11 Aralık 2019
Medeniyet bizim oralıdır
Merhum Akif’in İstiklal Marşı’nda;
“Ulusun, korkma, nasıl böyle bir imanı boğar,
Medeniyet dediğin tek dişi kalmış canavar.”
Dediği canavar, dişlerine protez yaptırdı ve gırtlağımıza yapıştı, boğdu bizi. Başımızı gövdemizden ayırmakla yetinmedi, bedenimizi de paramparça etti. Bazı parçalarımızı yedi, yuttu ve sindirdi, artık onlar yok! Bazı parçalarımızı kan-revan içinde attı bir kenara, bazılarımızı elleriyle besledi, büyüttü, kendine “köpek” etti.
Canavarın dişlerine yaptırdığı protezler; sayısız türde ve çeşitte, çapta ve menzilde, mermiler ve füzelerdi. Batılı canavarın ağzından dökülen ve iyi şeyler zannettiklerimiz de bu füzeden dişlerin arasından, demokratik hareketler yapan kıvrak dilinden geçip geldi kulaklarımıza.
Bize söylenen, yüzyıllardır batının geliştiği, ilerlediği ve bir medeniyet kurduğu idi. Hepimiz böyle büyütüldük ve uyutulduk. Arada uykumuzda yediğimiz tekmeleri rüyadan sayıp, gözlerimizi açmaya bile zahmet etmedik. Ama canavarımız doymak bilmeyen iştahıyla, dünyanın her yerindeki zenginliklere saldırdı. Yoluna çıkan insanları da soğukkanlı bir katil endamıyla katletti.
Soy kırdılar! Nesilleri yok ettiler! Ülkeleri tarumar ettiler.
Zenginleştiler ama medenileşemediler.
Ellerindeki güç ve imkanları, sahip olduklarını korumak ve çoğaltmak için kullandılar ve kullanmaya devam ediyorlar.
Sadece 100 yıl önce Afrika’da, bütün suçu emrettikleri kadar hızlı çalışamayan bir babanın evladı olmak olan, binlerce çocuğun elini ya da ayağını kestiler. Yetmedi, bir süre sonra büyük katliamlar ve soykırımlar uyguladılar. Karşılarına geçmesi muhtemel halkları birbirine düşman edip, savaştırdılar ve sınırsız cinayetler işlemeleri için, silah ve mühimmat sağladılar. Bedelini de ülkelerini sömürerek fazlasıyla aldılar ve almaya devam ediyorlar. Milyonlarca siyah derilinin bedenleri üstüne bir zenginlik kurdular.
Sadece 100 yıl önce Mısır’da, esir aldıkları on binlerce Osmanlı askerlerini kimyasal silahlarla kör ettiler. Milyonlarca Müslümanı Balkanlardan sürerken yaşanan felaketlere alkış tuttular. Yollarda çamurlara kanları ve nehirlerin sularına etleri karışan en az 2 milyon Müslümanı insandan bile saymadılar.
Buna benzer örnekleri, İslam coğrafyasının hemen her köşesinde görmek sıradan bir tarihi vakaya dönüştü. Kafkaslar, Yemen, Irak ve Kuzey Afrika’nın tüm kuzeyi boyunca işgal ve kan, ölüm ve katliam salgın gibi yayıldı.
Bütün bunlar sadece 100 yıl kadar önce yaşandı.
Yetmedi, 90’ların başında Avrupa’nın ortasında, yalnız ve sadece Müslüman oldukları için yüzbinlerce insana kıyıldı. Seyrettiler…
Kıyılanlar Müslüman olduğunda, nasılsa bir anda kan damlayan dişleri ile dillerini ısırdılar ve sustular, sadece seyrettiler.
Son 8 yıldır Suriye’de canına kıyılanlar da Müslümandı, yıkılan Müslümanların ülkesiydi, yok edilen İslam’ın hatırasıydı, seyrettiler.
Sadece seyretmekle kalmadılar, alkışladılar. Yetmedi kendi katillerini ürettiler, katil sürülerini sahalara sürdüler. 3 kuruşluk menfaatleri için 3 milyon Müslümanın can vermesini sorun olarak bile görmediler.
Ama sürekli, yüzsüz ve iğrenç bir sırıtkanlıkla bize demokratik naralar attılar, insan haklarından dem vurdular, üstten emirler yağdırdılar. İçimizdeki aptallardan ve ahmaklardan bol miktarda destekçi ve bol miktarda malzeme buldular. Yalanlarına inanıp ayaklarına kapanan yerli köpeklerini çok iyi beslediler ve zenginleştirdiler.
Çünkü onlarda olan şey bu idi: Zenginlik. Onu verdiler.
Bu yerli köpekler de sahipleri gibi vahşi idiler, öyle eğitildiler ve kendi halklarının kanını içmeyi, etini yemeyi, dolayısıyla batılı efendilerinin köpekliğini yapmayı marifet saydılar. Adları değişse de köpeklikleri değişmedi.
Medeniyetten nasipleri, erdemli bir dünya görüşü ya da insanlığa ve tüm varlıklara onurlu bir hayat vaadi olmadı. Ama öyleymiş gibi konuştular ve inandırdılar pek çoğumuzu.
Şimdi, avazımızın çıktığı kadar bağırıyoruz; işin aslı öyle değil arkadaşlar! Batılılar zengin oldular, zenginliklerini çaldıkları ile sağladılar, bizden çaldıklarıyla sağladılar. Vikinglerin korsanlığı hala devam ediyor. Artık onların sunduklarına inanmayı bırakın, medeniyet bizim buralıdır, onlarda gördüğünüz sadece zenginliktir.
Zenginler; iyi yaşar, iyi yer, iyi giyinirler ama buna medeniyet denilmez.
Medeniyet; dünyaya ve içindekilere, adalet ve merhametle hükmetmektir.
Medeniyet; insanların canlarına, mallarına, nesillerine, dillerine ve dinlerine dokunmamaktır.
Medeniyet; dinini ve dilini dayatmamaktır, kültürünü fakir halkların kafalarına yüklememektir.
