02 Mayıs 2020

Hakların çatışması



İnsanların hayata bakış açılarıyla alakalı fikirlerinde oluşan değişiklikler kadar kendileri için varsaydıkları imtiyazlar da artıyor. Herkes kendince ürettiği bir vazgeçilmezler listesi üzerinden diğerlerinin saygı ve sınırları belirlemesini istiyor.

“Bence bu, bana göre şu, benim için o” gibi başlama noktaları aslında sabit bir kör noktayı ifade ediyor. Bana göre böyle olan başkasına göre öyle olmayabiliyor. Ve o noktada tıkanıklık yani sosyal sorunlar başlıyor.

Benlik duygusunun tavan yaptığı çağımızda, bunun tek sebebi ferdiyetçilik değil daha çok menfaatçilik olarak isimlendirilebilir. Üstelik bu hal artık yeni yetmelerin, ergenlerin ya da daha genel ifadesiyle yeni neslin değil neredeyse herkesin bir sorunu olarak büyüyüp gidiyor.

Menfaat ve zevk temelli bir hak sistemi kurgusuna kendini kaptıran ve belki de bu saçmalığı savunabilmek için, körü körüne inatla sahip çıkılan bir dogmaya dönüştüren kafa yapısı, bir de üstüne normal insanlardan bu yaklaşımına saygı hatta özel bir özgürlük alanı bekleme şımarıklığı gösteriyor.

Örneklendirmeden belki de meramımın tam anlaşılmayacağını tahmin ediyorum ama ısrarla gayri insani istek ve hak iddialarından herhangi birini örnek vermemeye çalışıyorum. Zira kötü örnek olarak vermek için bile konuşulması, kullanılması tiksindirici bir kötülükler silsilesi bunlar.

Çağdaş ve modern dünyanın; insanlığın vahiy temelli dinden kaynaklanan mukaddeslerine açtığı savaş sonunda ortaya çıkan boşluğu doldurmak için uydurduğu, yerine ve zamanına göre içeriği ile oynama hakkını sadece kendinde gördüğü, istediğinde ve sadece istediği insanlar veya toplumlar için gündeme getirdiği, uygun görmedikleri coğrafyalarda adını bile anmadıkları ama pek değerli, çok mukaddes, oldukça özgür ama bir o kadar aptal bir insan hakları anlayışı var.

Yönetim bazında, bir yerde krallık, diğer yanda diktatörlük bu haklara uyabiliyor.

Bir kıtada renk, diğer kıtada dil, başka bir coğrafyada din bu haklar kapsamına girmeyebiliyor.

Yaşama hakkı gibi temel varlıkla ilgili bir konuda, bazı halkların soykırıma uğratılmaları sorun olmayabiliyor.

Yer altı ve üstü zenginlikler konusunda sömürülmek, kağıt üzerinde en büyük insanlık suçu ya da insan hakları ihlali veya mülk edinme hukukunu ihlal gibi şatafatlı tamlamalarla manşetlere çekilse de, bazı ülkelerde yaşayan insanların bu kategoriye girmeleri ve normal bir insan muamelesi görmeleri düşünülemiyor.

Aile oluşturmak ve neslini devam ettirmek gibi sadece insan türünün değil hemen tüm canlı yaratıkların en doğal ve temel hakları iken; elleri ve dilleri, silahları ve teknolojileri ile gelişmiş ülke ve kurumların, dünyanın geri kalanının çocuklarını nasıl yetiştireceklerine, nasıl yaşayacaklarına müdahale etme, yönlendirme ve hatta itiraz etme cüretinde bulunanları yok etme gibi bir azgınlık işlemeleri, kesinlikle bir insan hakları ihlali sayılmıyor.

Canları, malları, nesilleri, akıları ve dinleri çiğnemekte bir mahsur görmeyen modern insan hakları, ne hikmetse her türlü melanet ve pisliği savunmak için kendini paralayan, paralı militanlara sahip bir terör örgütü gibi, hiç beklenmedik yerlerde, örneğin bir Müslüman mahallesinde salyangoz satmak isteyebiliyor ve bunu en tabii hak olarak ilan ediyor.

Oysa yalnız Müslümanlar için değil, fıtratını kaybetmemiş bütün canlılar için; işlenmesi veya serbest bırakılması, tercih edilebilir bulunması veya saygı duyulması asla mümkün olmayan birtakım işler bunlar.

İnsanların haklarının neler olduğunu belirleme işinin, emperyalist toplumları inşa eden fikir ve sistemlere bırakılması yanlışın ilk adımı idi. Olayın dürüst ve düzgün bir hukuk belirleme amacından çok, kendi menfaat ve zevklerine hizmet eden, kurguladıkları inançsız ve tüketim temelli toplumun oluşmasına hizmet etme noktasına gitmesine sebep oldu. Gidişata isyan ve itiraz etmeyi düşünemeyecek kadar kendi keyfinin peşinde bir insan kitlesi üretmeye yönelik haklar belirlenmesi ve bunları da gerektiğinde izaha bile ihtiyaç duymadan değiştirme yetkisini de batılıların ellerinde tutmaları, neticenin insanlık ve dünya için hayır olmayacağının kesin bir işaretidir.

