28 Kasım 2018

Cehalet ve acziyet


Bizim toplumumuzun temel dinamiği ilimdir. Yaratılışımızdan varlığımızı sürdürdüğümüz dünya hayatımız boyunca kendi aramızda ve diğer varlıklara karşı her alanda üstünlüğün sebebi de budur.

Çok bilen, bilgiyi doğru kullanan halklar diğerlerine üstün gelmiştir. Silahlar yapmak için kullanılan bilginin silahlardan güçlü olduğunu söylemek yanlış olmaz. Artık klasikleşen ‘kalem kılıçtan keskindir’ kelam-ı kibarı bu gerçeğin genel bir kabulünü gösterir.

Geçmişte yaşanan ve yüzyıllar sonra hala hasretle yad ettiğimiz ‘güzel ve kutlu günler’ ancak ilme ve ilim sahiplerine layık oldukları makam ve ihtiramın gösterilmesi ile meydana çıkmıştır. Dün ve bugün yaşadığımız zor ve kötü devirler de ilmi ve alimleri kaybettiğimizdendir.

Bunu sadece dini ilimler bağlamında söylemiyorum. Gerçi bizim anlayışımızda dini ilimlerle fenni ilimlerin sert bir ayrımı ya da karşıtlığı söz konusu değildir. Sadece faydalı ve faydasız olarak sınıflandırır ve faydalı olan ilimlere sahip çıkarız, öğreniriz. Faydasız işlerden ve ilimlerden uzak durmakla kendimiz ve toplumumuz için hayrı ve menfaati hedefleriz.

Cehalet her şeyden önce acziyetin ve kifayetsizliğin temelidir. İlmin olmadığı zemin, bir nevi bataklık gibidir; onda ne bir ürün yetişir, ne de insanlara bir fayda beklenir. Daha da kötüsü, içine düşen çırpınmakla kurtulamaz, aksine daha da batar.

Cehalet bir çaresizlik bitkisidir. Yetiştiği bataklığı daha da pis, içinden çıkılamaz ve zararlı hale getirir.

Ve hepsinden beteri, cehalet; ilme ve ilim sahiplerine hürmeti kaybetmektir. İşte tam da bu noktada acı bir hakikat cehlin suratını tokatlar:

İlmi ve ilim sahiplerine saygısı olmayan ilim öğrenemez!

İlmin ve ilim sahiplerinin değerini kaybettiği toplumlar için bir çölleşme ya da bataklıklaşma süreci başlar. Çünkü çok su da öldürür, susuzlukta! Bataklığın öldürmesi yani cehaletin öldürmesi, hayatın sonu ermesi değil anlamını kaybetmesidir.

İlim, insanı yaşatmıyorsa yani hayatın gayesine ulaştırmıyorsa, aşırı sulanmış ve bataklığa dönüşmüş bir arazi demektir.

Alimlerin azciyeti, ilmin değerini kaybetmesi ile varılan bir bataktır. Bundan tek sorumlu, ilmin değerini bilmeyen biz sıradan insanlar değilizdir elbette, alimlerin kendileri de ilimlerini layık olduğu yücelikte tutmakla yükümlüdürler.

Dünyalık bir takım ucuz menfaatler uğruna, idarecilere ya da zenginlere yaranmak için ilimlerini ayağa düşüren alimlerin akıbeti biz cahillerden pek güzel olmayacaktır.

Şahitlik edeceğim bir hakikat olarak; ‘ilme hürmeti olmayan ne kadar öğrenirse öğrensin alim olamıyor, alime hürmeti olmayan ne kadar okursa okusun öğrenemiyor, ilmin izzetine sahip çıkamayanı ilim yüceltmiyor’.

Bugün yaşadığımız fetret devri; cehaletin yaygınlık kazanması ile ilmin kenarlara, köşelere itilmek yoluyla gündemden, hayattan ve insanlardan uzaklaşmasıdır. İnsanlığın peygamberlerden mahrum kaldığı ‘boş’ dönemlere ‘fetret devri’ denilir aslında. Bu aynı zamanda ilimden mahrum kalmanın adıdır.