Baksanıza, 1400 yıldır bu topraklarda hakim olan İslam’dı; Balkanlar 400 yıl bizim hükmümüzde kaldı ama ne dinleri, ne dilleri, ne kültürleri yok olmadı, korundu. Soyları kırılmadı, devam etti. Her dinden ve milletten insan, varlıklarını bizim korumamızda bugünlere kadar devam ettirdiler.
Batının genetik deneylerle ürettiği canavarlar bu topraklara salınıncaya kadar, bizden kimse bir Yezidi ya da başka bir azınlığa, sadece isimleri veya dinleri sebebiyle saldırmadı. İslam dünyasının tam ortasında, ilk çağlarda fethettiğimiz topraklarda, bu insanlar şeytana bile tapınarak varlıklarını sürdürdüler.
Ehli Kitap dediğimiz Yahudi ve Hristiyanlardan bahsetmeye bile gerek yok.
Medeniyet; İspanya’da Müslümanlar hakimken özgürce yaşayan ama yönetim Hristiyanlara geçince soykırımdan kurtulmak için yine Müslümanlara sığınmak zorunda kalan Yahudilere İstanbul’un kapılarını açmaktı…
Medeniyet; Kudüs’ü 400 yıl adalet ve erdemle idare etmek, kan dökülmesine, soy kırılmasına, din dayatılmasına engel olmak, mülk hakkına sahip çıkmaktı.
Bizim batılı demokrasi havarilerinden alınacak herhangi bir medeniyet dersimiz yoktur, çünkü medeniyet kelimesini lügatlere yazdıran biziz, dünyaya öğreten biziz.
İnsanlığın peygamberlerin vahiy çizgisinde kurduğundan, daha iyi bir yönetim şekli ya da adalet sistemi düşünebilme ihtimali olmadı, yoktu, olmayacak ve halen de yoktur.
07 Aralık 2019
İnsan gerçekten basit biri
Neye kulak kesildiysek, bir diğerine sağırız; neye gözümüzü
diktiysek, başka şeyleri bulanık görüyoruz; neye bağladıysak gönlümüzü, ondan
gayrısına kapıları değil, pencereleri de kapatıyoruz.
Hemen her konuda, önceliklerimize ve
menfaatlerimize/faydamıza uygun olanlara takılıp, gerisini biraz hatta tamamen
erteleyebiliyoruz.
Sözlerimiz böyle, fiillerimiz böyle, dünyamız böyle,
ahiretimiz böyle, akrabalığımız böyle, arkadaşlığımız böyle.
Kapasitemiz bu kadar demek ki; bir nesneye odaklanabiliyoruz,
gerisini baştan savma, üstünkörü, dostlar iş başında görsün hesabı yapıp
geçiyoruz, çok şey söyler gibi konuşup susuyoruz.
Büyük laflar etmeyi seviyoruz, büyük işler yapıyormuş gibi
görünmeyi, çok becerikli zannedilmeyi, çok bilen biri muamelesi görmeyi,
beğenilmeyi, övülmeyi, sevilmeyi seviyoruz.
Samimiyetimiz; şehrimizin varoşları kadar bakımsız ve geri, gülümsemelerimiz
plastik cerrahlar eliyle onarılmış oyuncaklar kadar başarılı, bakışlarımız
atmosferdeki hava boşlukları kadar boş ve türbülans sebebi, hayatlarımız bir Firavun
bencilliğinde, Nemrud hırsında, Karun cimriliğinde, Belam yüzsüzlüğünde devam
ediyor.
Hepimiz aynı olduğumuzdandır belki de; hiç birimiz
sırıtmıyoruz bu ortamda, uyum sağlamak insan cinsinin en iyi becerdiği şeydir, diyoruz.
Yok birbirimizden farkımız, insanız ve pek basitiz.
Allah(cc) bizi “adam” yerine koyup dünyayı ayaklarımıza sermiş, biz dünyanın
ayaklarına kapanmışız. Gördüğümüz dünyanın kokuşmuş ayaklarına kapanmak,
göremediğimiz ahiretin saltanatından sevimli ve kabul edilebilir gelmiş.
İnanmış gibi yapıp, yokmuş gibi yaşadığımız ahiret, uzak gelmiş bize, ölüm uzak…
Bu basitlikle yeryüzünde sürdürdüğümüz hayatın 2 metre yeraltında,
kemikleri toprağa karışmış geçmişin varlığını unutmak, yaşamışların ve yaşamamış
gibi unutulmuşların halinin başımıza geleceğini de önemsememek biz insanlara
has bir yetenek.
Doğup büyüdüğüm semtin Düztepe’sinin sadece bundan 100 yıl
önce mezarlık olduğunu ve bugün orada yaşayanlardan can verenlerin, başka bir
tepe olan Yeşiltepe’ye gömülüyor olmaları gerçeği bana bundan çok değil 100 yıl
sonra, yaşadığımızın değil öldüğümüzün bile unutulacak olduğunu söylüyor.
İşte bu basit hikaye, kimseye minnet etmemeyi ve kimseyi
minnet altında bırakmamayı gerektirecek kadar.
İşte bu basit insan, çok fazla kendini bir şey zannetmemeyi
ve başkalarını da çok fazla bir şey görmemeyi öğrenecek kadar.
İşte bu basit hayat, çok fazla dünyanın gamını çekmemeyi ve
çok fazla kimselere gam olmamayı anlatacak kadar.
İşte bu basit dünya, çok fazla takılmaya değmeyecek ve çok
fazla sahiplenmeyi kabul etmeyecek kadar.
Rahat olun; hikayenin sonunu hepimiz biliyoruz, bilmez gibi
yaşamaya devam edeceğiz, sorun değil insanız, basit bir insan…
04 Aralık 2019
İyiliğin Anahtarı: Merhamet
Hayatın temel onuru, iyiliktir. Her türden, her ırktan, her
görüşten ve dinden insanın ortak iddiası iyiliktir çünkü. İyilik büyük bir iddiadır
ve her iddia gibi ispata muhtaçtır.
Sorabilseydik kendisine, Firavun da iyi olduğunu iddia
edecekti yahut Nemrud. Ebu Cehil de kendince iyi idi ve yaptığı her şeyin mantıklı
bir açıklaması vardı.