Ürünün sahibi onlar, tasarımı ve çalışma sistemini onlar kurdu, kullanım koşullarını onlar belirliyor. Canları istediğince üründe ya da kullanım yer ve şartlarında değişim yapma hakkı da onlarda.
İşite tam da bu yüzden, adil ve merhametli bir dünya düzeni için, ne ahlak ne de adalet sisteminin insanların keyfine bırakılması mümkün değildir. Tarihin bilinen bütün devirlerinde ve bugün yaşadığımız bilişim toplumlarında karşımızda duran hakikat budur.

Pek çok insan bilmese ya da yanlış bilse de; insanlığın fıtratına uygun, fert ve toplumu dünyada huzur ve rahat içinde yaşatabilecek kurallar ve kanunlar silsilesi Allah(cc)’in dinindedir. Buna karşı çıkanların büyük bir bölümü inatlarını bir kenara bırakıp, samimiyetle bu dinin hakikatini öğrendiklerinde, bu büyük hakikate boyun eğmekten başka bir yolları kalmıyor.

İçinizde hiçbir endişe ya da tereddüt olmadan, bütün rahatlığınızla, İslam’ın bütün helal ve emirlerine sahip çıkmaktan asla imtina etmeyin ve aynı şekilde, hiçbir acaba hissine kapılmadan, bu dinin bütün haram ve yasaklarına karşı olmaktan geri durmayın.

Bilin ve ilan edin ki; helal ve temiz olan her şey güzeldir, haram ve pis olan her şey çirkindir!

29 Nisan 2020

Sebeplere değil Allah’a inanmak



Takvimler, insanların birtakım planlamalar yapmak için kullandıkları ve zamanın akışına ya da olayların gidişatına etkisi olmayan hesap sistemleridir. Bunu belirtme ihtiyacına sebep olan serzenişleri duymuşsunuzdur.

Pek çok insan, 2020 yılına sitemlerle başlayan cümleler kurmaktan değişik bir teselli buluyor. Oysa zaman takvimlerden bağımsız akmaya devam ettiği gibi, olaylar da takvimlerle alakasız olarak, Allah(cc)’in dünya için tayin ettiği kader çizgisinde cereyan ediyor.

Bu sözlerin en vahim tarafı; Kadir-i Mutlak olan Allah(cc)’in ve O’nun tayin ettiği kaderin unutularak, yaşananları bir devre, bir takvime ya da sebep olan birilerine veya bir şeylere bağlamaktır. Oysa sebepler dünyaya Allah(cc)’in koyduğu kanunlardır.

Bulutlar toplanacak ve yağmurlar yağacaktır. Yağmuru bulutun yağdırdığını zannetmek İslami açıdan gaflet ve dalalet olurken ,insani açıdan da bunca muhteşem deveranın kendiliğinden ve başıboş vuku bulduğunu zannetmek, zavallı bir ahmaklık olarak kalır.

Hastalığın ya da şifanın sebepleri elbette olacaktır. Sebeplere tapınmak herhalde şirkin maalesef en yaygın şekillerinden biridir.

Olan ya da olacak olayların ardındaki gerçek failin Allah(cc) olduğunu unutmak, o kadar tehlikeli bir haldir ki; bize sürekli bir zikir halinde olmamız emredilirken, aslında bunun her an yaşananlarda Allah(cc)’in kudret ve azametini idrak etmek olduğu ve bunun imanın bir gereği olduğu kadar, selim bir kalple yaşamanın da en güzel yolu olmasıdır.

Hayat ve ölüm gibi temel meselelerde kaderimizin Allah(cc)’in elinde olduğunu unutmamamız gerektiği gibi, hayatın getirdiği sevinç ya da üzüntülerde de, nihayetinde kaderin hükmünün icra edildiğini hatırlamamız, hayatı bize ve çevremizdeki herkese kolaylaştıracaktır.

Kainata verilen muhteşem nizamın, hesap etmekte zorlandığımız ve sadece tahminen şu kadar milyon yıl diyebildiğimiz bir süredir, devam edip bugüne gelmiş olmasını temin eden kudret, şüphesiz Allah(cc)’indir.

Gözümüzle görmekten mahrum olsak da, gelişmelerimiz vesilesiyle yaptığımız ve aklımızın alamayacağı kadar uzaklıkları görünür kılan aletlerimize rağmen, sonunu bulmayı bırakın, hesap bile edemediğimiz uzayın büyüklüğünün, en iyi tahminle, Allah(cc)’in arşının yanında, dünyanın en büyük çölüne düşmüş bir yüzük kadar olabileceğini düşündüğümüzde, ne azametli bir kudretle muhatap olduğumuzu idrak etmemiz için bir adım atmış oluruz.

İşte bu büyüklüğü hesaplanamayan kainatın içinde, bizim gibi ya da bize benzer, yaşadığı dünyayı imar eden ve Allah(cc)’in imtihan olunmakla yükümlü kıldığı başka kullarının olması da pekala mümkündür. Bu, Allah(cc)’in kudreti için bir “ol” emrine bakan basit bir iştir.

