13 Aralık 2021

Sele direnmek gibi

 

Yaşadığımız günlerin en çok konuşulan ve herkesi bir şekilde etkileyen ekonomik şartları, sıkıntıları ve çileleri, gerçekleri ve yalanları ile bizi bir karanlığa çekiyor.

İnsan ve toplum için herhalde en büyük yıkım, umutların kırılması, hayallerin ve beklentilerin yıkılması, güne ve geleceğe dair heyecanın yok olmasıdır. Endişe ve vehimlerin işgal ettiği hayatın meyvesi, faydasız ve tatsızdır.

Bu yüzden ne gerçekleri görmezden gelmek, ne de olanı olduğundan büyük görerek felaket tellallığı yapmak gibi yollara sapmamak gerekiyor.

Gidişatın birçok kısmına müdahale etme, değiştirme ya da bir şekilde engel olma gibi güç ve imkanlarımızın olmadığını hepimizin kabul etmesi gerekiyor.

Dünyayı bir gecede değiştiren, duman altı ergen devrimci muhabbetlerinden bize bir fayda olmadığı aşikardır. Ne bu ülkenin ne de dünyanın kaderine hükmetme şansımızın olmadığını, değiştiremeyeceğimiz şeylerin ıstırabı ile kahrolmak yerine, elimizin ereceği, gücümüzün yeteceği yerlere uzanmanın, daha hayırlı ve verimli olacağını görmemiz gerekiyor.

Bu minvalde; kendi şartlarımızda yapabileceğimiz küçük de olsa güzelliklerin ve iyiliklerin peşine düşmek, varılması muhtemel hedeflere yönelmek, dinlenecek sözleri söylemek herhalde daha verimli ve belki de daha radikal olacaktır. Öyle ya; herkesin asıp kestiği, yakıp yıktığı bir ortamda, mutedil olmaktan radikal bir duruş mu olur?

Bütün dünyayı kasıp kavuran ve ülkeleri kendi şartları içinde zorlayan, bizim ülkemizi de kişisel, sosyal ve siyasal sıkıntılarımızdan dolayı daha çok etkileyen bir ekonomik kriz yaşıyoruz.

İdarecilerimiz bu süreçte, fırtınalı havada ortaya çıkan kaptanın maharet ve becerisini göstermekle, tüccarımız ve esnafımız insaf ve insanlığın gereğini yaparak, adil ve dengeli kazanmanın şerefine uygun davranmakla, halkımız yani bizler ise, parçası olduğumuz toplumla aynı gemide olduğumuzu fark etmekle, başarılı yöneticilerin ve dürüst tüccarların değerini takdir etmekle ve desteklemekle yükümlüyüz.

Bizim yönetim anlayışımızı en güzel tasvir eden söylemlerden olan ve bir efsane gibi Sultan 2. Abdulhamid’e izafe edilen, ancak kimin söylediğinden çok sözün kendisinin değerli olduğu bir bakış açısı vardır.

Bizde idare anlayışı, en altta halkın durduğu standart görüntüye göre değil, en altta devlet başkanının durduğu ve bütün bir halkın yükünü onun omuzladığı ters piramit şeklindedir. Her görevli, sorumlu olduğu insanları omuzlarında taşır.

Bu anlayış, idarecilere söylenecek bütün nasihatlerin ve uyarıların temeline yerleştirildiğinde aslında söylenecek çok şey kalmaz. Devletin en ücra köşesinde kurdun kaptığı kuzunun hesabını kimin veya kimlerin vereceği bellidir.

Esnafın toplum hayatındaki yeri ise, en az yönetici ve ilim sahipleri kadar belirleyicidir. Dünya tarihinin en maharetli idarecilerini toplasak, yanlarına en bilgin yardımcıları eklesek bile, ticaret ehlinin dürüst olmadığı bir yerde toplumun felahı ve refahı mümkün olmayacaktır.

Bazı zamanlarda ise tüccarın ve esnafın sadece dürüst olması da yetmeyebilir. Üstüne bir de insafın eklenmesi ve geminin kurtulması için biraz da onların fedakarlık yapması gerekebilir. Bugünlerde olduğu gibi.

Sattığı malın yerine yenisini koyabilmek ve kendi iaşesini de sağlamaya devam edebilmek için zaruri olandan daha fazlasını fiyatlara eklemek, zulmün ve fırsatçılığın bu gibi zamanlarda en alasıdır.

Bu yüzden imkanı olan, gücü yeten ve altından kalkabilen insaflı ticaret ehlinin, şartları daha da zorlaştırmamak adına, dengeli fiyatlar tayin etmeleri elzemdir.

