09 Haziran 2020

Bilal'in akrabalarını seviyoruz



Tarih okuyor ya da dinliyorsak veya en azından seyrediyorsak; olayların bir şekilde benzeştiğini ve tarihin aslında tekrar ettiğini, isimlerin ve zamanların değişmesine rağmen olayların ve sonuçların aynı olduğunu fark edip, “ha evet doğruymuş, tarih tekerrür ediyormuş” diyoruzdur.

Neticede dünyanın kaderinin akışı içinde insanın olayları etkileme gücünün sınırları belli olunca, bir de bunlara insani zaaflar ve hırslar eklenince değişecek pek bir şey kalmıyor aslında.

Velakin, genel itibariyle tekrarlanmasına rağmen ibret alınması konusunda tekrarın pek az seviyelerde kaldığını da hemen hepimiz söyler dururuz. İbret alınsaydı tekrar eder miydi sorusunun cevabı; “evet yine de tekrar ederdi” olacaktır. Ya da insanoğlu bu, ibret alanların tarihin akışına etkisi ne kadar olacak ki? Değişmezdi bir şey ve tekrarları izler dururduk.

Gerçi sıkıntı yok, biz tekrarları izler ya da yaşar gibi değiliz zaten; her gün yeniden aynı şeyleri yaşasak da, aynı heyecan ve merakla, aslında aynı çıkacak sonuçları bekliyoruz. Sonra aynı şeylere şaşırmaya, kızmaya devam ediyoruz. Ha arada da sevinmeye tabi, az da olsa…

Şimdi dünyanın gündemini sarsan bir siyahi cinayetiyle herkesin aklına gelen, ayrımcılık, ırkçılık gibi kötülüklerin engellenmesinin ne kadar önemli olduğu gerçeğiyle bir kez daha yüzleşiyoruz. Aynı zamanda bazı tarihi inceliklerin hikmetini anlamak için bize bu olaylar yeni birer işaret oluveriyorlar.

Bakın Müslümanlar arasında siyahi biri hakkında sadece ten renginden dolayı kimsenin kötü bir bakış açısı olmayışının çok narin bir temeli vardır. Bilal(ra) gibi sevilen bir sahabenin siyahi oluşu ve bununla meşhur olması, bütün Müslümanların gönlüne siyah bir inci gibi pırıldayan bir siyahi muhabbeti düşürür.

Ne zaman bir siyahi ile karşılaşsak ona Bilal’in akrabası gözüyle bakarız, farkında olarak ya da olmayarak sempati duyarız. Hatta suça karışan ve türlü melanetler işleyen siyahileri bile iç dünyamızda temize çıkarır, sorumluluğu onların zenginliklerini çalan ve onlara fakirlik ve gariplik bırakan batıya yükler, onlara pek laf söyleyemeyiz.

Bugün modern dünyanın -siyahilerle başlayarak- ırklarla yaşadığı sorunlar bize; sahabenin arasından siyahi Bilal’in müezzin kılınmasının, Farisi Selman’ın ehli beyte alınmasının, Rumi Süheyb’in fedakarlıkta örnek olmasının ve daha nice Arap ve acemin kardeş kılınmasının hikmetini anlatıyor.

İslam bizim kodlarımıza ırkların ve renklerin sorun değil birer ayet olduğunu gergef gibi ayet ve hadislerle işlemiş ve kıyamete kadar olası bütün ayrımcılıkları temelden çözmüştür. Mesele kardeşliktir, mesele takvadır. Kimsenin etine, kanına ya da tenine, rengine bakılmaz!

Kur’an ile bize bildirilen geçmişin kıssaları, bir nevi üç boyutlu olarak bize aktarılırken, onları tekrar zannetmemiz bakışımızın tek noktada takılı kalmasındandır. Oysa ayet ve hadislerle çizilen büyük fıtrat ufkunun bize kazandırdığı bakış açısı, hem madde ve manayı hem de ahiret ve dünyayı kapsar.

İnsana, olaylara ve hatta eşyalara bir yandan bakıp, bir ucundan dokunup, bir kenarından tutunup ahkam kesemeyiz. Hoşumuza giden bir şeyiyle ele alıp hoşlanmadıklarımızı görmezden gelemeyiz. Dışına, tenine, rengine, cinsine bakıp; varlığını, ayetliğini, hikmetini, ahiretini, hesabını göz ardı edemeyiz.

