19 Kasım 2019

Günah sakızının zararları



Hep söyleriz ve biliriz ki; insan oğlu nefsini temize çıkarmakta eşsiz bir yetenek sahibidir. Mazaretler bulmak ve hatta gerektiğinde yalanların ardına saklanarak kendini savunmak, ne yazık ki; çok rastladığımız veya kendimiz de çok yaptığımız için artık sıradan gelmeye başladı.

Kapalı kapılar ardında kalması gereken utançların sosyal medyaya düşmesi, günahın ne Allah(cc)’den ne kullarından utanılmadan aşikare işlenir olması, insanların bunları seyretmekten haz duyması ve devamında, aşina olduğu bu günahlara içinde bir burukluk duymadan bulaşabilmesi, çağımızın en tehlikeli gelişmesi ya da gericiliği oldu.

Gözlerimizin gördüğü, kulaklarımızın duyduğu ve hatta ellerimizin tuttuğu günahlara zaman içinde uyum sağladık, bağışıklık geliştirdik. Günahın ve günahkarların sıradanlaşması, açıktan günah işleyebilenlerin Müslümanlar arasında normal karşılanır olması, kibrin ve riyanın şeytanın taktığı birer madalya olmaktan çıkarılıp, günlük aksesuarlara dönüştürülmesi, hayatımızın ayrılmaz parçası oldu.

Hal böyle olunca, nefislerimizi temize çıkarmak için, bizden daha beterini yapanları ya da belki bizim de gizli yaptıklarımızı açıktan yapanları dilimize dolamak ve onlar üzerinden nefislerimizi tatmin etmek, baya eğlenceli gelmeye başladı.

Konunun fıkhi durumunu, gıybetin detaylarını ve nelerin gıybet olup olmadığını bilmeyenlere diyecek sözümüz yok artık, kalmadı. Çünkü deniz bitti! Takvada örneklik edecek olanların göğüslerinde açan; ihlas, tevazu, isar gibi çiçekler kurudu.

Yalnız ve sadece, insanları tiksindirip nehyetmek ya da fasıkların şerlerinden emin kılmak için anlatılmasına izin verilen günahlar, sakız gibi çiğnenir oldu. Çiğnenmiş bir sakızı, biri ağzından ortaya attığında, bir başkası koşup aldı ağzına ve evire çevire çiğnemeye devam etti. Sonra o da tükürdü ve bir başkası aldı. Böylece bu iğrençlik yayıldı gitti.

Onlarca insanın, belki de binlercesinin hatta televizyonlar ve sosyal medya aracılığıyla milyonların ağzında çiğnediği ve her çiğneyenden bir başka pis bakteri bulaşan, aslında bakmaya normal bir midenin katlanamayacağı bir şey ortaya çıktı.

Sokaklara, meydanlara ve ekranlara, bu iğrençlik tükürüldükçe müşterisi de çoğaldı. İnsanlar başkalarının ağzından dökülen kusmukları yalamaya koşturur oldular.

Çok mu iğrenç geldi? Ne ki, Allah(cc), gıybeti ölü kardeşinin etini yemek ile eşdeğer göstermedi mi bize? Ağzından çıkan kusmuk ya da milyonların çiğnediği iğrenç sakız ne ki bunun yanında?

Günahları çiğnemenin kaçınılmaz sonucu olarak, her birimizin damağına o pis tattan birazcık bulaştı, istemesek de ağzımızda evirip çevirdiğimiz her nesneden bir parça midemizi indi ve kanımıza karıştı. Tevbe ve helallik ile bu pislikleri bünyesinden boşaltabilenler de bile izi kaldı.

Güya eleştirmek veya alay etmek gibi niyetlerle ortaya dökmek, paylaşmak ve yaymak, aslen mubah olan işlerin gıybete dönüşmesidir. Birilerinin kibir ya da riya gibi hislerle kendi görgüsüzlük ya da utanmazlıklarını ifşa etmeleri, bizim onlara şahitlik etmek zorunda olduğumuz anlamına gelmez. Dahası elimizle başkalarını şahit etmenin de ne onlara ne de bize bir faydası yoktur.

Bunun yapmanın en güzel yolu, Nebevi terbiye metodundan öğrendiğimiz, Rasulullah(sas)’in herhangi bir yanlış ya da günaha rastladığında yaptığı gibi; şahısları ifşa etmeden, günahın yanlışlığını ona özendirmeyecek ya da insanların merakını uyandırmayacak bir üslupla ortaya konuşmak ve o günaha bulaşanların anlayıp vazgeçmelerine vesile olmaktır.

Bütün mesele kalbimizdeki niyetin sahih olması ve yaptıklarımızın ve söylediklerimizin de bu niyete uygun olmasıdır. Niyetim iyiydi diyerek, kırıp dökmemiz ya da kötü bir niyetle güzel söz söylememiz değersizdir.

Toplumları bozan, erdemleri yok eden, insanın güzide fıtratını heba eden, dünya tarlasını yakan ve ahiret cennetini elden alan günahlara ve o günahları işleyenlere sempati duymak, olumlu bakmak, hoş görmek veya daha da vahimi günahkarları ve günahları yaymak, akıllı bir Müslüman için ne hazin bir durumdur.