Bizlerin ise, hem kendi menfaatimiz hem de zor zamanlarda mert duruş sergileyenleri destekleme adına, insafını cüzdanında taşımayan, ahiret hesabı için dertlenen ve kul hakkı konusunda eli titreyen insanları arayıp bulmamız gerekiyor.

Her duyduğumuzu yaymamak, her dedikoduya inanmamak ve nihayetinde işlerin sonunun mutlak ve kesin olarak, Alemlerin Rabbi olan Allah(cc)’in elinde olduğunu unutmamak zorundayız.

O Allah ki, dilediğinin rızkını daraltır, dilediğini genişletir. Dilediği toplumu ihya eder, memleketlerini mamur eder, dilediklerinin ise yurtlarını başlarına yıkar.

Verilenleri şükretmek, eksilenlere sabretmek ve kardeş olduğumuz unutmamak temennisiyle…

06 Aralık 2021

Hakkını ve haddini bilmek

 


Büyük işler yapan ya da büyük medeniyetler inşa eden fert ve toplumların ortak genel özelliği herhalde, herkesin kendi işi ile meşgul olması ve haddini bilmesidir.

Haklarının neler olduğunu herhangi bir kibir ya da eziklik hissetmeden idrak etmiş olmak ve şuurlu bir taleple bunları elde etmek için gayret etmek ise, en az had bilmek kadar medeniyet iddiasının ayrılmaz parçalarındandır.

İnsan için haklarını bilmesi ve istemesi ile başkalarına karşı haddini bilmesi, topluma karşı sorumluluk ve görevlerinin bilincinde olması, ahlak ve erdemler üzerine bina edilecek medeniyet yolculuğunun vazgeçilmez azığıdır.

Bunun kişinin konum ya da imkanlarıyla da alakası yoktur. Hangi konumda olursa olsun, Müslüman için ne kendi haklarından vazgeçmek, ne de başkalarının hukuku çiğnenerek hadsizlik yapmak kabul edilebilir bir davranış değildir.

İdarecilerin, kendilerine aslında ağır bir imtihan ve vebal olarak yüklenen görevleri sebebiyle başkalarına üstünlük hissine kapılmaları çok ağır bir ahmaklık olur. Zira ahirette halktan biri hesap verirken, dünyada muamelede bulunduğu insanlar dışında kimseyle hak davası ile karşılaşmazken; idareciler halkın tamamının yanında, bölgelerinde bulunan hayvanların bile hakkının hesabını vereceklerdir.

Ahiret ve hesaba, sorgunun şiddet ve korkusuna inanan biri için bu, herhalde bütün kibir ve benzeri üstünlük duygusunu kül edecek kadar büyük bir ateştir.

“Emir’ul Mü’minin Ömer bin Hattab (ra)’ın; “bir aileden bir kurban yeter” tespiti bütün örnek idarecilik hayatının özeti gibidir.

İdarecilerin azgınlığı, sınırları çiğnemeleri ve zulme meyletmeleri, insan fıtratının zayıflığının ve kendini kaybetmeye bu kadar açık oluşunun delili gibidir. İnsanın, biraz etki ve yetki sahibi olunca, sağlam ayaklar üzerinde durmayan her nesne gibi kayma ihtimali çok büyüktür. Yalnız yüklendiği ağırlığın altında sapasağlam durabilen ve sarsılmadan yolun sonuna kadar gidebilenler müstesna…

Pek ideal olmasa da, alıştığı şartların daha üstünde imkan ve muameleye muhatap olan ahalinin şımarması ise, en az idarecilerin zulme düşmesi kadar vahim bir medeniyet sorunu, yıkıcı bir toplum felaketidir.

Böylesi durumlarda insanlar, kendilerine yetecek olan 3 değer iken 5 elde etmişler ve sonra bunun birini kaybederek 4 ile kalmışlarsa, aslında onlara 3 yettiğini unutarak ve ellerinde hala 4 olduğunu göz ardı ederek, “neden 5 olanı kaybettim” diye feryat, figan ve feveran edebiliyorlar.

Bunun fıtrata dayanan gerekçeleri olsa da, terbiye ile kontrol altına alınan ve ihtiyaç ile alışkanlığı ayırt edebilen fertler olmamız gerekiyor.

Gelecek günlerin ne getireceğini kesin olarak bilemiyoruz ancak, aşırı doymaya alışan bir bünyenin açlığa herkesten daha az dayanabildiğini biliyoruz.

Ayrıca, verilen nimetlere şükretmek yerine nankörlük edenleri, nimetlerin Rabbinin mahrumiyetle cezalandırdığını da biliyoruz.