Küçük bir nüansın, nasıl tarih boyu dünyaya, adalet ve merhamet aşıladığına şahit olmak, bir bakıma İslam’ın hakkaniyet ve hakikatinin de bir göstergesidir. İslam; sıradan bir hikaye gibi anlatılıp giden bir efsanenin değil, insanların ve toplumların sorunlarını çözen, dertlerine derman olan ilahi dokunuşların hayata yansımasının adıdır.

Irkçılığın mağdurlarına da bulaşan bir hastalık olduğunu yıllar önce bir Somalili öğretmişti bana; ona göre teni daha siyah olanlar ona saygı duymalıydı, zira onun teni biraz açıktı. Bunu o kadar inanarak ve normal bir şey gibi söylemişti ki, donmuş kalmıştım…

Bu noktada şöyle bir dönüp kendimize bakmanın ve kimleri hangi sebeple hor gördüğümüzün hesabını yapmamızın zamanıdır. Tarih tekerrür ediyor, ona müdahale edemiyoruz ama hiç değilse kendimiz için ibretleri kaçırmayabiliriz.

Yalnızca siyahi olduğu için bir adamı tekmelemekle; yalnız Kürt olduğu için, sadece Suriyeli dendiği için, sadece falan şehirli, falan mahalleli bilindiği için bir insanı hor görmenin, bazı sıradan haklarını bile kabul etmemenin, özgürce dolaşmasına, konuşmasına, yürümesine, alış veriş yapmasına, yaşamasına katlanamamanın nasıl bir farkı vardır ki?

Evet tarih, farklı açılardan tekrar eden olaylar silsilesinden ibaret; mesele, farklı açılardan bakıp, kendimiz ve toplumumuz için hayra vesile olacak ibretleri çıkartabilmekte. Yaşadığımız günler de tarihten birer sayfa, yaşayanlar ibret almazsa gelecekteki nesillerin ibret almasından bize ne fayda?


01 Haziran 2020

Fetih, işgal ve Ayasofya’ya dair


İş yapmaktan konuşmaya vakit bulamayanların devrinden çok uzaklara, konuşmaktan iş yapmaya vakitleri kalmayanların zamanına denk geldik. Herkes kadar biz de bu nehrin suyundan içtik ve kıyısında karnımızı doyurduk. Ondandır rahat yazacak olmam…

Her sene bu zamanlarda hep aynı şeyleri tartışmak gibi bir adetimiz var. Artık yerli ve milli bir alışkanlığımız olduğundan, geri kalmamak gerekiyor. Üstümüze düşeni yapmalı ve bu sürece her birimiz ayrı ayrı katkıda bulunmalıyız. İlla bir şeyler bilmemiz gerekmiyor, bir şeyler duymuş olmamız da yeter. Yeter ki konuşalım, susmayalım.

İşte bu bağlamda, üstümüze üstümüze gelenlere birkaç cümle de ben edeyim istedim.

Müslümanların fetihleri ile gayri müslim işgalleri arasındaki bariz fark; biz bir tek ibadethaneye sembolik olarak el koymuş, yine ibadethane olarak kullanmışız, onlarsa bizim camilerimizin tamamını yakmış, yıkmış ve yok etmişler.

O mecrada kimse bize laf edemez!

Sadece ibadethanelerimizi değil bütün hatıramızı yok edinceye kadar uğraşmışlar; insanlarımızı katliama tabi tutmuş, kütüphanelerimizi yakmışlar. Düne kadar yüzlerce yıl kaldığımız yerlerde esamemizi bırakmamaya çalışmışlar. Oysa biz, ne dinlerine ne kültürlerine dokunmamışız.

Evet, güç kimdeyse onun hükmü geçer, mühür kimdeyse Süleyman odur amma azıcık hayası olan şöyle bir dönüp mukayese eder de Müslümanlara laf etmekten dilini çeker.

Tarih nehrinde yüzen cesetlerin, kitapların ve insanlığın katili biz değiliz, onlar…

Fatih’in Ayasofya’yı camiye çevirmesine itirazınız mı var?

Hiçbir hükmü yok bunun, siz kimsiniz Fatih’i yargılama cüretini nereden aldınız?

Ayasofya’nın yeniden cami olmasını istemek, Müslümanların en tabii hakkıdır, elde eder ya da edemezler bunu zaman gösterir.