Çözmemiz gereken en büyük sorunumuz, bu cehaletimiz ve alimlerimizin acziyetidir.

23 Kasım 2018

Hürmetsiz/saygısız olmuyor


Okuduğumuz, dinlediğimiz, sevdiğimiz ve beğendiğimiz ne kadar güzel insan varsa, istisnasız hepsinde bir şahsiyet kalitesi ve göstergesi olarak, insanlara saygı ve değer yani hürmet görürüz.

İster arka planına İslam’ın haramlarını ekleyerek güçlendirilmiş bir hürmet deyin, ister kuru batılı insan hakları bağlamında saygı deyin, hangi kelimeyle söylendiğinden bağımsız olan gerçek; muhataplarımıza asgari de olsa değer vermeden herhangi bir muamele yaptığımızda karşılığının dostluk ya da yakınlık olmayacağıdır.

Biz vahiy temelli düşünen Müslümanlar için ise, davranış ve değer yargılarımızı tayin eden temel mihenk elbette Allah(cc)’in tayin ettiği kural ve kanunlar bütünü olarak dindir. Din bize, diğer insanlar, hatta canlılar ve daha da ötesinde tüm varlıklar için bakış açısı, davranış biçimi tayin eder.

Yeryüzü ve gökyüzü bize bir emanet olarak verilen, kullanımı bize ait lakin, sahibi bizim ve her varlığın Rabbi Allah(cc) olan, geçici kullanım haklarını elde edebileceğimiz varlıklardır. İnsan temelli kullanımlarda bile başkalarının hukukunu çiğnememek olarak, mutlaka göz önünde bulunduracağımız bir kural vardır.

Hiç kimse, yalnız kendi menfaat ya da kazancını düşünerek, başkalarının zarar görmesine sebep olma hakkına sahip olamaz. Kişisel haklarımız yani helallerimiz başkalarının kişisel hakları ile sınırlıdır yani haram kılınmıştır.

Tarlasının sınırını komşusunun tarlası içine kaydırmak, kaldırımda yürüyenlerin yoluna engel koymak, trafikte hakkı olan yolu birinden gasp etmek, kasten birini korkutmak hatta bir hayvanı ürkütmek gibi günlük karşılaşabileceğimiz ve bize basit gibi görünen hak ihlalleri hesap gününde karşımıza çıktığında çok şaşıracağımız kesin gibi…

Düşünsenize, mahşer meydanında bin bir cefa ile geçmiş, tam hesaplar başlamışken, ben de kendime baya güveniyorum zaten, hayırlısıyla cennete gideceğim umuduyla ilerlerken, aniden biri çıksa karşımıza; ‘sen falan gün falan yolda ilerlerken arabanı üstüme sürüp beni korkutmuştun, ver hakkımı yoksa gidemezsin’ dese!

Bu sadece bir değil, beş değil, neredeyse her gün defalarca tekrar etmiş ve kitaplar küçük ya da büyük ne varsa kaydetmiş, her bir adımın, kelimenin ve hatta nefesin hesabı soruluyor!

Kitap (amel defteri) konulmuştur. Suçluların onun içindekilerden dolayı korkuya kapıldıklarını görürsün. ‘Yazık bize! Bu kitaba da ne oluyor ki, küçük büyük hiçbir şey bırakmayıp saymış’ derler. Yaptıklarını karşılarında bulmuşlardır. Rabbin hiç kimseye haksızlık etmez. (Kehf 49)

Biz dünyada sorulacak hesaplardan çok ahirette verilecek hesabın endişesini taşıdığımız için farklıyız.

Biz işte tam da bu yüzden; insanlara, hayvanlara ve tüm kainata karşı herkesten daha hürmetkar ve herkesten daha sadık ve herkesten daha saygılıyız.