2020 yılında şunlar oldu, bunlar yaşandı ve en son artık bir uzaylı teması kaldı gibi bir beklenti anlamsızdır. Olacaksa bunun tarihe bizim verdiğimiz yıl numaralarıyla alakası olmayacağını herhalde tahmin edebiliriz.

Rahat olalım; alemde bizden başka benzerlerimiz varsa -ki olmasına bir engel yoktur- Allah(cc) dilemedikçe buluşamayız, dilediğinde de O’nun kaderi hükmünü icra edecektir.

Şu dünyada tasası çekilecek son şey herhalde budur.

Yaratan ve yaşatan, yöneten ve öldüren ancak Allah(cc)’dir.

Hastalıkların ya da virüslerin de rabbi ancak Allah(cc)’dir.

Doktorların ve ilaçların da ilahı yine Allah(cc)’dir.

Sebeplerin ve sonuçların da yaratıcısı Allah(cc)’dir.

Dünyanın da uzayın da mutlak hakimi sadece Allah(cc)’dir.

Alemlerin Rabbi olan Allah(cc)’a iman eder ve teslim oluruz ki; O’nun dilemesi dışında bize fayda ya da zarar verebilecek bir yaratık yoktur ve olamaz.

25 Nisan 2020

Filiz vermiş bir dal gibi



Çok hızlı yaşıyorduk, çok hızlı akıyordu sular ve elektrik hızlıydı. Işık hızını bile hesaplamıştık. En hızlı uçuşlarla, en hızlı ulaşılan uzaklar yakın olmuştu. Hızlı elemanlar makbuldü. Hızlı hayatlar yaşıyorduk ve hızlı ölümlerle ölüyorduk.

Ölüm de hızlıydı!

Hızlı konuşuyor, hızlı yazıyor ve hızlı okuyorduk. Hız ibreleri sadece arabalarda değil hayatın her alanında vardı; kimisi görünüyor kimisi görünmüyordu ama hız vardı, olmalıydı.

Tam da bu hengamenin ortasında, vazgeçilemez zaruretlerin üstünde, aksamaması gereken trafiklerin tepesinde aniden bir şey oldu.

Pek çok şey durdu!

Bir çok şey yavaşladı. Uçaklar eskisi kadar hatta hiç uçmaz oldu. Otobüslerle bile seyahat edilemiyor. Sokağa çıkmak gönüllü ya da gönülsüz yasaklanır oldu.

Olmazsa olmaz sandığımız her ey bir anda olmaz oldu!

Ölüm bile yavaşladı! Hep olan ama farkında olmadığımız sayılarla ölüm, yavaşça girdi aramıza…
Ama hayat devam ediyor; bir yanda eski akışın hızından beslenenler aç kalırken, diğer yanda bu duruşun duraklığını yapanlar dört köşe oldular.

İnsan yine bir yol buldu, hayat akıyor yine, yine devam ediyor acı ve açlık, yine sevinç duyuluyor bazı şeylerden ve yine insan işte…

Alıştıklarımızdan mahrum kalmanın ne menem bir hal olduğunu anlamak isterken birden kendimizi Ramazan ile karşı karşıya buluverdik.

İşte bütün rahmet ve bereketi ile gelmişti Ramazan; az yiyecek, az uyuyacak, az konuşacaktık. Dünyadan her ne alıyor idi isek -helal olmasına rağmen- hepsinden daha az alacaktık. Rahmet ve bereketin dünyadan aldıklarımızın azalmasıyla ters orantılı olması gereğiyle karşılaştık bir kere daha.

Çok Kur’an okuyacak, çok namaz kılacaktık; çok zikir, çok salavat ve çokça infak! Çok vermek Ramazan’ın değil bütün bir Müslüman hayatının olmazsa olmaz parçasıydı ve şimdi daha çok verecektik. Zekat deyip verecek, sadaka deyip verecek, fitre deyip verecektik.

Dünyalık kaygılarımızı ve alışkanlıklarımızı oldukça sınırlandıran ve engelleyen bir salgının ortasında, her şeye yeni anlam veren Ramazan gelmişti. Hasta olmamak ya da ölmemek için değil, yalnız ve sadece Allah(cc) için bazı şeylerden vazgeçecektik!

Hayatın hikmetini, yaşamanın hedefini, var olmanın nedenini Ramazan ile bir kere daha anlamak ve anlamlandırmak zamanıdır. Şartlar ve hayatın getirdikleri her birimiz için ayrı bir açıdan zor veya ayrı bir açıdan güzeldir.

Seçme ihtimalimiz olmayan mecburiyetlerden dolayı kahrolmanın anlamı yokken, değiştirebileceğimiz aksaklıkların farkında olmanın tam zamanıdır.

Azalan meşgalelerin yerini doldurmak için iyiyi ve güzeli aramanın tam zamanıdır.

Daha az insanla ve daha az muhatap olmanın, kalabalıklardan uzak durmanın, kendinle baş başa kalmanın tam zamanıdır.