Ayasofya bir zamanlar kiliseydi, cami oldu, sonra müze oldu. Demek ki devran dönüyor, gün gelir tekrar cami de olabilir, yeter ki o kudrete erişelim.

Söylemekten bıktık ama bakın;

Biz firavunların piramitlerine dokunmamışız, Petra’daki evlere, Palmira tapınağına karışmamışız. Hadi onlar uzak, memleketin her bir köşesinde hala Bizans eserleri duruyor, tapınakları, tiyatroları ayakta.

İslam bize, üstün bir adalet ve ahlak duruşu vermiş, onun bunun yaptıklarından gocunacak, yıkmaya çalışacak düşüklük bizden uzak dursun. Biz yapanlar idik, yine yapıcılar biz olmalıyız.
Bir de Balkanlara, Endülüs’e bakın…

Ardından ağıtlar yakılacak büyük yıkımlar yaşamışız, bugün hala Endülüs denilince yitik bir cennetten bahsettiğimizi düşünürüz. Balkanlar denilince, Tuna boylarında at üstünde, kanatları uçuşan bir akıncının evlatlarının çamurlar içinde sürgün edilişini görürüz.

Biz sadece kaybetmemiş aynı zamanda yok edilmeye çalışılmış bir neslin evlatlarıyız. Ama şimdi bir de fethi başımıza kakmaya çalışıyorlar. Neredeyse özür dileyip, gerisin geri iade etmemizi isteyecek kadar utanmazlar.

Bunların arasında tatlı su Müslümanlarının oluşu hiç şaşırtıcı değil. İslam’ın geleceğini ya da Müslümanların maslahat ve menfaatini düşünmek gibi bir derdi olmayanların tamamı hep batı kapılarında kemik beklerler. Elde edebilmek için salladıkları kuyruk sayısı belirsizdir. Efendilerinin takdir dolu bir bakışına muhatap olabilmek için, Fatih’e de bize de hırlayıp duruyorlar.

Ayasofya ya da başka bir eski kilisenin cami olmasından rahatsız olmak, maalesef iflah olmaz bir batı hastalığının alametlerindendir. Oysa onlara yaranmak için yenen her lokma bünyede zehir etkisi yapıyor. Bunu hoşgörü veya demokrasi sosuyla tatlandırmanın faydası yok. Zehir zehirdir, öldürüyor ruhumuzu…

24 Mayıs 2020

Her şey olması gerektiği gibiydi



Günler ne uzun ne kısaydı,
havalar ne sıcak ne soğuktu,
mevsim ne yaz ne kıştı,
bazen yağmur yağdı bazen güneş açtı,
ay tam 30 gündü,
oruç hepimizin tutabileceği kadar, Ramazan 1 aydı,
sahura kaldıracak saatlerimiz, iftarı duyuracak ezanlarımız vardı,
teravih yoktu ama vakit namazları vardı,
Cuma namazı yoktu ve yerine konulacak bir şey olmadı,
fakir fukara olduğu kadar, onlara sadaka verecek zengin de vardı; zenginlerin malı fakirlere yetti hatta arttı,
adet olmayan işler yapılamayınca, gerçek adetler hatırlandı,
ekmek paylaşıldı, borçlar paylaşıldı, hayat paylaşıldı,
kimse aç, kimse açıkta kalmadı,
yarın için rızık endişemiz olmadı,
bir düşman saldırısı beklemedik,
sağlamdık, hastalarımız muaftı,
ecel gelse, iman ile göçme umudumuz çoktu,
Ramazan ayı bereket ve rahmetle geldi,
nasibimiz kadar aldık, geriye hayıflanmalarımız kaldı,
Bayrama erdik, affedilmiş olma ihtimalimiz vardı,
olan her şeyde ve olmayanda hayır vardı,
her şey olması gerektiği gibi oldu,
kader hükmünü icra etti, ömrü biten eceline kavuştu,
kavga gürültü isteyen de, muhabbet ve sohbet isteyen de aradığını buldu,
zaman geçti, geçecek, bu alemde duran hiçbir şey olmadı, kalan hiçbir şey olmadı,
baki olan yalnız ve sadece Allah(cc) vardı.

Bayramımız mübarek, sevincimiz dünyada ve ahirette daim olsun...