Neticede; yazdığımız veya konuştuğumuz ve beğendiğimiz veya paylaştığımız her şeyin hesabını vereceğiz.

16 Kasım 2019

Hayatın sırrı muhabbet

Biz insanlar herhalde kendimiz dışında her şey hakkında çok fazla şey biliyoruz ama konu kendimize gelince, bağnazlık ya da kibirden midir bilinmez; kendimizi pek tanımıyoruz, nasıl ve neyle dünyaya geldiğimizle ve hayatta kaldığımızla pek ilgilenmiyoruz, mutluluk ya da dünya huzuru dediğimiz hisleri de genelde yanlış yerlerde arıyor ya da yanlış yerlerde bulduğumuzu sanıyoruz.

Allah(cc) bizi “ahsen-i takvim” üzere yarattı ve bize en güzel hasletleri verdi. Kainattaki bütün yaratılmışlara dağıttığı merhamet hissinden de canavarlıktan da bize hisseler verdi. Varlığımızı muhabbete bağladı hatta O’na imanımızı, Peygamberine imanımızı bile muhabbete bağladı.

Bizi hayata, muhabbete muhtaç ve muhabbetle beslenen bir canlı olarak getirdi, muhabbetle büyümeyi ve muhabbetle güçlenmeyi varlığımızın kanunu kıldı. Gerek bedenimiz gerekse ruhumuz sevildiğinde büyüdü ve gelişti, sevilmediğinde çürüdü ve yıkıldı.

Çocukluk travmaları dediklerimiz, terapilerde inilmeye çalışılan çocukluk problemlerimizin temellerinde, muhabbet sıkıntılarının yattığı ortaya çıkıyor. Sevilerek ve ilgilenilerek büyüyen çocukla, hırpalanan ve gerek ailesi içinde gerekse toplumda hor görülen, sevilmeyen çocuk arasında eksik olan vitamin muhabbettir.

Savaşların ortasında kalan ve en sevdiklerini kaybeden çocukların mahrum kaldıkları ekmek ya da sudan daha özel ihtiyaç, muhabbettir. Anne sevgisinden, baba desteğinden ve huzur içinde aralarında bulunmaktan memnun olacağı toplumsal destekten uzak kalmak bozuklukların temellerini atıyor. Sonrasında terbiye edilebilenler normal bir hayata dönse bile, büyük çoğunluk eksikleri ve yaralarıyla büyüyüp, sorunlu toplumlar oluşturuyor.

Sorunlu fertlerden oluşan toplumlarda, aile ve akrabalık ilişkileri yıkılıyor, komşuluk gibi sosyal destek yapıları sarsılıyor veya tamamen yok oluyor. Bunun sonucunda da, tek başlarına evlerinde ölüp, ancak kokuları mahalleye yayılınca gark edilenler çoğalıyor. Beklenmedik intiharlar, cinnetler ve cinayetler artıyor.

Allah(cc) ve ahiret inancı olmayan, sorunlu egoist fertlerden oluşan toplumlarda intihar bulaşıcı hastalık gibi yayılıyor. Allah(cc)’in hatırının, kullarının gönlünün farkında olmayan bedbaht insanlar için hayat bir noktada çekilmez hale geliyor.

Sarsılan bir fert için, tutunacak dal olarak; ne bir insan muhabbeti, ne de bir Allah(cc) sevgisi ve korkusu olmayınca düşmek tek çare gibi geliyor.

İnsanı hayattan koparan en önemli etken muhabbetsiz (sevgisiz/değersiz) kalmasıdır. Diğer tüm sebepler buradan başlıyor ya da burada bitiyor. Allah(cc)’in kendisine değer ve nimetler verdiğini fark eden, insanlar tarafından sevilip sayılan asla kimsesiz, sevgisiz kalmaz.

Sevilen ve sayılan birinin intihar ettiğini tarih yazmadı. Yakin bir iman sahibi olan bir mü’minin intihar etmesini Allah(cc) ve Rasulü(sas) kabul etmedi.

Son günlerde yaşanan intiharları ekonomiye bağlayanlar, bu durumda olanların intihar etmesini normal mi görüyorlar acaba? “İşler kötüyse git canına kıy” mı demek istiyorlar?

Muhalefet edeceğiz diye ahmaklık yapmanın alemi yok oysa, mantıklı bir sürü mevzu varken hele.
“Ekonomi kötü insanlar bu yüzden intihar ediyor” cümlesinden daha bayağı bir muhalefet cümlesi duymamıştım. 

Hayata bağlayan tek değer para mıdır? Parası olmayan herkes canına mı kıysın istiyorsunuz? Geleceğe dair umut için para şart mı? Bu şekilde intiharları normal mi görüyorsunuz? 
Vereceğiniz mesaj bu mu? Hadi birisi bu zor noktaya geldi diyelim, göstereceğiniz yol bu mudur?
İntiharın çok yaygın olduğu batı ülkeleri ekonomik refahın zirvesindeler oysa!

