21 Mart 2022

Kimseye borcumuz yok

 Toplumların huzur içinde yaşamaları için, tek tip insandan oluşmaları ya da bir nevi robot üretim tesisine dönüşmeleri gerekmiyor. Bütün farklılık ve çeşitliliğiyle ve ancak ilahi bir denge üzerine kurulu düzenle, pek ala bir ideal sosyal hayat kurgulamak ve yaşamak mümkün.

Bu fikri dile getiren ve benimseyen bir çok şahıs ve kurum olduğu için teferruata ihtiyaç duymadan bir detaya işaret etmek istiyorum.

Gerek şer’i düzende gerekse seküler düzenlerde yaşayan herkesin kendi olarak kalması bu işin temel dinamiğini oluşturuyor. Hatta bu temel, neredeyse hayatın tamamı için geçerli..

Toplumu oluşturan fertlerin kişilik ve kimliklerini, inanç ve kültürlerini korumaları, hatta görünüşlerini bile muhafaza etmeleri oldukça değerli bir yapı taşı olabiliyor.

Ebu’s Suud Efendi fetvaları arasında rastladığım ve gayri müslimlerin Müslüman kıyafeti giymesini yasaklayan bir soruya verdiği cevapta; “eğer İslam kıyafeti giyerlerse kendi kültürlerini kaybederler” ayrıntısını okuduğumda, bu hassasiyetin bir asimile toplumu değil, bir uyum ve huzur toplumu kurgusunun, en güçlü olunan zamanda daha dikkatle korunduğunu görmüştüm.

Yine en zayıf zamanlarında bile alimlerimizin sarıklarını çıkarmamak için başlarını vermekten çekinmediklerini ve bunun salt bir kılık kıyafet olayı olmadığını, insanların kendi olarak kalmakla, şahsiyet ve kimliklerinden vazgeçmek arasında kaldıklarında gösterdikleri tavrın, onların kalite ve sorumluluk duygularıyla ilgili olduğunu fark etmiştim.

Şimdi ise, ne güçlü ne de zayıf zamanlardan birindeyiz. Ortalığın bulanık olduğu bir düzlemde, sağlam yerlere ayak basarak yola devam etmeye çalışıyoruz. Denize düşmedik, düşsek de yılana sarılamayız!

Ne birilerine varlık borcumuz, ne de birilerine ödenecek bir diyetimiz var. Müslümanlar oldukları konuma, dişleri sökülerek, tırnakları çekilerek geldiler. Dişleri ya da tırnakları ile kazıyarak değil!

Müslümanların sekülerlere herhangi bir borcu yok. Var zannedenlerin ezikliği o. Kendilerini köle gibi hissedip, efendilerine yaşama izni için minnet duyuyorlar herhalde. Hesaba kitaba dökersek, onlar bize borçlu çıkar. 

En basit hesapla; bu ülke “Allah” nidaları ile yürüyen orduların ve şehit olmak umuduyla savaşa giren yiğitlerin omuzlarında kurulmuştu ve bugün de hala öyle devam ediyor. Mermilerin üstüne yürürken “kosmos” ya da “tabiat ana” diye bağıranı hiç duymadık!

İşte bu yüzden, birilerine yaranmaya çalışmanın bir anlamı ve değeri yok

“… İzzet, Allahın ve Resulünün ve mü'minlerindir ve lakin münafıklar bilmezler.” (Munafikun 8)

14 Mart 2022

Büyük haber: Ramazan ayı geliyor

 Şehre bir adamın gelmesi ya da şehirden bir adamın gitmesi ile başladığı söylenen hikayelerin tamamı aslında, şehirlerden şehirlere kutlu bir maksat için yolculuk eden peygamberler ya da onların varisleri ile alakalı vahiy bilgilerinden ilham alınarak yazılır.

Bir şehre gelmesi ya da gitmesi, bilgi değeri taşıyan, haber değeri taşıyan, hatta sonraki nesillere de aktarılması gereken önemli bir olay olanlar, ancak varlıkları ile şehre göz ardı edilemez bir değer katanlar veya yoklukları ile şehrin bir şeyler kaybettiği hisedilenler olur.

Şehre gelenlerin bazıları müjdecidir, bazısı da korkutucu. Hem müjde hem korku haberi getirenler ise dünya ve ahiretin çağrısını taşıyanlardır.

