12 Ocak 2018

Ümmet, Kardeşlik ve Vahdet

Doğu halkları olarak bir konuda anlaşabiliriz; kardeşlerimizle pek iyi geçinemeyiz ama ağabeylerimize saygı duyar, hoşlanmasakta sözlerini dinleriz. Neticede nasıl olsa kafamıza göre hareket edeceğimiz için pekte zor olmaz bu efendi kardeş duruşu!

Yeni zamanlarda tabi her şey gibi bu akrabalık ilişkileri de sarsıntılar ve değişimler geçirdi. Ağabeylik edebilmenin, büyüklüğün kabulünün bazı gerekçeleri ortaya çıktı. Biraz güç mesela, ya da biraz para gibi yan etkenler saygı görmenin, makbul akraba olmanın neredeyse şartları haline geldi.

İşin bu kısmı sosyologların işi elbette, onlar düşünsün; neden bu hale geldi dünya ve insanlık, nasıl kurtulur da normal aileler ve toplumlara oluruz?

Bizi ilgilendiren kısmına gelince, kardeşlik mefhumunu aile kavramı olmaktan çıkaran bir dine mensubuz. Dahası anneliği de ekleyerek ümmet yapan bir dinimiz var. Buraya kadar genel bir kabulümüz ister istemez var tabii ki, zira bunlar tartışılmaz kaynaklarımızda yani Kur’an ve Sünnette sabit olarak bulunan gerçekler.

Hepimiz kardeşiz ve bir tek ümmete mensubuz.

Aramızda paylaşılacak bir menfaat yahut dünyalık ortaya çıkıncaya kadar geçerli bir kardeşlik hemen hiç birimizi rahatsız etmiyor. Nasıl olsa bir sıkıntı olunca rafa kaldırılabilecek bir kardeşlikten bahsetmek çok kolay! Canımızı sıkanı, lafımıza ters düşeni hatta yolu başka bir kaldırıma düşeni elimizin tersiyle kardeşlik sınırlarından atabiliyoruz.

Aleyhinde konuştuğumuz yahut iş yaptığımız adamlar genelde kardeşimiz olmuyor, olsaydı yapamazdık zaten... Sorulduğunda dilimizin ucuyla tabii ki kardeşiz deyip geçiştirdiğimiz ama aramızda kardeşlik hukukunun esamesi okunmayan bir çok ‘sözde’ kardeşimiz var.

Kardeşler arasına ‘sui zan’ düşünce, aynı annenin evlatları olmayı gerektiren ümmet olma ihtimalimiz da azalıyor. Oysa bu dinin paylaşıldıkça çoğalan ve  büyüyen bir mirası var. Kardeşlerimize verdikçe bizim hanemizdekinin arttığı bir miras bu, verdikçe çoğalıyor!

İster mana olsun ister madde, farketmiyor!

Yeter ki kardeşine ver, çoğalıyor!

Vermek yerine yermek ve saldırmak, sevmek yerine dövmek ve uzaklaştırmak kardeşçe olamıyor oysa...

Peki bu kardeşliğin bir sınırı yok mu, elbette var. Kardeş bildiklerimiz sınırı aşmadıkça, çiğnemedikçe bizim dokunamadığımız bir hudud var. İlk hamleyi, ilk saldırıyı yapan kaybediyor! Dünyada kazansa da kaybediyor, hem de ta Kabil’den bu yana kaybediyor.

Kardeşine kıymak için elini uzatanları teneşir değil cehennem paklıyor!

Sulha yanaşmaksızın, ısrarla kan içmeye meyleden, zulmeden ve sınırları tanımayan kardeş olamıyor, olmuyor da zaten. Ordularla değil insanlarla savaşan, galibiyet değil katliam hatta bir tür soykırım peşinde koşan bir kardeş, kardeş olamıyor, olmuyor!

Ümmetin zayıf zamanında fitne ve tuzaklarla insanları katleden, yurtlarımızı karıştıran ve menfaatleri İslam olmayan, diliyle öyle söylese bile pratikte müslümanların menfaatini gözetmeyen bir kardeşle vahdet olamıyor, olmuyor.

Kadın ve çocuklara zulmeden, dillendirmekten nefret ettiğimiz işkenceleri zevkle uygulayan, çocuk katilleriyle kardeş olunamıyor, vahdette kuralamıyor, kurulmuyor.

Aynı anne-babanın çocukları da kavga eder ve döner barışırlar belki ama damarlarında katlettikleri garibanların kanı dolaşanlarla kardeş olunamıyor, vahdet kurulamıyor, kurulmuyor.