Biz işte tam da, kul hakkı dediğimiz ve ancak ilgili kula hakkı ödenmesi karşılığında ya da helal edilmesi şartıyla hesabından kurtulacağımız bir değere, bir kurala ve hatta bir kanuna sahip olduğumuz için; yerin ve göklerin, insanların ve hayvanların hukukunu koruyan medeniyetler inşa ederiz.

Kurdun kuzu ile yoldaşlık edişinin bir efsane olmaktan çıkması, ancak bizim bu anlayışımızla kuracağımız bir toplumla mümkün olabilecektir.

Ahiretin hesabını hesaptan çıkardığımızda, geriye bizden pek özel bir şey kalmaz! Kendileriyle yarışma azminde olduğumuz çağdaş emperyal sistemlere karşı dünyalık hesaplarla başarılı olma ihtimalimiz de pek yoktur.

Emiru’l Mu’minin Ömer(ra)’in savaşa giden orduya yazdığı mektupta dediği gibi; ‘onlara ancak haramlardan sakınmamız, farzlara sarılmamız ile üstün gelebiliriz.’ Takva yalnız ahirette değil dünyada da üstünlüğün tek yoludur, ölçüsüdür.

20 Kasım 2018

İnsanın Şımarıklığı


Her şeyi aklımıza, mantığımıza, anlayışımıza uydurmaya çalışıyoruz. Kafamıza uymayan adamlarla arkadaşlığı bırak, dinde kardeşliği bile tatil edecek kadar benciliz. Hoşumuza gitmeyen havalara bile kızıyor, tadını beğenmediğimiz meyvenin yetiştiği ağaca saldırıyoruz.

Bilmem kaç bin yıldır şu dünyada insan olarak yaşadık ve kim bilir daha kaç nesil yaşayacağız. Herhangi bir şekilde, kendimizde bir değişiklik yapma iradesine sahip değiliz. Bütün bir insanlık birleşsek ve şu insan kulağının yeri, ya da gözünün yeri şurasında olsaydı daha kullanışlı olurdu diyebilecek kadar bir marifetimiz asla olmadı.

Dünyanın varlığının sırrını araştıran en akıllı ve en bilimsel çalışmaların sonunda vardığımız nokta; “aslında dünya bu haliyle, bu olduğu noktada olmamalıydı” demekten öteye geçemiyor. Uzayın sonunu arıyoruz ve bilmem kaç milyar ışık yılı gittik hala sınırlarını tahmin bile edemiyoruz. Biraz fazla kafa yoranımız aklını yitiriyor.

Çok büyük medeniyetler kurduk, muhteşem şeyler keşfettik ama 6 ay buzun içinde donmuş halde bekledikten sonra, ısınınca canlanıp zıplayan kurbağanın sırrını kimse çözemiyor. Buna benzer, bilimin ya da çok gelişmiş insan aklının almadığı, anlamadığı, anlayamayacağı sayısız olay, canlı çevremizde dolaşıp duruyor.

Acizlik ve zavallılığımızı idrak ettiğimiz, iman noktasında bile mırın-kırın etmekten geri durmuyoruz!

Allah(cc)’ı imanımızla minnet altında bırakmaktan ve Müslümanlığımızla diğer Müslümanları minnet altına almaya çalışmaktan geri durmuyoruz. Ben Müslüman olmasam dünyada İslam yok olacaktı gibi bir aptal ve ahmak egonun yansımalarını dillendirmekten vazgeçemiyoruz.

Azıcık söz etmeyi becerenlerimiz hikmetin ağızlarında mahkum olduğu zannına kapılırken, birazcık iş yapanlarımız dünyanın onun gücüyle döndüğü iddiasına sapıyor!

