayetler nazil olarak tevbelerinin kabul edildiği bildirilmiştir. (Tevbe 102)

Müslümanların madden ve manen ağır bir imtihandan geçtiği o dönemde, yola çıkan orduya katılmanın fazileti de böylece anlaşılmış olur. Onlarla alay edenlerin nifakları açıkça ilan edilmiş ve geri kalanlar ancak haklarında ayet inince tekrar İslam toplumunca kabullenilmişlerdir.

Alay etmek için kurdukları cümlelere dikkat ettiyseniz benzerlerini bugünlerde de söyleyen pek çok münafık olduğunu düşünmeniz işten bile değildir. Hatta öyle ilginç zümreler türedi ki; bırakınız bu gibi korkaklık ithamını, Rasulullah(sas)’in sünnetini şaka konusu yapmaktan bile çekinmeyecek kadar hadlerini aşıyorlar.

Şüphesiz Rasulullah(sas), kendisine tabi olunmak, bütün fanilerden çok sevilmek ve saygı duyulmak üzere Allah(cc)’in seçtiği peygamberidir. O’nunla alay etmeye cüret etmek bir yana hakkında yersiz bir ithamda bulunmak bile imanı yok eden ve sahibini nifaka sürükleyen bir felakettir.

İman dairesine girebilmek için söylenmesi gereken tevhid cümlesinin ikinci ve ayrılmaz parçası, O’nun risaletini ikrar ve ilandır. Bunun bölünmesi, ayrılması düşünülemez zira tevhid cümlesini bize öğreten, tebliğ eden, anlatan Muhammed(sas)’dir. O’na imanda ve teslimiyette en ufak bir şüphe O’nun öğrettiği tevhid cümlesinin ilk parçasından da şüphe etmek olur. Öyle ya, Rasulullah olarak Muhammed(sas)’i kabul etmeyen biri için Allah’ı tek ilah kabul edip ilan etmenin ne anlamı olabilir?

Tevhidi bölme fikrini bu topraklarda ilk ortaya atan ve savunanların daha sonra İslam’a ve bu toprakların tüm değerlerine ihanet edenler oldukları ortaya çıkmadı mı?

Biraz daha basit bir formülle anlatacak olursak; tevhid cümlesinin ilk bölümü olan La ilahe illallah, Kur’an olarak anlaşılırsa, ikinci bölüm olan Muhammedur rasulullah da sünnet olarak görülebilir. Kur’an ve sünnet üzerine bina edilen, büyük bir geçmişin ve muhteşem bir hukuk sisteminin varlığı ise yeryüzünün en değerli hakikati olarak karşımızda duruyor.

İslam, Kur’an ve sünnet temeli üzerine inşa edilen bir dindir. Temellerden sapan duvarlar ne kadar süslü ve sağlam olsalar da çökmeye mahkumdurlar. Temellerin bir kısmını ya da yarısını yok sayarak yapılacak işler ise binadan başka bir şeye benzeyecektir.

Kıyamete kadar devam edecek son ilahi nizamın tüm devirlere ve toplumlara, bütün sorunlar için çözüm üretmesinin yolu sağlam temellere dayanan bir sisteminin olmasıdır. İnsan aklını çalıştıran ancak sınırlandıran, sorgulatan ancak inandıran; asıl sistemi ilahi ancak çıkış yolları bulmayı insani bırakan, adalet ve refahın en fıtri ve güzel yolu İslam nizamıdır.

Bütün teorik anlatımların üstünde bir iman ile, Abdullah’ın oğlu Muhammed(sas)’i herkesten çok sevmeye ve O’nun yaptıklarını taklit etmeye, edemediklerimize üzülmeye ve O’na uymaya gayret göstermeye devam edeceğiz!

De ki, ‘eğer Allah'ı seviyorsanız bana uyun ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah çok bağışlayıcı, çok merhamet edicidir.’ (Ali İmran 31)

20 Ağustos 2018

Mesele Kurban Olmak

Dinin temel hedefi, nihayetinde Allah rızasını elde etmek ve O’na yakınlık temin etmektir. Bu herhalde en çok bilen alimden en az bilen Müslümana kadar hepimizin emin olduğu en net gerçektir. Aksi bir ihtimal en hafifinden riya en büyüğünden ise şirk olarak bilinir ve her bakımdan felakete sebep olacak bir sapkınlıktır.