Bolluğa ve bolca tüketmeye o kadar alıştık ve o kadar benimsedik ki, çöpe dökecek ekmeği ya da yemeği kalmayanlar bile kendini daha iyi hissediyor! Öyle ki, bu artık bir marifet olarak algılanıyor.

İdarecilerinden kibir ve aşağılama görerek yetişen bir fert ya da topluma, hak ettiği normal muamele gösterildiğinde, şımarması ve muhataplarına olan saygısını kaybederek, haddini aşması da bir başka açıdan nankörlüğün alametidir.

Zira iyi bir idareci, refah içinde yüzen bir toplumda yaşamak, dünyalık nimetlerden doyasıya faydalanmak hem büyük bir nimet, hem de büyük bir imtihandır. Şımaranlar ise kaybederler.

Nerede ve hangi konumda olursak olalım, insanların haklarına riayet etmek zorundayız. Ancak onların şımarıklık veya edepsizliklerine katlanmak gibi bir mecburiyetimiz yoktur.

Haklarının çiğnenmesine ve kendilerine hürmetsizlik edilmesine alışanların, gördükleri normal muameleyi, çok özel sanarak şımarmaları ise maalesef sık karşılaşılan bir durumdur.

Kendini ve haklarını bilmek, başkalarının sınırlarına dikkatle yaklaşmak ve çiğnemekten çekinmek medeni insan olmanın bir gereğidir. Toplumları ıslah eden ve medeniyet yolunda taşıyanlar da bu gibi fertlerdir.

 

29 Kasım 2021

Hayat ölümün ayağına gider

 


Dünyanın bütün meselelerini, şehrin ve insanın tüm sorunlarını, hayatın gailesini bitiren, sevinç ve acıları unutturan, gelmesiyle gidilen elçi ölümdür.

Kalabalıkların arasından tek tek, azar azar insanları eksilten ama çoğumuzun hiç farkında olmadığı bir avcıdır ölüm.

Şehrin caddelerini aydınlatan lambaların, ışıklarına çarpan simaları tanımaması gibi; gözlerimize yüzleri takılan ama tanıma ihtimalimiz olmadan hayattan ayrılan insanlarla birlikte yaşıyoruz.

Günlük onlarca cenazenin kalktığı şehir mezarlıkları ve farklı yönlere tabutlar taşıyan belediye cenaze nakil araçları hiç durmadan faaliyetlerine devam ediyorlar.

İnsanın dizlerini kıran, belini büken acıları karşısında; yanında olan ve bu işlerini kolaylaştıran, düşünmesine gerek kalmadan çözen, buna karşılık bir maddi külfet yüklemeyen ve bunu artık sıradan bir hizmet gibi sunan belediyelere de ciddi bir teşekkür borçluyuz.

Şehirlerin kıyısında birer büyük liman gibidir mezarlıklar ve şehir büyüdükçe mezarlıklara daha çok yaklaşır evler. Sonra kaçınılmaz komşuluklar oluşur. Penceresinden, sokağından bakıldığında mezarların görüldüğü, mezarlık manzaralı evlerde, ölümü unutarak yaşamaya devam eder insanlar.

Mezarlıklar çeker şehri kendine doğru, insanları çeker, hayatı çeker kendine mezarlıklar.

Hayatın son bulduğu yer değil başladığı kapıdır mezar ve aslında mezarlıklar bir kapılar şehridir, şehrin kapılarıdır her bir mezar. Bu defa dikey değil de yataydır kapı ama neticede geçilir ondan ve başka bir ortama, aleme ve hayata ulaşılır.

Ölüm, bir başka hayatın adıdır!

Bir başka hayat için doğumun adıdır.

Bu yüzden insan ölümden değil aslında o gideceği hayattan endişe etmelidir. Neticede çaresiz geçilecektir mezar denilen kapıdan.

Bütün mesele, bu hayatın uzunluğu ya da kısalığı değil, nerede ve nasıl geçirildiği ile ilgilidir. Mesele, ölmek değil, nerde ve nasıl ölündüğü ile ilgilidir.

Daha dün dört genç, hayırlarla ve iyilik yolunda yürürlerken yolları mezar kapısına dayandı. O kapının onlar için hayırlar ve iyilikler getirmesi en büyük umut ve teselli oldu. Tanıyan tanımayan herkes bu güzel hayatların ardından gözyaşı ile dualar etti.

Nerede, nasıl ve ne zaman geleceğini bilmediğimiz elçi mutlaka bize de uğrayacak ve izin istemeden dalacak hayatımıza ve onu bizden alacak.

