15 Kasım 2020

Şehrin iyilik potansiyelini harekete geçirmek

Gaziantep bir göçmen şehridir; bu dün de böyleydi bugün de böyle ve halen de bu durum kesintisiz devam eden bir süreç olarak karşımızda cereyan eden bir hakikattir.

Sıkıntılı coğrafyalardan, barınmak ve normal bir hayat sürmek umuduyla kaçanların ya da göç edenlerin, ekonomik gücü ve tarihinden gelen ortak bir mirasın toprağı olması, kültür ve kimliklerin çokluğuyla, kendine yer bulmanın kolay olduğu bir şehir olarak Gaziantep, biraz da bu göçlerin oluşturduğu ve yükselttiği bir beşik olmuştur.

Gelenler sadece yer bulmamış aynı zamanda birlikte getirdiklerini bu şehrin toprağına katarak bir medeniyetin harcına katkıda bulunmuşlardır. İlim ve kültür alanından tutun, sanat ve edebiyata, meslek ve iş alanlarına varıncaya kadar, elle tutulur ve gözle görülür bir zenginlik böylece inşa edilmiştir.

Zorluğu ve hayatın sıkıntılarını zamanında göğüslemiş insanlar ya da öyle insanların çocukları olan Antepliler; zor zamanlarda onlara sığınan, bir barınak ya da yiyecek arayacak durumda garip olanlar kadar, araçlar dolusu paralarla kendine gelen herkese kucak açmıştır.

Yaşananlardan rahatsız olan ve genellikle kendileri de göçmen kökenli olan, az bir kesim olsa da; çoğunluk bu ev sahipliğini bir onur saymakta ve bir şeref madalyası gibi omuzlarında taşımaktadır.

İşte bu şehrin gerek idarecilerinin sosyal meselelerde sıcak ve samimi yaklaşımları ve devletin geniş bağrını açmaları ile, gerekse hayır sahiplerinin ellerinden gelen bir yana gönüllerinden geldiği kadar, yardım ve destek olmaları sonucu, yüzbinler kendine sıcak bir yuva ve tok bir karınla baş koyacak birer yastık bulabilmişlerdir.

Elbette hala Gaziantep’te acilen yardıma ihtiyacı olan kişi ya da aileler vardır ve olmaya da devam edecektir. Bu dünyanın kanunudur ve gariplerin olduğu kadar, iyi durumda olanların da imtihanıdır. Dünyanın en zengin ve gelişmiş kentlerinin kaldırımlarında binlerce evsiz barksız insanın hayat sürdüğü bir çağda yaşıyoruz. İyi ya da kötü, yaşananlardan etkilenmemek ve steril bir ortamda, hiçbir sıkıntıya bulaşmadan yaşamak için insanlıktan nasibimizin olmaması gerekir.

Resmi sosyal yardımların yıllardır yoğun bir şekilde devam ettiği şehrimizde, devletin madden değil ama belki bürokratik adımlar nedeniyle yetmediği yerlere, bizzat biliyoruz ve şahitlik ediyoruz ki; valilik ve belediyeler gibi kurumların yönlendirmeleriyle zenginler ve sivil toplum kuruluşları büyük bir gayretle el uzatmaktadırlar.

Örnek olarak; merkez ilçe belediyelerimizden özellikle Şahinbey belediyesinin, olur olmaz, aklımıza zor gelecek sebeplerle halka dağıttığı gerek ayni, gerekse maddi yardımın hesabını biz takip etmekten aciz kalıyoruz. Ülkenin en tepe kontrol mekanizmalarının bile takdirle karşıladığı bu gayretin fark edilmemiş olması mümkün değildir.

Bütün bu gayret ve çalışmalara rağmen bir yerde bir garibanın aç ya da açıkta kalması da mümkündür. Bundan dolayı bu devasa çabayı göz ardı etmek gerçekten büyük nankörlük olur.

Gerek resmi kurumlar gerekse sivil toplum kuruluşları, her türlü sıkıntılarında yanlarında olmak için bu ihtiyaç sahiplerini arıyor ve buluyorlar. Bunun en kesin yolu ise, böyle bir duruma düşenlerin nereye müracaat etmesi gerektiği konusunda bilgilendirilmesidir ki, bunu da ancak şahit olanlar, çevresindeki akraba ya da komşuları yapabilirler.

Çoğu zaman zor duruma düşen insan, bir adım mesafede bulunan yardıma uzanmayı bile düşünemeyebilir. O halin sıkıntısını çeken bilir. Eşe, dosta, akrabaya anlatılamayacak hal, bir yabacı gibi görünse de, resmi ya da sivil bir yardım kurumuna anlatılabilir.

Bu sebeple, hele de bu zor zamanlarda; gözümüzün daha bir açık olmasına, çevremizde neler döndüğünü takip etmeye ve durumunun zor olduğunu hissettiğimiz tanıdık tanımadık birine rastladığımızda, onu incitmeden yönlendirmek mümkünse bizzat kendisini yönlendirerek, değilse yardım kuruluşlarına bilgilerini ulaştırıp, el uzatmalarını isteyerek bir derde derman olmaya çalışmaktan daha hayırlı bir iş yoktur.

