01 Mart 2012

Sahabe nedir, sahabe kimdir?

Sahabe kelimesi, sözlüklerde arkadaşlık etmek, birlikte birşeyler yapmak, sohbet etmiş olmak manalarına geldiği gibi; sahib kelimesinden türemesi sebebiyle arkadaşlığı ön plana çıkarır. İslam ıstılahında ise "Peygamber(sav)'in arkadaşları" için, daha geniş kapsamıyla Resulullah'ı gören müminler için kullanılmıştır. Sahabi ve çoğulu olan ashab terimleri de aynı manayı ifade eder.

Bu tarif üzerinden yola çıkan alimlerimiz sahabenin Peygamber(sav)'e yakınlığı ve arkadaşlığı temelli bir sınıflandırma ile onları tabakalara ayırmışlardır. Kur'an temelli bu ayrım faziletler ve iman etmede öncelik gibi gayet net bir sınıflandırmadır. Yine bu ayrıma sebep olan Ömer(ra)'ın hilafeti döneminde yaşanan bir hadisede de ortaya çıkmaktadır.

Bir gün bazı sahabiler Emir-el Müminin olan Ömer(ra)’le görüşmek istiyorlar. Bilali Habeşi(ra) içeri giriyor ve Ömer(ra)’e; Ya Emirel Müminin dışarıda falanca falanca isimler var sizinle görüşmek istiyorlar. Ömer(ra)’in cevabı 'Önce bana Ammar'ı getir, sonra Süheyb’i getir, sonra Ebu Süfyan’ı getir, sonra da Süheyl bin Amr’ı getir'. Bilal(ra) bunu söyleyince Ebu Süfyan buna çok sinirlenir; 'Hiç bu kadar hayatım boyunca küçük düşürüldüğümü hatırlamıyorum' der. Suheyl ibni Amr ise;  'yavaş ol, o insanlar Muhammed(sav)’in davetine koşarlarken biz o davete karşı çıkıyorduk. Şimdi elbetteki içeriye girme sırası onların yani bizden daha öncedir' der.

Bir diğer hadisede ise Peygamber(sav)'in sahabe yaklaşımını görüyoruz. Halid bin Velid(ra) ile Bilal(ra) arasında oluşan bir anlaşmazlıkta Peygamber(sav), 'ashabımı üzmeyin' diyerek aslında Halid(ra)'ın şahsında kendisinin kimleri ashabından gördüğünü ifade etmiştir. Karşısındakini de ashabından görseydi, birbirinizi üzmeyin ya da benzeri bir ifade kullanabilirdi.

Peygamber(sav)'in 'Sümeyye'nin oğlunu azgın bir topluluk öldürecektir' ifadesinde  bahsedilen Ammar(ra)'ın Muaviye ordusu tarafından öldürüldüğü tarihi bir gerçek olduğu gibi o savaş sırasında Ammar(ra)'ın Amr bin As'a; 'Amr! Mısır valiliğini ele geçirmek karşılığında dinini sattın!' diye seslenmesi de olaya bakışını göstermektedir.

Bütün bunların üstüne Hucurat suresinden 14. ayeti hatırlayalım:

'Araplar 'inandık' dediler. De ki, iman etmediniz, ama 'teslim olduk' deyin. Henüz iman kalplerinize yerleşmedi. Eğer Allah'a ve Rasulune itaat ederseniz, Allah amellerinizden hiçbir şeyi eksiltmez. Çünkü Allah çok bağışlayan, çok esirgeyendir.'

Bu ayette bahsedilen araplar ayetin metninden de anlaşıldığı gibi Peygamber(sav)'in huzurunda iman ettik diyenlerdendirler. Ancak temel asgari sahabe olma şartı olan iman onlardan kabul edilmemiş ve teslim oldukları ifade edilmiştir. Bu durumda bu insanlar sahabe değillerdir. Bunların kim olduklarından çok bu halin adının sahabe olmadığını yani Peygamber(sav)'i her görenin ve iman ettim diyenin sahabe olmadığını kolaylıkla anlayabiliriz.

Sahabe, Peygamber(sav)'le arkadaşlık edenlerin adıdır. Arkadaşlık etmenin insan gönlünde karşılığı bir kerecik bile olsa görmek değildir. O(sav)'nu görmekten maksadın, bakışlarına mazhar olmak olduğunu ve O(sav)'ndan tasavvufi tabirle 'nazar almak' olayı ise ancak hidayete tabidir. Yani iman olmaksızın Peygamber(sav)'i görmenin ve onunla sohbet etmenin de bir anlamı ve değeri yoktur.

Tevbe suresindeki 101. ayet münafıklarla ilgili ayetlerden sadece birisidir:

'Çevrenizdeki Araplardan ve Medine halkından birtakım münafıklar vardır ki, münafıklıkta maharet kazanmışlardır. Sen onları bilmezsin, biz biliriz onları. Onlara iki kez azap edeceğiz, sonra da onlar büyük bir azaba itileceklerdir.'

Kimsenin elinde bir münafık listesi olmadığından bu konuda ne denilse boştur.