Bütün mesele Allah rızası yani yakınlık derken kullandığım yakınlık kelimesinin karşılığı ise kurbandır. Kurban; Allah rızası için belirli şartlara haiz hayvanlardan birini kesmektir. Maksat ne kan dökmek ne de et yemektir. Ana gaye Allah’a bir yakınlık temin etmek için bu sünneti yerine getirmektir.

Kurbanlık büyük baş hayvanları da sizin için Allah’ın dininin nişanelerinden kıldık. Sizin için onlarda hayır vardır. Onlar saf saf sıralanmış dururken üzerlerine Allah’ın adını anın. Yanları üzerlerine düşüp canları çıkınca onlardan siz de yiyin, istemeyen fakire de istemek zorunda kalan fakire de yedirin. Şükredesiniz diye onları böylece sizin hizmetinize verdik.

Onların etleri ve kanları Allah’a ulaşmaz. Fakat O’na sizin takvanız ulaşır. Böylece onları sizin hizmetinize verdi ki, size doğru yolu gösterdiğinden dolayı Allah’ı büyük tanıyasınız. İyilik edenleri müjdele. (Hacc 36-37)

Kurban ile ilgili bütün fıkhi meseleleri ve kafanıza takılanları mutlaka ehil alimlere danışarak cevaplandırın ki içinizde herhangi bir tereddüt kalmasın.

Hangi hayvanlar, hangi şartlarda kurban olur ya da olmaz?

Kimler kurban kesmelidir ya da kesmeyebilir?

Kurbanın derisi ya da etinden bir kısmı satılabilir mi? Kasaplara ücret olarak verilebilir mi?

Hepsinden önemlisi çoluk çocuk et yesin diye kesilen hayvan kurban olur mu? Herkes kesiyor biz de keselim diye kesilen kurbanın hükmü nedir?

Bu ve benzeri soruların cevaplarının bayram hutbesinde verilmesi en güzeli olurdu ama araştırmak her akıl sahibi Müslüman için vecibe olduğundan herkes üzerine düşeni yapmak ve yaptığı bir ameli en doğru ve en sahih şekilde icra etmek için bilgi sahibi olmak zorundadır.

Biz bu detaylarla uğraşırken ne hikmetse her sene olduğu gibi yine birileri de çıkıp kendilerince kurbana alternatif çözümler ve fetvalar üretmeye/uydurmaya başladılar.

Kurbanlık bir hayvanı kesmek yerine sadaka ya da bağış gibi isimlerle de bu ibadetin yerine gelebileceğini iddia eden her kim olursa olsun ondan şeytan kaçar gibi kaçın! Zira o Allah’ın dinini tahrip etmek için sağdan saldıran şeytanın bir elçisidir.

Bu din kemale erdirilmiş ve hükümleri sınırlar dahilinde konulmuştur. İbadetleri kesin olarak tayin edilmiş ve gerek şekli, gerekse niteliği Allah ve O’nun Rasulü tarafından konulmuştur. Onlardan sonra ne alim, ne fazıl, ne cahil, ne gafil, hiçbir insanın ibadetlerle oynama, şekillerini değiştirme, zamanıyla oynama, hatta dilini bile tercüme etme hakkı yetkisi yoktur ve olmayacaktır.

Özellikle Ehli Sünnet’in şiar ve alametlerine, toplumlara mal olan ve yüzyıllardan beri ümmetin icması ile uygulanan bir çok amel ve ibadete maksatlı bir savaş açıldığını görmekteyiz. Bu bizim Kur’an ve sünnet temelli şeriatımıza, icma ve kıyasla belirlenen fıkhımıza açılan gizli ve açık savaşın tellalları hemen her konuda Ekber Şah’ın bel’amları gibi muhalefet ile alternatifler üretmeye çalışıyorlar.

Ekber Şah, döneminde Hindistan’da bulunan dinleri birleştirerek kendisini herkesin ilahı ilan etmiş ve hoşuna giden konuları aldığı bu dine İslam’ın  uydurulması işini de bel’am olarak isimlendirilen alimler üstlenmişti. Örneğin bu alimler namaz kılmak yerine Ekber Şah’a secde etmek gerekir ve yeterlidir diye fetva vermişlerdi. Allah, onu İmam Rabbani önderliğindeki Ehli Sünnet eliyle dize getirdi ve saltanatını yer ile yeksan etti.