“Her şeyi devletten beklememek lazım” şeklinde espri yapmak için kullandığımız basit cümle aslında önemli bir hakikate işaret ediyor. Devletin gözünden kaçan garipler olabiliyor. Herhangi bir yardım kuruluşunun ulaşamadığı ihtiyaçlar olabiliyor. İşte tam da bu gibi zamanlarda; toplumun tamamının tek bir canlı gibi hareket etmesine ve her gözün tek bir göz gibi etrafı takip ederek, ihtiyaçları şehrin beynine ve ellerine iletmesi gerekiyor.

Bu noktada, gerekeni yaptıklarını ve ellerinden gelen her yere el uzattıklarını bildiğimiz resmi kurumlarımıza ya da belediyelerimize diyecek pek bir lafımız yok, iş vatandaşa yani bizlere düşüyor.

Her toplum parçası bir insan bedeni gibidir. Bir yanında eksiklikler ve acılar olduğunda diğer yanları da sıkıntılara ortaklık ederek çare aramaya koşar. Başı ağrıyan elleriyle başını ovalar, eli acıyan gözleriyle ona bakar, ayaklarıyla çaresine koşar. Bu aileden başlayarak, akraba ve komşularla genişleyen bir sosyal tedavi içerikli hayat tarzıdır.

Acıyan yanlarımıza dokumaktan ve çare için adım atmaktan geri kalmayalım, zira bu; insan olmamızın ve bu toplumda yaşamamızın sadakası değil gerekliliğidir. Zorda olanların rahat içinde yaşayanlardan bir alacağı vardır. Borcumuzu ifa etmek için peşlerinden koşmaktan başka yol yoktur. Bilirsiniz her alacaklı kapımıza gelmez!

 

 

13 Kasım 2020

Saadet asrını anlamak

 


İnsan yaratılışı gereği, örneklik ve önderliğe ihtiyaç duyar. Hatta tarihin kaydettiği çok büyük lider ve önderlerin de mutlaka bir örnekleri, yol gösterenleri vardır. Doğumundan itibaren bir örnekliğe göre kendine şekil veren insan evladı, ne kadar büyürse büyüsün, öğrenmekten ve örnek almaktan asla müstağni olamaz. Ancak nefsine tapınan egoistler müstesnadır belki.

Fıtrat dini İslam, insanın ruhunun ve bedeninin oluşturduğu topyekun benliğinin, ihtiyaç ve meyillerine, hatta refleks ve hislerine göre bir din ve hayat düzenidir.

“Asr-ı Saadet” terkibiyle benimsediğimiz, örneklik ve önderlik asrı, bu dinin bir ütopya ya da hayaller dünyası kurgulamadığının, bizzat hayatın içinde ve insanlar için bir din olduğunun en güzel delillerinden birisidir.

Bu güzel gerçeklikten kıvamında faydalanmak, asla göz ardı etmemek, nimet bilmek, dünya ve ahiret saadetini elde etmenin yolunu bulmak için izlerinden yürümek, her akıl ve izan sahibi için en güzel tercih olur.

Sahabeyi tanımak ve sevmek bizim için, bu dine ve hayat düzenine imanımızın en doğal sonucudur. Kelimeyi Tevhid ile ikrar ettiğimiz risalet sahibi Muhammed(sas)’in dostlarını, yol arkadaşlarını, cefakar ve vefakar ilk nesli; hem dinimiz için hem gönlümüz için şifa kaynağı bilmek, örnek almak, ifrat ya da tefrite kapılmadan o kervana katılmak, bizim için hayatın en değerli varlığı, en vazgeçilmez değeri olarak sinemizde durur.

Sahabenin tamamı belki yiğit birer savaşçı değillerdi, ama gerektiği yerde sonuna kadar yetecek bir yüreğe ve yeterli yiğide sahip bir topluluktular; bu yüzden onların tamamı bize kahraman gelir, tamamına hayranlık duyarız. Hayallerimizin kahramanları onlardır.

Sahabenin tamamı ne zengin ne de tamamı fakirdi ama gerektiği yerde dünyanın bütün servetinden vazgeçebilecek zühde sahip olanlar olduğu gibi, en ağır şartlarda gıkını çıkarmadan hayata devam edecek kadar büyük tevekkül sahibi olanları da çoktu; bu yüzden bize dünyanın en büyük iman ve tevekkül sahibi topluluğu gibi gelirler ve el hak öyledirler.

Sahabenin tamamı çok büyük alimler değillerdi ama gerektiği yerde gerektiği kadar bilgiye sahip olan bir topluluktular; bu yüzden bize hepsi alemin ilmini yutmuş alimlerden daha büyük ilim sahipleri gibi gelirler ve el hak öyledir; onların bildiği hakikat bizim öğrendiğimiz lafı guzaftan pek büyüktür.

Sahabe bir hayal değil; hayat sürmüş, acı çekmiş, sevinçler yaşamış, gülmüş, ölmüş bir nesildi. İnsandı onlar; hayattan tat almayı en az bizim kadar bilir ve isterlerdi, ama sınırlarını Allah(cc)’in koyduğu nizama göre ayarlamak onların şiarı idi. Onların da canı yanardı ama söz konusu Allah(cc) ve Rasulü(sas) olduğunda canlarını hiçe sayabilirlerdi.