Firavun insanlara tanrılık ediyordu, yedirip içiriyor dahası
onun istediği yaşıyor, istemediği ölüyordu. Nemrud da hakeza öyleydi. Ebu Cehil
derseniz, hacılara su veriyordu adam, Kabe’ye en pahalı kilimleri o örterdi
hatta.
Ama zalimdiler, sayısı belirsiz insan, onların zulmünden
paylarını aldılar. Acılar çektirdiler insanlara ve hakim oldukları topraklarda zarar
vermedikleri canlı türü, neredeyse kalmadı; hayvanlara da acımadılar, bitkilere
de…
Güç ve imkan onlardaydı ama eksik olan, onların iyi olmasına
ve tarih boyunca iyilerden olarak anılmalarına engel olan bir şey vardı. Her
şeyin kendisi ile başladığı bir şey, iyiliğin kendisiyle başladığı ve
yokluğuyla bittiği bir şey: Merhamet.
Hayatın tohumu muhabbettir belki ama herkesi o halkanın
içine dahil etme ihtimalimiz yoktur, çünkü muhabbet kalpten gelen bir histir ve
kontrolü elimizde değildir. Oysa merhamet; öğrenilen ve öğretilebilen,
kontrollü ya da kontrolsüz icra edilebilen, hem bizden olanlara hem de olmayanlara
gösterilmesi gereken, kainatın düzenini varlığı ile devam ettiren bir duygudur,
davranış biçimidir, erdemdir, ahlaktır.
İnsan, hayvan veya bitki hatta cansız varlıklara bile
merhamet duyulur. Sebepsiz yere bir taş yerinden sökülmez, toprağa zarar
verecek bir madde dökülmez. İnsani bir gereklilik olmadıkça, yaprak koparılmaz,
hayvana da kıyılmaz.
Yeryüzü ve içindeki her şey, insan için yaratılmıştır ve
insana hizmete münhasır kılınmıştır. Fıtratın kanunu budur. Fıtratın Rabbi Allah(cc),
insana bu derece bir üstünlük vermiş olsa da, bunu sınırsız ve kontrolsüz
bırakmamıştır. İnsanı, bencillik ya da kibre düşmekten kurtaracak, çevresine ve
bütün varlığa karşı fıtrata uygun yani normal davranmasını sağlayacak ve Rabb’inin
sınırlarına uymasını sağlayacak duygu da merhamettir.
Merhamet, iyiliğin anahtarıdır yani iyilik için merhamet
yetmez ama iyiliğin kapısından girmek için merhamet gerekir. Öfkeyi, kıskançlığı,
kini ve nefreti, düşmanlığı engelleyebilecek duygu merhamettir.
Hata edenleri affetmenin, şahit olunan kusurları örtmenin, zorda
olana yardım etmenin, mağdur olanı korumanın, ayağı kayanı tutmanın, darda
kalana el uzatmanın, yıkılanı desteklemenin kaynağı merhamettir.
En güzel isimler kendisinin olan Allah(cc)’in, besmeleye
Rahman ve Rahim isimlerini eklemesi, merhametin ilahi bir fermanı gibidir. Her
gün ve her an sürekli tekrar tekrar hatırladığımız, her işimize başlarken
yeniden ve mutlaka hatırlamamız istenen şey merhamettir.
Mutlak güç ve otorite sahibi, dilediğini yapan ve asla engel
olunamayan, dilediğini kahreden ve helak eden, intikam alıcıların en güçlüsü,
varlığın kaderini elinde bulunduran Allah(cc), bizim O’nun en çok merhametini
hatırlamamızı istemiş, bunu varlığa sultan yaptığı Süleyman(a)’dan (Neml 30),
varlığa rahmet yani merhamet sebebi (Enbiya 107) kıldığı Muhammed(sas)’e kadar
bütün elçilerine öğretmiştir.
İyi olmanın ve iyiliğe başlamanın anahtarı, besmele ile
başlayabilmektir; besmele ile başlanamayan iş kötüdür ve merhametsizliktir.
Başlarken Rahman ve Rahim olan Allah(cc)’in anılamadığı işten hayır beklenmez.
Tam da bu sebeple, münasebet kurduğumuz ya da kuracağımız
insanları, bu değerli merhamet süzgecinden geçirmekte her zaman fayda vardı,
bugün artık çok daha fazla bir fayda var. Merhametsiz insanlarla aramıza bir
kalkan koymanın gerekliliği, göz ardı edilmemesi gereken bir zorunluluktur.
Basit merhamet testleriyle muhataplarımızın durumunu anlayabiliriz.
Mesela; gereksiz ve sebepsiz yere bir böceği öldüren birinin, güç ve imkan
bulduğunda ve keyfi istediğinde daha büyük cürümler işlemesi muhtemeldir. Yeşil
bir dalı keyfi yere kıranın, bir ormanı da keyfi yere yakması muhtemeldir. Tırnağınızı
sebepsiz yere kıranın, gün olduğunda ve canı istediğinde boynunuzu da kırması
muhtemeldir. Ayağınıza basmaktan zevk alanın, bir gün başınıza basması da
muhtemeldir.
Alemlere rahmet Muhammed(sas)’in ümmetinin merhameti
kaybetmesi, aslında peşinden gitme iddiasında olduğu peygamberinin izini
kaybetmesi demektir. O’nun izini kaybedenin sonu ise; dünyada zillet ve meskenet,
ahirette ise acı ve elem verici bir azaptır.
"Allah, merhametli olanlara rahmetle muamele
eder. Öyleyse, sizler yeryüzündekilere karşı merhametli olun ki, semada
bulunanlar da size rahmet etsinler. Akrabalık Rahman'dan bir bağdır. Kim bunu
korursa Allah onunla bağ kurar; kim de koparırsa, Allah da ondan bağını koparır."
(Ebu Davud, Tirmizi)
25 Kasım 2019
Cennetin kapısına doğru
Zor zamanların en zor günlerindeydi ülke ve Antep, I. Dünya
Savaşı’ndan çıkmış bir ülkenin, adım adım işgal edilen topraklarının kıyısında
bir şehirdi.