Bu gerçek, amir ve memur, zengin ve fakir, güçlü ve zayıf, yaşlı ve genç hepimiz için tartışılmaz bir sonun haberidir.

Koşarak eşiğine gittiğimiz kapı mezardır; tıklatmadan açılır ve açılmamak üzere kapanır.

Hayat; bütün süsleri ve zevkleri ile, acıları ve tatları ile koşar adım gelir ve mezar kapısında durur. Başka gidecek yeri olmayan çaresiz bir yolcudur hayat!

Bundandır, bizim medeniyetimizin mezarları ve mezarlıkları hayatın içinde tutan anlayış ve pratik uygulamaları. Cami hazirelerinde, mahalle aralarında, şehrin kenarlarındadır mezarlar.

Ölümü unutmayın diye!

Öyle ya da böyle, bugün ya da yarın ama mutlaka tadılacak olan bu şerbetin tadını yaşarken için kattığımız iyilikler belirleyecektir.

Hayat, ölümün ayağına gider ve mezar taşlarına kapanıp gözyaşı döker yaşayanlar.

Unutmayın efendiler, öleceğiz…

22 Kasım 2021

Başarıya tapınmak



İnsan, eşrefi mahlukattır. Diğer yaratılmışlardan üstün kılınmış, alem hizmetine sunulmuştur. Bu büyük sıfatın karşılığında ise ondan, tek bir Allah’a kulluk etmesi ve kendi de dahil kimseye tapınmaması, kendi hevası dahil hiçbir heves uymaması istenmiştir.

Yaşadığımız çağda artık bir Firavun yahut benzeri ilahlık taslayıp da insanları secdeye zorlayan kimseye rastlanmazken, dolaylı ve sistemli bir şekilde insanların gerek kendi arzularına, gerekse başkalarının isteklerine boyun eğmeleri sağlanmaya çalışılmaktadır.

Fert olarak her birimize ben merkezli bir bakış empoze edilirken, topluma da farklı açılardan ve değişik dozlarda ama sürekli olarak yücelik aşılanmakta. Hayatın hemen her aşamasında yer alan fertler, kendini imkan ve ortam nispetinde, çevresindekilerden üstün görmeye, onlara hükmetmeye hatta gücü yeterse zulmetmeye kalkıyor.

Her evde kendisine tapınılan çocuklara rastlamak mümkün, her işyerinde kendisine tapınılan patronlara rastlamak sıradan, her kamu kurumunda kendisine secde edilmesi istenen bir Firavuna rastlamak olağan bir vehamete dönüşmüş durumda.

Toplum düzenimizin bu hale gelmesinde, istisnasız hepimizin katkısı var. Daha yetişme çağından itibaren çocuklara, başarılı olmak ve diğerlerinden öne geçmek mecburiyetini dayatıyoruz. Bu konudaki uzmanların hep söylediği gibi, bir nevi yarış atı muamelesi gören çocuklar; büyüdüklerinde canları istediğinde şaha kalkmayı, hoşuna gitmeyenleri tekmelemeyi ve dahası sırtına semer vurulmasını normal görmeye başlıyorlar.

Öğrencilik hayatı sürekli yükselen puanlara ulaşmak ve hep birilerini geçmek zorunluluğu ile kurgulanan, alacağı eğitim ya da bilginin değil, yarışta kazanacağı sıralamanın peşinde ter döken çocuklar, toplumun da en rahat, en çok kazanan, en lüks hayat süren kesimlerini kendine hedef alarak yola devam ediyorlar.

Daha sonraki süreçte, hayatın kaçınılmaz bir getirisi olarak bu yarış atlarımız (çocuklarımız) her biri bir yerlere etkili ve yetkili konumlara geliyorlar. Geldikleri yerde de aynı mantığı devam ettirip, önüne geçmeye çalışanlara tekme atarak, bazen de ezerek hep başarıya, hep ileriye koşturup duruyorlar.

Başarısına ebeveyninin tapındığı çocuk, başardığında kendini tapınılması gereken bir put olarak görmeye başlıyor. At gibi yarıştırılan birinin, yarışın sonunda insana dönüşmesi ciddi bir zorluğu getiriyor ve çoğu zaman başarılamıyor.

Makam ve mevki sahiplerinin, idarelerinde bulunan insanlara kendilerini bir tür yarı tanrı görerek yaklaşmalarının temelinde, yetiştikleri süreçte başarıya tapınılmasının etkisi korkunç boyutlarda. Gün gelip de hasbelkader başardığında, Firavunlaşan birinin, Allah’a kulluk etmesi ve buna davet etmesi zaten beklenmiyor.