Hepsinin tabii ki bir izahı var, hadi bunları insanlığımıza verdik diyelim. Ya Allah(cc)’in ayetlerinin ve yaptıklarının kendi aklına ve mantığına uyması derdinde olanlarımıza ne demeli?

Nasıl bir ilaha inanıyoruz ki, her dediği bizim aklımıza uymak zorunda olsun?

Nasıl bir Allah(cc)’a ibadet ediyoruz ki, her emrinin hikmetini bize bildirmek zorunda kalsın?

Nasıl bir rabbe teslim olduk ki, her yarattığı şeyin bizce bir anlamı olsun?

Adana’da kan donduran olay…
Adana’da kan donduran olay…
Neden Allah(cc), yarattıklarına hesap versin?

Neden Allah(cc), kullarının aklına uygun işler yapsın?

Allah(cc), dilediğine dilediği kadar ilim verir, hikmet verir. İşlerin sırrını öğretir ya da öğretmez. Dileyen iman eder, dileyen de etmez.

Kaderi sorgulayanların da kaderini takdir eden O’dur!

Şımarıklık etmenin alemi yoktur. Bizim gibi basit insanların ve kurumlarının bile sözlerine ve işlerine kafamız yatmıyorken, hangi cüretle Rabb’ul Alemin’e hesap sormaya, kelamını mantığımıza uydurmaya kalkabiliriz?

İnsan, efendi olmalı.

İnsan, mütevazi olmalı.

İnsan, aczinin farkında olmalı.

18 Kasım 2018

Önder Alim Sıkıntımız


Toplumlar; altında bir çok sebepler yatan, geniş zamanlarda inşa edilen bir sosyal karaktere sahip olurlar. Tıpkı insanların yetişmesi gibi nesillerin ve oluşturdukları toplumların da bir büyüme, gelişme ve kemale erme süreçleri vardır.

Fıtratın gereği olarak, her insanın ve her insan topluluğunun yapısında, en değerli taş şüphesiz dindir. Neye, nasıl inandığımız bizi biz yapan en net göstergemizdir. İnançsızlık yahut ateizm bile bir inanç ve neticede bir dindir.
Para ya da kadın kendisine tapılan bir ilah olabilir. Taştan ve tahtadan yontulan bir takım şekiller, insanlardan bir kısmının putu olur ve onlara ibadet ederler.

Düz söylendiğinde anlamsız ve mantıksız gelse de insanlık tarihi boyunca gelmiş ve geçmiş bir çok toplum kendi elleriyle yonttukları putlara tapınmış hatta tapınılmasını kanun edinmişlerdir.

Üzerlerine çok gidildiğinde, tıpkı Habeş Necaşisi Eshame’nin yanında Müslümanlara karşı putlaraı savunan Sühely bin Amr(ra)’ın dediği gibi; “biz putlara değil onların temsil ettiği manaya tapıyoruz” derler.

Aziz ve Celil olan bir tek Allah(cc)’a iman eden Müslümanlar, dünyanın bütün putlarının ve putperestlerinin söylem ve eylemlerini iptal edecek iman ve ilme sahiptirler. Neyi, nerede ve ne zaman yapacağımıza dair elbette önderlerimize yani alimlerimize kulak vermek zorundayız.

Ancak fetret devrinin bir neticesi olarak, İslam’ın ve kurumlarının tatil edilmiş olması özellikle din hususunda kime tabi olunması gerektiği konusunda da büyük sapmalara ve çıkmazlara yol açmıştır.

Kimdir kendisine tabi olunması ve adımlarımızı ona göre ayarlanmamız gereken alim?

Çok şeye söylenebilir. Çok tarifler yapılabilir. Sevdiklerimizi ve tabi olduklarımızı hiçbir değerlendirme ve teste tabi tutmadan peşinden koşulacak alimler görebiliriz. Sonuçta bizi götürdükleri yer dünyada rezalet, ahirette felaket olabilir.