1919 kışı zorlu başlamıştı. Kasım ayında İngilizlerden
bölgenin işgal hakkını alan Fransız birlikleri adım adım ilerliyordu. Halep’in Antep
sancağı, savaşlardan çıkmış imparatorluğun yaralı bir şehri olarak düşmanı
bekliyordu. Osmanlı ordusunun şerefli bir subayı olan Mehmet Sait Bey, köy köy
dolaşıyor, sokak sokak şehri adımlıyor ve halkı direnişe hazırlanmaları için
teşvik ediyordu.
Fransızların işgali kesinleştirmek amacıyla büyük bir
birlikle Antep’e hareket ettiği haberleri üzerine; Mehmet Sait Bey kendisine
verilen Şahin Bey lakabının hakkını veren bir gayretle 200 civarında gönüllü
ile Fransız birliklerinin Antep’e geliş istikameti olan Kilis yolunda, Elmalı
Köprüsü ve çevresinde düşmanı durdurmak için siper aldı.
Şubat soğuğunda devam eden direniş, Fransız birliklerinin bu
kahraman müfrezenin siperleri önünde perişan olmasını sağladı. Fransız
ordusunun iki büyük taarruzu geri püskürtülmüştü.
O günlerde Antep Müdafaa Heyeti’nden gelen durum hakkında
bilgi isteyen notuna Şahin Bey’in cevabı kısa ve netti:
“Müsterih olunuz. Düşman arabaları cesedimi çiğnemeden
Antep'e giremez!”
Yaşanan hezimetin öfkesiyle kuduran Fransız kuvvetleri, 25
Mart 1920'de daha büyük bir kuvvetle yeniden Şahin Bey ve çetelerinin üstüne
yürüdüler. Fransızların 8 bin piyade ve 200 süvariden oluşan birliğinde, ayrıca; bir top
bataryası, 16 Ağır makinalı tüfek, çok miktarda otomatik tüfek ve 4 tank
mevcuttu. O günün şartlarında olabilecek en iyi donanımıyla bu ordu, Şahin
Bey’in şehitlerden sonra 100 kişi civarında kalan, erzak ve cephane sıkıntısı
çeken, gönüllüler müfrezesinin üstüne yürüdü.
Bütün öfke ve kinlerini mermi yapıp yağdırdılar. Köprüyü
alamadılar ancak çatışmaların 4. gününde Şahin Bey’in yanında sadece 18 yiğit
Antepli kalmıştı.
Şehir halkı yaklaşan Fransız ordusunu durdurmak için Kilis yolunda
cansiperane savaşan Şahin Bey ve askerlerinin kahramanlık haberleriyle
çalkalanıyor, şehit haberlerinin getirdiği hüzün, Fransızların durdurulmasının
gururuyla içi içe giriyordu. Gençlerin her biri birer şahin olmak için diş
biliyor, ihtiyarlar geçmişin kahramanlık hikayelerini anlatarak halkın
ruhlarını bıçak gibi biliyorlardı. Her biri keskin birer bıçak olmuş
delikanlılar, büyük bir azimle direnişe hazırlanıyordu.
Şahin Bey ve arkadaşlarından, Fransız ordusunun durdurulduğu
haberi değil şehadet haberleri bekleniyordu aslında. Başka bir ihtimal yok
gibiydi. Buna rağmen, sayısı ve silah gücü bilinmeyen ama az çok tahmin edilen
Fransız ordusunun yoluna taş koymak için başlarını ortaya koyan bu yiğitlerin gösterdiği kahramanlık herkesi etkilemişti ve
direnmek için 7’den 70’e Antep hazırdı.
İşte o günlerde Şehreküstü semtinde konuşlanan heyete, Şahin
Bey ve arkadaşlarının acil erzak ihtiyacı
olduğu haberi geldi. Heyet cehennemden farkı olmadığını bildikleri cephe
hattına, yardım götürmenin ne tür riskler barındırdığını çok iyi biliyordu. Bu
yüzden gönüllü aranmasına karar verdiler.
Karargah çevresinde her biri birer şahin gibi bekleşen ve
ihtiyaç anında şehrin her yanına haber götüren, malzeme taşıyan delikanlılardan
bir grup koşa koşa gönüllü oldu. İşte onlardan biri de babasını Çanakkale’ye
yolcu ettiğini hayal meyal hatırlayan ama dönüşünü asla göremeyen Ahmet’ti.
Ahmet, dedesinin her akşam anlattığı Rus harbi hatıralarının
yanı sıra babasının da şehit olduğu Çanakkale destanının hikayeleriyle büyümüş
ve 14 yaşına gelmişti. Kendini bildi bileli evlerinde savaş ve şehadet
konuşulurdu. Gerçi Antep halkından evinden şehit vermeyen var mı idi ki? Tüm
Osmanlı yurdu gibi Antep’te 3 kıtada kan döken ve can veren bir devletin
şehriydi.
Gözünü kırpmadan ateşe dalmaya hazır bu küçük şahinler, hazırlanan
az miktarda erzakı yüklenip yola koyuldular. En küçükleri 11, en büyükleri 14
yaşındaydı. Ahmet bir bakıma grubun lideri gibi idi. Hem savaştaydılar, illa
birinin komutanlık etmesi gerekiyordu. Heyet, sorumluluğu ona vermişti.
Anteplilerin “mart kapıdan baktırır, kazma kürek yaktırır”
diye anlattığı, sert bir Mart ayazında, sırtlarında tarihin en onurlu yüküyle
yola revan oldular. En iyi tahminle 3-4 saat yürümeleri gerekiyordu. Şehrin
giriş ve çıkışlarını tutan Fransız kuvvetlerine yakalanmadan Şahin Bey’e
ulaşmaktan başka bir şey yoktu akıllarında.
Güzergahlarını ona göre ayarladılar. Düztepe’deki
mezarlıkların içinden, atalarının mezar taşlarını siper edinerek hızla
geçtiler. Karataş’a ulaştıklarında küçük bedenleri yorgunluktan bitmişti bile.
Yükleri ağırdı. O yaşlarda çocuklar için çok ağırdı. Zayıf bacakları titreye
titreye tırmanmışlardı Karataş yokuşunu. Karataş’ı kaplayan kara taşların
arasındaki kırmızı çamurlara bata çıka yürümeye devam ettiler.