Tarih boyunca sünnete düşman olan her lideri ve toplumu helak eden Allah, bugün de yarın da bu dini tahrif etmek isteyenleri helak edecek; dünyalarını rezil ahiretlerini de berbat edecektir. Devrimizde bu ifsadı yayanların çoğunlukla safevi ve rafizi uzantıları olmaları da şayanı dikkattir ve onlar da nasiplerini alacaklardır…

Sünnete yapılan saldırıların esas amacının, dinin pratik hayatta uygulanmasına engel olmak ve bir tür teorik bilgi yumağına dönüştürülerek, ehli kitap tarzı bir anlayışla, arzu edenin istediği gibi yorumlayıp, işine gelen konularla amel edip işine gelmeyen meseleleri tevillerle terk ettiği bir oyuncağa çevirmek olduğunu düşünüyorum.

Sünnetsiz din ile kurban olunamayacağı gibi, sünnetsiz Müslüman da olunmaz!

15 Ağustos 2018

Suriyeliler Bayram Tatiline mi Gidiyor?

Son yıllarda ülkemizde yaşayan Suriyeli kardeşlerimize saldırmak ve aleyhlerinde bir kamuoyu oluşturmak isteyenlerin her bayram yaptığı bir dezenformasyon var. ‘Suriyeliler bayram tatili için ülkelerine gidebiliyorlarsa geri dönmesinler orada kalsınlar’ şeklinde özetlenebilecek bu anlamsız tavır ilk anda pek çok samimi insanın da kafasını bulandıran altyapısı tabii ki çürük faşist bir söylemdir.

Suriye gerçeklerinden haberi olmayan halkın buna inanması çok kolaydır. Ancak etkili ve yetkili hatta gazeteci veya aydın gibi çağdaş sıfatlara haiz bazı gönüllü Türkiye aleyhtarları ve Esed taraftarları bu propagandayı yayarak toplumda Suriyelilere karşı bir nebze var olan rahatsız kesimi tahrik etmek ve çıkabilecek olaylardan nemalanmak istiyorlar.

Bir toplumda ne sebeple olursa olsun çıkacak herhangi bir kavga yahut daha ileri seviyedeki bir karışıklıktan medet uman, hoşlanan veya memnun olan o toplumun dostu değildir, kardeşi de olamaz!

Bize düşen her platformda gerçekleri aktararak insanları doğru bilgilendirmek ve bilgiye dayalı birer kanaat sahibi olmalarına yardımcı olmaktır. Bu bağlamda şahitliğimizi yerine getirmek İslami bir vecibedir.

Lütfen şu maddeleri dikkatlice okuyunuz:

Suriyeliler bayramda Suriye’ye değil, Türkiye’nin kontrolünde olan bölgelere yahut Türkiye himayesindeki muhaliflerin kontrolündeki bölgelere gidip geliyorlar. Bu da Suriye’nin halen çok küçük bir parçasına tekabül ediyor. Fırat Kalkanı bölgesi ile İdlib şehri…
Bu gidişlerin amacı tatil değil zira Suriye’nin bu bölgesinde tatil yapılabilecek imkan ve ihtimal bulunmuyor. Ancak akraba ziyareti, mezar ziyareti, halen mümkün olan bazı resmi işlemler, yıkık evlerinin durumuna bakmak, şartları görerek geri dönüş imkanı araştırmak gibi amaçlarla gidiyorlar ve imkan bulan geri dönmüyor. Örneğin geçen Ramazan bayramı için ülkesine gidenlerin yaklaşık 3000 kişisi geri dönmedi.
Suriyelilerin gittikleri bölgelere bizim yardım kuruluşlarımız, askerlerimiz hatta gerekli izinlerle sivil vatandaşlarımız da giriş yapabiliyorlar. Gerek yardım götürmek gerekse durumu yerinde incelemek isteyen gazeteci yahut değil herkes o bölgeleri ziyaret edebiliyor. Resmi görevlilerimiz, eğitim kurumları ve posta hizmetleri veren kurum çalışanları gibi bir çok insan güvenle oralarda dolaşabiliyor.
Astan süreciyle ‘Gerilimi Azaltma Bölgesi’ olarak ilan edilen yerlerden halen Türkiye himayesinde bir çok Suriyelinin tehcir edilerek sığındığı tek bölge olan İdlib kırsalı nüfus yoğunluğu ve sosyal şartlar bakımından buradan gidebileceklerin kalmasına imkan sağlamaktan çok uzaktır. Aksine sınırlar açılacak olsa oradan ülkemize gelmek isteyen milyonların varlığı bir gerçektir.
Bu bölgeler Türkiye’nin himayesiyle kısmen güvenli oldukları için insani dolaşımlar mümkün olmakla birlikte rejim ve Rusya tarafından teröristler bahane edilerek sık sık bombardımanlar yapılabilmektedir. Ancak fiili bir savaş durumu olmadığı için ziyaretler devam edebiliyor.
Bu bölgelerde iş imkanları yok denecek kadar azdır. Misafirlerimiz hayatlarını normal şekilde devam ettirebilmek için iş ve barınma ihtiyaçlarını, çocuklarını büyütme ve yetiştirme imkanlarını ancak ülkemizde bulabilmektedirler. Ziyaret sonrası geri dönmelerinin en büyük sebebi iş ve barınma imkanlarıdır. Suriye’de yaşanacak bir normalleşme ve yeniden yapılanma durumunda ülkemizde bulunan Suriyelilerin büyük çoğunluğunun geri döneceğinden kimsenin şüphesi yoktur.
Bütün bunların yanında Kuzey Suriye’de son dönemde yapılan kamuoyu yoklamalarında ve kanaat önderlerinin açıklamalarında beyan edilen halkın yaklaşık olarak yüzde sekseninin Türkiye’ye ilhak edilmek istedikleri de yaşanan sürecin ülkemiz ve halkımız adına onur verici yönü olarak kayıtlara geçmelidir.
Kızılay verilerine göre; Suriye’de her bir saatte 50 civarında aile evlerini terketmek zorunda kalıyor ve Suriye’nin içinde 6.500.000 sürgün edilmiş insan derme çatma çadırlarda ve barakalarda, Türkiye sınırına yakın yerlerde yaşıyor.
Türkiye’de bulunan 3.5 Milyon Suriyeli misafirin neredeyse tamamının akrabaları, kiminin anne-babası, kiminin Suriye’de topraklarını savunan kocası-oğlu, kiminin kardeşi bu derme çatma çadırlarda barakalarda hayata tutunmaya çalışıyor.
Suriye’ye bayrama gidenleri Bodrum’a tatile gidenlere benzetip halkın kafasında yanlış algı oluşturanlara, o bayram ziyaretinde öldürülmüş babasının, anasının, yavrusunun, yavuklusunun mezarına sarılıp gözyaşı döken insanları göstermek mümkün değil ama merhamet ve akıl sahibi herkes biraz düşündüğünde daha normal bir anlayışla olaylara bakabilecektir.
Afad verilerine göre; Türkiye’ye sığınan 3.567.130 Suriyelinin 1.631.630’u (%46) Çocuktur. Kadın, çocuk ve 65 yaş üzeri yaşlı nüfus oranı da %71’dir.Bu korunmaya muhtaç kırılgan kesime destek veren erkek nüfus oranı da %29’dur. Erkekler gitsin ülkesine ifadesi de bu anlamda gerçekçi/insani değildir.

Evleri başına yıkılmış ailelerin, işkence merkezlerinde sistematik tecavüze uğramış kadınların, gözleri önünde babası infaz edilmiş çocukların korumasız bir şekilde o cehenneme gönderilmesini istemek Suriye gerçeklerini bilmemek ya da insan onurunu hiçe saymak anlamına gelir.

Suriye krizini Türkiye çıkarmadı, ama krizin dindirilmesi için 2011’den bu yana çok yüksek bedeller ödeyip insani bir duruş sergiledi. Bunu onurla devam ettirmek ve sonuna kadar mazlumların yanında olmak tarihimize altın harflerle yazılacak bir duruş olacaktır.

Son olarak herkesi anlarım da Müslümanlıktan, kardeşlikten dem vuran ve İslam tarihini, coğrafyayı biraz bilen, son bin yıllık hikayemizi okumuş birinin Suriyelilerden rahatsız olmasını ve bu şenliklere katılmasını anlayamıyorum.

Bu topraklar; mülteci yurdudur, gariban toprağıdır, mazlumların vatanıdır, imparatorluk özetidir…

31 Temmuz 2018

Çocukları öldürmeyin!

Dünya kurulalı beri herhalde en kadim çağrılardan biridir bu; çocukları öldürmeyin efendiler! Size düşman olan bir halkın çocukları da olsalar, sizin nefret ettiğiniz bir milletin evlatları da olsalar, yurdunuza ihanet edenlerin çocukları da olsalar, akil-baliğ olmamış çocukları öldürmeyin…

Yeryüzü şehirlerinin anası Mekke’de, şirkin ve zulmün kol gezdiği devirlerde, insanlara İslam’ın ilk çağrılarından biri de bu idi; çocuklarınızı geçim korkusu yahut kız oldukları utancıyla öldürmeyin!