Aileyi yeniden keşfetmenin, toplumu yeniden tarif etmenin, şehirleri yeniden isimlendirmenin, yurtları yeniden anlamlandırmanın; devlet ve düzenin değerini, adalet ve sağlığın yerini, ihtiyaç ve israfın şeklini, denge ve sükûneti yeniden bulmanın tam zamanıdır.

Baharın tam zamanıdır; kuru dallardan yeşil gözlerin patlamasının, ağaçların rengarenk ve envai tatta meyvelere durmasının, gökte güneşin gülümsemesinin, yağmurun yeri beslemesinin, yeni doğmuş yavruların toprağa basmasının zamanıdır.

Çokça düşünmenin, çok okumanın ve tekrar çok düşünmenin zamanıdır.

Kur’an’ı idrak etmenin tam zamanıdır!

Ramazan’ın tam zamanıdır!

***
“kıssalarda olur ya;
tam bu şehirde hikmet öldü derken bir şey olur,
şehre bir adam gelir,
bağırmaz,
filiz vermiş dal gibi sessizce çağırır...”

18 Nisan 2020

Komploculuğun dayanılmaz kolaylığı



Hayat, insan için bir açıdan, bildikleriyle tecrübe ettiklerinin kesiştiği yerdir. Saf ve temiz fıtratların öğrendikleri doğrularla karşılaştıkları yanlışların tenakuzunu yaşarken hissettikleri şaşkınlığın telafisi genellikle yoktur. Telafi edilemeyen çıkmazlar tevil edilerek savuşturulur.

Annesinden sevgiden başka bir şey görmemiş çocuğun, annesinin ilk kızgınlığında yaşadığı şok, belki de hayatının geri kalanında başına gelecekler için bir hazırlıktır. Tevili hemen yapılır; kızmıştır ama sevdiğinden…

Sonra ilerleyen yıllarda, her kızanın sevdiğinden kızmadığını anlaması da biraz zaman alacak, hatta birileri bunu hiçbir zaman anlayamayacaktır.

Bütün teviller bir çare arayışının meyvesidir denebilir.

Gücümüzün yetmediği, değiştiremediğimiz, bizi çaresiz bırakan meselelerde teviller ve birilerine sorumluluğu ihale etme yolu her zaman açıktır.

Geri kalmışsak, kesin düşmanlarımızın zalimliğindendir.

Zayıf bırakılmışsak, coğrafyamızın kader oluşundandır.

Cahil kaldıysak, dilimizi ve alfabemizi değiştirenlerin suçudur.

Salgın varsa, egemen güçlerin ve üst akılların üretimidir.

İlaç bulamıyorsak, piyasayı elinde tutanların oyunudur.

Namaz kılmıyorsak vardır illa bir izahı! Oruç tutamıyorsak kesin bir zafiyetimiz vardır.

Düzgün ve dürüst bir hayat yaşamıyorsak, sorumlusu çoktur, bize sıra gelmez.

İyi Müslüman olamıyorsak, biz iyiyizdir ama çevremiz kötüdür.

Güvenilir insan olamıyorsak, şartların suçudur.

Her zor için bir kaçamak, her eksiğimiz için bir tevil, her felaket için bir komplo teorisi, her savaş için mayın eşeği, her barış için hain, her kalkınma için bir dış müdahale, her güzellik için bir kötü söz, her saldırı için bir bahane vardır, bulunur yani, yoksa da buluruz.

Bahane bulmak bizim işimiz!

Aslında komplo teorilerinin çoğu “Allah(cc) belamızı verdi” diyememenin sonucudur, bir kısmı da “belamızı aradık ve bulduk” diyememenin. “Allah(cc) belamızı verdi” diyemeyenler, iman edenlerden iken; “aradık ve bulduk” diyenler genelde deistlerden çıkıyor.

Oysa, bütün tezlerin bir yanı haklı ve gerçek; biz azdık, şükrü terk ettik, adalet ve merhametten nasibimiz azaldı ve neticede Allah(cc) dünyanın belasını verdi.

Kınadıklarımız başımıza geldi!

Hem de daha bu ne ki? Asıl gelmesinden endişe etmemiz gereken daha büyük felaketlerden korunmamıza vesile olan, hayırlarımızı ve hayırlılarımızı hayırla yad etmek gerekiyor. Onların emekleri ve gayretleri ile bizim verdiklerimiz bir nebze kalkan olmasa, dünyanın başımıza yıkılması işten bile değil!

Şükür ki; Allah(cc) rahmet ve nimetlerini hesapsız ve karşılıksız veriyor. Aramızda dolaşan masumların dualarıyla yaşamaya devam ediyoruz.

Efendiler!

Allah(cc) dilemedikçe kuru bir yaprak bile ağacından kopup yere düşemez.

Yerin ve göklerin, mutlak hakimi, Alemlerin Rabbi Allah(cc)’dir.

Bu dünyada; egemen batının, üst akılların, şer güçlerin değil Allah(cc)’in hükmü geçer.

Onlar plan yaparlar, proje üretirler ve alemin başına çorap örerler, işleri bu. Ama netice ve kesin hüküm ancak Allah(cc)’indir.

Komplo teorilerine kafayı kaptırıp, Kadir-i Mutlak olan Allah(cc)’in kudretini göz ardı etmek, bizi yok edecek asıl virüstür.