Şüphesiz bir ülkede kötü giden her şeyde yöneticilerin payı mutlaka vardır. Nasılını,  niçinini bulmak ve sorunları çözmek onların görevidir. Ölene üzülmek kadar sebep olana elbette kızmak gerekir, yeter ki yanlış yerde, yanlış kişilere kızıp, gerçek sorunları göz ardı etmeyelim.

İntihar edene üzülmekle intiharı normalleştirmek arasında kalın bir çizgimiz olmalı.

İntihar sebebine çare aramakla intihar edeni haklı görmek arasında kalın bir çizgimiz olmalı.

İntihar haberleri yapmakla intihar reklamı yapmak arasında çok kalın bir çizgimiz olmalı.

Paylaşıldıkça çoğalan sadece iyilik değil, kötülükte paylaşıldıkça çoğalıyor, nasıl farkında olmazsınız? Ucu size de dokunacak, nasıl bu kadar rahat olabiliyorsunuz?

İntihar; sebebi, sorumlusu, konusu, şekli ne olursa olsun, kötü bir iştir! Asla mazur görülemez, onaylanamaz, normalleştirilemez!

Bu konuda iyi bir şey yapmak isteyenler, etraflarındaki insanları sevsin ve saysınlar, değer verdiklerini hissettirsinler. Başlarına gelen sıkıntılarda çevrelerinde tutunacak dallar yeşertsinler. Ve hepsinden önemlisi; Allah(cc)’e olan imanlarını her vesileyle güçlendirsinler, başlarına gelen hayrın ve şerrin O’ndan olduğunu sık sık tekrarlasınlar.

Eskiden “amentu” öğretilirdi çocuklara:

Amentu billahi ve melaiketihi, ve kutubihi ve rusulihi ve'l yevmi'l-ahiri, ve bi'l-kaderi, hayrihi ve şerrihi mina'llahi teala. Ve'l-ba'su ba'de'l mevti haggun. Eşhedu en la ilahe illallah ve eşhedu enne muhammeden abduhu ve rasuluhu.

Ben Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, ahiret gününe, kadere, hayır ve şerrin Allah-u te'ala'dan olduğuna inandım. Öldükten sonra dirilmek haktır. Ben şehadet ederim ki, Allah'tan başka ilah yoktur. Ve yine şehadet ederim ki, Muhammed O'nun kulu

13 Kasım 2019

Bizim ve onların normali


Dünya hayatı, sebepler üzerine inşa edilmiştir. Yağmurlara bulutlar sebep olur ama biz rahmet için Allah(cc)’a hamd ederiz. Toprakta yetişen muhteşem lezzetlerle beslenir ama yine Allah(cc)’a hamd ederiz. Hayvanların topraktan beslenerek semirdiği etlerinden, kanlarından süzülen sütlerinden ve onlardan üretilen nice çeşit nimetten faydalanır ama koyunlara ya da ineklere değil sadece Allah(cc)’a hamd ederiz.

İnsanlığın Allah(cc)’ın kulları olduğuna inanır ve tamamının bu anlamda eşit olduğuna ve üstünlük olarak, dünyalık nimetlerin değil ahiretlik mertebelerin geçerli olduğunu düşünürüz.

Kimsenin neslinin aslına, sahip olduğu imkan ya da zenginliklere bakmayız, rengine ya da yüzünün şekline göre davranmayız. Normal insanlar olmak ve öyle kalmak için gayret ederiz.

Dünya düzeninin de normal olmasını; adalet ve zulmün karışmamasını, güçlünün haklı olan zayıf karşısında boynunun bükük, zayıfın haklı olduğunda dünyanın en dik duruşlu insanı olabilmesini isteriz.

Her insanın, bir şekilde yoldan çıkabileceğini, insanlar gibi toplumların da hata ve sapkınlıkları benimseyebileceğini biliriz.

Bu yüzden, bir hesap sorma sisteminin varlığına ve bu sistemin mutlak adalet sahibi Allah(cc)’in sınırları içinde olması gerektiğine inanır, bunun dışında aranacak çözümlerin zulme kapı açacağını söyleriz.

Onlar, kendilerine yeryüzünde iktidar verirsek namazı kılar, zekatı verir, iyiliği emreder ve kötülükten sakındırırlar. İşlerin sonu Allah’ındır. (Hacc 41)

İyiliği emretmenin ve kötülüğü yasaklamanın temel vazifemiz olduğunu öğrenir ve öğretiriz. İyilikleri yaymanın ve çoğaltmanın yeryüzünde iyiliğin hakimiyetine; kötülükleri yaymanın ve çoğaltmanın da kötülüğün hakimiyetine kapı veya yol açacağını düşünürüz.

Dünyada selametin, ancak iyilerin kötülere galebe çalması ile mümkün olduğunu ve kötülerin iyiler tarafından hesaba çekilmesi gerektiğini, cezalandırılması gerektiğini biliriz.

Bütün bunların normal insanlar için geçerli olduğunu ve halen dünyada egemen olan batılı emperyalistlerin bu normalin dışında kaldıklarına inandıklarını ve bunu normal gördüklerini görüyoruz.

Dünyanın egemen güçleri olarak; batılıların normal insanlar, ülkelerinin normal ülkeler, askerlerini normal askerler zannetmek bizim için büyük bir yanılgı olacaktır, çünkü onlar öyle düşünmüyor.