20 Mayıs 2020

Kur'an ve sünnetle duygusal bağ kurmak



Evet hepimiz kesin olarak iman edip biliyoruz ki; Allah(cc)’in indirdiği vahiy ve kelamı olan Kur’an ile Rasulü(sas)’in din hususunda bize nakledilen bütün uygulamalarının genel adı olarak sünnet, bu dinin temel iki esasıdır. Bunlar olmadan ne din olur ne dini hayat, ne dünya kurtulur ne ahiret.

İman dediğimiz, Kur’an ve sünnet ile bize bildirilen hakikatlerin doğruluğundan emin olmak, tamamını tasdik etmek ve aksine bir iş ya da söylemde bulunmamak demektir. Ortalama bilgi sahibi her Müslüman, nelere inanması, nelerden yüz çevirmesi gerektiğini bilir, bilmek zorundadır. Hayatının en değerli bilgisi budur. Olmazsa olmazımız, inanılması gerekenleri bilmek ve tasdik etmek, imanımıza aykırı olanları da bilmek ve reddetmektir.

Ancak Kur’an ve sünnet, sadece teknik ve teorik bilgiler olmayıp aynı zamanda gönülden bağlı olduğumuz hayat kaynaklarımızdır. Ayetlerden bir ayeti duyduğumuzda, kör ya da sağır numarası yapma lüksümüz olmadığı gibi, anladıklarımızı tatbik etmeme seçeneğimiz de bulunmuyor.

Gönül bağı dediğim ise; ayetlerin anlattıklarını hissetmek, hadislerin vurgularını yüreğinde duymak, mutlak doğruyu duyan birinin hassasiyetiyle ve samimi olarak -elimizle ya da dilimizin yanında- kalbimizle de tepki vermektir.

Bunun nasılını yine Rasulullah(sas)’in sünnetinden ve sahabenin davranışlarından görebiliyoruz. O(sas), Kur’an okur ya da dinlerken, ayetlerde anlatılanlara göre doğal insani tepkiler verirdi. Sorumluluk yükleyen ayetlerde bunu hisseden bir peygamber olarak, hem tebliğini yapar hem de o sorumluluğun ağırlığı ile yaşlandığını ifade ederdi. Azap ayetleri okunurken haşyetle ürperir, içi titreyerek, hem kendisi hem ümmeti için ıstırap duyar ve gözyaşı dökerdi. Müjdeli ayetlerde sevinci yüzüne yansır, neşe ile mukabele ederdi.

O(sas), başkalarından Kur’an dinlemeyi sever, ancak dinledikleri onu hüzünlendirirdi. Ağlar ya da ağlar gibi olurdu. Detayları merak edenler bu konuda birazcık araştırma yapabilirler.
Bu bizim açımızdan; mutlak bir hakikate kesin bir imanla bağlanan bir insanın hissiyatını da imanına ram etmesi halidir. Yani iman ettiklerimizi gönlümüzün derinlerine kök salmış hakikatler olarak düşünürsek, ayetler karşısında vereceğimiz insani tepkiler onun meyveleridir. Köksüz ağacın meyvesi olmaz, daha çiçekken dökülür belki çiçek bile açamaz…

Aynı şekilde hadis ve sünnet karşısında, hissiyata dayalı bir bağ kurmakta Rasulullah(sas)’in dostlarının, sahabelerinin yoludur. Onlardan biri Allah’ın Rasulü ile ilgili bir şey anlatırken, anlattığı olayı adeta o an yeniden yaşardı. Söz ya da hadise hüzünlü ise ağlar, sevinçli ise gülerdi.
Müslümanların sevinçleriyle sevinip, hüzünleriyle üzülmeyi imanın alameti sayarak bunu anlamak bir derece mümkün ama söz konusu Rasulullah(sas) olunca sahabenin muhabbetinin sair insanlara nazaran çok daha büyük olduğunu söylemeye bile gerek yok.

Onlardan sonra gelen Salihler de böyle idiler. Bir hadis ya da bir hatıra naklederken, olayın ruh haline bürünür, hüzün ya da sevinci yaşarlardı.

Ayetler ve hadisler, kuru birer akademik bilgi kaynağı değillerdir. Hem de yeryüzünün gördüğü göreceği en ala hayat düzeninin ve en muhteşem hukuk sisteminin temelleri oldukları halde, aynı zamanda kalplerde yer eden bir muhabbetin, bağlılığın ve samimiyetin sembolleridirler.