Benzer durumdaki başarısı, maddi güç olarak kendisine dönenlerin de Karunlaşması ve elde ettikleri sebebiyle kendine ve gücüne, önce kendisinin tapınması sonra da madden ondan zayıf olanların tapınmasını istemesi normal gelmeye başlıyor.

Biliyorum pek çoğunuz, hayat şartları ve günün gerçekleri ile bu gibi teorilerin ütopik olduğunu düşünüyorsunuz. En küçük idareciden ve toplumun geneline göre azıcık zengin sayılan birinden, kibir ve gururdan başka bir şey görmeyi beklemiyorsunuz.

Öyle ki; mütevazi bir idareci veya cömert bir zengin, görmesi gereken normal saygıyı göremez hale geliyor.

Protokoller sadece resmi kabullerde değil hayatın her alanında keskin bir şekilde uygulanıyor.

Camilerde herkesi aynı safa, omuz omuza dizen ve herkese başkasının ayağını bastığı yere secde ettiren İslam; hayatımızın diğer alanlarında kendine yeterince yer bulamıyor, duygu ve davranışlarımızda görülemiyor.

Sözüçok tanıdık bir hatırlatma ile bitireyim:

Buyurun hep birlikte bir Kelime-i Şehadet getirelim!

15 Kasım 2021

Medeniyetin temeli ahlaktır

 


İnsanlık, Adem(a)’ın dünyaya ayak bastığı günden bu yana, kendisine vahiyle bildirilen gerek maddi imkan ve keşiflerle, gerekse manevi ibadet ve ahlakla, onu diğer yaratılmışlardan üstün kılan farklılığını koruyabilmiştir.

Halen yeryüzünde karşımıza çıkan ve modern bilimlerin, aklımızla bulduğumuza hepimizi ikna etmeye çalıştığı birçok medeni adımın temelinde, kuşkusuz vahiy yani bizim aklımızın da üstünde bir yönlendirici güç vardır, işaret vardır.

Bilim; bizim, buğdayı ekip sonra biçerek un yapmayı ve ardından hamur yoğurup ekmek yapma aşamasına geçmeyi Kabil’in düşünerek bulduğuna inanmamızı ister. Yahut hayvanları evcilleştirip sürüler halinde beslemeyi ve ardından sağken sütünden ve yününden, ihtiyaç olduğunda ise kesip etinden ve derisinden faydalanmayı Habil’in düşünüp keşfettiğine inanmamızı bekler.

Bunun yapmaktaki temel hedefi; bir sonraki yani manevi hayatımızla ilgili kararlara Allah(cc)’in karışma ihtimalini daha baştan engellemek ve yaratılış ve gelişmeyi kendiliğinden olan, ilahi kudretin dışında, evrimle izah etmeye çalışarak, ilahi bir minnet ya da hamd ve şükür mecburiyetinin altına girmekten kaçmaktır.

Bilimin yaratılışı inkar ederek elde ettiği ve kendince insan aklına, gerçekte ise insanın heva ve hevesine bırakmak istediği, kişisel ve sosyal hayata yön veren ahlak kurallarını koyma yetkisini elinde tutmak, sorgu ve hesaptan kurtulmak ve tabi bu mümkün olamayacağı için, kestirmeden bunları inkar etmek, kendince bulduğu basit, bayağı ve kibirle ortaya koyduğu bir küçüklük ve düşüklüktür.

Bu yüzden medeni olmanın temel çıkış noktasının ahlak olması kaçınılmaz bir zarurettir.

Mekanik ya da teknolojik gelişme ya da ilerlemeler medeniyet olsa idi, geçen yüzyılın başında, insanlığın hayallerinin üstünde bir teknik gelişmeye yol açan Nazilik mukaddes bir yol olur, Hitler bir peygamber gibi anılırdı. Zulüm ve ahlaksızlık bu sürecin medeniyet olmadığına herkesi ikna etmeye yetti.

Şimdi aradan geçen bunca zamandan sonra, insanlığın yeniden ama bu defa daha ustaca bir metotla, teknolojik üstünlüğün, paraya hükmetmenin medeniyet olduğuna inandırılması söz konusu. Hitler’in yaptırdığı füze teknolojisiyle uzaya gidip bununla insanlığa üstünlük algısı empoze etmek gibi, aslında ilahi kudretle savaşan ancak bunu açıkça itiraf etmekten kaçınan, iki yüzlü ve zalim bu zenginliğin medeniyetle bir alakası yoktur.