‘Onlarda bu kuyruk acısı, bizde de bu evlat acısı’ varken kardeş olunamıyor, vahdet kurulamıyor, kurulmuyor!

Evlat acısı olmayan, kan görmeye dayanamadığı için değil dökülen kanları kendinden bilip hissedemediği için vampirlerle kolkola olmakta bir sakınca görmeyen, hatta eleştirilmelerine bile dayanamayan, rahat koltuklarına yaslanmış ellerindekilerle yetinmenin yolunu dilleriyle zalimleri savunmakta ve mazlumların etini çiğnemekte gören, mustaz’afların kardeşliğini bilemeyen, idrak edemeyen, ümmet olmak veya vahdet kurmak hayaline haysiyet ve kardeşliğini heba edenlere yazıklar olsun...

‘Bir de sakın zulmedenlere meyletmeyin, sempati duymayın. Yoksa size ateş dokunur. Sizin Allah'tan başka dostunuz yoktur; sonra yardım da göremezsiniz.’ (Hud 113)

09 Ocak 2018

Allahu Ekber – Abd kim?

İnsan fırtatı gereği illa bir otoriteye kulluk etmeye meyyal yaratılmış ya, birkere asıl makamı kaybetmeye görsün, yerine akla gelmeyecek şeyleri koymaktan geri durmaz. Güneşe tapanlardan tutun ateşe secde edenlere kadar her türlüsü vardır. Bir insana tapınmak ise çokça karşımıza çıksa da en yaygın şekliyle ‘kişinin kendi hevasını ilah edinmesi’ herhalde en korkunç putperestliktir.

Kendine tapınıp, heva ve heveslerini ilah edinince, yaptığı ve yapacağı her melanete bir izahat bulmak mükün olur, zira insan nefsi kendini temize çıkarmaya bir bahane bulmakta çok mahirdir.

Ancak ne yazık ki yeryüzünde en güçlü kendisi olmadığından hayatının bir noktasında, -belki de geç noktasında- bir başkasına kulluk etmesi gerektiği gerçeğiyle yüzleşir. Bu bir başkasını doğru olarak bulmakta her kula nasip olmaz malumunuz; bazıları kendi gibi bir insana, bazımız da dünyanın başka bir metaına boyun eğer gideriz.

Fıtratındaki zayıflıklara yenilen ve bundan dolayı Allah’tan başkasını ilah edinenlerin insani bakımdan bir izahları olabilir. Mesela bir ilim adamı makam ve para için bir yöneticiye boyun eğebilir. Bunun daha ağır ve can acıtıcı olanı ise, bu zilleti islam’ın ve İslam milletinin düşmanlarına karşı kabullenmektir.

Şeytanın en usta olduğu konu bizi saptırmak olunca, en tehlikeli yaklaşma tarafı da en zayıf, en korumasız yanımız olan sağımız olur. Şeytan sağdan yaklaşıp yapılanları ve yaşananları gönlümüzde bulunan iman ve izzetin yanına bir tevil veya kaçamakla sıkıştırıp çekilir kenara!

Aslında şeytan, komplo teorisyenlerinin de piridir!

Dünyada en çok kabul gören komplolar şeytanın hazırladıklarıdır.

Şeytanın en büyük komplosu, küfür ve şirk yoluna insanları ikna etmektir. İkna edemediklerini ise iman elbisesi giydirdiği, sağdan yavaşça yaklaşan ılık hikayelerle uyutmaktır.

Müslümanlar, Aziz ve Kadir olan bir Allah’a iman ederler.

Müslümanlar, Vahid ve Kahhar olan bir Allah’a iman ederler.

Müslümanlar, bütün esma ve sıfatlarıyla eşsiz ve ortaksız bir Allah’a iman ederler.

Müslümanlar, tuzak kuranların en hayırlısı olan bir Allah’a iman ederler.

Müslümanlar, Ekber olan bir Allah’a iman ederler.

Her şeye kadir olan, her şeyden mukayesesiz büyük ve üstün olan bir Allah yani...

Kendisinden daha büyük bir güç ve kuvvet bulunmayan bir Allah yani...

Her tuzağın bozucusu, her zalimin hesap sorucusu, her planlayanın da plancısı olan Allah!

Abd’den de, siyonizmden de büyük olan Allah!

Bir şeyin olmasını dilediğinde ‘ol’ demesi yeten Allah!