Batılı bir emperyalist kafaya göre; onlar için normal kanun ve kurallar geçerli olmaz, hesap sorulamaz ve hatta kınanamazlar, işgal ve sömürgecilik en tabi haklarıdır. Dünyanın herhangi bir yerini işgal edebilir, katliam ya da soykırım uygulayabilirler. İstedikleri ülkenin yeraltı ve yer üstünde bulunan tüm zenginliklerine el koyabilirler.

Sadece diğer insanlar için değil, bu sisteme karşı çıkan kendi insanları için de gayet acımasız davranabilir, gerektiğinde bir şekilde sistem muhaliflerini yok edebilirler.

Mesele; bizim, normal kural ve kanunlara onların da tabi olduğuna ve dünyaya böylece nizam verileceğine ve batının bir medeniyet olduğuna inanacak kadar “salak” olup olmadığımızla ilgilidir.

Bu sebeple, sosyoloji veya uluslararası ilişkiler gibi bilimlerle meşgul olmadan önce veya onların yerine, vahşi yaşam belgeseli izlememiz gerekiyor. Orman kanunlarını ve vahşi hayatın düzenini kavradığımızda, batılı emperyalistlerin dünyasında karşılaşacağımız olaylar, biraz daha kolay anlaşılır olacaktır.

Gerçi hayvanlar arasında bulunan normal denge ve düzen bile, bugün dünyamızda yok, çünkü dünyayı “belhum adal/onlardan aşağı” olanlar yönetiyor.

Batılı bir milyonerin kanı ile doğulu bir garip köylünün kanı eşitleninceye kadar bu böyle…

İnsanlık, doğunun herhangi bir köşesinde bombalarla yıkılan evlerinin enkazından, kanlar içinde çıkartılan ve yaşama hakkı için, paramparça olan çocukların hakkı için, başlarına geçirilen tüm değerlerin hakkı için, ses çıkarmadığı garip insanların hayatlarının hesabını verinceye kadar bu böyle…

Bu denge belki de kıyamete kadar sağlanamayacak ama biz, insanlık onurunu ayakta tutan fikrin ve duruşun bu olduğuna inanmaya ve bunu temin için nefes alıp vermeye nesiller boyu devam edeceğiz. Çünkü bu dünyaya, her gelen gidecek, her yaşayan ölecek, marifet; iyi olmanın ve iyiliğin tarafından olmanın huzuruyla yaşayıp, ömrünü bu hal üzereyken bitirmektedir.

09 Kasım 2019

Medyaya açık mektup!