Bütün bunları yazmamızın sebebine gelince, bazıları 'ashabım yıldızlar gibidirler, hangisine uyarsanız kurtulursunuz' hadisini esas alarak dünya saltanat ve şatafatına dalmaya Muaviye bin Ebu Sufyan'dan örnek verebiliyorsa ve bunu da yukardaki hadise dayandırarak 'örnek yıldız' sıfatıyla taçlandırdığı birinin saltanat ve dünyevi şatafatını örnek aldığını söyleyebiliyorsa, bizim de sahabe tanımını ve anlayışımızı gözden geçirmemiz gerekiyor demektir.

Genel kabul gören sahabe tabakalarını sıralayacak olursak:

1. Mekke'de iman eden ilk müslümanlar (Mustafa Asım Köksal kitabında sayılarının 129 olduğunu tespt etmiştir.)

2. Ömer(ra)'ın müslüman oluşundan sonra müslüman olanlar

3. Habeşistan hicretine katılanlar (1. Habeş hicretine katılan 11 erkek ve 4 hanım ile 2. Habeş hicretine katılan 83 müslüman bunlara dahildir.)

4. Birinci Akabe bey'atında bulunanlar (12 kişi)

5. İkinci Akabe bey'atında bulunanlar (73 veya 75 kişi)

6. Peygamber daha Kuba’da iken Medîne’ye giren Muhacirler

7. Bedir savaşına katılanlar (314 kişi)

8. Bedir savaşı ile Hudeybiye musalahası arasında hicret edenler

9. Hudeybiye'de ağacın altında Peygamber(sav)'e ölünceye kadar savaşmak hususunda bey'at edenler (1500 kişi civarında)

10. Hudeybiye bey'atı ile Mekke'nin fethi arasında hicret edenler

11. Mekke'nin fethinden sonra müslüman olanlar (Peygamber(sav) bunları tuleka(1) olarak isimlendirmiştir.)

12. Veda haccında Peygamber(sav)'i görenler ve dinleyenler.

Ashab'ın faziletine ve hayatlarına dair bir çok eser yazılmıştır. Bunlar içerisinde en hacimli ve muhtevalısı, İbn Hacer el-Askalani'nin  el-İsâbe fi Temyizi 's-Sahabe adlı kitabıdır. Bunun dışında şu iki kaynak da büyük önem taşımaktadır: İbn Abdilberr, el-İstîâb fî Ma'rifeti'l-Ashab ve İbnu'l-Esîr, Üsdu'l-Gâbe fî Ma'rifeti's-Sahabe.

Tabiinden olan Said b. Musayyib, sahabenin bir veya iki yıl peygamber ile birlikte bulunan bir veya iki savaşta onunla birlikte savaşan kimse olduğunu söylemektedir.

Eş'ari ulemasından Bakıllani ise şöyle demektedir: 'Ümmet arasında yerleşen örfe göre sahabe, peygamberle uzun süre beraber olan kimsedir. Sadece birkaç saat peygamberle kalan peygamber ile birlikte birkaç adım yol yürüyen ve hadis işiten kimse sahabe değildir.'
İmam Ahmed b. Hanbel, Aişe(ra) ile Ali(ra) arasında cereyan eden vakadan sorulunca şöyle cevap vermiştir.

'Onlar bir ümmetti, gelip geçtiler. Onların kazandıkları kendilerinin, sizin kazandıklarınız sizindir. Siz onların yaptıklarından sorguya çekilmezsiniz.' (Bakara, 134) mealindeki ayet-i kerimeyi okuyarak soruyu cevaplamıştır.

Bazıları Peygamber(sav)'in veda haccı sırasında hutbelerinde bir kaç kez 'ashabım' hitabını kullanmasından yola çıkarak bütün dinleyenlerin sahabe olduğuna hükmetmişse de aynı hutbelerde tekrarlanan 'ey insanlar' ibarelerini de orda bulunmayan diğerlerine yönelik şeklinde yorumlamışlardır. Halbuki gayet açıktır ki, Peygamber(sav) orada bulunanların arasından bazılarına 'ashabım' diye seslenirken, diğerlerine de 'ey insanlar' diye hitap etmiştir.

Bütün bunların üstüne şunu belirtmekkte fayda var: Ashabın kendi arasında da ihtilaflar ve anlaşmazlıklar olmuştur ve hatta Cemel ve Sıffın vakalarında olduğu gibi kan bile dökülmüştür. Bu konularda konuşmak ve o zamanların fitnelerini bugünlere taşımak bir fayda sağlamayacağı gibi, onları yargılayıp hüküm verme mecburiyetimiz de yoktur. Yukarıda naklettiğimiz İmam Ahmed'in tavrı güzel bir örnektir.

Onlar bizden önceki ümmettiler, geldiler ve geçip gittiler. Hesaplarını bize değil Allah(cc)'a verecekler. Örnek alacağımız halleri onların bize Kur'an ve sünnetten bizzat yaşayarak aktardıklarıdır.

(1) Tuleka: Savaşlarda esir edildiği halde düşmanı tarafından serbest bırakılan esir, yahut artık iş göremez hale gelen hayvanların çiftçiler tarafından serbest bırakılmaları ile onlara verilen isim.