Şeytanın herhalde günümüzde en sık kullandığı sağ silahı; ‘bu işin arkasında Abd vardır ya da siiyonizm vardır, zaten onlar olmasa, onlar istemese bunlar olmazdı’ gibi akla, imana ve dünyanın da ahiretinde kanununa aykırı bir deliksiz demirdir.

Bu şeytani varlıklar ve devletler elbette batılın ve küfrün en güçlü temsilcileri oldukları gibi, yeryüzünde kaynayan fitne kazanlarının başında dans eden en kaliteli rakkaseleridirler. Şerleri aşikar olmakla meşhur ve bundan memnun, bu şeytani ve tağuti varlıklar yeryüzünün tartışmasız lanet okunması gerekenler sıralamasında ilk makamın sahibidirler. Büyükleri ve küçükleri ile hem de...

Abd’ye ‘büyük şeytan’ diye bağıranların kendi ‘küçük şeytan’lıklarını perdelemeye çalıştıklarını görmemiz hem dünya hem ahiret menfaatimiz için şarttır. Şeytanın büyüğüyle küçüğüyle ama her türlüsüyle savaşmak imanın en belirgin alametidir.

Allah, iman edenleri şeytanın her türlüsünün şerrinden emin eylesin!

30 Aralık 2017

Ezik bir taklit: Yılbaşı

Dünya kurulalı beri bir çok medeniyetler ve yıkımlar gördü. Kalkınmış ülkeler, ekonomik ve siyasi olarak güçlü olmanın avantajlarını kültürlerini yaymakta da kullandılar. Güçlünün ve zenginin taklitçisi hep çok oldu. Yalnız kedinin aslan taklidi yapması canına, fakirin zengin taklidi yapması da yurduna mal oldu da sömürgeler ve sömürülmelerle doldu tarih...

Günümüz dünyasının hakimleri batılılardır, bu tartışılması anlamsız ve bir o kadar da tatsız acı gerçeği hepimiz tiksinerekte olsa yaşıyoruz. Doların hükümferma olduğu ekonomi, ingilizcenin dünya dili olduğu iletişim, uçak gemilerinin ve uzun menzilli füzelerin sağladığı askeri güç onlarda! Modanın hükmettiği dış görünüşler, filmlerin ve medyanın avuttuğu ve yetiştirdiği bilinçler ve altları, saçların ve tırnakların şekli, pantolonların paçası, gömleklerin yakası, ceketlerin düğmesi onların dudaklarına bakıyor.

Herhangi bir dini/davası olmayanlar için kolayca kapılınacak rüzgar onlardan yana esiyor!

Zamanın çamurlu seli önüne kattığı yığınları onların deltasına taşıyor!

Fırtınalar ve hortumlar emdikleri eti vekanı, taşı ve toprağı onların bahçesine kusuyor!

Akar suyun üstündeki çer-çöp direnemiyor!

Tarihin ve medeniyetin ana yurdunda yaşayan, toprağı şehadetle yoğrulu, dağları sancaktar, ovaları seccade, ağaçları rükuda, çicekleri secdede bir yurdun, müslüman coğrafyasının aklı başında fertlerinin,  doğudan batıya derdinin yaklaşan miladi yılbaşı kutlaması olmasından daha kötü bir gündem düşünemiyorum.

Taklitçiliğin iğrenç pratiği yahut bir ileri aşamasıyla celladına aşık olmaklığın çirkefinden üstümüze sıçrayan bu pis çamur, dilimizi meşgul etmekle kalmayıp halkın gönüllerinde sıradanlaştığından, telin etmek ve reddetmek mecburiyeti hasıl oluyor.

Bu adetin kaynağı olan batının artık bir dini yoktur; değişik mezheplerle temsil edilen ve zorla öne çıkarılan kiliseler, skandallar ve gönülleri tatmin etmeyen söylemleri sebebiyle hızla toplum hayatından çıkmakta, ateistlik ve deistlik akımları hakim olmaktadır.

Öyle sanıldığı gibi bir haçlı ruhu tıpkı bizde sanıldığı gibi bir Osmanlı ruhunun yok olmuş olması gibi teoriden ve pratikten çekilmiştir.

Batıda bugün hakim olan kültür, eski inançlarından ve güncel buluşlarından harmanladıkları, değerleri olmayan bir varlık manzumesi olarak; kapitalizmin zaferi, komünizmin bilinci ve neticede hümanizmin vardığı son nokta kendine tapınmaktan ibarettir.