Açlık onlar için de zordu, çıplak ayakla sıcak kumlarda yürümek eğlenceli değildi. Medine’nin soğuk sabahlarında sarınacak bir giysi bulamadan evden çıkmak, onları da üşütürdü.

Onların bizden en büyük farkları; inandıkları hakikatlere gerçekten inanmış olmaları idi, söylediklerinin doğru olması, ahitlerine sadık olmalarıydı. Sevdik dedikleri Rasulullah(sas) için başlarını feda etmekten çekinmeyecek kadar sevdalarında samimi idiler.

Dillerinin ucuyla iman etmediler bütün hücreleriyle kavradılar bu dini, ellerinin ucuyla vermediler bütün varlıklarını tek seferde ortaya dökecek kadar feda ettiler her şeylerini, oklarının ucuyla savaşmadılar bütün yüreklerini koydular savaş meydanlarına.

Muhammed(sas), Hamza(r.a.)’in boş evinin kapısından bakıp, “ardından ağlayanı bile yok” derken bütün samimiyet ve yüreğiyle oradaydı. O’nun gözyaşlarını görüp, “anam babam sana feda olsun ey Allah’ın Rasulü” diyen sahabe, gerçekten anne ve babalarını O’nun uğrunda feda etmekten zerre perva etmeden tarihe yazıldılar!

Düzgün adamlardılar, düzgün bir hayat yaşadılar. Düşmanlıkları da açık ve netti, dostlukları da. Hesaplarını dünyaya ve insanlara göre değil ahirete ve cennete göre yaptılar. Görseydik deli diyeceğimiz kadar Müslümanlardı, bizi görmelerini pek istemeyeceğimiz insanlardılar.

Geldiler, gönderildiler, dünyaya bir “Asr-ı Saadet” mührü vurup geçip gittiler. Yüzleri hep saadetle gülümsemedi belki ama kıyamete kadar anıldıkça yüzleri ağartan ve güldüren bir hatıra bıraktılar.

Allah(cc) onlardan razı olsun, bizi onların yolunun yolcusu kılsın, izlerinden ayırmasın…

08 Kasım 2020

Kent Estetiği ve yatay mimari

Dünya kurulalı beri, insanoğlunun karnını doyurmaktan bir sonraki vazgeçilmez ihtiyacı elbette barınmadır. Bu derdine derman olmak için, bir bina inşa etmeyi Rabbinden vahiyle öğrenen Adem(a)’dan bu yana, yanlarımızda dört duvar ve üstümüzde bir çatı ile yaşama ihtiyacımızı gidermek için epey çeşitli metotlar geliştirdik.

Bina inşa etmeyi yeterince güvenli görmeyenlerin mağaralarda, kendinden çok emin olanların çadırlarda yaşadıkları zamanlar ise, bir vakıa olarak tarihe geçti.

Bütün devirlerin ve medeniyetlerin kendilerine özgü bir mimari geliştirdiğini, toplumların refah ve gelişmişlik durumlarıyla, inşa ettikleri ev veya kurum binalarının kalite ve estetiği arasında bir bağ olduğu artık tartışılmaz bir gerçeklik olarak biliniyor.

Gaziantep’te bilmem kaç bin yıl öncesinden kalan mozaiklerle süslü, sayısız villa kalıntısından, hayatın zenginler için her zaman oldukça lüks olduğunu görebiliyoruz. Tabii ki, bütün toplumun villalarda ve mozaiklerle süslü havuzlarda sefa sürmediğini tahmin edebilmemiz gerekiyor.

İnsanların ihtiyaçlarını ellerindeki imkanlarla, en iyi derecede gidermekten başka bir yolları yoktur, çoğu zaman.

Bugün şehrimizin gecekondu mahallelerinde yaşayan ve neredeyse nüfusun yarısına denk gelen kesimi arasında, daha iyi evlerde yaşamak, araçlarını sokak aralarında değil bu iş için ayrılmış ve düzenlenmiş yerlere park etmek, çocuklarının her an bir köşeden çıkacak araçlar arasında değil kaza endişesi taşımadan oyun alanlarında, parklara oynayabileceği gerçek bir şehir ortamında yaşamak gibi hayalleri ve hatta planları vardır.

Bu şartları değiştirmek için bulduğumuz çözümün, evleri üst üste dizerek hatta bırakın evleri, koca bir mahalleyi üst üste yığarak oluşturduğumuz, çok ama çok katlı apartmanlar ve doğal olarak siteler yapmak; bir yandan gücümüzün yettiği en iyi şartlara ulaşmayı sağlarken, diğer yandan sahip olduğumuz mahalle kültürünü, sokak hayatını, çocukların ve gençlerin aidiyet hissini, insanların komşuluk ilişkilerini, kısaca sosyal hayatımızı açıkça tehdit etmekle kalmıyor, yok ediyor.