29 Şubat 2012

Bir yad-ı cemil: Kurban

Binlerce yıldır kimler geldi, kimler geçti... Tarih sayfaları, gelip-geçenlerin hikayeleriyle doludur. Ardından söylenenlerden ve söyleneceklerden hiçbirinin haberi olmadı. İçlerinden kimileri bunu da dert edindi ve ardında bir güzel hatıra(yad-ı cemil) bırakabilmek için gayret sarfetti.
İşte peygamberler bu noktada da hep bütün insanlığa örnek oldular. İnsanlık bütün güzellikleri onlardan öğrendi! Geldiler, ama bir daha hiç gitmediler... Adem, Nuh, İbrahim, Musa ya da İsa denildiğinde kim oldukları hemen bilindi. Hep güzel hatıralarla anıldılar. Muhammed(sav) denilince baharın bütün goncaları patladı!
İbrahim(as) onlardan biri, hanımı Hacer ve oğlu İsmail(as) ile öyle hatıralar bıraktılar ki; Allah onların hatıralarını insanlara 'din' kıldı!
İbrahim(as), dost bir peygamber, güzel bir eş, fedakar bir baba idi. Bir emirle getirip Hacer ve minik İsmail'i kuru ve kara taşlarla dolu bir ıssız vadiye bırakıp gitti. Sonra bir emirle eline bıçağı alıp ciğerparesini yatırdı yere... Sonra bir emirle geldi, Kabe'yi İsmail(as) ile birlikte inşa etti yeniden... Haccı ilan etti bütün dünyaya! Vakfeyi ve tavafı hatıra bıraktı... Ateşin bile yakamadığı bir büyük hatıra oldu!
Hacer, ne büyük bir kadındı! Hacer, siyah tenli idi... Hacer, insanlığın yüzakı, gönül aydınlığı, kurtuluşu, umudu, peygamberlerin duası, meleklerin sevdası Muhammed(sav)'in soyuna anne oldu... Öyle bir kadın idi ki; Allah onun evladı için koşuşturmasını bize ibadet kıldı. O gün bugündür insanlık Hacer gibi koşar durur Safa ile Merve arasında... Neslinin felahı için dualarla! Zemzem, Hacer o suya 'zemzem' dediği için hala zemzem! Allah onun duasına öyle bir icabet etti ki; cennet pınarlarından dünyaya su gönderdi. Bununla da bitmedi, o suya Hacer 'zem(dur)' dedi diye durdu su... İçilmekle eksilmez ama hiç te taşmaz bir pınar oldu!
İsmail(as), kurban oldu, kurban olmayı öğretti! Başını, Alemlerin Rabb'inin emrine öyle bir eğdi ki; semada melekler bile gıbta ettiler. Kurban olmanın adı oldu İsmail! İki kurbanlığın çocuğu Muhammed(sav)'e atalık etme şanına ulaştı... Mekke gibi bir şehir kurdu. Peygamber oldu, haccı öğretti insanlığa.
Bir baba, bir anne ve bir kurban çocuk, tarihe yön verdiler... Geldiler, ama hiç gitmediler ve asla gitmeyecekler! Öyle büyük hatıraları var ki; hem anlatılır, hem yaşanır, ama her nesille yeniden canlanır, yeniden büyür!
Kurban ve Hacc onların hatırası olarak kıyamete kadar devam edecek... Kurban kesmeye her niyetlenen bir İbrahim olup, kendi İsmail'ini alacak bıçak altına!
Atamız İbrahim(as)'e selam olsun!
O'nun sünnetini bize de sünnet kılan, bayram kılan Mekke'nin öksüzü Muhammed(sav)'e selam olsun!
Ve kıyamete kadar bu yolu izleyerek öksüz ve yetimleri sevindirenlere, Allah için birbirine 'kurban' olanlara selam olsun!
Kurbanların bayramı mübarek olsun…

Ufuk Gazetesi - Aralık 2006

Gurbet mi, Sıla mı?

Geldiğimiz yere gidenlere selam olsun. Ağlayarak gelenlere, gülerek gidenlere selam olsun. Selam olsun dönülmez göçe hazırlananlara, selam olsun sılasını özleyen herkese...

Her acıya bir hasret kalır, binlerce hasret bırakır yarınlar.

Ayrılmak bitip gitmek midir acaba? Yitip yokolmak mı? Ölüm ne ki? Her gece perdelerimi uçuran rüzgar yoktur oysa. Oysa sabah yine aynı sabah, akşam yine aynı akşam.

Alışkanlık, zor dedirten ayrılığın son noktasındadır. Bakar durur gözlerinin içine ama sen anlayamazsın.

Nelere alışmadın ki!

İnsanlığın yüzakı, gönül aydınlığı, dizlerin dermanı, gözlerin ferinin yokluğuna bile alıştıktan sonra neye alışılmaz ki?

Kimse anlamak zorunda değil beni diye düşünürüm çoğu zaman. Hem anlasa ne olur, anlamasa ne olur. Okusa da okumasa da unutulur gider insanın içinde o kendisini kabul ettirmek isteyen zamanın kabul edilemez dürtüsü.
Bağırırsın ya, belki duyan olur. Duysa ne olur onu da bana söyle. Kaç karış büyürsün bu hayata. Kaç karış mezarın olur.

Herşey gözlerimin önünde işte. Duvarların yalnızlığı, ışıkların anlamsızlığı…

Sadece dünyaya sığanlar için sılanın da gurbetin de dünyadan ibaret olduğunu bilmek bazan ağır bir işkence gibi gelir bana. Değil mi? Sonunda hala dünyada kaldığına göre ha sıla ha gurbet ne farkeder ki?