Kendimize ve neslimize değer veriyorsak sorgulamak zorundayız. Ahiret kaygımız varsa, tir tir titremek durumundayız. Ya peşinden gittiğimiz bizi ateşe götürüyorsa?

Kalpleri açıp bakma imkan ve ihtimalimiz yoktur!

Medeniyetlerimizin temellerini kuran alimlerimiz bizim en muhtaç olduğumuz önderlerimizdirler. Bu büyük gereklilik ve mecburiyet bizim rastgele ve yanlış insanların peşine takılmamızı gerektirmez.

Bir alimi tanımak için en kestirme yol, onun sünnete riayet konusundaki hassasiyetidir. Zira Rasulullah(sas)’in varisi olacak birinin O’na en çok benzeyen olması kaçınılmaz değil midir?

“Erdoğan güçlü ve akıllı bir adam!”
“Erdoğan güçlü ve akıllı bir adam!”
Bunu kısaca özetlersek, önder bir alimin vasıfları şunlar diyebiliriz:

Allah(cc) ile arasında takva, halk ile arasında tevazu, dünya ile arasında zühd ve nefsiyle arasında savaş.
Takva; helaller ve haramlara riayetin yanında şüpheli şeylerden de kaçınması, farzların yanında sünnete ve en küçük hayırlara uyma hususunda hassas olması olarak özetlenebilir.

Tevazu; halkı küçümsememesi, sorularına cevap vermeye gayret etmesi ve onları hayırla ve güzel nasihatle Allah’ın dinine davet etmesidir. Ulaşılabilir bir makamda olması şarttır. İnsanların yüzünü göremediği, sorularını soramadığı birinin önderlik etmesi muhaldir.

Zühd; fakir olması değil, dünyadan ve dünyalıklardan yüz çevirmesi demektir. Yöneticilerden gelecek maddi destekleri reddetmesi, insanlardan bir şey istememesi ve kendisinde olanları halka dağıtması olarak tarif edilebilir.

Nefsiyle savaşmak ise, her halde hem en zayıf müslümanın hem de en güçlü alimin ölünceye kadar asla bırakamayacağı bir kavgadır. Kendini kurtulmuş ve birtakım amellerden müstağni gören, hayra ve salih amellere ihtiyacı yokmuş gibi davranan her insan helak olmaktan kurtulamayacaktır.

Bu giriş cümleleri tabii ki meselenin tamamı değil ve tabii ki her söz gibi eksik ve yanlışı vardır.

Fakat değişmeyecek kuralımız şudur:

“Hatasız” alimlerden uzak durun ey Müslümanlar!
“Masum” alimlerden uzak durun!

Biz; günah işleyen ve tevbe eden, en küçük salih amellere ihtiyacı olan, bizi ve sair insanları hayra teşvik ederken o hayırlar konusunda en önde kendisi koşan, mütevazi, mücahid, müttaki ve zahid alimlere tabi oluruz. Hakkı söylemek, temsil etmek, hak ile amel etmek ve batıldan yüz çevirmek konusunda da örnek olacak alimlere tabi oluruz.

Allah(cc) akıbetimizi hayreylesin…

14 Kasım 2018

Provoke Oluyoruz


İnsan, his sahibi bir yaratıktır.

Üzülmek, acımak, kızmak yahut sevmek, saymak, özlemek…

Tepki veririz biz ve bu bizi insan yapan belki de en değerli özelliktir.

Ruhsuz, tepkisiz, sessiz kalmak bizim için kişilik sorunudur! Hayattan kopmak, benliğini yitirmek, kendini kaybetmektir.

Kızılacak şeylere kızmak ve sevilecek şeyleri sevmek ise normal bir insandan beklenecek, belki de en sıradan hislerdir.