Saatler süren yolculuk onları bitap düşürdüğünde biraz
duruyorlardı ve Ahmet konuşmaya başlıyordu:
- - Arkadaşlar, canlarını din ve vatan uğruna ortaya
koyan yiğitler bizi bekliyor. Dayanın, zaferden sonra çok dinleneceğiz.
Fransızları durduralım, başka kimse dokunmaya cesaret edemeyecek bize!
Seyit devam ediyor benzer bir coşkuyla:
- - Çanakkale’de Seyit Onbaşı’nın kaldırdığı mermi
bizim yükümüzden ağırdı. Yükü hafifleten iman ve hamiyettir. Davranın
arkadaşlar, yürüyün, vatan sizden hizmet bekler! Ben adımın hakkını vereceğim.
Öyle öyle geldiler. Beylerin Şahin’ine kavuştular. Şahin Bey
cephe gerisine gelerek bu gençleri alınlarından öptü. Erzak sağ kalan çetelere
dağıtıldı. Sayıları çok azalmıştı ama o kadar heybetliydiler ki, sanki bu 18
kişilik küçük müfreze dev bir ordu gibi görünüyordu çocukların gözüne. Her biri
birer avcı şahin gibi, kavrayıp tüfeklerini yürüyorlardı siperlere.
Tam o sırada, Fransız ordusu ağır silahlarıyla yeni bir saldırı
başlattı. Top atışları mevzileri hallaç pamuğu gibi atıyordu. Makinalı tüfek
sesleri kesilmek bilmiyordu. Ön cepheden gelen sesler saldırının şiddetini
haber veriyordu. Çocuklar silahsız olmanın verdiği çaresizlikle dişleriyle
dudaklarını ısırarak sindiler birer köşeye.
Antep’in yiğit öncüleri birer birer düştüler toprağa.
Cephaneleri biten kahramanlar, bir an bile teslim olmayı düşünmedi. Son
mermiler atılırken, eller süngülere uzandı.
Şahin Bey bu büyük saldırı altında çocukların geri
dönemeyeceğini görünce, çocuklara dere içinden sürünerek yolun birkaç yüz metre
kadar doğusundaki Dokurcum değirmenine gitmelerini, orada saklanmalarını ve
çatışmalar hafifleyince geri dönmelerini emretti.
Dokurcum değirmenine sığınan çocuklar yorgunluktan bitkin
bir halde her biri bir köşeye adeta yığıldılar. Savaşın ve yiğit gazilerin
büyüttüğü bu fedakar çocuklar korkmuyorlardı. Sadece Antep’e dönmek ve direnişe
silahlarıyla katılmak için uygun zamanı bekliyorlardı.
O zaman hiç gelmedi.
Şahin Bey ve çetesi, son mermilerini atmış ve süngülerini
takmışlardı artık ve ayakta kalan son yiğitleriyle Fransız ordusunun üstüne gittiler.
3-4 yiğit adam binlerce askerin üstüne tek kurşunları olmadan ve sadece
tüfeklerin ucuna taktıkları süngüleriyle yürüdüler.
Fransız ordusu, günlerdir aşamadığı bu küçük ama dev
müfrezenin cephanesiz üstlerine yürüyen kahramanlarından duyduğu korkuyla mermi
yağdırdı üstlerine. En önce ve en ileride Şahin Bey düştü köprüye ve sözünü
yerine getiren erlerden biri olarak, cesedini çiğnetmeden düşmana yol vermeyen
adamlardan bir adam olarak tarihe geçti.
Ortalık sessizliğe büründüğünde çocuklar ne olduğunu
anlamadan değirmenin kapısı tekmelerle arkaya yaslandı. Fransız gözcüleri
onların saklandığı değirmeni tespit etmiş ve köprüdeki çatışma sonra erince ilk
iş olarak değirmene yönelmişlerdi.
Bir anda içeriye doluşan Fransız askerlerini gördüler ve
kahramanların sonlarını anladılar. Onlar şehit olmuştu. İçlerini düşmanla
karşılaşan her Müslüman gibi bir yiğitlik, bir sekinet kapladı ve onurla ayağa
kalktılar.
Hiçbirinde silah yoktu, bırakın silahı bir çakı bile yoktu
üzerlerinde.
Fransız komutanın işaretiyle yan yana dizildiler. Fransızlar
silahlarını olmadığını gördükleri halde yanlarına yaklaşmaya cesaret
edemiyorlardı. Arkalarını dönmelerini istediler ve sonra teker teker çocukların
ellerini arkadan bağladılar. Sonra da birbirlerine bağlayıp bir kutlu kervan
gibi yürüttüler.
Değirmenden dışarıya çıkartıp yakındaki bir kayalığın dibine
götürdüler çocukları. Ahmet o sırada arkadaşlarına cesaret veriyor ve ölümden
korkmamalarını, öldürülürlerse şehit olacaklarını fısıldıyordu. Dedelerinden,
babalarından ve hocalarından dinledikleri destanların şimdi yaşanma zamanıydı.
Akıbetlerini tahmin ediyorlardı ve metanetle yürüyorlardı, cennetin kapısına
doğru…
Çocukların yüzleri çelikten birer levhaya dönmüştü. Korkudan
eser yoktu hiçbirinde. Onurla ve gururla dizildiler yan yana. Alınları aktı.
Avrupa’nın bir ucundan Osmanlı yurdunu işgale gelen Fransız gavuruna boyun
eğmemişlerdi.
Ağlamadılar, boyun bükmediler, gözlerini kırpmadılar!
Fransız komutan, bir müfreze askeri dizdi karşılarına.
Askerler nişan pozisyonu aldıklarında Ahmet, babasını düşündü. Babası
Çanakkale’den yükselmişti göklere, Ahmet ise Antep’ten ama buluşacakları yer
aynı idi. Cennette babasına sarılma hayaliyle uyuduğu her akşam gördüğü rüyayı
şimdi yaşayacaktı.