Asıl hasretine yandıkların dünyada değil ki! Asıl özlenenler, özlenmeye değecekler yok ki burada. Ya da burada olanların özlenmesi için illa da terketmeleri, ayrılmaları mı gerekiyor dünyadan.

Ve bu yüzden 40 yıllık gurbet hikayeleri bana saçma geliyor hep. Oysa gurbet yakınlık demek, yakınlaşmak demek… Hangi garibanın bağrından çaldıysak bu gurbeti bir an önce iade etsek iyi olacak gibi. Malumunuz gariblerin ahı yerde kalmıyor.

Farkında mısınız, gurbet ve garib kelimeleri hatta (g)kurban kelimesi hep arapça ve hep bizim tarafımızdan asıl anlamından çıkartılmış kelimeler… Öyle ya kurban denince hayvan kesmeyi anlayanın gurbet deyince ayrılık/uzaklık anlamasına niye şaşıyorum ki ?

Daha fazla kafalarınızı yormadan meramımı anlatayım en iyisi… Gurbeti de genel geçer anlamında kullanalım ki başka kelime arama zahmetimiz olmasın.

Hiçbir gurbet kişinin kendine, kardeşlerine, ehline, ailesine, memleketine, dostlarına yabancılaşması kadar ağır ve acı olamaz. Bu anlamda hepimizim kendine has yeteri kadar gurbet misyonu var sanırım.

Evet işte orası, hani her gittiğinizde daha bir yabancı kaldığınızı, dostlarınızın azaldığı ama sizin ve bizim gurbetimizin bittiğini sandığımız yer aslında artık bizim gurbetimiz olmak üzere… Büyük bir yol ayrımındayız aslında. Ya da çoğumuz kendi köşelerini döndüler bile.

Biz gurbetimizi kendimiz kurduk, kimse sürmedi bizi yurtlarımızdan. Son 50 yıla kadar hiç böyle bir gurbeti de yaşamamıştık oysa. Gittiğimiz heryer bizim olmuştu ya hani, artık olmayınca biz de ne yapacağımızı şaşırdık kaldık… Biz atalarımızdan böyle görmemiştik ki.

Ya da bizim buralara gelişimizle Tuna'yı geçen akıncıların arasında bir fark var galiba. Bu fark zilletle izzet kadar büyük, bu fark madde ile mana kadar birbirine zıt, bu fark kalble mide kadar biribirine alt üst…
Sonra oturup hüzünlenelim, vay gurbet, hain gurbet… Ömrümüzü yedi bitirdi, neslimizi çürüttü, kuruttu. Biz masum, gurbet idamlık sanık!

Gelin gurbeti bir de yurtlarından sürülenlere, analarından, evlatlarından, evlerinden kovulanlara soralım. Mesela Çeçenlere soralım mı? Nesiller boyu sürgünü, yıllar yılı hasreti… Ya da evleri başlarına yıkılan Filistinli analara soralım mı? İyisi mi sormayalım, yoksa bize gurbet türküsü yakmaya sebeb kalmayacak gibi.

Ve gelelim gerçeklere :
Dünyada gurbet yoktur aslında, biz kendimizi avutmak ve içimizdeki acı çekme ihtiyacını gidermek için buluruz lazım oldukça böyle bir sebeb işte! Ya da dünya asıl gurbettir ya onu unutmak için, onu saklamak, kendimizi kandırmak için uydururuz bir gurbet hikayesi. Aslında özlenmesi gerekenler hep gider dünyadan, ya da gitmelidirler…
Sıla bildiğimiz memleket aslında bizim izin tatil beldesi olmuştur bile. Gider güneş görür geliriz. Aman dikkat fazla güneşte kalmayın, renginiz daha da koyulaşırsa uyum sağlamanız zorlaşır değil mi buralara? Bir de orada iken bile kendi aranızda yabancı dillerle konuşun, farkınız olsun! Ya da daha masum bir sebeb, maksat unutmamak, yoksa gizlimiz saklımız mı var…

Bir nesil sonra neler olacak düşünelim mi ? Çocuklarımızın memleketten tanıdıkları ya hiç olmayacak ya da hiç dostları… Bizden en az on kat daha yabancı olacaklar hem burada hem orada… Zaten anadilleri çoktan değişti. Artık analarının dilini bilmiyorlar nerdeyse. Ondandır ki herhalde annelerini de dinlemez buranın yiğitleri.
Anne ben Türkiye'ye gitmek var mıyım? Anne ben kimim? Burası neresi? Neden buradayım? Neden benim adım buradakilerin adlarına benzemiyor? Neden ben sana anne diyorum, bak komşunun oğlu annesini adı ile çağırıyor! Neden evimizde ayakkabılarımızı çıkartıyoruz ki, namaz mı kılacağız evin heryerinde yoksa? Neden ben iki dilli olmak zorundayım? Neden anne? Neden baba? Neden müslümanız biz? Neden camilerde kızıyorlar ki bize? Kilisede de kızarlar mı ki çocuklara anne?

Sormakla bitmeyen, cevapları 10 puanlık sorular. Ve ne yana baksam ışıklı tabelalarda bir kocaman yazı: 'Kendi düşen ağlamaz!' Biz böyle değildik! Şafaklarımızı hasret rengine boyadılar. İncitmekten korktuğumuz goncaları soldurup, yerine hicran tohumları bıraktılar. Umutlar çağlardı içimizde, özlem setleri örüp ömrümüze, hayallerimizi, ümitlerimizi unutturdular...
...