Şehre gelen korku haberinde, ya bir düşman saldırısı ya da bir doğal felaketin bilgisi verilir. Müjde ise, ya dünyalık bir bereket vesilesi ya da ahirete yönelik bir kurtuluş çağrısıdır.

İşte Ramazan ayı tam da böyle bir haberci, müjdeci ve korkutucu mesajın seslendirileceği, şehrin meydanlarında duyulacağı ve en ücra köşelere, en kimsesiz ve ıssız yerlere bile ulaşacağı zamandır, haberdir, yazgıdır.

Aç kalmanın en çok ve güzel karın doyurduğu bir ibadetin vaktidir.

Aç ve susuz geçirilen saatlerin, açlık ve susuzluğa derman olacağının emridir.

Güzel sözlerin ve güzel işlerin en bereketli karşılığını bulacağı ve içinde Kur’an olması sebebiyle, bütün zaman dilimlerine açık ara üstünlük kuran bir vakittir.

Berat’ta duyulan, Kadir gecesine dair müjdenin yaklaştığının haberidir Ramazan ayının geliyor olması.

Bütün haber manşetlerinden daha önemli bir haberdir Ramazan ayının yaklaşıyor olması.

Fırtına uyarılarından daha dikkatle dinlenmesi ve hazırlanılması gereken bir haberdir.

Zamanı çoğaltan ve büyüten, bir gecesi bin aya denk bir olağanüstülüğü barındıran ve dünya ile ahiretin mutluluğunun müjdesine sahip olan bu zaman diliminin geliyor olmasından heyecanlanmamak mümkün mü?

Geri sayımları başlatın, her gün gazetelerin ve televizyonların hiç değilse  bir köşesine bu haberin notunu düşün, akıllı telefonların aklına bu haberi girin; “Ramazan ayı geliyor”.

Şehru Ramazan geliyor!

Hazırlanın!

Müjdeleri, uyarıları, rahmeti, bereketi ile Ramazan ayı geliyor.

07 Mart 2022

Batı ile bir kez daha yüzleşmek


Hayvanlar fıtratları gereği, açlıklarını gidermek için birbirlerini parçalamakta en ufak bir tereddüt göstermezler. O alemde kanun böyledir. Ve fakat en vahşi olanları bile kendinden olana karşı bir başka müşfiktir.

Dünyanın en güçlü çenesine sahip bir timsah, minik yavrularını o öldürücü dişleriyle tutar ve şefkatle suya taşırken, gösterdiği titizlikle çok özel bir sahne oluşturur.

Otlakların kralı aslan ise, bir ceylanın boğazını parçalayan dişleriyle ensesinden tuttuğu yavrusunu incitmeden taşımak için özel bir gayret sarf eder.

Kendinden olana sahip çıkmak ve korumak için hassasiyet göstermek, genel geçer bir canlı davranışıdır. Hiçbir etik kuralı ya da kanun bunun değiştiremez.

İnsan için biraz farklı olması gereken nokta işte tam da burasıdır. İnsan; yalnız kendinden bildiğine değil, başkalarının mazlumlarına da aynı itina ile yaklaşması gereken, yeryüzünün halifesidir.

Hem diğer insanlara hem de sair tüm canlılara, merhamet ve adaletle yaklaşmak, insan olmanın temel kuralıdır aslında. Bunu beceremeyenin yukarıda bahsettiğimiz hayvanlardan bir farkı kalmaz.

Evet; timsahın suda yakaladığı bir zebraya adalet ya da merhamet göstermediği gibi, bizim bakmaya doyamadığımız güzellikte bir ceylanı parçalayan aslanın da adalet ya da merhamet gibi bir düşüncesi yoktur.

İnsanlar arasında mutlaka sağlanması gereken ana erdemler ise, kesinlikle adalet ve merhamettir.

Savaş ya da barış zamanında, iyi ya da kötü günde, kuzeyde ya da güneyde, doğuda ya da batıda; hiçbir sebeple ertelenemeyecek ve göz ardı edilemeyecek meselelerin başında da adaletle merhamet gelir.

Rusya, Suriye’de mazlum Müslümanları katlederken de aşağılık bir zalimdir, Ukrayna’da mazlum Hristiyanları katlederken de!