Devirler değişti, nesiller değişti ancak bu basit vahşet değişmedi. Bütün zalimler çocuklara el uzattılar, bütün hainler çocukların dirilerini de ölülerini de kullandılar.

Yakın geçmişte Suriyeli göçmen çocukların cesetlerinin kıyılara vurmaya başlaması ile yeniden çocuklar insanlığın gündemine girmeyi başardı. Kendi ülkelerinde, sokaklarında güven içinde koşuştururken tepelerine bombalar yağdıran müstekbir zalimlerden bahsedilmeden, anne-babalarını yok eden katil sürülerinden hesap sorulmadan, kuru bir duygusallıkla ölen çocuklara ağıtlar yakıldı.

Suçlu arandı hep ve herkes sevmediklerini katil ilan ederek bu çocukların faili meçhuller zümresine katılmalarını sağladı.

Şimdilerde Ege sularında can veren bazı masum çocuklar sebebiyle yine duyar gösteren zümreler ortaya çıktılar ve kimseye bırakmadan tüm acıları onlar çekmeye daha doğrusu acıların da ekmeğini yemeye çalışıyorlar.

Ege’de boğularak can veren tüm masum çocuklar gibi fetö sebebiyle kaçan ailelerin çocuklarının ölümü de yürek sızlatan bir hüzün sebebidir. Ancak bu ve benzeri tüm ölümlerin bir numaralı müsebbibi daha iyi bir hayat hayali kuran ebeveynlerdir, kızılması gereken ilk sorumlular onlardır.

Allah, hiçbir anne-babaya çocuklarını tehlikeye atarak müreffeh bir hayat kurma vazifesi vermedi. Sabır ve tevekkülle mevcut şartlarda en güzel hayatı sunmak ebeveynlere de çocuklara da yeterli olmalıydı.

Ayrıca bu hazin ölümler üzerinden duyarlılık gösterenlerin hiçbiri açık bir çözüm önerisi sunmuyor. Bekledikleri nedir bilmiyoruz. Çocuk sahibi zanlılara özel muamele ya da af mı istiyorlar? Sahillere de duvar örülmesini mi istiyorlar?

Gerek farklı bir ülkeden mülteci olarak, gerekse bu ülkeden bir soruşturma sebebiyle kaçan biri, hem kendi canının hem de çocuklarının sorumluluğunu kamu vicdanına terk ederek ölüme koşuyorsa kimsenin yapabileceği bir şey kalmıyor maalesef…

Masum bir çocuğun, herhangi bir sebeple, herhangi bir yerde can vermesi, anne-babasından ve suçlarından bağımsız olarak hüzünlü bir trajedidir.

Allah, bu zavallı çocukların ebeveynlerine akıl-fikir versin ve nesillerini muhafaza eylesin, ıslah etsin.

‘Bir de geçim korkusuyla çocuklarınızı öldürmeyin, onlara da size de rızkı biz veririz. Şüphesiz onları öldürmek çok büyük bir suçtur.’ (İsra 31)

16 Temmuz 2018

Günahların şöhretini artırmayın

Önce medyanın latince medyum kelimesinin çoğulu olduğunu hatırlatarak başlayalım. Medyumlar yani insanları geçmiş ve gelecek hakkında verdikleri yalan ve yanlış bilgilerle haktan saptıran, kendileri de sapıklıkta önder olanlar.

Günümüzde artık her tür görüntülü, sesli ve basılı yayın kuruluşuna medya denilmesi arka planında bu tehlikenin olduğunu unutturmamalı.

Medya, bu işi para için yapan ve temel yaklaşımı kazanmak olan bir kapitalizm ürünüdür. Üreticileri, tıpkı sahte makine yapanlar gibi gerçeğini bulamadıklarında yahut daha ucuza mal etmek istediklerinde sahte haberler, görüntüler ve seslerle kazanmaya çalışırlar.

Genel geçer bir kural gereği bazı yalanları yayabilmek için insanların güvenini sağlama mecburiyeti olduğundan, her söyledikleri elbette yalan olmayabilir. Haber ağı dünya üzerinde en hızlı işleyen algı yönetim sistemidir.

Sahih ve sağlam bilgiye ulaşmak günümüzün en zor işlerinden biri olduğu halde hemen hepimiz duyduğumuz herhangi bir haberle ahkam kesmekten geri durmayız. Yalanları defalarca ortaya çıkan medya kuruluşları geçmişin medyumları gibi bir şekilde insanların gözündeki yerlerini korumayı başarırlar.