Yılbaşı takvim değişiminden ibarettir ama ona yüklenilen mana, batılıların eksik kalan ruhi rahatlama ve ayin yapma arzusunu bastırma gayretiyle süsledikleri bir yarı dini, yarı dünyevi ama daha çok nefisleri okşayan, eksikliği hissedilen insani duygu ve birliktelikleri desteklemeye yarayan, eğlence ve savurganlık, doyumsuzluk ve merhametsizlik, egoistlik ve menfaatçilik, tüm bunların özeti olarak ise kişisel tatmin ve tapınma yani ‘hevasını ilah edinme’ olarak tarifini Kur’an’da bulduğumuz sapmaların zirvelerinden biridir.

Bu batılı ve batıl adetin bizim coğrafyamızda yani sadece ülkemizde değil diğer islam topraklarında da taklit edilmesinin sebebi, güç karşısında hissedilen eziklik ve buna sebep olan imani ve insani kalitesizlik olabilir. Cehaletin ve umursamazlığın, araştırmaz, sorgulamaz, aptal ve kör taklidin herhalde en güzel ama aslında en kötü örneğidir.

Avrupa toplumu yılbaşına bizim Ramazan bayramına hazırlanmamıza benzer bir huşu ve huzurla hazırlanır. Yaklaşık bir ay öncesinden hediye piyasası ve kutlamalarda kullanılacak havai fişeklerin reklamları başlar. Ulusal ve yerel yönetimler halklarının huzur içinde biir kutlama geçirmesi için idari ve siyasi tedbirlerin yanısıra kaçınılmaz olarak yaşanan el ve göz kaybetmeye varan kazalar için acil müdahale ve tıbbi destek gibi hazırlıkları yaparlar. Bu yönüyle de Kurban bayramında yaşadıklarımıza benzer şeyler yaşanır. Caddeler ve çarşılar süslenir, ışıklandırılır. Çam piyasası ile hindi satışları revaçtadır.

Dini hassasiyetlerini kaybeden batı toplumlarının en yüksek katılımlı ve toplumun her kesimini kapsayan kutlama adeti yılbaşılardır. Bu manada batının ve batılın zirvesidir.

Bize gelince, bu ve benzeri batılı ve batıl adetler için bir tek hadis yeterlidir:

‘Kim bir kavme benzerse onlardandır.’ (Müsned)

15 Aralık 2017

Dokunulmazlarımız!

İnsanlar arasında bizim için değerli ve saygın bir çok kişi vardır. Özellikle kendilerinden dünyamız ve ahiretimiz için faydalı bilgiler edindiğimiz, nasihatlerinden faydalandığımız ilim ve fikir sahiplerine hürmet ve muhabbet beslemek fıtratımıza gayet uygun bir davranış biçimidir.

Bir çok meselede olduğu gibi bu konuda da aşırılıklara düşenlerimiz hepimizin malumudur. Kendi hoca, şeyh yahut liderlerini hatasız görmek adeta normal bir davranışa dönüşmüştür. Bir hareket, sevdiğimiz veya peşinden gittiğimiz birinden sadır olunca bir şekilde tevil ederek normalleştirip geçiştirirken, alakamız olmayan biri yapınca tuhaf bir şekilde saldırmaya ve eleştirmeye hatta reddedip dışlamaya hazırızdır.

Oysa İslam'da ruhbanlık, dokunulmazlık veya masumiyet yoktur, her müslüman hayatı boyunca imtihandadır ve o anki hali üzere makbul yahut merduttur; ilim ve siyaset önderlerine hürmet etmekle onları ruhbanlaştırmak arasında büyük fark vardır. Peygamberler mustesna ki onların durumları vahiyle sabittir. Onlar dışındaki herkesin günah işleme ihtimali olduğunu kabul etmek Ehli Sünnet’in alametlerindendir. Bazı bid’atçi mezhepler, imamlarının masum olduğuna inanırlar, Ehli Sünnet arasında bu itikadı normalleştirenler de onlar gibidir.

Bir diğer husus; birinin bir dönem İslam'a ve müslümanlara faydalı işler yapması onu ömür boyu dokunulmaz, seçkin ve üstün biri yapmaz, kimsenin Allah'ı ve dinini yahut müslümanları minnet altında bırakma hakkı yoktur. Felanca iyi bildiğimiz bir kardeşimizdir, abimizdir, hocamızdır, liderimizdir gibi hüsnü zan İslam ahlakının temellerindendir. Ancak kimsenin ayrıcalığı olmayan bir imtihan dünyasında olduğumuzu ve herkesin nefsi ile şeytana kapılma ihtimali olduğunu aklımızdan çıkarmamak durumundayız.