Aynı şekilde; Amerika Birleşik Devletleri, Afganistan’da ya da Irak’ta mazlum Müslümanları katlederken ne kadar aşağılık bir zalim idi ise, zamanında Vietnam’da mazlum Budistleri katlederken de aynı derecede aşağılık bir zalimdi.

Vahşi bir hayvanın doymak ya da salt düşmanlık hissi ile birilerini öldürmesi ne kadar adalet ya da merhamete sığarsa; bu emperyalist zalimlerin katliam ve işgalleri de o kadar sığar.

Bütün bunların yanında, Ukrayna’da yaşananlardan doğal olarak etkilenen çaresiz ve korunmasız halkın hızla ülkeyi terk etmek için batı sınırlarına koşmaları, bize savaşın halk için ne anlama geldiğini bir kere daha gösterdi.

Her fırsatta ülkesini terk etmek zorunda kalan Suriyelileri savaşmadıkları için aşağılamaya çalışanların, sadece 7 günde savaştan kaçmak zorunda kalan Ukraynalı sayısının 1 milyonu aşması karşısında, bu acı gerçeğin, ırk ya da coğrafya ile alakası olmadığını anlamalarını umut ediyorum.

İşte tam da bu noktada, insan olmanın gereği olarak gördüğümüz adalet ve merhamet duygularının gündeme girmesi gerekiyor.

Batılıların kapıları sonuna kadar Ukraynalı mültecilere açmış olmalarının bize anlattığı net bir ders olduğunu görmemek için kör olmak bile yetmez. Onların kendinden olanlara olması gerektiği gibi davranmaları, denizlerde boğmaya çalıştıkları Afrikalı ya da Ortadoğulu mültecilere nehre düşen her canlıyı av gibi gören bir timsah gibi yaklaşırlarken, Ukraynalılara kendi yavruları gibi muamele etmeleri, kendileri açısından gayet anlaşılır ve tutarlı bir yaklaşımdır.

Zira batı için, gönlünde İslam olan bir fert muhtemel düşman, potansiyel bir tehlikedir. Ukraynalı bir Hristiyan ise her şekilde makbul bir misafirdir.

Daha dün çıkan haberlerde Avrupa Birliği, tüm Ukraynalı mültecilere, sorgusuz sualsiz 3 yıl birlik içinde ikamet izni tanıyan bir karar aldı, hem de oy birliği ile! Oysa aday ülke Türkiye vatandaşları için böyle bir ihtimal gündeme bile gelemiyor. Bırakınız mülteci olmayı, misafir olarak bile makbul değiliz onların gözünde.

Mesele bizim de bizden olanlara olması gerektiği gibi bakmayı başarmamızla alakalıdır. Yoksa onları eleştirmenin bir değeri olmayacaktır.

28 Şubat 2022

Savaş bir yıkım, bir felakettir

 


Yapılmış her iyi şeyin sonunu getiren bir müdahaledir savaş! Kurulmuş her düzenin, kurgulanmış her planın ve inşa edilmiş medeniyetlerin sonudur.

Bin bir emekle yayılmış yolların, taş taş dizilmiş köprülerin, özenle boyanmış duvarların ve yuva bilinmiş her bir çatının yıkılmasıdır savaş!

Görülmesiyle mutlu olunun her bir duruşun, bakılmasıyla içler ferahlatan her çift gözün, duyulmasıyla huzur bulunan seslerin, gülüşlerin ve sözlerden taşan sevgilerin, umutların ve hayallerin yıkılışıdır savaş…

Savaş; medeniyet yolculuğunun durdurulması, yolcuların yok edilmesi ve yolların tahrip edilmesidir.

Çocukların gözlerinin korkudan yuvalarına sığmadığı, annelerin endişelerinin dağlar kadar büyüdüğü, babaların kadim görevlerine döndüğü ve insanın içindeki kahramanla canavarın ortaya çıktığı yerdir savaş.

Kurdun kuzuyu yemek için bulduğu, “suyumu bulandırdın” gibi en mantıksız bahanelerden bile basit sebeplerle savaşır insanlar. Dünyanın büyük resmi budur. Zaferler ve kayıplarla şekillenir bu hayat.