İnandığımız şeylerin aksini gördüğümüzde; güzelliklerin saldırıya uğradığını ya da çirkinliklerin ortalığa döküldüğüne rastladığımızda bizim için birkaç yol vardır:

Elimizle o durumu düzeltmek
Dilimizle düzeltilmesi için uyarmak
Kalbimizde duyduğumuz rahatsızlıkla oradan ayrılmak.
Elle düzeltme işi devletlere aittir, dille uyarmak ise ehline yani âlimlere kalır. Bize düşen ise sessiz sedasız bir boynu bükük olarak orayı terk etmektir.

Arada aramızdan birileri, dayanamaz patlar ve ne düzeltmek, ne de engellemek maksadı olmaksızın, sadece içinden kopup gelen öfke ve dayanılmaz bir hisle karşı çıkar bazı şeylere; bağırır, üstüne yürür bazı şeylerin, dizlerini döver bazımız…

Marufun; iyi ve güzel olan her şeyin insanlığa aktarılması bir Müslüman için dünyada yapılacak en değerli iştir. Münkerin; kötü ve çirkin olan her şeyin terk edilmesi için çalışmak, anlatmak ve belki de feryat etmekte öyle.

İyiliği tavsiye edemeyen ve kötülükleri reddedip, terk edilmelerini söyleyemeyen birinin insanlar içinde yapacak pek bir işi kalmamıştır.

Bir ağacın dibinde oturup, yapraklarını ve kabuklarını kemirerek ölümü beklemek!

Evet, bu da bir yoldur; Ebu Zer(ra)’in “rebeze”sine giden bir yol…

07 Kasım 2018

Hadim, Hakim ve Zalim



Yeryüzünde Allah(cc)’in şeairi vardır. Bunlar nişaneler, işaretler, özel ve mukaddes mekan yahut noktalar olarak bilinirler. Bunlar genellikle ibadetlerle, özelde hac ibadeti ile alakalıdır. Farzlar, vacipler ve benzeri İslami geleneklere de şiar denilir.

Ey iman edenler! Allah'ın işaretlerine, haram aya, kurbanlık hayvanlara, gerdanlıklara, Rabbinin lütfundan bir şeyler kazanmak ve rızasına kavuşmak için Haram Ev'i ziyarete gelenlere saygısızlık etmeyin. … (Maide 2)

Safa ile Merve, Allah'ın işaretlerindendir. … (Bakara 158)

Kurbanlık develeri de sizin için Allah'ın işaretlerinden kıldık. Onlarda sizin için hayır vardır. … (Hac 36)

Aynı şekilde Allah(cc)’in yeryüzünde harem kıldığı Mekke, Rasulü(sas)’in harem kıldığı Medine ve yine hakkında mukaddes bir mekan olduğu ve özel muamele edilmesi gerektiği ayet(İsra 1) ve hadislerle bildirilen Kudüs’te İslam’ın yeryüzündeki nişanelerindendirler.

Bu beldeler, herhangi bir ırkın, neslin yahut devletin mülkü olmazlar. Buralar İslam ümmetinin ortak mekanları olmaları sebebiyle fert ya da devlet bazında herkes bu nişaneleri korur, kollar ve her türlü desteği sağlar.

Tarihimiz boyunca genel anlayış böyle olmuş olsa da, bazı zalim ve ceberrut iktidar sahipleri kendilerini o beldelere hakim bilmiş ve gerek Allah’ın nişanelerine gerekse ziyaretçilerine edepsizlik etmişlerdir. Haccac’ın Abdullah bin Zubeyr(ra)’i oradan çıkarmak için mancınıklarla Kabe’yi yıkacak kadar büyük saldırılar düzenlediği hatırlanırsa çok sonraki devirlerde yani bugünlerde o mübarek beldelere hakim olduğunu düşünen zalimlerin yaptıkları da biraz daha kolay anlaşılır.

Rahmetli ve kudretli Sultan Selim Han hazretlerinin o beldelerin idaresini ele geçirdiğinde, hutbede namının Hakim’ul Harameyn olarak zikredilmesi üzerine, bu ifadeyi Hadim’ul Harameyn olarak değiştirmesi, iman ve Allah(cc)’in nişanelerine karşı edebin boyutunu göstermektedir.