Medya hani medyumun çoğulu olan yani medyumlardan oluşan bir yapı mıdır? Medyumlar gibi yani tarihin sihirbazları gibi; efendilerine, krallarına, firavunlarına insanların kul-köle olmasını ve hizmete sadakatle devam etmesini sağlayan bir aracı mıdır?
Evet, bazıları hatta çoğu için bunu söylemek mümkün.
Bilerek ya da bilmeyerek, kasten yahut farkında olmadan, medya tarafından körüklenen ve desteklenen bir toplumsal cinnet yaşıyoruz.
Sesli, görüntülü, yazılı ve görsel her aracı kullanan medya, sürekli üstümüze üstümüze bir şeyleri boca ediyor. Başka yerlerde rastlanmayacak kadar yoğun; vahşet, cinnet, intihar, cinayet, soygun ve tecavüz haberleri yağmur gibi yağıyor.
Gün geçmesin ki, bir intiharı tüm detaylarıyla okumayalım. Gün geçmesin ki, bir tacizi, bir tecavüzü, bir cinayeti bütün ayrıntılarıyla okumayalım, izlemeyelim.
Bu kadar bombardıman altında olan, birazcık ucundan medyanın içini gören, sıradan bir vatandaş olarak bazı şeyleri merak ediyorum.
Sayın medya mensupları ve yöneticileri!
Sizlerin sorumluluğunuz gereği haber dilinizin etkilerini bilmek zorunda olduğunuzu sanıyorum. Mutlaka profesyonel psikolog ve sosyologlar istihdam ediyor ve özellikle intihar, cinayet gibi haberleri kontrol ediyorsunuzdur değil mi?
Başta çocuk ve kadın cinayetleri olmak üzere, her tür vahşeti tüm detaylarıyla haber yapmanızın maksadı nedir? Biz o vahşetlerin ayrıntılarını ne yapacağız? Normal insanların, çocukların ve gençlerin bunları ne için okuduğunu ya da izlediğini sanıyorsunuz?
Tek ya da toplu intiharların ayrıntılarını neden bu kadar önemsiyorsunuz? Ne biz ne de siz asayişten sorumlu değiliz, bırakın o detayları işi o, olanlar bilsin. Kendi canlarına kıyanların mahremlerini ifşa etmek nasıl bir insanlık anlayışıdır? Ölüye ve ölüme de mi saygımız olmasın?
Neden bir çocuğun, bir kadının ya da bir hayvanın nasıl bir hayvanlığa kurban gittiğini tüm detaylarıyla anlatıyorsunuz bize? Ne yapmamızı bekliyorsunuz?
Böylece bazı aklı evveller, sizi daha çok izleyecek, daha çok tıklayacak ve siz de daha çok mu para kazanacaksınız? Bütün mesele para mı? Yoksa başka bir derdiniz mi var?
Hani her konuda batıyı örnek alır hatta gerektiğinizde taparsınız ya; işte o batıdan bir örnek vereyim sizin için.
Bugün siz bu yazıyı okuduktan sonra, gelecek 24 saat içerisinde, Hollanda’da; ortalama 5 intihar, 1 kadın cinayeti, 5 tecavüz, 10 çocuk istismarı, 50 yabancı düşmanlığı ve 10 islamofobi vakası yaşanacak ama hiçbiri haber olmayacak, hele kamu yayınlarında asla.
Onların medyasında olup ta sizde olmayan nedir?
Bu millet ne yaptı size? Nedir bu gareziniz, kininiz? Hiç mi vicdanınız, ahlakınız yok? Hadi yok diyelim, çoluk çocuğunuz da mı yok? O da yok diyelim saygı duyduğunuz, değer verdiğiniz hiç mi insan ya da hayvan yok? Nasıl bu kadar zalim oldunuz?
Sadece biraz fazla tıklanma, biraz fazla izlenme adında tanrılarınız var ve onlara kurban etmek için her şeyi ama her şeyi harcamaya hazır mısınız?
Siz kimsiniz? Nerede, nasıl, niçin ve ne şekilde yetiştiniz? Sizin 5N1K’nız nedir yani?
Siz uyumak için yastıklara başınızı koyduğunuzda ne hissediyorsunuz? Sevdiklerinize, eşlerinize veya çocuklarınıza sarıldığınızda; gözlerinizin önüne, ağızlarınızda sakız gibi çiğneyip, ekranlarımıza tükürdüğünüz mağdurlar ve masumlar gelmiyor mu?
Siz hangi dünyadan geldiniz gezegenimize? İnsan etinden başka bir şey doyurmuyor mu sizi?
Sayın medya yöneticileri ve mensupları, üzerinize alının ama, firavunun sihirbazları gibisiniz. Halkı illüzyonlarınızla kandırmaya devam ediyorsunuz. Sizi firavun besliyor!
Ama bir gün bir Musa çıkacak meydana ve bütün iplerinizi yutacak bir dev salacak üstünüze. Olmadı Azrail çıkacak karşınıza, siz de öleceksiniz ve sevdikleriniz de ölecek. Yapmayın artık yeter!
Kusmayın ulu orta, tükürmeyin içinizdeki balgamları masamızın üstüne, pisletmeyin ekranlarımıza!
Bırakın kötülük azalsın, iyiliği yaymaya bakın siz. Bırakın kötüler tanınmasın, iyileri tanıtmaya bakın siz!
Paylaşıldıkça çoğalan sadece iyilik değil, kötülükte paylaşıldıkça çoğalıyor, nasıl farkında olmazsınız? Ucu size de dokunacak, nasıl bu kadar rahat olabiliyorsunuz?

06 Kasım 2019

Irkçılık, milliyetçilik, ümmetçilik



İnsan, eşref-i mahlukattır. İnsanın hayatı ve onuru da çok değerli ve saygındır. Ne bozuk ne de tüm para gibi harcanmamalıdır insan; değerinin karşılığı cennet olan varlığını dünyalık basit ve ucuz hedeflerde tüketmemelidir.

Diğerleri kendileri bilir ama, biz Müslümanların dünyada yaşamaktan temel amacı ahirette kurtuluşa ermekten ibarettir. Hayatın ve dünyanın bütün getirileri ve götürüleri, bu temel hedefe göre değerlendirilir ve muameleye tabi tutulur.

Uğrunda bir ömür mücadele verilecek ve elde edilmesi için enerji harcanacak pek çok dünyalık bulunur, dava bulunur, kavga bulunur elbet; oysa aslolan ahiret kazancı için dava sahibi olmak, nefisle, şeytanla ve avanesiyle mücadele etmektir.

Bu serencam içinde, zaman zaman elmalarla armutları karıştırmamız, kendi işimize geldiği gibi isimlendirmemiz, tadını kaçırmamız, kokusunu bozmamız hep insanlığımızdandır.

Kişinin uğrunda zahmet çekmek bir yana, çaba bile sarf etmeden kendisine verilen ve verilme sebebi, tanınmak ve tanışmak olarak bildirilen; ırkını, neslini, soyunu, kabilesini bir övünme ve üstünlük sebebi görmesi en hafif tabiriyle beleşçiliktir. Hele bunlardan dolayı kendini başkalarından üstün görmesi artık basitliğin zirvesi ve düpedüz ırkçılıktır.

Ve ırkçılığın en net tezahürü de, kişinin kendi kavminin ya da kabilesinin zulmüne destek olması ve onları engellemeye çalışmamasıdır.

Ancak kişinin, kendi neslinin veya ırkının fazilet ve meziyetleri ile iftihar etmesi; onları örnek almak ve onlar gibi olmak gibi maksatlarla ifade edilirse hayırdan başka bir şeye değildir. Kuru övgü ve övünme için olursa, boş iş denilse bile ırkçılık sayılmaz, anlaşılır ve kabul edilir bir yanı vardır.