Mesele, savaşsız bir dünya değildir, zira bu boş hayallerden de boş bir ütopyadır. Dünya durdukça bu kavga devam edecektir. Yaratılışımız gereği kazanan olmak için gayret etmekten ve hazır olmaktan başka bir yolumuz yoktur.

Emperyalistlerin ağası olduğu bu dünya düzeninde kimsenin huzurunun garantisi yoktur. Kendi iktidarları ve halklarının menfaatleri için geri kalan insanlığın felaketini umursamayan zalimlerin hüküm sürdüğü düzlemde, kimsenin evladını ya da malının garantisi yoktur.

İdarecilerin ferasetle atacakları adımlar ve halkların şuurla vereceği destekten başka, yardım beklenecek dünyalık bir kurum ya da kuruluş da yoktur.

Güçlü bir zalim, keyfi bir savaş başlattığında, diğerlerinin tavırlarından alınacak dersler çoktur. Üstü kapalı onaylamalar ve yol göstermelerle süren bir danışıklı döğüş manzarasında, temkinli adımlar ve güçlü imkanlar arasında durmak gibi bir yol izlenmesi normaldir.

Hem her ihtimale hazır olunmalı, hem de son kerteye kadar savaştan uzak kalmak için gayret edilmeli. Ancak savaş kapıya geldiğinde de, korkup sinmemeli ve dirayetle gereğini yerine getirmeliyiz.

Ölümün kendisine geldiği son ana kadar ölümü unuttuğumuz gibi, kapımıza gelene kadar savaşı ve sonuçlarını da unutmamız ve bize bulaşmaz zannetmemiz büyük bir yanılgı olur.

Tarihin döngüsünün merkezinde yer alan bir millet olarak, kılıçlarımızın her daim bileyli olması ve yüreklerin cesaret ve kararlılıkla dolması gerekmektedir.

Unutmayalım; bizim aylarca tek tek taşlarını dizerek, bir sanat eseri gibi inşa ettiğimiz kaldırımlar, zalim bir işgalcinin, vicdansız bir askerinin, bir düğmeye basarak yollayacağı bombalara bakar.

Demem o ki; evet şehirler inşa edelim, medeniyetler kurgulayalım. Yolların ve kaldırımların sorunlarını konuşalım ve verilen ya da aksayan hizmetleri sorgulayalım. Ama bütün tartışmaları anlamsız hale getiren savaş gerçeğini de unutmayalım.

İdarecilerimize ferasetli kararlar alarak milleti mümkün olduğu kadar felaketlerden uzak tutmaları için dualar edelim. Güçlü ve tecrübeli bir orduya sahip olmanın ne büyük bir nimet olduğunu yaşayarak öğrenmemize gerek olmasın. Şuurlu bir millet olmanın, tarihin akışı içinde, toplum olarak hayatta kalmanın, olmazsa olmaz kuralı olduğunu unutmamamız gerekiyor.

Bu günler insanlar arasında döner durur. Kazananlar ve kaybedenler değişir sürekli. Sıra bize geldiğinde rolümüzün hakkını vererek, onurlu bir hayatı korumanın cefasını çekmeye hazır olmalıyız.

Çok değil, daha yüz yıl önce, tarihin darboğazından, savaşın en acımasız cenderesinden geçmiş bir milletin evlatlarıyız. Gerektiğinde ayın dirayeti sergileyeceğimizi göstermeye devam etmeliyiz. Bundan daha caydırıcı bir ittifak yoktur!

21 Şubat 2022

İğne – çuvaldız meselesi


Hep bir şeyleri ve birilerini konuşmak, eleştirmek ya da söz konusu etmek zorunda değiliz. Bu birilerinin hayatın neresinde ve nasıl durdukları ile de ilgili değil. O birilerinin ne kadar etkili ya da yetkili oldukları da önemli değil aslında.

Bütün sorunların kaynağı gördüklerimiz de gerçekte pek öyle olmayabiliyorlar.

Anne çocuklarından, çocuklar anneden; baba eşinden, eş babadan; işçi patronundan, patron işçisinden; memur amirinden, amir memurundan; fakir zenginden ya da zengin fakirden olmak üzere toplumun her kademesinde yaygın bir ötekini eleştirme hatta eleştiri tabirinin az geldiği derecede bir kınama dolaşıp duruyor.

Hep bir suçlu ve hep bir sorunlu kişi var bir kenarda ve gerek duydukça onu cömertçe kullanmaktan çekinmiyoruz.