Fert planındaki tanıdık örneklerle bunu sıklıkla yaşarız. Sonradan görme tabirinin temsili mahiyetindeki bazılarının, çok pırıltılı ve süslü hayatlar yaşamaları, lüks ve ihtişamda boğulmaları onları asla medeni birer insan yapmaz. Bunu onların ahlak ve yaşantısından, insanlara yaklaşımlarından ve sosyal hayatlarından anlayabiliriz.

Zengin ancak terbiyesiz, varlıklı ancak ahlaksız bir adamın değeri, normal insanlar nezdinde ne ise; bunun devlet versiyonu da ancak aynı değere ulaşabilir. Mahallenin yüz karası bir adam ya da aile gibi, dünyanın yüz karası devletler ve toplumlar vardır.

Karun’a imrenen insanların, onun yerin dibine geçen saltanatı karşısında ulaştıkları idrakin Kur’an-ı Kerim’de bize aktarılmasından elde edeceğimiz temel mesele, medeniyetin zenginlikle olmadığıdır.

Üstünlüğün, büyüklüğün veya değerin yaslandığı temelin ahlak değil de güç ya da zenginlik olduğu durumlarda, medeniyetten bahsetmemiz pek mümkün olmayacaktır.

Şehirlerimizi imar ederken, ihya ederken, zenginleştirirken, kalabalıklaştırırken kısaca her bakımdan büyütürken, ahlaksızlığı küçültmemiz medeniyet yolculuğumuzun göstergesidir.

Ahlakın azaldığı yerde artan zenginlik, azgınlığın destekçisi ve göstergesi olurken; azgınlığın arttığı yerde çoğalan fakirlik, haksızlığın çokluğunu gösterir.

Medeni toplumların hedefi, dünyanın tüm hengamesine rağmen, insanların elde ettikleri ile huzur ve sükûnete ulaşmalarını sağlamaktır.

Dünya durdukça gelir dağıtımındaki eşitsizlik devam edecektir. Bu hayata Allah(cc)’in koyduğu bir kanundur, imtihandır.

Yine, dünya durdukça azgınlıklar ve serkeşlikler olacak ve insanlar bunlardan dertlenecek, rahatsız olacaklardır. Bu da yine “sünnetullah”tandır.

Mesele, insanların genelinin kendisine haksızlık yapılmadığına kani olmasındadır. Aldığı ücrette diğer kamu hizmetlerine kadar, layıkıyla karşılık gördüğüne ikna olan fert huzurlu olur. Böylesi fertlerin çoğunluğu teşkil ettiği toplumlarda ise huzur hakim olur.

08 Kasım 2021

İyi bir Antepli olmak zor değil

 

Temelde iyi olmak zor değil aslında. İyiliğin kendisi zor değil çünkü.

İyi bir insan olmak için özel gayret gerekmiyor. Fıtratına yani yaratılışına dönen, o hani çocukluk döneminde hiç bozulmadan ortaya koyabildiği bütün saflık ve masumluğuyla yaşanan şey fıtrattır ve iyilik onun doğal sonucudur.

Kendisine iyi davranan herkese gülümseyen bir çocuk asla aptal değildir. Bunu yapan büyük de ahmak değil! Kimin samimi kimin sahtekar olduğunu ölçme ya da anlama imkanının pek olmadığı düşünülürse; iyilikle bakana, iyilikle konuşana, iyilikle davranana iyilik etmek, iyi davranmak ve iyi konuşmaktan daha normal ne olabilir?

İyilik; kalbinde, büyüğü nifak, ortası haset ve küçüğü nefret olan felaket çemberini bozabilecek tek yoldur. Ve bunların arasında bulunan sayısız kötülüğü ve kötü emeli etkisiz kılabilecek tek ilaç.

İyiliğin icra yeri ve zamanı, son kullanma tarihi ya da sınıfı, mesleği, semti yoktur. Kim, nerede ve nasıl bir imkan bulursa onunla iyilik edebilir. İyi olabilir.

İyilik; evde, okulda, sokakta, markette, trafikte, hayatın her alanında mutlaka yanımızda dolaştırmamız, gönlümüzden çıkarmamamız gereken bir hazine gibi.

Kendisiyle bir mal ya da hizmet değil, gönüller satın alınabilen bir hazine!

Bir ailenin iyi bir ferdi, bir semtin iyi bir sakini, bir şehrin iyi bir halkı, bir ülkenin iyi bir vatandaşı olmak mümkün ve gereklidir. En azından, normal bir hayat sürmek isteyenler için.

Yaşadığımız şehrin, nüfus çeşitliliği, kültür farklılıkları, ekonomik dengesizlikleri ve tabii ki büyük olmanın getirdiği yükleri ile; iyi insanlara, iyiliklere ve iyi şehir halkına her zamankinden daha çok ihtiyacı olduğu aşikar.