Rahat olun; dünya Allah(cc)’in mülküdür ve O’nun mülkünde O’nun istemediği hiç ama hiçbir şey olamaz!

Zalimlere mühlet, mazlumlara mihnet veriyorsa; dünyanın kaderi O’nun elinde olduğundandır, ahirette kimin ne muameleye tabi tutulacağı belirleniyor olduğundandır, -dünya hayatının maksadı olan- kimin daha iyi ameller işleyeceği gerçeğinin ortaya çıkacak olmasındandır.

Başkalarını suçlayıp geriye yaslanarak seyretme lüksümüz olmadı, olamaz da. Biz iyi birer insan ve salih birer kul olmakla vazifeliyiz. Vazifemizin zamanı, şartları ve sınırları Kitap ve sünnet ile belirlenmiştir.

“Kim iyilik eden biri olarak yüzünü Allah'a teslim ederse o en sağlam kulpa yapışmıştır. İşlerin sonu Allah'a aittir.” (Lokman, 22)

15 Nisan 2020

Sünnet mihenktir




Hep söylenir; “insanların sadece akıllarına nazar değmez” diye. Boşuna değildir tabi, başkasının aklını nazar edecek kadar beğenmek pek yaptığımız hatta hiç yapmadığımız bir şeydir zira. Yok desek de, neticede durumumuz budur: En akıllı benimdir, en doğruyu ben düşünürüm tabii ki, başka kim olacak?

Bu en yaygın bencillik türüdür ya da hadi hafifleterek söyleyelim, bu hemen hepimizde bulunan kendini beğenme halidir. Yine de pek hafif olmadı sanki. Ama akıllarımıza bunun böyle olduğuna ikna edecek pek makbul bir yol yok gibi.

Hayatın dengesinde devam etmesi ve özellikle insani ilişkilerin ve sosyal düzenin, adil bir düzende devam etmesi için bu kendi aklını beğenme, kendi doğrusuna inanma, kendi keyfine göre davranma gibi insani heveslerin kırılmasına, kırılamayanların da kontrol altında tutulmasına ihtiyaç vardır.

İşte bu ihtiyacı gideren görev dağılımındaki en temel ayrışma olan; yöneten ve yönetilen olma halidir. İnsanoğlunun bir zümresi idareci olurken, diğerleri de idare edilen olmak zorundadır. Ortak kuralların uygulanması ve kuralların çiğnendiği durumların denetlenip, gerekli düzenleme ve cezaların tatbiki için de buna kesinlikle mecburuz.

Peygamberlerin görevlendirilmesi, vahyin inmesi ve insan hayatını düzenleyen ilahi fermanların varlığı ve halen devam ediyor olması, kıyamete kadar da devam edecek olması; bu düz ve temel insani sorunun çözümüne dünyevi bir çözüm olmaları bakımından en doğru ve ilk çözümün de adresidir. İdeal yolun temel kurallarını belirleyen dinin sosyal hayata sunduğu düzen ve kuralların insan aklından değil ilahi vahiyden kaynaklanıyor olması büyük bir denge sebebidir.

İnsan uymak zorunda olduğu kural ya da kanunun, kendisi gibi bir insanın değil de mutlak kudret ve otorite sahibi Allah(cc)’in hükmü olduğunu bilmesi, temel itiraz ve benlik noktası olan, aklını beğenme veya aklına uydurma, işine gelmediğinde reddetme gibi, zaaf ve isyanlarını bastırma noktasında oldukça etkilidir.

Bu noktada karşımıza çıkan bir itiraz noktası, vahyin devam etmemesi ve insanlığın sürekli yeni dert ve sorularla hayatlarını ikame etmelerine karşın, dinin çözüm üretme sisteminin nasıl devam edeceğidir.

Din usulü ya da fıkıh usulü gibi teknik bakımdan yeryüzünün en sağlam hukuk sisteminin varlık ve işleyiş inceliklerine, bugün itibariyle haberdar olanların azlığı ve insanların “müftünün fetvasının yettiği” devirleri geride bırakmış olması, meydana birtakım hokkabazların çıkmasına ve bu alanda bir boşluk varmış intibaı vererek, kendi akıllarınca uydurdukları güya gerçekleri din diye insanlar sunma cüreti, maalesef yayılmaya devam ediyor.

Bunlar insanlığın en akıllılarıdırlar, onlardan önce çok az insan bunların ulaştığı muhteşem ve ulaşılmaz seviyeye gelmiş ve çok az zat bu incelikleri kavrama gibi üstün özelliklere sahip olabilmiştir.

Biraz cesaretlerini topladıklarında; sahabeden başlayarak bizden önce bu dini gönüllerinde tutan ve dünyanın hemen her yerine davetini ulaştıran, ihlas ve gayretle Allah(cc)’in adının yüceltilmesi için, gerektiğinde malları, gerektiğinde canları ile mücadele eden, dünyaya ilim ve irfan nedir öğreten geçmişin örnek şahsiyet ve toplumlarını, önce reddetmeye, sonra kötülemeye ve en sonunda aşağılayıp hakaret etmeye varan, azgın bir cüretle saldırıyorlar.