Sünnet, peygamberlerden bir peygamber olan Muhammed bin Abdullah(sas)’in vasıtasıyla Allah(cc)’in bize din kıldığı bir kurallar manzumesi olduğu kadar, O’nun hayatının, mücadele ve tebliğinin, insan ve kul hallerinin en sade ve en doğru aktarılmış halidir.

Ayakları şişene kadar namaz kılan Peygamber(sas)’in şişen ayaklarının acıdığı bir hakikattir. Bunu taklit etmek ve tabi olmak için naklederken, şişen ayağın acısını hissetmemek mümkün olabilir mi?

Başına işkembe, yoluna dikenler dökülen bir Peygamber(sas)’den bahsederken, bunu sadece sabır ve sebatla davasını tebliğe devam eden örnek ve önder bir risalet görevi olarak aktarıp, o işkembenin pisliğinin dünyanın en pak omuzlarına dökülmesinin öfkesini, o dikenlerin yeryüzüne basan en şerefli ayağa batmasının acısını hissetmeden anlatıp geçebilir miyiz?

Cihad meydanında savaşan bir Peygamber(sas)’den bahsederken, kırılan dişinin, kanayan yanağının acısını hissetmemek mümkün olabilir mi? Yalnız korkusuz bir savaşçı örnekliğinden bahsedip geçebilir miyiz bu bahsi?

Cafer(ra), Habeşistan’dan yıllar sonra dönünce, onu boynuna sarılarak karşılayan bir Peygamber(sas)’den sadece sarılmanın fıkhına cevaziyet delili çıkarıpl, aynı zamanda hasretle sevdiği akrabasına, arkadaşına sarılan, özlem çekmiş bir yüreği hissetmeden geçebilir miyiz?

Ayetler ve hadisler; bizim hem boynumuzu büker, hem gönlümüzü. Hükümlerine karşı boynumuz kıldan ince, hatıralarına karşı gönlümüz ipekten hassastır.

14 Mayıs 2020

Taklit ve uyumda denge



Yaşayan bir örnek, çocukluğumuzdan itibaren hayatımızın hemen her devrinde bize önemli ve anlamlı geliyor. Bilinçsiz bir örneklik ya da rastgele seçilmiş bir uyumdan değil, bile isteye ve tercih ederek taklit etmeye çalıştığımız insanlardan bahsediyorum.

Kendimizce iyi gördüğümüz kişi ya da davranışları farkında olarak ya da olmayarak içimize kazıyor, sonra da benzer durumlarda o beğendiklerimizle doldurduğumuz veri tabanımızdan ana uygun davranışlar seçiyoruz. Tabi aksi de mümkün; çirkin ve pis işleri görmenin de benzer bir kalıcı etkisi olabiliyor ama herhalde hiçbirimiz bu gibi örnekleri memnun ve mesut bir ruh hali ile taklit etmeyiz.

Konu din ve diyanet yani dinin yaşanması olunca, bu taklit makamını seçmemiz daha bir farklı açı kazanıyor. Zira dinimiz için seçtiğimiz örnekler sadece dünyamızı değil, ahiretimizi de tayin edebilir.
Pek çok kriter vardır ve bunların geneli ilim ve ihlas üzere bina edilmiştir. Zaten din hususunda örneklik etmenin asgari ve temel şartları da bunlardır.

Ancak pratikte karşımıza çıkan bir sorunumuz var. İlim sahibi olduğunu düşündüklerimizin ilmi seviyesini biz tespit ve takdir etmekten uzağız. İhlas konusunda da kalplere açıp bakma imkanımız olmayınca, bu temelleri de tespitte bazı verilere ihtiyaç duyuyoruz.

İlimde önemli kıstaslardan biri; kişinin her konuda bilgi sahibi olması ve sorulan her soruya cevap verebilmesidir. Bu kulağa iyi gibi gelen özellik din mevzuunda maalesef ilimden nasipsiz bir cüretin ve belki de başka maksatlarla her konuda konuşmanın işareti olabiliyor.

İlim, ağırbaşlı ve temkinli bir halin ardındaki deryanın adıdır. Dengesiz, düzensiz ve her dalda gezinen birinin sağlam bir yere basmadığını tahmin etmek zor olmaz. Genelde de netice öyle çıkar ve ayakları kaymaya başlar böylelerinin.