Böylece dönüp duran bir sorunlar yumağının içinde yaşayıp gidiyoruz. Bir tür oyun oynar gibi, kendisine sıra gelen hemen bir sonrakini işaret ederek keyifle hayatına devam ediyor.

Temiz toplum kavgası verenlerin rüşvet almasına benzer bir halimiz var. Şehrin kirliliğinden şikayet edenlerin çoğu en çok kirletenler oluyor. Belediyeleri en çok eleştirenlerin ya da devlet hizmetlerinden en az memnuniyeti olanların, ellerine geçen ilk fırsatta vergi kaçırdığı, kamu hizmetlerini öyle ya da böyle baltalamaktan hiç çekinmediği bir devirdeyiz.

Kendimizin dışında herkes bir şekilde yanlış ama biz bir şekilde doğruyuz! Nasıl oluyorsa hep kusur başkalarında oluyor.

Herkes benim kadar iyi insan olsa dünya gülistan olurdu! Böyle inandığımız halde bunun da pek farkında olmuyoruz.

İğneyi kendimize batırma noktasında elimiz titriyor ve bir türlü o iğne tenimize değmiyor bile, bırakın batmayı. Zira bizde kusur bulamıyoruz. Hatta sütte leke oluyor ama kendimizde bulamıyoruz.

Oysa böyle bir dünya yok, böyle bir insan türü de yok. Hepimiz eksikleri ve hataları ile, doğruları ve yanlışları ile sıradan insanlarız.

Bunu kabullenmek pek kolay olmasa da; hepimizin kanı kırmızı, hepimiz yemek, içmek ve nefes almak gibi temel gereksinimleri olan acizleriz, hepimiz aynı türdeniz, insanız yani. Unutan ve uyuyan varlıklarız.

Sahi en güçlü olanımız kaç gün dayanır uykusuzluğa?

Bir noktada, kendi ruh ve bedenimize bile hükmedemediğimizi ve kontrolümüz dışında bir şeyler olduğunu anlamak için bu yeterli delil değil midir?

Ne oluyor da, sapasağlam ve gücü yerinde iken, birden elimiz kolumuz tutmuyor, gözlerimizi bile açık tutamıyoruz ve çevremizde olan her şeyden ve bütün planlarımızdan kopup, dünyayı bir anda nasıl terk ediveriyoruz?

Sonra bir sebeple yeniden hayata döner gibi uyanıyoruz.

Hayati sistemlerimiz tıkır tıkır çalışmaya devam ederken, bazı mekanizmalarımızın bizim kontrolümüz dışında durması ve kendini dinlenmeye alması bize ne anlatıyor olabilir ki?

Sonuçta, aklı başında olanlarımızın farkında olduğu gibi, öyle çok da büyütülecek bir gücümüz yok. Öyle çok hava atılacak bir dayanma kapasitemiz de yok.

Söylediklerimizin ve yaptıklarımızın çoğu ya eksik ya da yanlış. Doğrularımızın oranı kadar erdemliyiz, ahlaklıyız. Doğru insanların kahir ekseriyeti ya da etkili çoğunluğu elde edemediği toplumların güzergahının doğru olduğunu söylemek çok zor.

Düzelmenin ya da doğrulmanın ilk adımı herhalde kendi hatalarımızla yüzleşmekten geçiyor. Bir de tabi başkalarını çok fazla eleştirmekten de vazgeçmemiz mantıklı olacaktır. Gerçi kendisi ile yüzleşenlerin başkalarına ayıracak pek vaktinin kalmadığı söylenir. Bizim vaktimiz çok, öyleyse daha kendimizle işimiz var demektir.

Şu meşhur iğne-çuvaldız deyiminin gerçekleşmesi ve sonrasında göstereceğimiz titizlik bir şeyleri yoluna koyacaktır diye umut etmeye devam edeceğiz. Ama iğneyi kendimize batırmadan, elimizde çuvaldızla ortalığı karıştırmanın bir alemi yok.

14 Şubat 2022

Yokluk ağır imtihandır

 

Dünya hayatının bir imtihanlar bütünü olduğunda şüphemiz yok. Herkes için ayrı da olsa mutlaka sınırlarını zorlayan, kişilik ve iman kalitesini test eden imtihanlar, bu dünyanın ayrılmaz birer parçasıdırlar.