Ülke genelinde bir sorun olarak görülen ve hemen her zeminde onaylanan, ancak ne hikmetse bir türlü vazgeçilemeyen çok katlı hem de oldukça çok katlı apartman dikme sevdamız almış başını gidiyor. Alternatif olarak düşünülen ve bir tür “uydu kent” olarak planlanan ancak ya henüz yeterince kabul görmediğinden ya da şehir merkezine çok uzak olduğundan belki de çok az talep görecek bazı projelerin çözüm olmayacağını, en azından kısa vadede bir çare olmadığını görmek için halka kulak verilmesi yeterli olacaktır.

Yeni imara açılan şehre yakın ya da bitişik tüm alanların, çok katlı apartman yani çok getirisi olan yatırım aracına dönüştürülmesi, toprak sahiplerini memnun edebilir. Onların yanında, ucuz olsun da isterse onuncu katta olsun, isterse iki oda olsun ama benim olsun diye düşünen, sınırlı geliri olan insanları da bir yere kadar memnun edebilir.

Fakat şehrin estetiğini, insanların insan gibi yaşama ihtiyacını, Gaziantep’in şehre has sosyal yaşam kültürünün devamını isteyen ve düşünen, hatta planladığını söyleyen belediyelerimizin, hala ve ısrarla, her bir karışa bir apartman diktirme çabasını anlamak mümkün değil!

Gerek ekonomik gücün çekimiyle aldığı göçler, gerekse son yıllarda yaşanan mülteci akını nedeniyle, nüfusu bir yılda 5 yıllık artışı yakalayan ve buna rağmen bunca insana yeten bu şehrin, gerçek bir kent estetiğine ihtiyacı olduğu ortada. Bunu sağlamanın ilk yollarından birinin de, yatay mimari olarak isimlendirilen ve devletin zirvesinde de kabul görüp tavsiye edilen; az katlı ve çok daha sosyal konutlar olduğunu hepimiz biliyoruz. Eminim belediye yetkilileri de biliyorlardır, belki de bizden daha iyi.

Bu işin çaresi, aslında bulunmuş olan çarenin şehre getirilmesidir. Şehrimizin belediyelerinin, birer prestij projesi olarak inşa ettikleri, Gaziantep tarihinden ve kültüründen esinlenen, az katlı ve gerçek bir mahalle ortamı sağlayan bazı örnek çalışmaları var. Yapılması gereken, bu örneklerin yeni imara açılan yerler için standart haline getirilmesinden ibaret.

Kentsel dönüşümlerin de, belediyeler için bir kazanç kapısı değil, şehir için bir kurtuluş ve refah projesi olmasının yolu, az katlı ve nispeten yatay mimari modeline uygun binalar inşa etmekten geçiyor.

Gaziantep’in deprem kuşaklarına yakınlığı düşünüldüğünde, sadece bugünün değil, gelecek nesillerin de refah ve mutluluğunun devam etmesi için artık gökyüzüne değil toprağa yakın yaşam ortamları kurmamız gerekiyor.

Bundan en fazla 50 yıl sonra, şu an bu şehrin estetik ve mimarisine yön verenlerin belki de hiçbiri hayatta olmayacak ancak yerimize gelen nesil, ardımızda bıraktığımız şeyin, beton yığınlarından ibaret olduğunu gördüğünde bizi pek hayırla yad etmeyecektir.

 

06 Kasım 2020

Dünya bir yatırım aracıdır

 


Hem ilahi kaynaklarda haber verilenlerden, hem yaşadığımız dünyada şahit olduklarımızdan, hem de kendi iç dünyamızda bildiklerimizden herhalde en tartışılmazı; insanın, bitmek bilmeyen arzularının, heveslerinin, hedeflerinin peşinde bir ömür tüketme sevdasıdır.

Yaratılışımız böyledir ve buna yapacak bir şey yoktur. Yani bu isteğin varlığı ve devamlılığı, dünya hayatının sırrıdır, dünyanın imtihan yurdu olmasının sonucudur. Dünyadan isteği biten için, bu dünyada yaşamanın anlamı da biter. Belki de bu sebepten, ecel gelinceye kadar gözümüz doymaz bizim.

En akıllılarımız; bu yaratılışın engellenemez isteğini ebedileştirmek ve sonsuz bir kazanca dönüştürerek, gönlümüzde taşıdığımız doyumsuzluğun aleyhimize değil lehimize kullanılmasını sağlamak isteyenlerdir.

Öyle ya, madem nefis taşınacak ve doyurulamayacak, neden onu sonsuz bir zevk ve sefa ile doyurmak vadiyle dizginlemeyelim?

Kendimizi buna ikna etmenin en kısa yolu, dünya hayatının faniliğini idrak etmektir. Elde etmek için sahip olduğumuz en değerli sermaye olan ömrümüzü harcadığımız bu dünyadaki her şey fanidir. Yani bir gün ölecek, solacak, kuruyacak ve nefislerin iştah duymayacağı bir varlığa dönüşecektir.