Ve daha da güzel olanı, bunun gerçekleştirilmesinin çok küçük adımlara, basit inisiyatiflere kalmış olmasında. Şehrin bir köşesinde yapılan küçük bir iyiliğin, halka halka yayılacağı mutlaktır.

Bize az gelen, kolay olan, basit bulunan birçok iyilik, başkaları için hayatlarının dönüm noktası olabilir.

Hayatlarının bir anına iyilikle dokunduğumuz her bir kişinin, bunun idrakine varması ve sonunda kendisinin de -farkında olarak ya da olmayarak- iyilik kervanına katılması işten bile değildir. Ki, iyilik muhatabından bir geri dönüş, bir karşılık beklenmeden yapıldığı zaman iyilik olur.

Bir karşılıkla yapılan her iş ticarettir.

İyiliğin satın alanı ve karşılığını verecek olanı ise Allah’tır. Mülkü aklımızın sınırlarını aşan ve kendisi için fakirlik ihtimali asla düşünülemeyen, zenginlerin de en zengini ve sadıkların en doğrusu, söz verenlerin en hayırlısı ve ücret ödeyenlerin en adili olan Allah ile ticaret yapmak, en karlı ve akıllı iştir.

Evden işe, trafikten çarşıya kadar, birlikte yaşadığımız her yerin, ortak kullanılan her alanın iyilikle kuşatılması gerekiyor. O kadar çok iyilik olmalı ki, kötülere ve kötülüğe kalan alan daralsın. İyiler ve iyilik değil, kötüler ve kötülük bunalsın.

Şehrin hayat damarlarında akan kan gibi sürekli devam eden ve devam etmek zorunda olan trafiğinde, iyi olarak kalmak ve iyi hareketlerde bulunmak, en azından kalp sağlığı kadar değerli ve vazgeçilmez bir seçenek.

İyilerle kötülerin hayatın her alanında olduğu gibi trafikte de varacakları yere ulaşmalarının süresi hiç değişmiyor. Çok kere şahit olmuşuzdur. Deliler gibi trafiği alt üst eden birileri, biraz ileride ya artık hareket edemeyecek kadar ağır bir kaza geçirmiş ya da kaderin cilvesi olarak, yol kapanarak onu engellemiştir.

Kötülüğün hızlı hareketlerle, başımızı döndüren başarılarla, güçlü sanılan büyüklüğüyle bizi yenmesine izin veremeyiz.

Dünya durdukça sürecek olan bu mücadele, iyilikle kötülüğün kavgası; bütün mesele ve davamız budur.

Öyle büyük kavgalardan bahsetmiyorum.

Sokağa çöp atan, bu kavgada yenilmiştir mesela!

Biz çöpümüzü sokağa attığımız sürece, batıya galip gelemeyeceğiz!

Tükürdüğümüz sokaklarda başı dik gezemeyeceğiz!

“Temizlik imandandır” hadisini duyduğumuzda, temiz olmadığımızda imanımızdan bir şeyler eksildiğini düşünmüyorsak, okuma bilmiyoruz demektir!

01 Kasım 2021

Duruşumuz kalitemizin resmidir

 Bugün hemen herkesin elinde dolaşan ve cebine sığan aletler arasında küçük bir ayrıntı olarak kalan kameraların temelinde yer alan İbni Heysem’in optik alanındaki keşifleridir. Onun hayalinde çoluk çocuğun elinde dolaşacak bir kameranın olup olmadığını bilemiyoruz. Ama sonucun vardığı yeri yaşıyoruz.

Işığın ve gölgelerin hapsedilme hikayesinin 11 yüz yıllık bir geçmişi olması yine de yeterince ilginç. İnsan fotoğraflamayı ve resimlemeyi pek bir seviyor. Öyle ya; bilmem ne adındaki, uluslararası üne sahip bir ressamın tablosuna verilen paralar, dudak uçuklatıyor.

Resmin kalitesi ressamından, emeğinden ve ortaya çıkan neticeden oluşuyor. Hoş yeni zamanlarda boş çerçevelere de büyük para verenler olmadı değil! İşin politik boyutu olduğunun resmi idi tabi o tabloda yer alan ama yoktu ve görülmedi.

Neticede her birimiz, her an meleklerin kayıt altına aldığı kareleri yaşıyoruz. Hayatımız anlatsak film olur diyoruz ya sorulduğunda, hah işte çok doğru; bir film oluyor zaten.