Biraz dikkatle takip edildiklerinde aslında kendi akıllarına tapındıkları ama kurdukları tezgahın dağılmaması için Allah(cc)’e ibadet ettiklerini söyledikleri görülebiliyor.

Kendi hevesini ya da arzusunu ilah edinmenin, İslam kılıfıyla sunuluyor olması, bir müddet kabul görmelerini sağlasa da, bu kontrolsüz zeka sahiplerinin ayaklarının sık sık kayması kaçınılmaz bir son oluyor. Bütün mesele, samimi Müslümanların bu adamların ne yapmaya çalıştıklarını idrak etmelerine bağlı.

1400 yıllık bir mirası bir cümleyle kenara itebilen, Allah(cc) ve Rasulü(sas) için tazim ve salavat okunmasından rahatsız olan, kendi aklından başka fetva makamı tanımayan ve şimdilik Müslümanım diyen ama pek yakında deist olma ihtimali bulunan bu zevatın, samimi bir şekilde insanların dinlerinde ıslah ve hayatlarında maslahat elde etmelerine yardımcı olmak gibi bir dertleri olmadığını, en ufak bir itiraz ya da reddiyede, düşmanca saldırmalarından anlayabiliyoruz.

Peygamberlerin davet yolundan nasipleri olmadığı gibi, sahabe ya da onların izindeki imamların gayret ve tevazularından da payları yoktur ki; fitne ve fesattan başka bir faydaları dokunmuyor.
Bazılarının emperyal devletlerle münasebetleri ve hatta onların beslemeleri olmaları da normal ve samimi bir çalışma yürütmediklerinin en net delillerinden biri. İçinde yaşadığı toplumu şu ya da bu sebeple, başka bir devlete köle etmek gibi bir niyetin sahih bir anlayış olma ihtimali yoktur.

Bu din, ilk günlerinden itibaren yazılı kayıtlara alınmış, yüzyıllardır en doğru bir şekilde nesilden nesle aktarılmış, yaşanmış ve toplumların dertlerine derman olmuştur. Tarihin fikir ırmağında ana damarlar bu dinin mensuplarının arasından çıkmıştır. Çözümsüz bir soru, çaresiz bir dert bırakmadan bugünlere kadar gelinmiştir.

Şimdi birilerinin kendi hevalarını bize dayatmaları kabul edilecek, hoş görülecek bir durum değildir. Bırakıldığında bu ifsat hareketlerinin ne gibi sonuçlar doğurabildiğini yakın tarihimizde yaşadık, tekrar denemeye gerek duymamalıyız.

Elimizdeki en sağlam mihenk, sünnettir! Ona uymakta savsaklama ya da gevşeklik bir yana, sünnet üzerinde fikir jimnastiği yapma cüretinde bulunanların, Müslümanlara örneklik ya da önderlik etme iddialarını kesin bir duruşla reddetmek mecburiyetindeyiz. Aksi halde dünyadan sonra din de elimizden gidecektir.

Sünnetsizlik gavurluk alametidir!

11 Nisan 2020

Toprak meselesi


Adam topraktan yetişen zeytin, topraktan beslenen hayvanlardan elde edilen sütle yapılan peynir, topraktan yetişen susam ve şekerle yapılan helva, topraktan yetişen üzümden yapılan pekmez, topraktan yetişen buğdayla yapılan ekmekle kahvaltısını yaptı. Topraktan yetişen çayını, topraktan yapılan cam bardağıyla içti. Sonra topraktan yaratan, toprakla yaşatan, toprakla öldüren ve toprakla diriltecek olan Allah(cc)’a hamd etti.

Sonra topraktan yaratıldığımızı, topraktan beslendiğimizi, toprağa gömüleceğimizi, topraktan tekrar diriltileceğimizi nasıl idrak edemez insanoğlu diye şaşırdı kaldı.

Dünya kurulalı beri toprağın; bağrına gömülen herkesi ve her şeyi kendine çevirdiğini, aslına döndürdüğünü, erittiğini ve aslında sakladığını ve zamanı geldiğinde tekrar dünyaya iade edeceğini unutmadan yaşamak gerektiğini düşündü.

Kendi bedeni dahil, sahip olduğu ya da öyle sandığı ve kullandığı her şeyin aslında topraktan olduğunu görmemek için gözlerini kapatmasının bile yetmeyeceğini fark etti. Göz kapakları da topraktandı!

Toprağın bu kadar kullanışlı ve hiç alakasız gibi görünen sayısız eşyaya ve canlıya bürünmesinin ve dönüşümün sürekli devam ediyor olmasının insan aklı ile izah edilemeyecek kadar muhteşem bir yaratma düzeni olduğunu itiraf etmesi gerekti.

Bir parça toprağın kalp olup hayat pompalamasının yanında, başka bir parça toprağın kan olup damarlarımızda hayatı dolaştırmasına ve bunun her bir muhteşem organımız için aynı olduğuna şaşırmamak elde mi?