İyilikler ve kötülükler, varlıklar ya da yokluklar silsilesinde devam eden imtihanların arasından herhangi birini seçip öne çıkarmak yani daha ağırdır, zordur demek tamamen kişisel bir yaklaşım olur. Zira birine zor gelen diğerine kolay gelebilir.

Fakat bütün musibetlerin ortak yanı, bir şeylerin eksilmesi yani yokluğudur.

Yalnızlık bir musibettir, muhabbetin yokluğundan olur.

Küfür bir musibettir, imanın yokluğundan olur.

Fakirlik bir musibettir, malın yokluğundan olur.

Böyle devam eden yoklukların arasında neslin kesilmesi de sayılmalıdır. İstediği halde evladı olmayan için bu oldukça ağır bir imtihandır.

Hasılı kelam, varlığı nimet olan her şeyin yokluğu imtihandır.

Bu verilenlerin imtihan olmadığı anlamına gelmez elbette. Bazen varlığı ile imtihan olunup kaybettiğimiz de bir vakıadır.

Bütün bunların arasında, bizzat imtihanın temel şekli olarak Bakara Suresi 155. ayette zikredilen eksiltme ya da yokluk, daha tanıdık tabirle, yoksulluk öne çıkıyor.

Bunun maddi boyutuna fakirlik diyoruz, tercümesi yine yoksulluk oluyor, yokluk oluyor.

Aklın veya imanın fakirliğinin ne dehşet verici bir yokluk olduğunu ve aslında madden yokluk çekmenin de onlara eş değer olduğunu, günümüz şartlarında daha bir anlamaya başladık.

Bütün dünyaya saran ve zenginlerin daha zengin, fakirlerin daha fakir olma yolunda ilerlediği, adı henüz konulmamış bir dönemden geçiyoruz.

Evrensel analizler ya da zor zamanlarda inanılarak teselli olunan komplo teorilerinden bahsedecek değilim. Büyük laflar etmenin, büyük teoriler ortaya atmanın bizim mütevazi köşelerimizde pek yeri de yok zaten.

Hem yeterince konuşan ve her şeyi bilen, anlayan, sırları çözen, bütün komploları açığa çıkaran, küresel haydutların melanetlerini ifşa eden yeterince insan var.

Ne dediğimizden çok ne yaşadığımız önemli!

Hangi sırrı çözersek çözelim, bu durum yükselen ekmek fiyatlarını düşürmüyor, insanların yokluğuna bir çare olmuyor.

Olayların çıkış noktasını ve faillerini bulmanın sonucu değiştirmediğini görmemiz gerekiyor. Tıpkı korona denen virüsün kimin tarafından nerede ve nasıl ortaya çıkarıldığını ya da doğal bir süreç olduğunu düşünmemizin bizi bu mikroba karşı koruyamadığı gibi.

Dış ya da iç, hangi mihrak ne ediyorsa ediyor ama sonuçta olan gariplere oluyor.

Öyleyse, kafa yormamızın daha hayırlı olacağı husus, bu etkiyi nasıl azaltırız olsa nasıl olur?

Gelecek günlerin ne getireceğini yalnız Allah bilir. Belki bir büyük savaş, belki bir büyük ekonomik kriz, belki de bir sükûnet ve huzur ortamı…

Önemli olan bizim neye ve ne kadar hazır olduğumuzdur.

Yokluğun, yoksunluğun ve yoksulluğun imtihanı, hangi kelimeyi kullanırsak kullanalım ve konu ne olursa olsun ağırdır, zordur. Zor işlerde yardımlaşmak esastır. Kafa çevirip gitmek erdemli insanların işi değildir.

Bereketli zamanlardayız ve hızla Ramazan ayının mukaddes iklimine doğru ilerliyoruz. Uyanık olmamız ve imkanlarımızı ahiret yurdu için yatırıma dönüştürmek en akıllı tercih olacaktır.

Akrabalarımızdan başlayarak, yakın çevremizi taramak ve sıkıntısı olanların derdine derman olacak adımları atmanın tam zamanıdır.

07 Şubat 2022

Zorla yenen aş!