Ufuk Gazetesi - Nisan 2011

Bu yazı bizi bozmasın

Tahammül etmek neden bu kadar zordur ki, sadece ve yalnızca belki de tek bir konuda bizimle aynı düşünmüyor diye, ya da derisinin rengi başkadır, dini başkadır, bilmem nesi başkadır diye…

Başkalaştırılmış olmak başkalarına tahammül edememenin en basit sebebi olsa gerek. Çünkü kendisi olan ve kendisi olarak kalabilen başkasından ya da başka şeylerden korkmaz, korkmadığı zaman nefret etmez, nefret etmediği zaman alışır, alıştığı zaman yakınlaşır, yakınlaştığı zaman sever, sevdiği zaman zaten herşeyine tahammül eder.

Hayatımızın hemen her ilgi alanında birileri başkalarına tahammül edemedikleri için yoğun tartışmalar ve korku dolu bekleyişler devam ediyor. Fakat asıl sorun bu değil ve hatta benim konum da bu değil.

Ne memleketteki başörtü tartışmasının saçmalığıyla ilgileniyorum ne de bütün yüzsüzlük ve rezilliklerine rağmen anlaşılmaz bir inatla hala bu olmayan yasağı savunanların korku filmi figüranları gibi hemen her yerde karşımıza dikilmeleri ile ilgileniyorum.

Kesinlikle ilgilenmediğim diğer rezalet ise Hollanda politikası... Yok PVV desteğinde azınlık hükümeti kurulacakmış, yok bilmem ne adında Türk asıllı bir milletvekili buna karşı çıkmayı değil kurulacak hükümetten kapabilme ihtimali bulunan ufak tefek bir koltuğun hayalini kuruyormuş.

Küresel kriz bitiyor ve ekonomiler toparlanıyormuş...

Filistin’de duvar inşaatında Filistinliler çalışıyormuş!

Çeçenler Afganlar’a benzer bir yola kapılmış...

Biz önce içerilerde kaybedermişiz meğer, bizi kimsecikler yenemezmiş bizden başka.. Ve biz önce kendimize başkalaşmışız.

Bahsetmeye çalıştığım şey, vatan-millet-sakarya mevzusu değil elbette. Daha özel bir bizden, bizzat şahıslarımızdan, kendimizden, birer birer herbirimizden ya da kendimden anlatmaya çalışıyorum.

Kendi iç dünyamızdaki savaşı kaybetmişiz, içimizdeki yıkıntıları tamir etmeden kabul ettiğimiz misafirler ise işimizi zorlaştırmaktan başka bir katkı sağlayamamış bize. Yürek harabelerimizin vehameti her işimize yansıyor haliyle. Karma karışık bir içten düzgün ve net bir duruş çıkmıyor ortaya maalesef.

Bu yenilginin ezikliğini muhataplarımıza tahammül edemeyerek yansıtıyoruz/yansıtıyorlar.

Yani, emin olun Hollandalı ırkçılarla Türkiyeli ırkçıların ya da başörtüsü düşmanlarının hiç bir farkları yok, genetik kodları aynı, hatta klonlanmış gibiler. Temelde yatan itiraf edemedikleri gerçek; eziklik ve yenilgidir. Bunun doğal sonucu ise tahamülsüzlük! Farklılıklara tahammül edemeyenlerin ortak sorunu iç güven ve iç dünyalarında kaybettikleri kişisel kavgalarıdır.

Bizim kimseyi kendimiz gibi yapmak gibi bir derdimiz olmamalı, ama kimseye de bizi kendisi gibi yapma hakkı vermemeliyiz. Herkes bilmeli ki bozulan bir aslın(özün) yerini hiçbir şey dolduramıyor. Bozulmayalım, samimi olalım yeterli bu rezil dünyaya. Çünkü alçaklığın karşısında duramadığı tek güç samimiyettir.

Ufuk Gazetesi - Ekim 2010

28 Şubat 2012

Seçim Kriterlerimiz!

(Hollanda yerel seçimleri ile alakalıdır.)

Hayatın ve hayat sahibi olan her varlığın uymak zorunda olduğu birtakım kriterler elbette vardır. Sahi kriter kelimesine yabancı değiliz zaten! şu malum AB olayından dolayı yıllardır duya duya kulaklarımızda iz yaptı... Kopenhag kriterleri, Maastricht kriterleri vs.

İnsan olmanın dahi bir kriteri vardır mutlaka ki; bazı zalimlerin, arsızların ya da hırsızların yaptığı işleri eleştirirken ne derizş 'Gayr-i İnsani', 'Bunu yapan insan olamaz!'

Velhasıl dünyada her işin bir kriteri bulunur. İnsan olmanın da, müslüman olmanın da, hatta bir millete mensup olmanın da bir takım kriterleri mevcuttur. Sanırım bu yüzdendir ki, ağzı ile kuş tutsa da bazı dostlarımız, bir türlü kimseye kabul ettiremezler 'entegre' olduklarını...