Kendi millet ve halkını sevmek, onlara hayırda ve yardımda öncelik tanımak gibi ayrıcalıklı davranışlar da yine ırkçılık olarak görülemez hatta İslam temelde yardımlaşma ve dayanışmaya önce akraba ve çevreden başlanılmasını emreder.

Bu merhalede, milliyetçilik olarak isimlendirebileceğimiz ve kontrollü olması durumunda herhangi bir sakıncası olmayan bir düşünce ve duruşu kınamanın ya da reddetmenin bir gereği ya da mecburiyeti yoktur. Olay başkalarını küçümseme ya da diğer ırk ya da kabilelerin yaratılıştan sahip oldukları fıtri haklarının engellenmesi aşamasına ulaşırsa ırkçılığa dönüşmüş olur.

Temel insan haklarından nesil emniyetinin sağlanması, dinin maksatlarından biridir. Bunun içine, kültürel ve sosyolojik olarak sahip olunan, dil ve adetlerin tamamı dahil edilebilir. Dinin temel kaidelerine ters düşmemek kaydıyla, toplumların adetlerinin fıkıh usulümüzde delil kabul edilmesi de bunun bir göstergesidir.

Ümmet olmak, dinin mutlak emri ve neticesidir. Kimsenin kimseyi zorla alamayacağı ya da çıkaramayacağı bir kardeşlik sisteminin ifadesidir. İman edenler kardeştir ve ümmetin bir ferdidirler.

Ümmet olmak; kişinin ırkının ya da milliyetinin alternatifi değildir, ona mani de değildir, ortadan kalkması anlamına da gelmez. İslam tam aksine, ırk ve dil gibi Allah(cc)’in ayetleri kabul ettiğimiz özelliklerin korunmasını emreder. Sadece ırk, renk ve dillere değil, adet ve geleneklere, kültür ve meziyetlere de izin verir ve korur.

Sınır bellidir; Allah(cc)’in rızasına aykırı olmadıkça ve dinin herhangi bir emrinin iptaline ya da yasağının çiğnenmesine sebep ya da vesile olmadıkça bu gibi farklılıklar korunur ve desteklenir.

Tarihimiz buna şahitlik edecek sayısız nesil görmüştür. Çok uzun yıllar İslam hakimiyetinde yaşamış ve halen gayri müslim olan memleketlerin ahalisinin, ne dininin ne dilinin ne de adet ve geleneklerinin yok olmamasının sebebi, İslam’ın onlara verdiği izin ve sağladığı korumadır.

İnsanların; kendi ırklarına ve sembollerine, adetlerine ve bayraklarına, dillerine ve kültürlerine, aile ve akrabalarına sahip çıkmaları, yardım etmeleri, desteklemeleri kınanacak bir davranış değil, normal ve doğru bir iştir.

İslam, tek tip ya da tek ırk insanların dini değil; bütün çeşitleri, tüm renkleri ile insanlığın ortak dinidir. İçine gireni eritip yok etmez; korur ve büyütür, saygı duyar ve duyurur, sahip çıkar ve çıkarır. Sınırları, insanlığı ve çeşitlerini yaratan Allah(cc) koyar.

02 Kasım 2019

Hikmeti doğru yerde aramak



Hayat boyunca iyilik ve güzelliklerin peşinde koşmak, imrenilesi bir erdem ve aslında büyük ve eşsiz bir ilahi lütuftur. Temelde yaratılışımız gereği her birimiz bu kalibrede olsak ta, yetiştirilmemiz ve neticesinde seçtiğimiz yol her zaman iyi ve güzel olmuyor.

Bundandır ki, Allah(cc) insanlardan bazılarını seçerek, diğerlerine iyiliğin ve güzelliğin yolunun elçileri yaptı. Yaşadıkları çağlar kadar, sonrakilere de ibret ve örnek olacak hayatlar yaşayıp, artlarında hikmetlerle dolu sözler ve misaller bıraktılar.

Hikmeti geniş tarif ve detaylarıyla anlatmak için uygun yer burası değil elbette ama kısaca; ince anlayışla idrak edilen bir hakikatin güzel ve kavranması kolay bir ifadeyle sunulması olarak anlıyorum. Bu kadarı bile, bir ömür peşinde koşmak için değerli kılmaya yetecek bir hazinenin haritası gibidir.

Hakikatlerin en temelinde yaratılışımız ve maksatlarının yer aldığı düşünülürse, bunun hikmetini kavramanın ya da kavrayamamanın insan için ne kadar yüksek ya da ne kadar alçak bir hali belirlediğini kolaylıkla çözebiliriz.

Yaratılış hikmetini bilen ve buna uygun yaşayan insan modelinin gerçekleşmesi bütün risalet yani peygamberlik çizgisinin hedefidir. Zira böyle bir insan, Allah(cc)’e kulluğu benimsemiş ve gereklerini yerine getirmek için hayatını feda etmiş demektir. Bunun da akıbetinin hayırlı olması ve ahiretinin güzelliklerle dolması beklenir, umut edilir.