Gözlerimiz topraktan ve görüyor, kulaklarımız topraktan ama duyuyor, dilimiz tat alıyor ama topraktan, sinirlerimiz hissediyor ve topraktan, böyle devam eden topraktan bir sistemle her an yaşadığının farkında olmak ve bakmaya kıyamadığı nice güzelliğin aslında topraktan olduğunu bilmek…

Düşünsene; Leyla da topraktan ve toprağa karışacak! Çiçekte topraktan, kokusu da. Bakmaya kıyamadığın süslü nice manzara topraktan.

Dünyanın dışında topraktan başka neler var bilemiyorum ama dünya topraktan!

Ömer(r.a.) “aleme ibret” hayat yaşadıktan sonra, ecelinin yaklaştığını hissettiğinde, başını dizinde tutan oğlu Abdullah(r.a.)’a; “yüzümü toprağa koy, dünyadan öylece ayrılayım” demişti…

Şimdi toprak bize bir başka hikaye anlatıyor, devirlerin değişimine şahitlik eden bu neslin toprağı dinlemeye çok ihtiyacı var. Kainata göz atmaya, el atmaya, sırt vermeye ihtiyacımız var.

Fezalarda da dolaşsak dönüp dolaşıp -eğer kısmetimiz varsa- 1 metrekarelik topraktan bir çukura gireceğiz. Bazılarımızın ondan da nasibi olmuyor, olmayacak.

Dünyanın “güya” en gelişmiş ülkesi Abd’de insanlar toplu mezarlara ve kimsesizler gibi birkaç görevli eliyle gömülüyor.

Baksanıza en sevdiklerinin bile, cenazesinde ardından gidemediği ölümler görüyoruz.

Galaksilerin de korona virüslerin de Allah(cc)’in yarattıklarından olduğuna inanıyorum. Hayatı ve ölümü, dünyayı ve bütün alemi, sebepler kanunu ile deveran ettirenin Allah(cc) olduğuna inanıyorum. Bir yandan tedbir ve çare peşinde koşarken diğer yandan boynumu Rabbimin hükmüne ram etmenin ve mütevekkillerden yazılmanın derdindeyim.

Bazı olaylar karşısında nutkum tutuluyor. Kader hükmünü icra edeceği vakit akıl duruyor, göz görmüyor, kulak duymuyor.

Birileri ya da bir şeyler sebep oluyor illaki, illaki bir bahane bulunuyor, bir şekilde olacak olan oluyor.

Çok gam çekmemek lazım…

Çok dert etmemek lazım…

Ölüm geldiğinde onu durduracak güç yoktur, zira o Allah(cc)’in kaderidir ve ondan kaçış imkansızdır.

***
Bütün varım toplasam, sonra varsam toprağa
Senin çağınla olsam, senle girsem toprağa

Senin doğduğunu ve geldiğini senin
Atılır yerden yere, haber versem toprağa

Bulsam ve saptasam bir bir ayak izlerin
Öpsem öpsem ve sonra alnım vursam toprağa

Kutlu ayaklarındır, değdi diye sevgili
Yalnız senin adına,bir kapansam toprağa

İncinmesin diye sen, taşlara dikenlere
Diz çöküp te önünde ve yakarsam toprağa

Osman Sarı

04 Nisan 2020

Dinde aykırılık marifet değil fitnedir



Onaylanmak, takdir edilmek, sevilmek, tasdik edilmek gibi birçok insani duygumuz var. Zayıf yanımız gibi görünse de bunlar bizi toplum olarak yaşama hususunda destekleyen ve aramızdaki bağları koruyan duygular. Herkesten ve her şeyden müstağni bir kibir, ne kişiyi ne de toplumu iflah etmeyen kötü bir huydur.

Yakınlıkların, akrabalıkların ve sair insani münasebetlerin dengeli ve seviyeli olması ideal toplumlar ve huzur içinde yaşayan fertler için temel kaidelerden biridir. Bu toplum hayatının bütün yönlerinde lazımdır. Devlet aygıtının işlemesinde de, komşuluklarda da, dini hayatın ikamesinde de olmazsa olmaz kuralımız, dengeli ve düzgün bir ilişki ağının kurulmuş olmasındadır.

Devletin temsilci ve kanunlarına uymak, komşunun ya da akrabanın hukukunu gözetmek, dini temsil makamında bulunan şahıslara ve dini mukaddesata hürmet etmek, herkesin istediği huzur toplumunun oluşmasını sağlayacak temel kaidelerdir.

Devletin hukuku çiğnenirse anarşi doğar, dinin hürmeti çiğnenirse huzur ve sükûnet kaybolur, insani yakınlıkların gerekleri çiğnenirse toplum bozulur.

Halkın adetleri ile kavga eden toplumda kabul görmez. Dinin gelenekleriyle çelişen gönüllerde yer bulamaz. Bu adetlerin sorgusuz sualsiz kabulü ya da reddi ile alakalı değildir. Yine aynı şekilde dini yaygın geleneklerden ibaret görmek de değildir.

Din; asırlardır yerleştiği toplum hayatında, karşı çıkmadığı ve aykırı görmediği gelenekleri, dini hayatın içine kabul etmiş ve bunlarla insanların dünya hayatını süslemesine izin vermiştir. Bidat gibi kesinlikle reddedilen konular; dine olmayan bir hususu eklemek ya da var olan bir konuyu yok etmek gibi tehlikeli bir içeriğin adıdır. İnsani adet ve gelenekler bununla ilgili değildir.