Ha bu arada bu işin evrensel boyutları da vardır! Örneğin Birleşmiş Milletler namındaki kuruluşun en önemli kriterlerinden biri; ne yaparsa yapsın asla ve kat'a İsrail'i kınayan bir karar alamaz! Bunu pratikte daha geçtiğimiz haftalarda yaşadık... Bu örnekten de anlaşıldığı üzere bazı kriterler akla, vicdana ve mantığa sığmazlar!

Sebeplerle uğraşıp, kafalarımızı komplo teorileri ile doldurmadan geçelim bu konuyu. Yoksa insan olmanın kriterlerini, insan olanların haklarını hatırlayıp içinden çıkılmaz bir fikir bunalımına sürükleneceğiz!

Bir gerçeği yeniden hatırlayalım; biz reaksiyoner değil, aksiyoner durumda olacağız! Onlar şunu dedi, bunu dedi, onlar şunu yaptı, bunu yaptı... Biz ne yapıyoruz?

Onların kriterleri öyle ya da böyle, bizim kriterlerimiz belli mi? Biz, kimi ve neden seçeceğiz? Neden hala birçoğumuzun seçme hakkı yok? Olanlarımızın bazıları neden kullanmazlar bunu? Kaç partinin programını baştan sona şöyle bir gözden geçirdik? Afganistan, Irak, Filistin ve hatta başörtüsü konularında fikirlerini biliyor muyuz?

Yerel anlamda destekleyeceğimiz politikacıların sadece bizimle aynı kökeni taşıyor olmaları, onları desteklememiz için yeterli sebep olabilir miş Bu insanların dâhil oldukları siyasi parti içinde varlıklarının ne tür anlamları vardır. Bugüne kadar herhangi bir yerde ya da herhangi bir konuda bizim sorunlarımıza bizim beklentilerimize uygun bir çözüm üretip sunabilmişler midirş Ya da daha da önemlisi olası bir aleyhteki durumda göçmen toplumun menfaatlerine uygun olmayan bir konuda, gerektiğinde siyasi kariyerlerinden vazgeçebilecek kadar ‘bizden’ olabilmişler midir?

Yoksa esen ilk rüzgârla boyunları mı bükülüyorş Yahut delikanlı bir politikacı olmak yerine, bu işten nemalanmayı ve içinden çıktığı toplumun menfaat ve ilkeleri ile siyasi menfaatleri çakıştığında kendi menfaatlerini tercih ederek susmayı mı tercih ediyorlar?

Şüphesiz her konuda olduğu gibi herkesi ve her partiyi aynı kefeye koyma hatasına düşmüyoruz. Amatör ruhlu politikacıların varlığını bizzat yaşayarak görüyoruz. Bu da ümitvar olmamız için yeterli sebeptir. Bize düşen sadece bu işe gereken ciddiyetle yaklaşmak ve temsil hakkımızı gerçekten bizi temsil edebileceğine inandığımız insanlara emanet etmektir.

Tamam, vakit az ama henüz geç değil, aklımızı ve oylarımızı kimseye emanet edecek duruma düşmeyelim! Sayılı günler kala doğru bir seçim yapabilmek için elimizden geleni yapalım! Biz kendi hakkımızda doğru olanı arayalım ki; Allah karşımıza doğru olanı çıkartsın! Kendi hakkımızda iyilik isteyelim ki; O bize iyilik versin! Yoksa gün gelir biz de ABD'nin veto edeceği bir Güvenlik Konseyi kararına giriveririz, Allah muhafaza...

Ufuk Gazetesi - Şubat 2010

Şubat durgunluğu/dağınıklığı

Eğer birgün güzel bir şiir yazacak olursam bu mutlaka bir na't olur. Ben güzel yazabileceğimden değil elbet, O'nun adı geçtiğinden ya da O'ndan bahsettiğimden olacaktır bu. Zaten na't yazmamış adama şair de denmez ki… Öyle ya, kainattaki bütün muhabbetlerin sebebi olan bir zatı sevmeyen başkasını nasıl sever ki? O'nun yokluğuna bir damlacık gözyaşı ile bile yanmamış olan nasıl şiir yazar ki? Ağlamayan şiir de yazamaz değil mi?

Sevmeyi bilen O'nu sevendir ancak. Muhabbet, sevgi, aşk, hangisini Muhammed(sav)'siz anlayabilir insan? O yağmur gibidir, heryere ve herkese yağar aslında. Ama çok az insan becerir yağmurun ellerinden tutmayı… Herkesin kalbi yetmez O'nu sevmeye ki! Herkes göremez gökkuşağını,  kimine bulanık bir camın ardından bakmaktır yağmur.

Yağmur en çok O’na yakışır lakab olarak, ancak bu kadar rahmet ancak bu kadar azab bir şekilde bir kelime ile ancak böyle yakın ifade edilir. Sevenlerine rahmet ve bereket; düşmanlarına sel ve felaket!

Her yağmur bana seni hatırlatıyor, her gözyaşı, her sızıntı yüreklerden bana seni hatırlatır ey… Ey can, ey sevgili, en sevgili…

Salat Sana! Selam Sana Ya Resulallah..