Dünyada isteyip de elde edemediklerimiz için çok hayıflanmaya da gerek yok, nasıl olsa bir gün bitecek ve o kayıpların yerine daha güzelleri elde edilebilecektir. Asıl mesele, ahirette istediklerimizi elde etmekte, onu kaybedersek asla telafisi olmayacak ve bu kayıp sonsuza kadar sürecektir. Sonsuza, yani bir süresi ve sınırı olmayan korkunç bir belirsizliğe kadar…

Bizim olsun diye didindiğimiz güzellikler, zenginlikler ve rahatlıklar asla devamlı olmayacak. Kimse için olmadı. Süleyman(a)’a yar olmayan dünya bize de yar olmayacak. Muhammed(sas)’i sinesine alan toprak bizi de üstünde çok uzun süre dolaştırmayacak ve mutlaka içine çekecek.

Eline üç beş kuruş geçince, nasıl daha da çoğaltırım sevdasına düşüyorsak; elimizde bulunan üç beş yıllık ömrü de çoğaltmanın bir yolunu bulmamız, mantıklı ve insani olan değil midir?

Ecel sabittir, ne ileri alınır öyle yaz saati gibi, ne de geri alınır. O sabit süre ancak ve sadece bereketli bir hayat yaşamakla, kısa sürede uzun hayırlar işlemekle uzayabilir.

İşte bu dünya, her şeyiyle ancak bir yatırım aracıdır, elinde ömür sermayesi olanların kullanabildiği bir araç; ömrü tükenenler için dünyadan kar elde etmenin geride kesilmeyen bir hayır bırakmalarından başka yolu yoktur.

Heveslerimizi kontrol etmenin bir yolunu bulmak ve geçici olanı kalıcı olana asla tercih etmemek için kendimizi sürekli ikna etmek, uyanık tutmak zorundayız. İnsanız, acele elde edileni severiz, peşin alışverişe bayılırız. Oysa sağlam bir müşteriye, hem de karşılığında elde edilecek çok ama çok büyük karlar varken borç vermek, herhalde anlık arzuları tatmin eden, en fazla birkaç saat sürecek bir tokluk verecek olan, sahtekar bir müşteriye peşin mal satmaktan daha akıllıcadır.

Allah(cc) vadinden asla dönmeyen ve sözünü yerine getirmeye mutlak olarak gücü yeten tek varlıktır. O’na borç vermek yatırımların en karlısı ve en mantıklısıdır.

Aklı olan, varını yoğunu ahiret pazarında satışa çıkarandır.

Kafası çalışan; pazardan ucuz domates alan değil, cennetten bahçeler alandır.

Süresi belirli bir ömrü uzatmayı başaran, onu hayır ve iyiliklerle dolduranlardır.

Hep biten ve yeniden başlayan günlerin haber verdiği, bitecek ve başlayacak daha ne hayatlar olduğudur. Hayat sahibi olan her şey ve herkes gibi bizimkinin de bitmekten başka yolu olmadığıdır.

Mülkün yegane hükümdarının hükmüne mani olabilecek yoktur. Dilediğini yaşatıp, dilediğini öldürecek ve hesaba çekecektir.

Marifeti olan, gücü olan, isyanı olan, itirazı olan bir şey yapsın; mesela ölmesin! Hesaptan kurtulsun da dünyada ebedi kalsın!

Yok öyle bir dünya!

Her eceli gelen ölecek, kimse dünyada direk olarak kalmayacak.

Biteceği kesin olan sermayesini, çok karlı bir yatırıma dönüştürene ne mutlu!

01 Kasım 2020

Dönel dairelerde dönemiyoruz!

Sadece şehrimizde ya da ülkemizde değil; dünyanın araç kullanılan hemen her yerinde, trafiğin akıcılığını sağlamak, uzun yıllardan beri küresel bir sorun olarak görülüyor ve bulunan çözümler de hızla dünyaya yayılıyor.

İşte bunlardan biri de, doksanlı yılların başlarında küçük uygulamaları görülen ve alınan verim üzerine gelişmiş ülkelerde hızla yayılan, Türkçeye dönel daire olarak tercüme ettiğimiz, trafik lambaları kullanılmadan yani beklemelerin en aza indirgendiği, önceliklere göre geçiş üstünlüğünün belirlendiği ve uygulandığı bir kavşak modeli olarak karşımıza çıkıyor.

Dönel daireler ülkemizde, belediyelerin trafik alanındaki tıkanıklıkları bir nebze de olsa çözüm olması düşüncesiyle hızla çoğaldı. Bunlara Gaziantep’te artık daha fazla rastlamaya başlamamız da normal bir gelişme olarak görülmelidir.

Ancak ne ki; temel çıkış noktası, dönel dairenin içindeki trafiğin öncelikli yol hakkının bulunması gibi basit ve anlaşılır bir kuralı, ne hikmetse uygulamayı başaramıyoruz. En azından çoğunlukla başarısız olduğumuzu, sabah ve akşam yoğun trafik saatlerinde kilitlenen dönel dairelerden anlayabiliyoruz.