 

Hayatın normal akışı içinde, farklı konumlarında yaşayan bizlerin her birimizin standart vazifelerini ifa etmek gibi bir rutin sorumluluğumuz vardır. Bundan kaçış yoktur.

Kendimizden başlayarak, ailemize ve yakın çevremizden başlayarak, bir şekilde bir yerinde yer aldığımız toplumun her kademesinde bizden beklenenler olur. Yetişkin ve aklı başında her birey de bu konumunun gereklerini yerine getirir ve diğerlerinin hayatını kolaylaştırır.

Aksi durumlarda ise; aksayan motor parçası, kırılan dişli gibi akışı bozan hatta arızaya sebep olanlar da tamir edilir, sistem dışına çıkarılır. Hiçbir usta değiştirdiği bozuk parçayı makinanın içinde bırakmaz, acemiler hariç, onlar yapabilir.

Bazı görev ve sorumluluklar bilinçli olarak seçilirler veya kişi bunlara bizzat kendisi talip olur ve elde eder. Bu da yükün ağırlığını artıran bir durumdur. Öyle ya, “kendin istedin madem, buyur yap” denir. Başarısızlık durumunda da en çok mahcup olunan ve kınanan yer orasıdır.

Belediyecilik herhalde yapmak için çok talep olan ve fakat başarısızlık oranı da oldukça yüksek bir vazifedir. Bir açıdan da nankör bir yoldur.

Siz büyük imkanlar harcayarak kilometrelerce uzanan muhteşem yollar yaparsınız, ya bir imalat hatası ya da bir don sebebiyle oluşacak yarım metre çapında bir çukur, bütün yolu siler insanların gözünden ve herkes o çukurdan bahseder.

Hele bir de, öngörüsüzlük, ekip kapasitesi veya kasıtlı çelmelerle tökezlemeye başladıysanız, en fazla bir sonraki seçimde gitmeniz mutlak gibidir.

Politik hesapları ve güç dengelerini iyi yöneterek seçim kazanmak, belki ülke çapında işe yarar bir taktik gibi görünse de, yerelde hizmet temelli ve aksaklıkların yön verdiği bir tercih söz konusu olur.

Özellikle Anadolu topraklarında yaklaşık bin yıldır, etkili meyil ve ağırlıklı tercih, öyle ya da böyle, Müslümanlık temellidir. Bugün gelinen noktanın nasıl oluştuğunu hatırlamak bile bunu anlamaya yeterlidir.

Tarihi ve güncel gerçekler ortada dururken, hassasiyetlerin belirlenmesinde ve terazinin dengesinin sağlanmasında, hangi kefeye neyin ne kadar konulması gerektiğini doğru tespit etmek politikacıların geleceğini belirleyen hususlardır.

Özellikle ferdi beklentileri ve ikbal hevesleri olmayan ve bugünün tabiriyle sivil toplum kuruluşu denilen yapılarda gönüllü olarak yer alan ve toplumun hayır ve menfaati için gayret edenlerin taleplerinin dikkate alınması için illa başlarda bir sopa dolaşmasına gerek olmamalı.

Hele politikacıların, kendilerine gelecek olası taleplerin önünü almak için, muhaliflerine sızdırmalar yoluyla, hayırların önünü kesmeye çalışmaları, açık ve net bir “kendi topuğuna sıkma” girişimi olur.

Zorla güzelliğin olmayacağını tespit eden atalar, üstüne bir de “zorla yenen aş, ya karın ağrıtır ya baş” derken herhalde bu gibi durumları kast etmiş olabilirler.

İçinden gelerek ve isteyerek bu toprakların Müslüman halklarına hizmet götürme hedefinde olanlara bir sözümüz yok. Onların yedikleri ekmek ve aş, ne karın ağrıtır ne de baş…

Neticede ölüm var!

Ve gerçekten sayın yetkililer ve makam sahipleri, o koltuklar geçici, emin olabilirsiniz. Hiçbir sözümüzün ispatı yoksa, sizce makbul değilse bile bundan kaçış yok, biliyorsunuz.

Ölecek ve hesap vereceksiniz, vereceğiz!

Hariçten gazel okumak; Suriye ve Filistin

  Hızlı zamanlarda yaşıyoruz. Günlük hatta saatlik değişimler, olaylar ve bilgiler su gibi hatta esen bir yel gibi akıp duruyor. Bu haber ve...