İlmin bir asaleti vardır ve taşıyana bu sirayet eder. Baktığınızda üstünde o ağırlığı görebilir, konuştuğunda dilinde o sorumluluğun endişesini hissedebilirsiniz. İlim, aynı zamanda sahibinin yaşantısında da ortaya çıkar ki, aksi durumda ihlasın olmadığını söylemek mümkün olur. Yaşanmayan veya yaşama niyeti taşımadan elde edilen bilgi, sahibini alim değil hamal yapar.

İlmin temeli edeptir ve edebini koruyamayan birinde olan bilgi, hayvanların en çirkin seslisinin sırtına yüklenmiş kitaplar gibidir.

Bunların sonunda yine de taklit ve tabi olunacak sağlam bir kulp gibi olan alimi bulmanın bir yolu da, dünyalık kaybedecek çok şeyi olmayanları seçmektedir. Mal, makam ya da şöhret; alim ya da cahil her insan için ağır bir imtihandır. Bunlara alışmanın sonunda ortaya çıkan kaybetmemek için verilebilecek tavizlerin, girilebilecek veballerin kapısının açık olduğuna ya da en azından öyle birer kapı olduğuna işarettir.

Bunlarla birlikte kendini muhafaza edebilenlere çok az rastlanmıştır.

Bir azimet uğruna, malından ya da canından geçmeye hazır bir alim profili için, ne kınayıcıların kınaması, ne zalimlerin kılıcı, ne de dünyanın mal ve şehvetleri bir engel teşkil etmemiş ve doğru bildiklerini söylemekten ve yaşamaktan geri durmamışlardır.

Selefi salihinin makamları reddetme konusunda gösterdiği aşırı hassasiyeti de bu minvalde anlamak gerekiyor. Kabul etmeleri durumunda orada kalmak için taviz gerektiren bazı hallerin yaşanma ihtimaline dahi tahammül göstermemek adına, o yola hiç girmemeyi tercih etmişler.

Halen yaşadığımız fetret devrinde, ihtiyacımız olan alimleri bulmakta zorlandığımız bir vakıa. Bu konuda hataya düşmemek için yaşadığımız kötü tecrübelerin bizi daha da ince eleyip sık dokumaya ittiği de ortada.

Bütün bunlara rağmen, hiçbir yol bulamasak da; -eksikleri ve hataları ile- en azından temel itikatlarinde bir sorun olmadığına inandığımız veya öyle bildiğimiz ilim sahiplerini bulmak ve onlardan faydalanmak durumundayız.

Mal ve şöhret cahil birinde de büyük tahribat ve sapmalara yol açabilir ancak bir alimin ayağının kaymasının, onunla birlikte kayacak olanlar düşünüldüğünde nasıl bir tehlike olduğu daha iyi anlaşılacaktır.

Yine de hiçbir kıstas mutlak değildir; neticede insan olan ilim sahipleri de kendi fıtrat ve kabiliyetlerine göre konumlanıyor ve duruşları da buna göre değişebiliyor. İtina göstermekle, vehimle hareket etmeyi de ayırmak zorundayız.

Sakin olmalıyız; ne ilim sahiplerini hatasız kullar görüp, tereddütsüz bir taklit, ne de hürmetsizlik ve müstağnilik göstererek uzak durmak doğru bir yol değildir. Esas olan dengeli yani vasat olmaktır.

09 Mayıs 2020

Merhamet Sadakadır


Toplumlar devasa birer yapı gibidirler; temelleri, duvarları, çatısı, iç teşrifatı, dış süslemesi, mutfağı ve hatta ahırı olan bir yapı. Aklınıza gelen her parçayı ekleyebilirsiniz. Hapishanesi, hastanesi, kütüphanesi de olan kocaman bir tek yapı.

Temelleri hayatın olmazsa olmazları ile atılan bir yapının, duvarları halkların gelişme ve çoğalmalarıyla yükselir. Çürük tuğlalar, eksik malzemelerle inşa edilen duvarların ne sıcaktan ne soğuktan korumadığını herkes bilir. Hatta en ufak bir sarsıntıda ilk önce bu duvarlar yıkılır. Yine de eğer sağlam kirişleri varsa binamızın ayakta kalır bir şekilde. Kırık dökükte olsa dikilmeye eder.
Bir şekilde her bir katı, her bir duvarı birbirine bağlıdır, bağlanmayan o yapıdan sayılmaz zaten. Olsa olsa müştemilat olur. Arada bir kullanılan ama çoğunlukla uzak ve sevimsiz.