Dahası, temel mantığı, trafik ışıklarının oluşturduğu bekleme sürelerini azaltmak hatta ortadan kaldırmak olan dönel dairelere, biz bir de trafik ışığı ekleyerek ancak kullanabiliyoruz. Oysa trafik ışığının olduğu yerde dönel dairenin anlamı kalmadığı gibi, pratikte de varlığının bir gereği kalmıyor. Ki bazı yerlerde dönel dairelerin belediyemiz tarafından tekrar ortadan kaldırıldığını da gördük.

Aslında kullanamadığımız bir kolaylığı kaldırmak en mantıklı çözüm müdür, sorusunun cevabını tartışabiliriz. Ancak kaldırmak, kullanmak için gerekli düzeni ve eğitimi yerleştirmekten daha kolay olduğu için tabii ki tercih edilen bir yol oluyor.

Dünyanın bütün gelişmiş ülkelerinde, sorunsuz ve verimli bir şekilde kullanılan, trafiğe yaptığı katkı ile hem sosyal hem de ekonomik verim alınan dönel dairelerden biz faydalanamıyoruz. O halde hepsini kaldıralım! Ya da kullanmayı öğretelim!

Bilimsel olarak faydası kanıtlanmış bir gelişmeyi, gerek kamu spotları gerekse bilgilendirme ekranları yoluyla anlatabiliriz. Halkımız, kendi menfaatine olduğuna ikna olduğunda, eminim bu işe sahip çıkacaktır.

Bazılarımızın bir tek aracın önüne geçmeyi kahramanlık, başarı, hız ve menfaat gördüğü gerçeğini unutmadan; genel olarak bu dönel daireleri kuralına göre kullandığımızda, hem vakit hem de nakit olarak bize faydalı olacağına ikna edilmesi gerekiyor.

Bunun için ülke çapında kampanyalar yapılabilir ama bu belediyelerimizi biraz aşar. O halde yerel anlamda yapılabilecek birkaç adımı söylemekle yetinelim.

Sevgili ve saygılı belediye yetkililerimiz!

Dönel dairelerin girişlerinde bulunan ve daire içindeki araçların yol hakkını ifade eden tabelalar yetersiz veya bazı şoförlerimiz bunları idrak edemiyor olabilir. Çözümü tabii ki yine sizden bekliyoruz. Bu tabelaların daha net ve belirgin olması gerekiyor. Belediye faaliyetlerinin ilan tabelalarından daha önemli olduklarını düşünüyorum. Ama onların yanında pek cılız kalıyorlar.

Ayrıca ve ne önemli adım olarak; dönel dairelere giriş ve çıkış noktalarının, yaya geçidi olarak düzenlenmesi, bir engelle trafiğin yavaşlamaya mecbur edilmesi gerekiyor. Böylece hem daire içindeki trafiğe yol hakkı mecburen tanınacak hem de daire kenarlarından geçiş yapan yayalara imkan sağlanacaktır.

Bu dönel dairelerin mutlaka ama mutlaka, trafik kanun ve kurallarına göre çizgilendirilmiş olması gerekiyor. Hem de hiç silinmeyecek bir teknikle ya da sürekli yenilenerek asla gözden kaçırılmayacak bir netlikle bunun yapılması gerekiyor.

Yani, dönel daireye giren veya çıkan herkes, kime ve nasıl yol vermesi gerektiğini yerdeki çizgilerden görebilmeli. Yaya geçit çizgileri ve bunların öncesinde bulunması kanuni bir zorunluluk olan köpek balığı dişleri net bir şekilde sürekli ama sürekli yenilenmeli.

Belediyelerimiz, vatandaşın kafasında soru işareti bırakmayacak şekilde, trafik çizgilerini çizmeli ve en azından bu yolla kendi üzerine düşeni yapmış olmalı ki, halktan kurallara ve dönel daire yol haklarına dikkat isteme hakkımız olsun.

Dönel daireler başta olmak üzere, tüm yaya geçit noktalarının engebeli bir yükseklikle yoldan ayrılması ve trafiğin o geçide geldiğinde ister istemez yavaşlaması, genel alışkanlık kazanılıncaya kadar oldukça elzem bir uygulama olarak bir kenarda duruyor.

30 Ekim 2020

Batının özgürlük anlayışını reddediyoruz!

 


Sözün başında hemen belirteyim; batı diye kullanacağım terkip, batılın hak karşısında konumlanan bütün varlığının ifadesidir. Coğrafi bir yöne değil; siyasi ve sosyal bir duruşa, bir saldırıya temsildir. Varlığını hakka saldırmakta bulan, hayatta kalmak için masumların kanıyla beslenen, tek dişi kalmış bir canavardan bahsediyorum.

İşte bu batıda, değer ve içeriği kendilerinden menkul birtakım özgürlük anlayışları ile başımız fena halde dertte. Batılı kafaya göre; bizim mukaddesatımızla alay etmek, aşağılamak ve hakaret etmek gibi söz ya da fiiller, onlara göre bırakın kusur olmayı, marifet bilinecek bir durumdur.

Onların dünyasında sıradanlaşan ama aslında iki yüzlülüğün, sömürgeciliğin ve faşistliğin temellerini oluşturan birkaç gerçeği hatırımızda tutmakta fayda var.

“Modern” dünyanın bazı basit gerçekleri:

- İnsan hakları, “daha fazla insan olan” batılılar için geçerlidir.