Sevgililer günün kutlu olsun Efendim! Kıyamete kadar güneşin üzerine her doğduğu gün, Sen'in günün olsun Efendim! Bütün günlerimizsana feda olsun Efendim! Bütün varlığımızsana feda Efendim, ne sayacak günümüz ne de adını anacak bir zenginliğimiz var ama ne varsasana feda Efendim…

Söylemek isteyipte söyleyemediklerimiz içimizde buluşacağımız günü bekliyor, dolup dolup taşıyoruz her yağmur damlası ile, daracık küplerimiz bunca sevdayı tutamıyor Efendim. Taşıyor ve böyle dile döküyoruz ya, korka korka. Birilerine daha bulaşır mı umudundayız Efendim, Mevla şahid içimizi döksek caddelere,kangövdeyi götürür belki ve belki de taşlar yanar…

Yutkunuyoruz, özlüyoruz, hasretinle kavruluyoruz.

Yağmur herkese yağar;
Ama çok az insan tutar yağmurun ellerini.
Onca şarkı, onca film, onca roman,
Ama sevmeye yetmez herkesin kalbi…
Çığ altında kalan, sele kapılan…
Aşktan ve acıdan ölen
Birkaç kişi, dünyayı başka bir yer yapmaya yeter
Aslında onların hikayesidir anlatılan
Diğerleri dinler, seyreder, geçer gider.
Geçer gider herkes,
Hikayelerdir geriye kalan...

***

Ve bizim Sait...

Hayatın her yönüyle olduğu gibi kelimeleri ile de dalga geçen büyük adam. Herşeyiyle küçümsediği ‘alçak’ dünyaya bulutların üstünden bakan, mütevazi mütefekkir. Üstadı olabileceği herkese ‘üstadım’ diyebilen ve sıradan olmak için büyük gayretler sarfeden, ‘sıradışı’ kahraman.

Yazan ve okutan, bir dev birikimin küçük aynasından bize gülümseyen, güleç yüzlü, yeşil gözlü, sıcak dost. Yaşarken hayatla geçtiği dalgayı, ölümüyle de bizimle geçen; ve bize yine şaşırtan zeki adam. Beklemediğimiz bir anda, teknolojinin iğrenç hızıyla ekranlarımıza düşen dondurucu haberle veda ettiğimizi farkedebildiğimiz yalnız adam!

Fikirleri ve sivri dili sebebiyle kimseye yaranamayan esasında yaranmak gibi de bir derdi de olmayan, yazdıkça keskinleşen kıvrak kalemiyle her seferinde dudak ısırtan muhterem edib…

Onu çok sevenlerin ve hatta adım adım onla birlikte yaşayanların bazılarının bile ardından sahiplenmeye cesaret edemediği, yiğit doğulu…

Bir yazı ile Filistin’e yeten ve orada kaptığı sapanla etrafa taşlar yağdıran Sait, bir başka yazı ile kaldırımlarda sökülmedik taş bırakmadan eylem gibi yazılarla kapılara taşlar yağdıran Sait. Şiir gibi yaşayan, şiir gibi konuşan, şiir gibi gülen, şiir gibi ağlayan ve şiir gibi ölen Sait.

Bıraksam kendimi, sana bir kitap olur yazacaklarım belki, ama sen buna da daha fazlasına da değerdin Sait!

Hz. Ömer'in Hz. Peygamberin ölümü üzerine 'Kim Muhammed(sav) öldü derse, bende onun kafasını uçururum' demesini anlaşılır kılan şey; bir dostun ölüm haberi olsa gerek! Böylesine inanılmaz, böylesine sarsıcı...

Ardından söylenecek çok söz olacak elbette. Bunca kısa hayata bunca büyük sözü sığdıran bir adamın ardından neler denmez ki?

Mehmet Sait Yakut hakkında,  Salih Tuna çok güzel bir yazı kaleme aldı. Sait tam da onun anlattığı gibi biriydi.

Yazının başlığı, Kayıtlara geçsin işte! ve şöyle diyordu:

“Bir entelektüel bu kadar yakışıklı olur mu, dedirtecek kadar yakışıklıydı. Kelimeleri mitralyöz gibi kullanıyordu. Bu delifişek çocuk nerden buluyordu bu kadar kelimeyi? Hem muzip, hem samimi… Hem zeki, hem delişmen… Hem öfkesiz “fikirleri” yerden yere vuran bir muharrir, hem romantik fikirlere anlam katan bir şair”.

En son görüşmemizde İsrail’i tel’in mitinginden gelmişti ve yakinen tanıyanların bildiği gibi zaten kabına sığmaz bir yiğit olması bir yana, bulunduğu her ortama bir gülümseyiş katabilen nadir şahsiyetlerdendi o. Çektiği resimleri paylaşmış ve birlikte eylemin zevkini(!) çıkarmıştık…

Mehmet Sait Yakut dostumuzu bir 16 şubat soğuğunda, 2 yıl önce dar-ı bekaya yolcu etmiştik. Bir göz açıp kapayıncaya kadar zaman geçti sanarken iki yıl oluvermiş. Daha dün gibi idi oysa…

Allah rahmetiyle muamele etsin ona ve bu satırları okuyup ona rahmet okuyan herkesin sevdiklerine…

Ufuk Gazetesi - Şubat 2011

26 Şubat 2012

En kolay ‘iş’

İnsanız; kolayı zora, yakını uzağa, güzeli çirkine, temizi pise, hayatı ölüme tercih ederiz. İnsanız; doğum günlerini kutlar, ölüm günlerini unuturuz. İnsanız; doğuma sevinir ölüme ağlarız. Doğumun da anne rahmi için bir ölüm olduğunu düşünmez, ölümün ahirete doğum olduğunu hatırlayamayız. Ölümün yokluk olmadığını bilir, ebedi hayata inanırız... Ama insanız, unuturuz!