Her birden “Lailaheillallah, Muhammedun Rasulullah” diye
mırıldandılar. Ahmet ve Seyit yüksek sesle “Allahu Ekber” diye bağırdılar,
diğerleri de onlara eşlik etti. Bu içten haykırışlar Fransızları daha da sinirlendirdi
ve komutanları “tirez” diye böğürdü.
Bir anda ortalığı kaplayan tüfek sesleri uzun sürmedi ve 14
genç beden toprağa düştü. Bazıları hala çırpınıyordu, belli ki ölmemişlerdi.
Fransız komutan bu defa “fiche a baionnette” diye böğürdü.
Süngülerini taktılar ve gencecik bedenleri çırpınmalarına
aldırış etmeden bu defa süngüleriyle delik deşik ettiler. Ahmet üstüne gelen
Fransız askerini fark ettiğinde sesinin çıktığı kadar, bütün gücüyle bir kere
daha “Allahu Ekber” diye bağırdı ve sustu, sonra canını teslim etti.
Ölmemiş şehit olmuşlardı!
Değirmen, bu defa bereketli topraklarda yetişen buğdayları
değil, şehitlerin bıraktığı onurlu toprakların büyüttüğü, ak alınlı gençleri
öğütmüştü. Ekmek bereketti, şehit de bereketti; değirmen bereket öğütmüştü yine.
Yiğit düşmanlarına saygı duymayı bile beceremeyen Fransız
kuvvetleri şehre doğru uzaklaşırken, olay yerine gelen halk, hem Şahin Bey ve
arkadaşlarını hem de değirmen şehitleri 14 küçük kahramanın cesetlerini
yüklendiler. Şehitler arasında Şahin Bey’in 11 yaşındaki oğlu Hayri de vardı.
Bundan sonra 11 ay sürecek direniş başladı ve Fransız
ordusuna ya da uçakla yapılan bombardımanlara, tanklarla yıkılan şehre ve
toprağa düşecek 6 binden fazla şehide rağmen, Antep halkı teslim olmadı.
Ne ki, açlık dizleri kırdı, ihtiyarlar ve çocuklar hastalıklardan
ve bakımsızlıktan ölmeye başladı. Zehirlenmeyi göze alarak, 2-3 gün daha
savaşabilmek için yenen acı badem çekirdekleri de tükendiğinde Antep düştü.
Tarih; 1 Nisan 1920’de başlayıp 8 Şubat 1921’de biten bu
kahramanlık destanını, Şahin Bey’i, Karayılan Molla Mehmet’i, çocuk ve genç,
kadın ve erkek binlerce şehidi yazdı bir kenara, okumak isteyenler için…
Dokurcum değirmeni şehitlerini yazdı tarih!
Değirmen
kapısının cennete açıldığını yazdı…
23 Kasım 2019
Okuryazarlık ve medeniyet
Bazı konularda zamanında ve zemininde konuşmak daha değerlidir.
Hele günümüz insanları için gündemlerin hava durumundan daha hızlı değiştiğini
göz önüne alırsak, günü geçen sözlerin dinlenmediğini söylemek mümkündür.
Neredeyse herkesin, her şeyi okuyabildiği ve dolayısıyla her
bilgiye çok hızlı ulaşabildiği düşünülünce, hızlı gelenin hızlı gittiği gibi
bir gerçek ortaya çıkıyor. Saygı duyulmadan ve özenilmeden elde edilen her şey
gibi, bilgi de ucuzluyor.
Hakkında fikir beyan ettiğimiz herhangi bir konuda, toplum
tarafından hemen sınıflandırılmak ve hasbelkader fikrimizin yakın olduklarıyla
aynı safta görülmek gibi bir de riski var. Bunun bizim için bir sorun teşkil
etmesi bir yana; insanların fikir ve sözlerinizi bu kategorize yaklaşımla
dinlemesi ve anlamlandırması, gerçekten konuşmaktan ve yazmaktan uzak
durduracak kadar ağır bir mana kirliliğine yol açması, asıl derdimiz.
Okumak ve yazmak, insan için çok özel bir nimettir. Bunun temelini,
Allah(cc)’in insan oğluna dünya hayatında tabi olacağı kuralları bildirmek için
yazılı metinleri kullanmış olması oluşturur. Adem(a)’dan Muhammed(sas)’e kadar
gelen bütün sahifeler ve kitaplar bunu gösterir.
Öyleyse; kıyamete kadar dünyada vazgeçilemeyecek olan bir
şey de, okumak ve yazmaktır. Değişen veya değişebilecek hiçbir şey bu gerçeği
ortadan kaldıramaz. Sünnetullah tam da böyle bir şeydir; bütün insanlık bir
araya gelse, O(cc)’nun kanununu iptal edemez, yerine daha iyisini koyamaz.
Günümüz insanı, okuma yazma bilmeyi medenilik ya da gelişmişlik
sayıyor. Oysa İslam medeniyeti, marifeti yani Allah’ı ve mahlukatı doğru
şekilde tanımayı medeniyetinin temeli olarak görür. Bugün yaşadığımız toplumlarda,
okur-yazar cahillerin çokluğu da, tek başına okumanın ya da yazmanın yetmediğini
anlatır.
Kendini ve Rabb’ini bilmeyen cahildir; isterse yeryüzünde
bulunan bütün kitapları okumuş olsun, isterse bir o kadarını kendisi yazmış
olsun…
İslam’ın oku emriyle istenilen şeyin yazılı bir metni okumak
zannedenler fena halde yanılıyorlar. Zira bu emre ilk muhatap olan
Muhammed(sas) okuma ve yazma bilmiyordu. Bu anlamda okumak; Allah(cc)’in bütün
yarattıklarını, bütün öğrettiklerini ve bütün yazdırdıklarını anlamak yani
idrak etmektir.
Sebepsiz ve herhangi bir fayda beklentisi olmadan, bir yeşil
yaprağı koparan veya zararsız bir böceği öldüren kişi, okuryazar olsa da okumayı
bilmiyordur. Kainatı okuyamayanın kitap okumakla medeniyete ulaştığını, dünyaya
geldiğimizden beri yaşayan kimse görmedi.
Gelişmişlik ya da medeniyetle, okur-yazar oranı arasında bir
bağ kurmak kadar anlamsız ve altı boş bir değerlendirme bilmiyorum.