Allah(cc)’den başka birtakım devletlerden ve onların kontrol ettiği şer odaklarından Allah(cc)’den korkar gibi hatta daha çok korkan, bugünün o beldelerdeki siyasi kontrolü elinde bulunduran idarecilerinin, kendilerini Hakim’ul Harameyn olarak isimlendirmeleri tam bir fecaattir.

Şahsi hürriyetine bile malik olmayan, kendisi ya da devleti ile ilgili kararlarını bile ancak emperyalist batılıların onayıyla alabilen bu zavallı idarecilerin kendilerini o beldelerde hakim olarak lanse etmeleri büyük bir yanılgı ve kötü bir şandır.

Ne yazık ki; kaderin bir imtihanı olarak mukaddes beldelerimiz ehil olmayan idareciler tarafından yönetilmekte ve ziyaretçilerine saygısızlık edilmektedir.

Zalim ve hayasız bu idarecilerin, efendilerine yaranmak ve batının gözünde değer kazanmak için, Müslümanların namazda onlara doğru yöneldiğini düşünecek ve dillendirecek kadar korkunç bir kibir ve aptallığın içinde olmaları ise bizim gönüllerimizin derdidir.

Bu hamakat ve cehalete ancak malum ve meşhur ‘Cahiliye Dönemi’ Mekke idarecilerinde rastlanmış olması da bir ibret vesikası olarak kayıtlarda duruyor.

Ehli Kıble olan Müslümanlar, Allah(cc)’in haremi Mekke’de bulunan Beytullah’a yönelerek namaz kılarlar. İbadetleri kapsamında, asla ve kat’a oraların idarecilerine ya da devletlerine tabi olmaları söz konusu değildir.

Bugünkü durumu dert edinen tüm Müslümanların Harameyn’in ehil idareciler eline geçmesi için diliyle ve eliyle dua etmesi bir vecibedir. Kudüs’ün fiilen Yahudi işgalinde olması gözümüzden Mekke ve Medine’deki durumunun vehametini kaçırmamalı ve Allah(cc)’in nişanelerine saygısızlık yapılması bizi rahatsız etmeli, imkanlarımız nispetinde kurtulmaları için vesileler aramalıyız.

Allah(cc)’den temennim, bizi ve neslimizi bu hayra vesile kılmasıdır.

03 Kasım 2018

Feryat Yemen’den Gelir!



Yemen, bizim hatırlarımızda kahvenin yurdu olmasıyla meşhurdur. Bir de Yemen Türküsü ile ki; Osmanlı Devleti’nin en acılı cephelerinden biri olması hasebiyle, ağıtlara ve türkülere konu olmasına şaşılmaz.


Osmanlı ordusunun I. Dünya Savaşı sırasında Yemen’de kayıtlara geçen kaybının 350.000 civarında olduğu ve yakılmadıysa Yemen arşivlerinde, adları ve baba adlarıyla memleketlerine kadar kayıtlı oldukları bilinir. Bu sebepten Yemen’e geçen yüzyılın başlarında ‘Türk Mezarlığı’ denildiği olmuştur.

Şimdilerde Yemen, iki filin tepiştiği kurak bir topraktır. Kalkan tozlar tüm dünyanın gözlerini kör ettiği için olsa gerek, çok azımız haricinde egemenlerin ve muktedirlerin görmediği ya da görmek istemediği bir insanlık dramına ev sahipliği yapıyor.

Abd’nin İslam coğrafyasındaki en değerli elemanı Suudi Arabistan ile Rusya’nın en gözde askeri İran İslam Cumhuriyeti, başlangıçta bir şii ayaklanma iken bugün bir felakete dönüşen iç savaşın tarafları olarak bu rezaletin savaş sınırlarını aşıp bir insani drama dönüşmesinin ana aktörleridirler.