Bir hataya yahut günaha veya sapkınlığa düşen salih bildiğimiz biri ise ona insafla nasihat eder ve kendisini düzeltinceye kadar onu örnek ve önder görmeyiz, kardeşlik hukuku gereğince davranır, bir ayrıcalık tanımayız. Üzerimizde emeği olanların hatalarını hoşgörmek bizi felakete sürekleyecektir.

Bugün herkesin eleştirmekte birbiriyle yarıştığı bazı cemaatlerin ve hocalarının hallerinden ibret almak gerekir. Bakınız, açıkça yalan söylediğini gördükleri halde hocalarının peşinden tereddütsüz gitmeleri onları nasıl helak etti.

Bir şeyi de unutmayalım; İslam azizdir, müslümanlar onurlu ve edepli insanlardır, herhangi bir konuda sünnet ve edebe muğayir davranmak ve müslümanların karşısında edepsiz sözler etmek en hafif tabiriyle ahlaksızlıktır.

Hocalar, üstadlar veya vaizler eğer insanlara Allah'ın dinini/davasını anlatıyorlarsa şaklabanlık, küfür, hakaret ve edebsiz sözlerden uzak durmak zorundadırlar, biz de böylelerinden yüz çevirmek durumundayız; en güzel ahlakı tamamlamak için gelen bir din edepsizlikle temsil edilemez.

Bizden önceki müslümanlar ve onların liderleri hakkında ileri-geri ağza alınmayacak küfür ve hakaretleri eden birilerini kendimize ve neslimize üstad edinirsek, gelecek nesillerin bizim ardımızdan edecekleri küfür ve hakaretlerin hesabı tutulamayacaktır.

Tarihimize müstesna notlar düşen yiğit ve cefakar nesilleri ancak hayırla yad etmeli ve onların hatalarından ibret almaktan başka bir maksatla bahsetmemeliyiz. Kendilerini savunma imkanları olmayanların ardından konuşup ahiretteki hesabımızı zorlaştırmanın akıllıca ve müslümanca bir iş olmadığı aşikardır.

Sürekli birilerini eleştiren ve başkalarının hatalarıyla meşgul olan kürsü sahiplerinin yolu sünnete uygun değildir. Varlığını başkalarının hataları üzerine bina eden, sandalyesini nehirde yüzen çöplerin üstüne yerleştiren gibidir; batması ve boğulmasa da en azından tepeden tırnağa ıslanması işten bile değildir.

‘Ey Allah’ın kulları, kardeş olunuz!’

07 Aralık 2017

Filistin ve Bazı Acı Gerçekler

Hemen her dönemde, hem bizim hem de tüm İslam dünyasının kamuoyunu galeyana getiren en önemli olayların başında şüphesiz Filistin’de yaşananlar geliyor. İşgal altındaki bir çok İslam toprağı gibi orada da müslümanlar en temel haklarından mahrumiyetler yaşıyor, sık sık katlediliyor ve hapis cezalarıyla, sürgünlerle karşılaşıyorlar.

İşgalin cana ve mala verdiği zararların yanısıra, işgalcinin siyonist israil olması ibadet ve ibadethanlerin de fazlasıyla zarar görmesine sebep oluyor. Nihai hedefleri Mescidi Aksa’yı yıkarak yerine bir Siyon mabedi inşa etmek olan işgalciler her adımlarını planladıkları bir program dahilinde hem işgali derinleştiriyor hem de Mescidi Aksa’yı ablukada tutuyorlar. Dünyadan aldıkları desteğin yanısıra İslam dünyasının ‘suyun üstündeki saman çöpü’ kadar ağırlığının olduğu gerçeği de ellerini güçlendiren bir başka acı gerçek olarak heyula gibi ufkumuzda duruyor.

Bazı gerçekleri yeniden hatırlayalım:

Filistin’de bir yahudi idevleti kurulması projesinin önündeki en büyük engel Sultan 2. Abdulhamid Han tahttan indirildikten sonra çıkartılan 1. Dünya Savaşı ile Osmanlı, Kudüs’ten çıkartılmıştır. Savaşın en önemli ana cephelerinden biri olan bu savaşı kaybetmemizin sonucu olarak o topraklar işgal edilmiş ve kontrolümüzden çıkmıştır. Cephe henüz kapanmamıştır ve savaş adalet hakim oluncaya kadar sürecektir.