Bu geniş ve belki de çoğumuz için teknik olarak karmaşık konunun detaylarında boğulan bazıları, insanları dini geleneklere karşı savaşa ve kendilerince bir indirilen din tarifi yapmaya kalkıyorlar. Onların tarif ettiği din, indirilen olunca diğerlerinin yani bizim dinimiz uydurulan din olarak isimlendiriliyor.

Yeni neslin aykırı söz ve duruşlara olan zaafını da kullanarak, insanın tabii olarak farklı ve değişik olana duyduğu ilgiyi tetikliyorlar. Yeni bir şey söylüyor imajıyla, kimsenin düşünemediğini düşünen özel adamlar, bize ve inancımıza ait her şeye eleştiriyle yaklaşıyorlar. Onlara göre bütün rivayetler tartışmalı, bütün geleneğimiz ve dev mirasımız uydurma, ne biliyor ve yaşıyorsak hepsi boş!

Bu propagandanın en büyük yıkım ve neticesi, insanların inanç ve kültürlerinden şüphe duymaları ve kendilerini boşlukta hissedip, her yöne çekilmeye ve kullanılmaya müsait hale gelmeleri oluyor. Saygı duyduğu ve değer verdiği tüm insanların, fikir ve inanışlarını bir anda silip atan birinin bunların yerine ne koymasını bekleyebiliriz ki?

Kısa bir süre bu yeni yetme, sahte ve sahtekar hoca ya da kanaat önderlerinin, efsunlu ve buğulu fikirlerine hayranlıkla baksalar bile, bir yerde; hayır bu doğru değil diye içlerinden gelen sesi bastıramıyor ve sonsuz bir boşluğa düşüp yok olup gidiyorlar.

Din, kimsenin fikir cambazlığının sahnesi değildir.

Din, yeni roller ya da replikler uydurulacak bir tiyatro sahnesi hiç değildir.

Din, 1400 yıldır yaşanan, temelleri üzerine bir dünya bina edilen, medeniyetler inşa edilen ve tüm insani eksik ve hatalara rağmen, derde derman bir hayat şekli, dünya düzeni ve toplum kanunudur.

Aykırılık, batının karanlık arka sokaklarında kaybettiği nesillerin, ışıklı ve kalabalık caddelerde makbul vatandaş olmak, görünmek ve kabul edilmek, ilgi çekmek ve duyulmak için üstüne geçirdiği bir palyaço kıyafetinden başka bir şey değildir.

Dini Mubin-i İslam’ın karanlık arka sokakları yoktur! İlgi çekmek ve kabul görmek için kimsenin yeni bir şeyler uydurmasına gerek yoktur. Duyulmak ve görülmek için şaklabanlığa ihtiyaç duyulmaz.

Bu din, bütün şehirlere ve bütün sokaklarına bir medeniyet ışığı yayar ve bu aydınlıkta her bir fert görülür, duyulur ve ilgilenilir. Herkes olduğu gibi kabullenilir ve hiçbir balık uçmaya, hiçbir kuş suya dalmaya zorlanmaz!

Kimsenin kanatlarını yolmaz bu din, kimsenin sırtına zorla kanatta diktirmez! Dileyen ağzından nefes alır, dileyen burnundan; kimseyi solungaç takınmaya mecbur etmez bu din…

Kimseyi göklere çıkmaya zorlamaz ama göklere çıkanı da eteğinden çekmez ve çektirmez.

Her insan, olduğu gibi ve olduğu halde değerlidir ve ondan beklenen, sahip olduğu her ne ise onunla iyi ve güzel bir kul olmasından ibarettir.

İslam, bir devasa nehir gibidir; taşıdığı taşları yontar ve etrafı incitmelerini engeller, kuru toprakları sular ve etrafına rahmet olur, ahiret deryasına tertemiz ulaşmak isteyen herkesi yıkar ve paklar, sonra da hedefine taşır.

İnsanların bir kısmı sandallarla sarsıla sarsıla yolculuk eder, bir kısmı kocaman gemilerde rahat ve emniyetle gider. Bir kısmı yüzerek, bir kısmı yüzme de bilmediğinden sürüklenerek taşınır hedefe. Bazıları sahillerde gezinerek yolculuk ettiğini zanneder, bazıları da karşıdan karşıya geçip durur ve böylece hedefe gittiğini iddia eder.

Neticede boğulmakta mümkün bu nehirde, selametle ahiret deryasına varmakta. Tercih ve metot bize kaldı.

Akıntıya karşı kürek çekenler mağlup olmaya mahkum, onların sesinin gür çıkması can havliyle İslam’ın gür akıntısıyla boğuşmalarındandır, aldırmayın!

Su akar yolunu bulur…


Hariçten gazel okumak; Suriye ve Filistin

  Hızlı zamanlarda yaşıyoruz. Günlük hatta saatlik değişimler, olaylar ve bilgiler su gibi hatta esen bir yel gibi akıp duruyor. Bu haber ve...