Bazen haberin ya da bilginin yalan olmasına gerek kalmadan da yeterince(!) zarar verilebilir. Toplumda günahların ve aşağılık işlerin sıradanlaşmasını sağlamak en az yalan haber yaymak kadar lanetli ve tehlikeli bir iştir.

Cinnet getiren anne/baba yahut intihar eden öğrenci/genç haberlerinin büyük puntolarla yayınlanmasının ne mağdura ne de topluma bir faydası olmadığı gibi, bu aşırı örneklerin hayatın bir parçası veya olağan bir gelişme gibi görülmesi büyük bir tehdittir.

Yeni nesillerin manen tahkim edilemeyen zayıf ruhları, çağdaş cahiliyenin dişlileri arasında sıkıştığında kaçmak için yol olarak gündemi sıkça meşgul eden intihar yahut cinayet gibi her halde felaket olan yöntemlere sapabilmektedir.

Günahların yaygınlaştığı ve alenen işlendiği bir devirde bunları haber yapmamak yahut hiç değilse çocukların ve gençlerin gözlerine sokmamak kolay yapılabilecek bir hayırlı davranıştır.

Bankalar her köşe başında yer alabilir ama bizim dediğimiz medyada reklamı yer alamamalı, içki her köşe başında satılabilir ancak bizim dediğimiz medyada reklamı yayınlanamamalı, cinayet her gün işleniyor olabilir ancak bizim medyamızda reklamı yapılmamalı, fuhuş sokaklarda dolaşabilir ancak bizim medyamızda reklamı yapılmamalı, bu örnekleri aynı formatta uzatmak mümkün…

Günahın kötülenmesi bile onun reklamına dönüşebilirken, sözüm ona objektif habercilik adına her türlü melanetin ekranlara, sayfalara taşınmasının savunulabilir bir tarafı yoktur.

Magazin haberciliğinin artık normal bir haber dalı sayılması en az fahişeliğin normal bir meslek sayılması kadar büyük bir ahlaki tehlikedir.

İnsanların gözleri, kulakları ve gönülleri de kirlenir, en az ellerinin ve ayaklarının kirlenebildiği kadar!

Kirli gönül, göz ve kulakla; hakka tabi olmak, hakkı temsil etmek, hak üzere yürümek ve hakkı söylemek pek kolay olmayacaktır.

Alimlerimiz, insanları günahtan ve günah işlemekten utanmayan fasıklardan korumak için onların ifşa edilmesini ve anlatılmasını gıybet olarak görmediler. Şüphesiz maksatları maslahattı. Onlar bununla günahların sakız gibi ağızlarda çiğnenmesini, normalleştirilmesini, nesillerimizi ifsad edenlerin desteklenmesini kast etmediler.

Ancak ve sadece Müslümanları şerlerinden korumak için fasıkları ifşa ettiler ve günahlardan tiksindirmek için çirkefleri kimseyi bulaştırmadan gösterdiler.

Gazeteleri, televizyonları hatta radyoları ve internet siteleri ile insanımızı ve neslimizi bozan, ahlak ve din tanımayan, helal yahut haram bilmeyen, fayda veyahut zarar düşünmeden sadece kazanacağı parayı hesaplayan medya maymunlarının,hiç bir insani ve dini değer tanımadan, adeta düşman kahreder gibi bir gayretle bozgunculuk yaptıklarını görmek ve onlara malzeme vermemek zorundayız.

Çocuklarımızın etleri ve kanları ile enerji sağladıkları imparatorluklarının dişlileri arasına attığımız her bilgi ya da haber bize büyük veballer olarak geri dönecektir.

Örnek vermekten hiç hoşnut olmasam da Avrupa medyası ülkelerindeki korkunç intiharları ve cinnet haberlerini gizlemeleri gerektiğini çok acı tecrübelerle öğrendiler. Biz de bugün onların başladığı yerdeyiz.

Gayya kuyusuna her atılan taş bir gün dibe varacak ve büyük bir gürültü koparacaktır. Bir taşta biz atmayalım!

Hariçten gazel okumak; Suriye ve Filistin

  Hızlı zamanlarda yaşıyoruz. Günlük hatta saatlik değişimler, olaylar ve bilgiler su gibi hatta esen bir yel gibi akıp duruyor. Bu haber ve...