Çocuklara ve gençlere, hayattaki varlık sebebi olarak okula
gitmek ve mutlaka en yüksek derecelerle başarılı olmak ve asla başka bir
ihtimalin olmaması gibi lanse edilince, başarısızlık durumunda bozulan kişisel
ve ailevi dengeler, topluma yansıyan bozulmalar ve neticede kaybolan hayatlar
ortaya çıkıyor.
Hayatın bir başka alanında belki de çok başarılı ve huzurlu
bir yol tutması mümkün olan fertler, bu bakış açısı ve toplum baskısı sebebiyle
heba olup gidiyorlar.
Bu yüzdendir ki geçmişte, okuma yazma bilmese de, hayatın ve
eşyanın hakikatini idrak eden ve bu idrakle yaşayan bir toplum inşa ederek;
dünyaya adalet, iyilik, gelişmişlik ve güzellik hediye eden medeniyetler inşa
etmişiz. Bugün, çok okuyan ve çok yazan ama bir medeniyet inşa edemeyen
toplumlara dönüşmüş olmamız da, bakışımızın hatasının delilidir.
Bugün okuryazar oranı mukayeseleri ile batılı ülkelerle
doğulular arasında bir medeniyet yarışması düzenleyen az gelişmiş ama okuryazar
kesimler, ne batının vahşet üzerine inşa ettiği zenginliğinin kaynaklarını, ne
de halihazırda bir çok batılı ülkede yüksek oranlarda okuryazar olmayan insan
yaşadığı gerçeğini duymak bile istemezler.
Örneğin, kuzey batı Avrupa ülkesi ve dünyanın en iyi
organize olan devletlerinden biri olan Hollanda’da, 17 milyon nüfusun 1 milyondan
fazlasının, ya hiç ya da çok az okuma yazma bildiğini görmek istemezler.
Müslümanlar için okuma yazmanın temel motivasyonu, Kur’an ve
Sünnet başta olmak üzere İslami ilimleri okuyabilmektir. Bunları okumaya
başlayınca da, teknik ya da teknolojik gelişme kaçınılmaz olur. Temelinde Kur’an
ve Sünnet olmayan okumaların sonunda ulaşılan yerin insanlığa hayır ve huzur
getirmediğini, gerek tarihten gerekse bugün yaşadıklarımızdan görebiliyoruz.
21 Kasım 2019
Yedek yaşamak
Hayatın neresinde, ne ile ve nasıl meşgul olacağımız
hakkında çok fazla bir etkimiz yok gibi geliyor bana. Baksanıza hepimizin hayal
dünyasında olmak istediği yer ile, şu an bulunduğu nokta arasında genellikle
uçurumlar, deryalar ve kıtalar var.
Ha gözümüz pek doymaz, insanız ya hani. Bugün bir dağ kadar
altınımız olsa, yarın bir dağ kadar daha isteriz.
Hem din hem dünya için, bulunduğumuz konumdan razı
olamayışımız sıkıntılarımızın temel kaynağıdır. Oysa mevcudu
kabullenebilseydik, ne kolay olurdu ya da huzurlu olabilirdi yaşamak.
Başımıza gelenin gelmeme ihtimalinin olmadığını, gelmeyenin
de gelme ihtimalinin olamayacağınız fark edecek bir noktaya fikren gelsek de
kalbimizin bir türlü tatmin olamayışı, bir türlü vazgeçemeyişi, bir türlü susamayışı…
Bazı insanlar mesela, yedek lastik olsunlar diye yaşarlar.
Hoca yoksa yerine onlar bakar, temizlenecek bahçe varsa bahçıvan olurlar.
Döşenecek taş vardır, yol ustasıdırlar, sökülecek ciğer vardır doktor!
Yedek lastik olmak kötü müdür? Herhalde değildir değil mi?
Öyle ya, yolda kalmışlara yedek lastiğin değerini sormak lazım. Belki de, yeri
geldiğinde en değerli parçadırlar.
Kişisel hayatında ve insan ilişkilerinde yedek lastik olmak,
biraz ağır olur herhalde. Arkadaş değildir ama boşluk var diye arkadaş muamelesi
görür. Kardeş bile yapılır bazen, değildir ama yapılır işte. Hatta eş değildir
ama yedek lastik kontenjanından hayatın ikamesi için gerekli, yola devam için
elzem bir vazife üstlensin diye, eş yapılır.
İnsan; pek zalim olabilir, pek hayasız, çok vicdansız, çok
vefasız, pek kafasız, çok ahmak olabilir insan, ya da öyle görülmeyi seçebilir.
Bütün mesele seçiminden memnun ve mesrur olmak belki de.
Yedek lastik, yedek insan, yedek aile, yedek toplum, yedek ülke
hatta yedek çağ gibi bir zamandayız sanıyorum.
Ha bir de yedek yazarlık var. Yazar bulunmadığında yazar
olarak devreye alınan, okunması gerekmeyen, sadece boşluk dolsun diye
yazdırılan. Sıklıkla böyle hissettiğim doğrudur. Yedek yazarlık diye bir yaygın
kullanıma sahip tabir olmadığından yazarım demek istemiyorumdur belki de.
Ne iş yaparsın, sorusuna hep, yedek yaşıyorum demek
isterdim. Hayatım bir başkasının yedek hayatı gibi geliyor bana. Benim orijinalim
çok müstesna bir insanmış ama bir yerde arıza yapmış, patlamış herhalde ve
yerine beni takmışlar.
Yedek lastikleri bilirsiniz; orijinalinden ince, orijinalinden
verimsiz olurlar hep. Hızınızı bile düşürmek zorunda kalırsınız yedek lastik
taktığınızda. Siz benim bir de orijinalimi görseydiniz; pek beğenir, çok
severdiniz bence.
İşte böyle bir şey yaşamak.
Yedek insanlık, yedek yaşamak, yedek bir dünya, iyi de inşallah
ahirette yedekte kalmayız!