!. Dünya Savaşı sonrası oluşturulan uygun coğrafyaya yahudilerin göçü beklenen düzeyde gerçekleşmeyince tetiklenen ‘Hitler mezalimi’ eliyle Avrupa’da zenginlik ve huzur içinde yaşayan yahudiler, birtakım vaadler ve yahudi devleti hayaliyle Filistin’e göç ettirilmiştir. 2. Dünya Savaşı sonrası oluşturulan uluslararası ittifak eliyle hemencecik ilan edilen ve kabul gören bağımsız İsrail devleti, müslümanların topraklarında devam eden işgalin el değiştirmesinden başka bir şey değildi.

Mescidi Aksa işgal altındadır! İşgal yani düşman kuvvetlerin kontrolüne geçmiştir. Kudüs yine öyle... Bizim için ne kadar mukaddes olduklarıyla ilgilenmeyen ve bize saygı duymayan bir işgalcinin elindedir. İstediklerinde Aksa’yı bile ibadete kapatabilen bir işgalci için Kudüs’ü başkent yapması durumunda sorun yaşamak çok tuhaf değil mi?

İslam dünyasını oluşturan devletler ve devletçikler arasında daha önce İsrail’le savaşıp yenilen arap devletlerinin, bugün artık bırakın savaşmayı, onları destekler konumda oldukları da bir başka acı gerçektir.

İran gibi sloganlarla politikalarını örtmeyi başaran bir mezhep devletinden de Filistin ve Kudüs’e hayır beklemek büyük gaflet olur. Zira şia itikadına göre Mescidi Aksa, Kudüs’te bile değildir ve ordaki mescidin bir özelliği yoktur. Yıllardır müslümanların hassasiyetlerini devlet politikalarına alet ederek Kudüs edebiyatı yapan bu devlet, herhangi bir şekilde İsrail’le savaşmayacaktır ki bugüne kadar tek kurşun da atmamıştır.

Türkiye ise kendi sorunlarıyla uğraşan ve gücü sınırlı, anlaşmalarla bağlanmış bir devlettir. Kınama veya bazı diplomatik tepkilerden fazlasını beklemek hayalcilik olur.

Kudüs'e ve Mescidi Aksa'ya Allah mukaddes kıldığı için değer veriyorsak bunu bir dava ve ufuk olarak kendimize ve nesillerimize belirleriz; Mekke, Medine ve Kudüs haremdir ve çiğnenmektedir, üçünün de özgürlüğü dünyada güdeceğimiz en değerli "Kızıl Elma"dır.

30 Kasım 2017

İnsanı yola getirmek

Hiç bir devletin gücü tüm düşmanlarıyla aynı anda savaşmaya yetmez aslında ama düşmanlar birleşip saldıramadıkları için düzen devam eder, Abd örneğinde olduğu gibi. Yine hiç bir devletin gücü tüm vatandaşlarının aynı anda suç işlemesi durumunda tamamını ıslah etmeye ya da engel olmaya yetmez ancak kanun ve kurallara uyan vatandaşlarının çokluğuyla devletler toplumsal düzeni muhafaza edebilirler.

Öyle ya milyonlarca insanın aynı anda hırsızlık yahut cinayet işlemeye başladığı bir ortamda kamu düzenini sağlamak için gerekli emniyet gücünün hiç bir devlette olmadığı düşünülürse, kimsenin altından kalkamayacağı bir sorun olur.

Yukarıda kısaca geçtiğimiz hakikati unutmayalım; kanun ve kurallara uyan vatandaşlar bir devletin sosyal düzenini ayakta tutanlardır. Bu sayı arttıkça, suçlular ve sahtekarlar azaldıkça, toplum huzuru da aynı oranda artar ve diğer paylaşımlardaki adalette tesis edilir.

Zenginlerin vergi kaçırmadığı, üstüne bir de sadakalarla ihtiyaç sahiplerini koruyup kolladığı bir toplumda, hem mal ve mülk sahipleri, hem de mahrumlar yanyana sorunsuzca yaşayabilirler. Adalet ve emniyetin tam olarak tesis edildiği bir toplumda, halk ile güvenlik güçleri arasında ahbaplıktan öte bir ilişki anormal olur.

Zulme meyyal yahut karar vermiş bir insanı durdurabilecek şey, eğer iman ediyorsa ahirette vereceği hesap ve yine aynı şekilde Allah’tan duyacağı utanma duygusudur; iman etmiyorsa kendinden ve insanlardan duyacağı utanç veya alacağı dünyalık ceza insanı engelleyebilir.