Limanları elinde bulunduran Husilerin kontrolündeki yardım faaliyetlerinin, asıl muhtaç olan halka ulaştırılmaması ise Yemen’e hakim olmak için gerektiğinde soykırım yapmaktan çekinmeyeceklerinin en net alametlerindir. Suriye’de yaşanan katliam ve sürgünlerin de baş aktörü olan İran, aynı metotlarla Yemen’de de yol almaya çalışıyor.

Suriye’den farklı olarak vekalet savaşları yerine bizzat ordusunu devreye sokan Suudi Arabistan ise dünya silah tüccarlarının en değerli müşterisi olması ama bunları kullanmaktan aciz kalması ile rezil olmaya devam ediyor. Bu öfke dolu merhamet yoksunu devletin, kinini bastırmak için gerektiğinde sivilleri katletmekten çekinmeyeceğini defalarca gördük; hem Suriye’de hem Yemen’de…

Karşımızdaki her iki devletin de İslami bir yanlarının olması sizi aldatmasın.

Hırsın, kinin ve eşkıyalığın dini yoktur!

Zalimlerin vicdanı yoktur, merhameti yoktur. İnandık dedikleri Rahman ve Rahim olan Allah’tan korkuları da yoktur.

Milyonlarca insan açlıktan ve hastalıklardan kırılırken hala iktidar ve menfaat peşinde koşan, ekmek ve su bulamayan insanların üstüne bomba yağdıran devletlerin din ile alakası ancak istismardan ibarettir.

Din yani İslam, savaşı insanların özgür ve müreffeh bir ortamda yaşamalarını temin etmeye bir vesile olarak meşru kılmıştır. İnsanların; yaşama, nesillerini yetiştirme, mallarını ve canlarını koruma ve dinlerine engel olunmaması gibi temel haklarını çiğneyenler zalimlerdir.

Yeryüzünde adaleti temin edebilecek onurlu bir gücün bulunmaması, halihazırdaki egemen müstekbirlerin de bu katliam ve ablukalara göz yumması, yaşadığımız çağın zulüm ve merhametsizlik zamanı olduğu gerçeğini ortaya koyuyor.

Bu hengamede her şeye rağmen, bir lokma ekmek ya da bir yudum su ulaştırmak için gayret sarf eden, yollara düşen ve yardım götürme uğruna türlü sıkıntılara göğüs geren, fedakar ve yiğit Müslümanlara, gayretleri için minnettar olsakta, dünyanın bu ağır yükünü onların taşıyamayacağı açıktır.

Her şeyden haberimizin olması ve elimizden duadan başka bir şey gelmiyor oluşu da teknoloji çağında yaşıyor olmanın bize yüklediği kahırlardandır.

Biz okurken, seyrederken, konuşurken ve yaşarken, dünyanın çok uzak olmayan bir beldesinde masum bebeler ölüme mahkum ediliyor! Hem de orada İran’ın mı Suud’un mu sözü geçecek kavgası uğruna…

Allah ya da din uğruna savaştıklarını söylediklerinde yalancı olduklarını unutmayın. Zira Allah ya da din için yapılan bir savaşta zulüm yoktur, kadınların ve çocukların canı yakılmaz, savaşla ilgisi olmayanlara zarar verilmez. Bırakın insanları; ağaçlar kesilmez, hayvanlar öldürülmez.

Allah zalimleri sevmez. (Şura 40)

Allah’ın laneti zalimlerin üzerinedir! (A’raf 44)

Allah yalancıları sevmez. (Mü’min 28)

Allah’ın laneti yalancıların üzerinedir! (Ali İmran 61)

Hariçten gazel okumak; Suriye ve Filistin

  Hızlı zamanlarda yaşıyoruz. Günlük hatta saatlik değişimler, olaylar ve bilgiler su gibi hatta esen bir yel gibi akıp duruyor. Bu haber ve...