Aksi halde, hayat sebebini bulamayan hatta arama ihtiyacı bile hissetmeyen insan modeli; hayvanlardan farklı olarak sadece konuşmakta ve onlardan biraz daha gelişmiş aletlerle hayatını ihtiyacından fazla kolaylaştırmaktan başka bir başarı ve becerisi olmayan, esas yerini bulamadığından ve kendisine ikram edilen hikmetlerden mahrum kaldığından dolayı da hayvanlardan aşağı düşmüş bir zavallı yaratık olacaktır.

Bu iki hal dışında bir orta yol yoktur ve olmayacaktır. Üçüncü bir yol muhaldir.

Hayat; bir renk çemberi değildir; bugün yeşil yarın sarı, ertesi gün kırmızı bir insan olarak yaşamak mümkün değildir. Dün mü’min, bugün kafir, yarın münafık olmak; teoride mümkün ise de, tercih edilmesi insanlık onuruna ters bir karmaşadır. Aklı başında hiçbir insan, bugün komünist, yarın kapitalist, ertesi gün Müslüman olmak gibi bir ahmaklığı normal görmez.

Hakikatin hikmetini aramak gibi bir derdi olan herkesin, bu uğurda biraz çaba sarf etmesi de kaçınılmaz bir gerekliliktir. Aksi bir hal için tembellik ve cahillik yeterli iken; hikmeti elde etmek arzusu, bir gayreti ve mücadeleyi mecbur kılar.

Allah(cc), hikmeti öncelikle ve özellikle peygamberlerine vermiş ve onlardan da insanlığa yayılmasını murat etmiştir. Tebliğ; varlığın ve hayatın, kainatın ve insanın, dünyanın ve ahiretin hikmetini anlatmaktır.

Onlardan sonra da devam eden bu süreçte, ilim ehlinin peygamberlerin mirasçıları olmalarından maksatta budur. Nihayetinde son peygamberin de vazifesini tamamlayıp dünyayı terk etmesi, ardından gelen ve kıyamete kadar gelecek olan, Kitap ve Hikmet’i kavramış alimlerin onun davet ve tebliğini devam ettirmesi, hikmetin nerede olduğunun ve nerede aranması gerektiğinin de işaretidir.
Bu minvalde sünnet, hikmettir. Sünneti kavrayamayan hikmeti kaybeder. Sünnetten mahrum kalan hikmetten mahrum kalır. Sünnetsizlik hikmetsizliktir.

Kur’an ve Sünnet ilmine sahip olmayan, hikmetin risalet boyutundan uzaktır. Çok akıllı ve bunların dışında herşeyi bilen birilerinin hayatın herhangi bir aşama ya da detayları hakkında bazı hikmetleri keşfetmeleri mümkün olsa da; umumi bir hayat nizamı ve mükemmel bir insanlık modeli için, kamil manada peygamberlerin ve özellikle de son Rasul Muhammed(sas)’in sünnetine ihtiyaç kaçınılmazdır.

Bu gerçek kıyamete kadar geçerli olmaya devam edecek, hayatın en temel hikmetidir. Bunu kavramak için temel insani yetenekler yeterli olmaz ancak onlarla gayret edilmesi sonucu verilecek bir iman nimeti gerekir.

İman ve hikmetten yoksun ama çok bilgili insan diye bir şey yoktur. Bu dünyada yaşayıp, çok şey bilip ama nihayetinde Rabb’ini bulamayan biri cahildir. Rabb’ini bulduğu halde, O’nun peygamberler vasıtasıyla ilettiği mesajın hikmetini kavrayamayan biri de cahildir. Kendisinden alınacak hikmet eksiktir, yarımdır hatta insanı aklından ya da imanından edebilecek kadar tehlikelidir.

Bu sebeple, kimleri dinlediğimiz, okuduğumuz, takip ettiğimiz çok önemlidir. Kimlerde hikmeti aradığımız çok önemlidir. Aklı, kalbi, fikri, sözü ve hayatı sünnetten mahrum ve uzak birinden alınacak hikmet olsa olsa bu halin ne kadar ibretlik bir zavallılık olduğu olur.

Kendisinde ilimden bir paye olduğunu gördüğünüz insanlar konuştuğunda dikkatle dinleyin; belki hayatınızın dünyasını ya da ahiretini belki de her ikisini güzelleştirecek bir hikmeti onun diliyle Allah(cc) size duyuracaktır.

Hikmete ulaşmak büyük bir nimettir.

30 Ekim 2019

“Allah katında din İslam’dır”



Çok seslilikle çok konuşmayı, çok kültürlülükle çok bozulmayı, çok dinlilikle çok dinsizliği karıştırmaya başlayışımızın üzerinden çok uzun zamanlar geçti. İnsanlar, bir kere Allah’ın dininden uzaklaşmayı ama yanında imiş gibi görünmeyi keşfedince devamı geldi.

Bu ikiyüzlülüğün, -hadi açık söyleyelim- bu münafıklığın, sıradanlaşması için gerekli bütün mazeret ve izahatlar, halimizi örtecek karanlık örtüler, maskeler ve eldivenler, hatta şapkalar bulundu ve firavunun sihirbazlarının derin karanlıkları olan şapkalarını kullanmak, neredeyse hepimizin başına şıp diye oturuverdi.