Yedek cennetlik yoktur ya da yedek cehennemlik! Orada herkes
başrolde olacak, her birimiz tek başımıza ve teker teker hesap vereceğiz ve tek
başımıza gideceğiz varacağımız yere. Kimse kimseye yedek lastiklik edemeyecek,
o kavram dünyada kaldı şükür…
Bu satırları gazetelere göndermeyeceğim tabii ki, blogda
kalsın yeter. Yedek olduğumuzun farkındayız diye, her türlü hadsizliğin normalleştiği
bir devirde, ciğeri var ama beş para etmezlere, içimizdeki boşluğu göstermenin
ne alemi var?
19 Kasım 2019
Günah sakızının zararları
Hep söyleriz ve biliriz ki; insan oğlu nefsini temize
çıkarmakta eşsiz bir yetenek sahibidir. Mazaretler bulmak ve hatta gerektiğinde
yalanların ardına saklanarak kendini savunmak, ne yazık ki; çok rastladığımız
veya kendimiz de çok yaptığımız için artık sıradan gelmeye başladı.
Kapalı kapılar ardında kalması gereken utançların sosyal
medyaya düşmesi, günahın ne Allah(cc)’den ne kullarından utanılmadan aşikare
işlenir olması, insanların bunları seyretmekten haz duyması ve devamında, aşina
olduğu bu günahlara içinde bir burukluk duymadan bulaşabilmesi, çağımızın en
tehlikeli gelişmesi ya da gericiliği oldu.
Gözlerimizin gördüğü, kulaklarımızın duyduğu ve hatta
ellerimizin tuttuğu günahlara zaman içinde uyum sağladık, bağışıklık
geliştirdik. Günahın ve günahkarların sıradanlaşması, açıktan günah
işleyebilenlerin Müslümanlar arasında normal karşılanır olması, kibrin ve
riyanın şeytanın taktığı birer madalya olmaktan çıkarılıp, günlük aksesuarlara
dönüştürülmesi, hayatımızın ayrılmaz parçası oldu.
Hal böyle olunca, nefislerimizi temize çıkarmak için, bizden
daha beterini yapanları ya da belki bizim de gizli yaptıklarımızı açıktan yapanları
dilimize dolamak ve onlar üzerinden nefislerimizi tatmin etmek, baya eğlenceli
gelmeye başladı.
Konunun fıkhi durumunu, gıybetin detaylarını ve nelerin
gıybet olup olmadığını bilmeyenlere diyecek sözümüz yok artık, kalmadı. Çünkü
deniz bitti! Takvada örneklik edecek olanların göğüslerinde açan; ihlas, tevazu,
isar gibi çiçekler kurudu.
Yalnız ve sadece, insanları tiksindirip nehyetmek ya da fasıkların
şerlerinden emin kılmak için anlatılmasına izin verilen günahlar, sakız gibi
çiğnenir oldu. Çiğnenmiş bir sakızı, biri ağzından ortaya attığında, bir
başkası koşup aldı ağzına ve evire çevire çiğnemeye devam etti. Sonra o da
tükürdü ve bir başkası aldı. Böylece bu iğrençlik yayıldı gitti.
Onlarca insanın, belki de binlercesinin hatta televizyonlar ve
sosyal medya aracılığıyla milyonların ağzında çiğnediği ve her çiğneyenden bir
başka pis bakteri bulaşan, aslında bakmaya normal bir midenin katlanamayacağı bir
şey ortaya çıktı.
Sokaklara, meydanlara ve ekranlara, bu iğrençlik
tükürüldükçe müşterisi de çoğaldı. İnsanlar başkalarının ağzından dökülen
kusmukları yalamaya koşturur oldular.
Çok mu iğrenç geldi? Ne ki, Allah(cc), gıybeti ölü
kardeşinin etini yemek ile eşdeğer göstermedi mi bize? Ağzından çıkan kusmuk ya
da milyonların çiğnediği iğrenç sakız ne ki bunun yanında?
Günahları çiğnemenin kaçınılmaz sonucu olarak, her birimizin
damağına o pis tattan birazcık bulaştı, istemesek de ağzımızda evirip
çevirdiğimiz her nesneden bir parça midemizi indi ve kanımıza karıştı. Tevbe ve
helallik ile bu pislikleri bünyesinden boşaltabilenler de bile izi kaldı.
Güya eleştirmek veya alay etmek gibi niyetlerle ortaya dökmek,
paylaşmak ve yaymak, aslen mubah olan işlerin gıybete dönüşmesidir. Birilerinin
kibir ya da riya gibi hislerle kendi görgüsüzlük ya da utanmazlıklarını ifşa
etmeleri, bizim onlara şahitlik etmek zorunda olduğumuz anlamına gelmez. Dahası
elimizle başkalarını şahit etmenin de ne onlara ne de bize bir faydası yoktur.
Bunun yapmanın en güzel yolu, Nebevi terbiye metodundan
öğrendiğimiz, Rasulullah(sas)’in herhangi bir yanlış ya da günaha rastladığında
yaptığı gibi; şahısları ifşa etmeden, günahın yanlışlığını ona özendirmeyecek
ya da insanların merakını uyandırmayacak bir üslupla ortaya konuşmak ve o günaha
bulaşanların anlayıp vazgeçmelerine vesile olmaktır.
Bütün mesele kalbimizdeki niyetin sahih olması ve
yaptıklarımızın ve söylediklerimizin de bu niyete uygun olmasıdır. Niyetim
iyiydi diyerek, kırıp dökmemiz ya da kötü bir niyetle güzel söz söylememiz değersizdir.
Toplumları bozan, erdemleri yok eden, insanın güzide
fıtratını heba eden, dünya tarlasını yakan ve ahiret cennetini elden alan
günahlara ve o günahları işleyenlere sempati duymak, olumlu bakmak, hoş görmek
veya daha da vahimi günahkarları ve günahları yaymak, akıllı bir Müslüman için
ne hazin bir durumdur.
Neticede; yazdığımız veya konuştuğumuz ve beğendiğimiz veya
paylaştığımız her şeyin hesabını vereceğiz.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
Hariçten gazel okumak; Suriye ve Filistin
Hızlı zamanlarda yaşıyoruz. Günlük hatta saatlik değişimler, olaylar ve bilgiler su gibi hatta esen bir yel gibi akıp duruyor. Bu haber ve...