Afrika’da ya da başka bir fakir ülkede savaşlar bir yana; satılan ürünler, verilen ilaçlar, desteklenen diktatör idareciler eliyle, o insanların ezilmesi, öldürülmesi, aç bırakılması ve hatta soykırıma tabi tutulması, bir sorun teşkil etmez!

- İnanç özgürlüğü batının hoşuna giden, “İslam dışındaki” dinler için geçerlidir.

İneklere ve farelere tapanlar, kraliçenin valisine itiraz etmedikleri sürece sorun teşkil etmezler. Yahudi ya da Hristiyan olmak da batılı ateistlerin, din düşmanlarının gözünde sıkıntı değildir. Ancak sadece bir Allah(cc)’a kulluktan bahseden, yeryüzünde farklı ilahlar olmasını kabul etmeyen, insanların kullara kul olmasına karşı çıkan, adalet ve merhamete dayalı bir toplum oluşturmak gibi -bırakın planları-, hayalleri bile olan Müslümanların dinlerini anlatma, ilan etme, hakikatlerini dillendirme hakları yoktur!

- Batının gözünde makbul ve kullanışlı bir devlet değilseniz, her konuda haksızsınızdır.

Batı sizin devlet idare sisteminizle ilgilenmez. Halkınıza nasıl bir hayat yaşattığınıza bakmaz. Öldürdüklerinizle ya da süründürdüklerinizle alakası yoktur. Sadece onların dünya hegemonyasına uyumunuz önemlidir. Onların kurguladığı düzene uyan kimse ile sorunları olmaz. Onların düzenlerine karşı çıkmak, planlarına itiraz etmek, daha da ileri giderek; bazı yollarda onların istemediği adımlar atmak; lanetlenmek, dışlanmak ve tabii ki saldırılmak için uygun hedef haline gelmenize yeter. Batıdan daha fazla, -onların dediği anlamda- demokrat olsanız da, laik yaşasanız da fark etmez. Onların çıkarlarına aykırı iseniz, kötüsünüzdür.

Ve fakat biz; batının dayattığı ve neticede bizim kutsallarımıza hakarete varan özgürlük anlayışını kabul etmek zorunda değiliz, reddediyoruz. Daha ötesi var mı? Böyle bir özgürlük olabileceğine kim karar veriyor? Biz kabul etmiyoruz. Mukaddesatımıza saldırılmasını özgürlük olarak görmüyoruz. Kimsenin mukaddesatına da saldırmıyoruz. Karşılığında asgari saygı beklemek bizim en tabii hakkımız, elbette!

Salyalar akıtarak batıya kuyruk sallayan liberallerin yaydıkları iğrenç kokudan da tiksiniyoruz. Batının dümen suyunda kayık yarıştırmaktan başka bir marifetleri olmayan bu zavallılar, sadece batının pis nehrinin akışına katkı sağlıyorlar. Asla kayıkçılıktan kurtulamayacaklar. Yükselebilecekleri en yüksek makam; batının teknelerinde miçoluk ya da kürekçilik olarak kalacak.

Batılı bir lider, insan onurundan ve evrensel değerlerden bahsediyorsa, kastı; onlara ve yaptıklarına karşı çıkılmaması, İslam’a ve Müslümanlara saldırı ve hakaret özgürlüklerine(!) dokunulmamasıdır, yani batının saldırma ve hakaret etme ayrıcalığıdır. Asla dürüst değillerdir ve olamazlar.

Batı bugün batılın temsilcisidir ve fakat neticeyi biliyoruz: “Hak gelecek ve batıl zail olacak”.

 

25 Ekim 2020

Kaldırımlarına şiir yazılası bir şehir olmak

Şehirlerin, geçmişten gelen ve mevcut gelişmişlikle yoğrulmuş bir kültür yapısı olur ve bu; sadece insanların davranışlarında ya da yaşantılarında değil, şehrin alt ve üst yapısında da gözle görülür.

Mesela Kudüs’e gidenler, eski şehrin sokaklarında dolaşırken, bir Osmanlı şehrinde olduklarını “tırnaklarından tepelerine” kadar hissederler. Ayaklarının altındaki taşlar tarihi fısıldar, üstlerindeki kemerler medeniyet hikayeleri anlatırlar. Sokakların köşelerinde öyle alelade dönüşler değil; tarihin şehir ve medeniyet kurgusunda çıkmış, sanat eseri köşeler dönerler.

Gaziantep’in herhalde en sık rastlanan, en çok düzenlenen ama en az yakışan belediyecilik hizmeti; orta refüjlerdir. Aslında kaldırımlarla orta refüjlerin arasında bir tür yarış hatta düşmanlık varmış gibi bir manzara ile karşılaşmak, şehrimizin hemen her yerinde mümkündür.

Gaziantep’in kaldırımları hakkında şiir yazmak mümkün olsaydı, herhalde sokaklarda evsiz kalmış insanların dramlarını anlatan bir edebi eser gibi bir ağıt ortaya çıkabilirdi.