Bu cümlelerin altında negatif örnekler de bulunur. Mesela iman eden ve Allah’tan günah hususunda utanan biri nefsine veya şeytana mağlup olup zulmedebilir ve yine insanlardan utandığı için suç işlemeyen biri kimsenin görmediği yerlerde bunu yapabilir.

Bu noktada karşımıza insanları caydıran en önemli etken olarak ceza müessesi çıkıyor. Zira ‘insan acelecidir’ (İsra 11), hızla elde edeceği bir ceza onu geç gelecek sandığı bir hesaptan daha çok korkutabilir. Oysa ahiretin hesabı dünyadan da hızlıdır da insan zamana yenilmiştir, zaman ise kaderdir ve mutlaka varacağı yere götürür de adına ecel denir.

Cezaların en önemli sebebi elde edilmek istenen sonuçtur. Birini suçundan dolayı cezalandırmakla ya toplumun menfaat ve ıslahı yahut o ferdin ıslah veya imhası kasdedilebilir. Mesela suçsuz bir insana kıymış katil için ceza kısas olmalıdır ancak maktulün ailesi affederse müstesna. Seri katil yahut eşkiya gibi katletmeyi kendine hayat tarzı edinmiş hastalıklı ruhlar için ise af sözkonusu olmaz aksine ibreti alem olacak bir şekilde öldürülürler.

Verilen cezaların caydırıcı olması gerektiği hemen herkesin üzerinde ittifak ettiği bir husus olduğu halde, insanlar bir türlü Allah’ın tayin ettiği cezalardan başkasının insanları yola getirmeye yetmeyeceğini idrak edemezler. Oysa fıtratları yaratan Allah, onların ne ile gemlenebileceğini de şüphesiz en iyi bilendir.

Bütün mesele ferdi ve ictimai hayatımızda ortadan kaldırdığımız temel islami düzenin olmadığı bir yerde cezaları gündeme getirmiş olmamız; suç ve günahı engelleyici islami tedbirlerin alınmadığı hatta yasaklandığı bir toplumsal yapıda islamın cezalarının sopa gibi insanların tepesinde dolaştırılması ancak onların Allah’ın düzenine karşı kalplerinde bir korkunun hatta nefretin oluşmasına yol açacaktır.

Medyada arada karşımıza çıkan ‘şunu yapanların cezası budur, haydi uygulayın da görelim, ülkenin yarısını öldüreceksiniz’ gibi hezeyanların sahipleri de çok iyi bilirler ki İslam hukukunun cari olmadığı bir beldede sadece cezaların islama göre uygulanması adalet değildir ve müslümanlardan aklı selim sahibi kimse de bunu istemez.

Allah’ın cezaları yine insanların can, mal, akıl, nesil ve din emniyetlerini sağlamaya yönelliktir. Bunun mefhumu muhalifi de geçerlidir; bu beş konuda kendini emniyette hissetmeyen birinin işlediklerine ceza yoktur ve yine bu hususları güven altına almadan insanlara ceza uygulamakta uygun ve adil değildir.

Canı tehlikede olan kendini savunma hakkına sahip olur, malı tehdit altında olan malını, aklı saldırıya uğrayan aklını, nesli/namusu veya dini hakkında saldırı sözkonusu olan da bunları korumak için elinden geleni yapacaktır. Bu hakkı insanlardan kimse alamaz. Sosyal düzen bunlar güvence altındayken sağlanabilir. Cezalar da ancak sağlanan tüm adalet ve emniyete rağmen işlenen suçlarla ilgilidir.

İslam hukukunu temelleri ve dalları ile yaşandığı toplumsal bir düzen olmadan günümüz toplumlarından örneklerle eleştiren ya da anlamaya çalışan büyük hata eder. Eğer bunu kasten yapıyorsa zaten o Allah’ın dininin düşmanlarından biridir. Uzak durmak evladır...

20 Kasım 2017

Neden her şeyin ‘ana’sı var?

Herhalde hepimizin çocukluğundan kalan biir sorudur bu; anayol var ama babayol neden yok? Anavatan da var ama babavatan yok, anadil var ama babadil de yok... Üstelik bu sadece bir dile ya da kültüre ait değil, hemen her yerde aynı, her dilde aynı.

Neden?