Bir önemli farkla ki; bu film piyasaya sürülmek ve sinemalarda hasılat rekorları kırmak için değil, ahiret akıbetimizi tayin için ve sadece bize özel çekiliyor. Kişiye özel film ve kişiye özel gösterim! Aleme rüsva olmayı kimse istemez ne de olsa…

Ne ki; her şey meleklerin kayıtlarından ibaret değil. Hayat devam ederken birçok şahidimiz de filmimizi daha çekim aşamasında izliyor. Sonradan düzeltmeler yapsak bile, olay anında izleyenler için artık biz, o karede gördüğü kişi ve hal oluyoruz.

Yani, sadece kameralar değil, insan gözü ve gönlü de kayıt alıyor. Verdiğimiz her bir kare, muhataplarımızın zihinlerinde bize dair bir fotoğraf oluşmasını sağlıyor.

Nasıl durduğumuz, nasıl konuştuğumuz, nasıl hareket ettiğimiz gibi veriler, insanlık kalitemizin en net göstergesi oluyorlar. Tabii eğer münafık değilsek!

Münafıklığı sadece dinde nifak olarak değil, hayatın her alanında bir tür duruş şekli olarak kullanıyorum. Yani marangoz olmadığı halde, meslek erbabı gibi davranan da bir tür münafıktır. Örnekleri çoğaltmak mümkün.

İyi biri olmadığı, insanlara iyi davranmak istemediği, şartlar gereği içinden geldiği gibi olamadığından dolayı, genel kabul görecek bir duruş gösterme çabası da başlı başına münafıklığın resmidir.

Bütün konularımız ve konuşmalarımız, bir yerde dönüp dolaşıp insan kalitemize, insanlığımızın kalibresine gelip dayanıyor ve bir bakıma orada tıkanıyoruz.

Çok güzel işler yapmak istiyoruz. Pek teferruatlı planlar yapıyoruz. Detaylı kurallarımız, kapsayıcı kanunlarımız ve tabii cezalarımız var. Ama bir türlü istediğimiz huzur toplumunu kuramıyor, suçu azaltamıyor, uyuşturucu salgınını engelleyemiyoruz.

Büyük laflar ediyor, büyük katılımlı toplantılar tertip ediyoruz. Kocaman harflerle ilanlarımız, gözden kaçması mümkün olmayan ışıklı panolarımız var. Ama bir türlü anlatamıyoruz; bazılarına, bazı şeyleri!

Fotoğrafçımızın elimize verdiği resim pek iç açıcı değil. Kendimizi pek beğenmiyoruz. İnsanlarımız en yakınlarından en uzaklarına kadar, herkese karşı patlamaya hazır bir öfke bombası gibi geziyor.

Hak, hele de kul hakkı konusunda umursamazlığımız, artık hesaba ve kitaba, mizana ve sırata olan inancımızı sorgulatacak seviyelerde.

Bunun farkında olanlarımızın, en küçüğünden başlayarak adımlar atmaları gerekiyor. Küçümsenen ve değersiz sanılan pek çok şey birleşip dev sorunlar olarak karşımıza çıkıyor.

Toplumun en sorunlu kişilerinin verdikleri resmi, yine toplum olarak biz çiziyoruz. Hem fert olarak hem toplum olarak, bizi bizden başkasının bozması da düzeltmesi de mümkün değil.

Bir kelebeğin kanat çırpması ile oluşan ve hissedilmesi imkansız esintinin, biraz ileride fırtınaya dönüşme ihtimalini fark etmemiz gerekiyor.

Tıpkı sokağa attığımız her bir parça çöpün, dönüp dolaşıp bizi ve hayatımızı kirletmesi gibi; sokağa atılan her bir öfkenin, nefretin, zulmün ve küfrün geri dönüp bizi ve hayatımızı, hayatımızdaki diğer insanları etkilemesi kaçınılmaz bir sonuç.

Bir durup nefeslenelim ve kayayı delen damlalardan kaçının bizim elimizden sızdığına, yamuk yumuk taşları pürüzsüz birer cilalı çakıllara dönüştüren dalgaların başladığı noktadaki rüzgarın değişiminde kimin ne kadar etkisi olduğuna bir bakalım.

Bir şeylerin değişebileceğine olan inancımızı asla yitirmeyeceğiz. Fırtınalara yol açacak olan nefesi üflemek bizim sinemizde beslenen imana bağlıdır. Durduğumuz yer ve gösterdiğimiz duruş, Müslümanlığımızın kalitesinin resmidir!

Hariçten gazel okumak; Suriye ve Filistin

  Hızlı zamanlarda yaşıyoruz. Günlük hatta saatlik değişimler, olaylar ve bilgiler su gibi hatta esen bir yel gibi akıp duruyor. Bu haber ve...