Bu kaldırımlarla uyumsuz orta refüj hatta caddelerin iki yakasını birleştiremeyen kaldırım anlayışının, Gaziantep’in tarihiyle ve mevcut gelişmişliğiyle uzaktan yakından bir ilgisi olmadığını anlamak için yine belediyelerimizin, gerçekten özenle düzenlediği bazı eski mahallelerin durumunu görmek bile yeterli olacaktır.

Şu an biraz bozulmuş olsa da; Bey Mahallesi kaldırım ve orta refüjleri ile bugünden derin geçmişe gerçek bir yol açan, kullanışlı ve estetik, bu şehre ve olması gerekirken olamayan dokusuna pek bir yakışıyor.

Yine aynı şekilde; Şehreküstü’nde sokak sokak yapılan restorasyonlar ve Şıh Meydanı çalışmaları sonrasında ortaya; tarihin bir devrinden fırlamış ve bugüne konmuş, müstesna mekanlara ve sokaklara sahip, yine gerçekten bu şehre ve geçmişine, ayrıca bugünkü iddialı duruşuna yakışır bir semt ortaya çıkmıştır.

Bu iki mahallenin bir ruhu, bir estetiği ve gerçek bir şehir görüntüsü olduğunda, kimsenin bir şüphesi yoktur. Gaziantep’in keşmekeşinden yorulan birileri için, bir nevi kaçamak alanlarına dönüşen, taşların insanlarla konuştuğu bu güzelliklerin, şehrin merkezinde durup, bütün bir şehre bir karakter verecek yol ve kaldırım çalışmalarına örneklik etmiyor oluşuna şaşırmamak elde değil.

Demek ki belediyelerimiz, kibar ve güzel kaldırımlar yapabiliyor, ruhu olan ve adeta konuşan sokaklar inşa edebiliyor, hatta tarihi ihya edebiliyorlarmış!

O halde, şehrimizin devasa caddelerindeki anlamsız zıtlıklar, birbirine benzemeyen kaldırımlar, çarpık orta refüjler neyin nesidir?

İki merkez ilçe ve bir büyükşehir, ortak bir şehir karakteri oluşturamıyorlarsa, hangi konuda birlikte iyi çalışıyorlar, merak etmemek elde değil.

Neden ana caddeler, sıradan ve hatta vasatın altında bir görüntü veriyor?

Bakınız, kaldırım yapılmıyor demiyorum, kaldırımlar neden estetik ve düzenli değil, neden zamanında ve yerinde tamiratlarla korunmuyor diyorum.

Sahi neydi belediyeciliğin biz sıradan insanların gözündeki anlamı: Yollar ve kaldırımlar değil mi?

Bu şehrin terk edilmiş sokaklar ya da kaldırımlar gibi görüntülere tahammülü yoktur. Canı isteyenin istediği yerden bozduğu ve ne hesabının sorulduğu ne de tamirinin yaptırıldığı ya da en azından masrafının bile alınmadığı bir düzenin vatandaşı memnun etmesini herhalde beklemiyor kimse.

Belediyelerimizin halkımıza, kaldırım ve orta refüjlerin kamu malı olduğu ve sadece özel izinlerle kazı ve sökme yapılabileceğini, önce kendisi kurumlar bazında uygulayarak öğretmesi gerekiyor.

Kaldırım ve orta refüjlerin, çok sık kontrol edilmeleri ve yeşil alan iseler bakımlarının yapılması, taşla kaplı iseler tamiratlarının yapılması elzemdir.

Kaldırımı olmayan bir caddenin olamayacağını, olmaması gerektiğini önce belediyelerimizin idrak etmesi gerekiyor. Kaldırımların yürünemeyecek kadar bozuk olamayacağına önce belediyelerimizin yetkililerinin inanması gerekiyor.

Her iş gibi, kaldırımların da bir standardının olması gerektiğini, belediyelerimizin uygulamalı olarak bize göstermesi ve ispatlaması gerekiyor.

İlçe ve büyükşehir belediye sınırlarının kesiştiği kaldırımların nereleri olduğunu bizim sıradan vatandaşlar olarak anlayamamamız gerekiyor! Birinin yaptığıyla diğerinin, elma ve armut gibi farklı ve uyumsuz olmaması gerekiyor.

Gaziantep’in, kültür ve tarih geçmişine, bugünkü vizyon ve hedeflerine uygun, modern ve gelişmiş, gerçek medeni bir şehir görümüne ulaşması için; kaldırımlarının ve orta refüjlerinin mutlaka bu misyon ve vizyona uygun olarak inşa edilmesi, tamir edilmesi ve elden geçirilmesi gerekiyor.

Kaldırımlarına şiir yazılası bir şehir olmanın yolu, insanların ayağına taş değmeden dolaşabildiği bir güzelliği gerçekleştirebilmekten geçiyor. Sonra zaten, ayağına taş değirmeyenlere yapılacak dualar tahmin edilebilir.

Hariçten gazel okumak; Suriye ve Filistin

  Hızlı zamanlarda yaşıyoruz. Günlük hatta saatlik değişimler, olaylar ve bilgiler su gibi hatta esen bir yel gibi akıp duruyor. Bu haber ve...