Eşref-i mahlukat olarak yaratıldı insan ve ona Allah(cc), kendinden bir ruh üfledi(Secde 9) ve sıfatlarından yani O’nun eşsiz ve sonsuz, ebedi sıfatlarından cüzler verdi; konuşmayı, duymayı, görmeyi verdi, sevmeyi ve düşman olmayı da, yani tüm duyguları da verdi. Hepsine her ırk ve cinse eşit olarak verdi ancak bir tek sıfatı insanlar arasında sadece annelerde tecelli etti; Allah(cc), Halik’ul Azim olan Allah(cc), yaratmayı onların içinde, kendi esmasından bir ad verdiğe ‘rahim’lerinde murad etti.

Annelerin bu hususiyetini aklımızın bir kenarına not ederek devam edelim.

Üzerinde pek düşünmediğimiz bir konu da yetimler meselesi, tabii hadisenin duygusal boyutunu ve toplumsal dramları dışarda tutarak bakış açımızı bir gözden geçirelim.  Yetimler hakkında Kur’an ve sünnetin gösterdiği titizlik, fıkhımızda yer alan hükümler ve toplumumuzda yerleşen sahip çıkma irfanı malumunuzdur. Ancak ilginç olan şu ki; öksüzler yani annelerini kaybedenler hakkında böylesi bir vurgu göremiyoruz. Anneliğin değeri ve annesizliğin sonuçları düşünüldüğünde bu garip gelebilir.

Bu noktada karşımıza ‘ana’ların yokluğunun telafi edilemez olduğu gerçeği çıkıyor. Babasızlığı yetimlerin başlarını okşayarak, ihtiyaçlarını gidererek, oynayıp severek bir nebze olsa unutturmak ya da teselli etmek mümkünken annesizliğin yerini doldurmak, unutturmak ya da acısını geçiştirmek mümkün görünmüyor.

‘Ana’ yeri doldurulamayan, boşluğu kapatılamayan ve alternatifi olmayan bir şey!

‘Ana’ olmadığında hayat tıkanıyor, dünya daralıyor, insan dağılıyor.

İşte galiba bu yüzden insanlar hayatlarında olmazsa olmaz, olmadığında alternatifi bulunmaz, bulunsa da yerini tutmaz gördükleri şeylere ‘ana’ diyorlar.

Anayol tıkandığında şehir tıkanır, hayat durur ve tali yollar yetmez hedefe varmaya!

Anavatan düştüğünde insan dünyaya sığmaz olur, gittiği her toprak parçası ona gurbettir ve sılası yıkılmıştır. Bu yüzdendir ‘normal’ her insan mültecilere tıpkı öksüzler gibi bakar, garip ve çaresiz görür.

Anadil unutulduğunda insan sessiz kalır, rüyasız kalır, dilsiz kalır. On ayrı yabancı dil bilse de anadili kaybeden kalbinden, yüreğinden yani gönlünden konuşamaz. Mesela türkü söyleyemez hiç kimse başka bir dilde!

Mesela anavatan dediğimde, konuyu anlatmak için kullandığım bir örnek olsa da içimden vatanımın sınırları geçer. Çünkü Mekke, Ummu’l Kura’dır, yani şehirlerin anasıdır. O olmadan şehirler dağılır, vatan eksik kalır. Veya Kudüs, Bağdat hatta, hatta Halep... Kırım olmadan gönlümdeki vatan haritası eksiktir, Saraybosna’sız vatan düşünemem. Kerkük veya Kahire, Deliorman yahut Gırnata... Şam ve Buhara mesela İstanbul’la üçlenmese ayakta duramaz gibi gelir bana.

Hepsi şehirlerin anasından beslenir, süt gibi iman ve medeniyet emerler çölün ortasından ve Mekke düşerse vatan öksüzdür!

Ve öksüzler için yapılabilecek bir şey yoktur; onlar kimsesiz ve çaresizdirler...

‘Ana’sından helallik almadan ölen cennet yüzü göremediği gibi anayoldan ayrılan kaybolmaya, anavatanını kaybeden mülteci olmaya, anadilini unutan esarete, şehirlerin anasını mamur etmeyenler diğer şehirlerinde huzursuzluğa mahkum olurlar.

‘Ana’ yeri doldurulamayanın adıdır ve o yüzden hayatımızdaki her vazgeçilmezin adı ‘ana’dır.

Hariçten gazel okumak; Suriye ve Filistin

  Hızlı zamanlarda yaşıyoruz. Günlük hatta saatlik değişimler, olaylar ve bilgiler su gibi hatta esen bir yel gibi akıp duruyor. Bu haber ve...