İmanı avucumuza aldık ama ne hikmetse yanmıyoruz!

İslam’ı başımıza tac ettik ama aleme sultan olmuyoruz!

Yetmedi tabi bütün bunlar, şeytan her zaman daha ötesini istedi, istiyor ve isteyecek. Olduğu yerde yalnız kalmak istemiyor şeytan, yanına dostlar ve arkadaşlar, yoldaşlar toplamanın derdinde…

İslam’ın insanın yaratılışı ile ilgili temel bilgilerinden birisi olarak; Adem(a) ile başlayan ve Muhammed(sas) ile sona eren risalet/peygamberlik zincirinin bütün halkaları İslam dinini tebliğ ile vazifelidirler ve tamamı Müslümandır.

İbrahim Müslümandır, Davud, Süleyman, Yakub, Yusuf ve adlarını bildiğimiz ya da bilmediğimiz, tüm peygamberler Müslümandır. Meryem oğlu İsa da Müslümandır. (Allah’ın selamı hepsinin üzerlerine olsun)

“Muhakkak Allah katında din İslam’dır. Kitap verilenler (yahudi ve hristiyanlar), ancak kendilerine ilim geldikten sonradır ki, aralarındaki hak tanımazlık yüzünden ayrılığa düştüler. Allah’ın ayetlerini inkâr edenler bilmelidirler ki Allah’ın hesabı çok çabuktur.” (Ali İmran 19)

“Kim İslam’dan başka bir din ararsa, bilsin ki bu kendisinden asla kabul edilmeyecek ve o ahirette hüsrana uğrayanlardan olacaktır.” (Ali İmran 85)

“Ehl-i kitap’tan ve müşriklerden kafirler, içinde ebedi olarak kalacakları cehennem ateşindedirler. İşte yaratılmışların en şerlileri onlardır.” (Beyyine 6)

“O, Nuh’a buyurduklarını, sana vahyettiklerimizi, İbrahim’e, Musa’ya ve İsa’ya buyurduklarımızı size din kıldı ki o dini ayakta tutasınız, o konuda ayrılığa düşmeyesiniz. Kendilerini davet ettiğin bu din müşriklere ağır geldi. Allah dilediğini seçer ve kendisine yöneleni doğruya iletir.” (Şura 13)

Bu ve benzeri ayetlerden ve Rasulullah(sas)’in hadis ve siretinden ortaya çıkan, salih ve sahih tüm geçmiş Müslümanların üzerinde ittifak ettikleri bir gerçek olarak; İslam’dan başka bir dine mensup olan birine cennet haramdır.

Yahudilik ve Hristiyanlık; Allah(cc)’ın dini değil, Allah(cc)’ın dininin tahrif edilmesi sonucu ortaya çıkan insanların sapkınlığının ismidir. Dolayısıyla, “üç ilahi din” gibi tamlamalar da tamamen batıl ve saçma yaklaşımlardır. Zira ilahi olan tek din İslam’dır!

Burada anlatılmakla ve izah edilmekle bitmeyecek kadar, muhkem ve mutlak deliller neticesinde idrak edilmesi gereken, İslam itikadına göre Yahudi ve Hristiyanların cennete değil cehenneme girecekleridir. Tevbe edip İslam’a dönmedikçe onları bekleyen akıbet budur.

Bazı Ehli Sünnet düşmanı, hoca kılıklı soytarıların, ısrarla ama yavaşça ve gizlice, Yahudi ve Hristiyanları cennete sokma uğraşıları, onların merkepliğini yapmalarından kaynaklanmaktadır. Onlar bunların sırtlarına binerek dünyada hedeflerine ulaştıkları gibi ahirette asla ulaşamayacak ve hepsi birlikte -eğer tevbe etmezlerse- cehennemin dibini boylayacaklardır.

Dünyada Ehl-i Kitap’a merkeplik yapanların ahirette de bu hal üzere olacakları, dünyada sırtlarına aldıkları gibi ahirette de sırtlarında taşıyacakları, tahrif edilmiş sapkın inanç sahiplerinin gideceği yere onlarla beraber gitmek olacaktır.

“Kimsenin Allah(cc) namına konuşma hakkı yoktur” gibi, aslında hakikati ifade etmekle birlikte, bu konuda kullanıldığında, sığ ve çiğ kalan savunmaların bu hükmü değiştirmesi ve geçersiz kılması mümkün değildir. Allah(cc) adına Peygamberler konuşmuş ve hakikati biz insanlara öğretmişlerdir. Onların yolu ve yaşantıları, sözleri ve işaretleri ile sabit bir gerçeğin,  bizim tarafımızdan dile getirilmesine, Allah(cc) namına karar vermek olarak görmek, ya ahmaklık ya da demogojiden ibarettir.

Hariçten gazel okumak; Suriye ve Filistin

  Hızlı zamanlarda yaşıyoruz. Günlük hatta saatlik değişimler, olaylar ve bilgiler su gibi hatta esen bir yel gibi akıp duruyor. Bu haber ve...