Yemeden yaşamak mümkün olsa kaçımız çiğneme zahmetine katlanırdı ki? Kolayların arasında bile en kolayını arar; mecburiyetlerimizi en aza indirgemeye bayılırız. Zoru gördük mü, en kestirme yoldan kaytarmaya çalışırız da beceremeyince kahramanlık yapmadan da duramayız. İlla bir fiyakamız olmalıdır sanki… Yalnız dünyalık işlerimiz değil; uhrevi işlerimizin çoğuna da ne yapar eder bir hava bulaştırırız.

Kolaya kaçışımızın mutlaka çok mantıklı bir açıklaması ya da pek mantıksız da olsa vicdanımızı rahatlatan bir açılımı mutlaka vardır.

Başımıza gelen bir musibet, sadece bizim başımıza gelmemiştir ve kesinlikle yeryüzünde ilk defa cereyan etmiyordur. Bizden öncekiler bizim yaşadıklarımızın alasını yaşamıştır aslında ve bizden sonrakileri bekleyen dünya bizimkinden daha zalimdir.

Yaşamak zordur yani…

Ölmek kolay!

Her işte bir yolunu bulup kolayına kaçarız da, ‘iş’ dünyanın en kolay ‘iş’i ölüme gelince her nasılsa bir anda ‘iş’ değişiverir.

Ölüm neden ve nasıl kolay iştir, diye soranınız yoktur umarım. Var ise şayet yaşamak için çektiğimiz sıkıntılara bir göz atsınlar kafi. Hem denildiğine göre, ‘ölüm acısı diye bir acı’ da yoktur. Bütün acılar ölümle sona ermektedir…

Hayatımızda değiştirebileceğimiz o kadar çok şey varken, değiştirme ihtimal ve umudumuz olmayan bazı ‘gerçek’leri değiştirmekle meşgul olmak için kendimizi nasıl ikna etmiş olursak olalım, sonuçta elde edeceğimiz şey, değiştiremediğimiz ‘gerçek’ olacaktır.

Ve alemin en malum gerçeği, ‘Hayat sahibi olan herkes ölümü tadacaktır!’

Vakit geldiğinde, ne ile meşgul olduğumuzun bir ehemmiyeti kalmayacağı gibi, bizim onu bekleyip beklemediğimizin, hazır olup olmadığımızın ya da onu isteyip istemediğimizin hiç ama hiç bir önemi kalmayacaktır.

‘Ölüm güzel şey, budur perde arkasından haber

Hiç güzel olmasaıdı; ölürmüydü peygamber’

Evet, dünyanın bütün çile ve ızdıraplarını bitiren ölüm, güzel bir rahmettir aslında. Ve aslolan geriye ‘güzel bir hatıra’ (yad-ı cemil) bırakmaktır. Ölüm ile kıyamet arasındaki mesafe sandığımız kadar uzun olmayacaktır.

Bazan, bazı ‘gerçek’ler için boyun eğmenin hiç kimseye bir zararı yoktur. Onur ve gururumuz ve dahası bulutları delemeyen burunlarımız nasılsa o ‘gerçek’ tarafından kırılacaktır. Teslimiyet ve tevekkül; acziyetin ifadesi, insanlığın gereği, kulluğun sonucudur. Değiştirme imkan ve ihtimalimiz olmayan ‘gerçek’leri sabırla karşılamayı istemek duaların en güzeli iken, mızmızlanıp tepinmek niye?

Sabretmek, hüzün duymamak değildir asla… Çünkü ‘kalp hüzünlenince göz yaş döker.’ Sabretmek; isyan etmemek, kendini kaybetmemek, metanetle karşılamak, dayanmak ve direnmek, gerisin geri dönmemek, her hal için hamd edebilmektir.

Sabır ve tevekkül biraraya geldiklerinde, hiçbir silahın yıkamayacağı muhteşem bir kale oluştururlar. Ve bu kale ona sığınan insana hiçbir yerde ve hiçbir şeyde bulamayacağı kadar emniyet ve huzur verir.

Siz bu satırları okurken büyük ihtimalle Hicri 1431 yılı başlamış olacak, aşura gününe az bir zaman kalacak. Hicretin nasıl bir sabır ve tevekkülün sonucu olduğunu hatırlamak için güzel bir fırsat aslında. Aşuranın sembolü Hz. Hüseyin(r.a.)’i yadetmek, sabrın ve tevekkülün sembolünü anlamak olacaktır.

Sabırla dayanan ve tevekkülle ölüme tereddütsüz yürüyen ümmetin kahraman evlatlarını, bütün zamanların en cefakar yiğitlerini hatırladıkça, hüzünlerimiz küçülecek ve belki de anlamsızlaşacaktır.

‘Ya Rabbi, Hasan’la Hüseyin’i seviyorum. Sen de sev. Bunları sevenleri de sev!’

Ufuk Gazetesi - Aralık 2009

Hariçten gazel okumak; Suriye ve Filistin

  Hızlı zamanlarda yaşıyoruz. Günlük hatta saatlik değişimler, olaylar ve bilgiler su gibi hatta esen bir yel gibi akıp duruyor. Bu haber ve...