Toplumumuzun hayatta kalmasını temin eden kanı hakim zihniyetin bakılına göre şekillenir. Kapitalist bir sistemde yapıları ayakta tutan para iken, komünistlerde devlettir. İslam’da ise adalet ve merhamettir.

İnsanların münasebetlerinde birbirinin hukukunu gözetmesi, kul hakkı kavramının ağırlığı, karşılıksız yardımlaşmanın övgüsü, farz olanlardan başlayarak nafilelerle devam eden bir ibadet halkası olarak sadaka müessesi, yardımlaşmanın hayatın bir parçası olduğu komşuluk hukuku, akrabaya sahip çıkmayı vazife gören sıla-ı rahim emri ile İslam!

Hayatın her alanında, hassas bir cerrah neşteri gibi; can acıtan, iltihap üreten, baş ağrıtan, diz büken, bel kıran ne kadar sıkıntı varsa hepsine müdahale yollarını açan, gösteren, emreden ve bizzat ameliyat eden İslam!

Adaleti devletin temeli gören, adaletli bir devlet başkanını kıyamet günü peygamber sancağı altına çağrılan ilk kişi kılan, adalet ve emniyet için fıtrata uygun kanun ve düzenlemeleri dinin gereği sayan, zulmü her koşulda reddeden ve zalim kim olursa olsun engel olmayı, mazlum da kim olursa olsun sahip çıkmayı emreden İslam!

Merhameti insanlar arasında bir lütuf gören, insanlarda meşru bir sebeple ya da hayvanlarda kurban gibi kesimlerde bile incitmemeyi düşündüren, dünyayı emrine verdiği insanı bütün varlıkların hamisi kılan, rahmete layık bir kul olmayı temel hayat kuralı olarak koyan İslam!

Bizden uçuk kaçık ve hayali işler beklemiyor. Gücümüzün yetmeyeceği yüklerin altında ezilmemizi istemiyor. Ferdin fert olarak, devletin devlet olarak görev ve sorumluluklarını net olarak ayırıp, herkesi kendi nefsini ateşten kurtaracak en hayırlı yola girmeye davet ediyor.

Dünyanın gidişatını değiştiremeyebiliriz. Devletin aksayan adalet sistemine müdahale gücümüz olmayabilir. İklim sorunlarını çözemeyebiliriz. Savaşları durduramayabilir, yaraların tamamını saramayabiliriz.

Yapmaya imkan ve gücümüzün yetmeyeceği çok şey vardır bu dünyada. Bizi çaresiz ve aciz bırakan çok dert vardır. Her birine yetişmeye elimizin ermeyeceği çok düşen çocuk vardır.

Var olanları değiştirmeye gücümüz yetmeyebilir, yetmez de zaten. Yetemez!

Ancak merhamete imkanımız her zaman vardır, gücümüz yetecektir, elimiz erecek, sesimiz yetişecektir. Sesimiz merhametle çıkabilir, elimiz merhametle uzanabilir birilerine, bir yere…

Bir tek kişinin merhameti ile ne olur demeyin. Bir kişinin merhameti onun için ve merhamet duyduğu için Allah(cc)’in rahmeti için yapılacak en samimi ve en büyük duadır. Bir damla ile ne olur demeyin; nehir de olur deniz de.

Sadaka bütün yönleri, isimleri, şekilleri ve yöntemleriyle; merhametin temel taşı, insanlığın izzeti, rızkın bereketi, hanelerin süsü, şehirlerin huzuru, devletlerin gücüdür.

Sadakanın zenginlik ya da fakirlikle ilgisi yoktur. Ekonomik sorunlardan, şartlardan, paranın değerinden, grafiklerden ve politik açıklamalardan etkilenmeyecek bir konudur sadaka. Saldırılardan da etkilenmez, kınamalardan da.

Sahip olduklarının şükrü, sahip olamadıklarının duasıdır sadaka. Biri olanın yarımı, onu olanın biri de olsa; azı çoğundan değerli olan tek alışveriştir sadaka.

Allah(cc)’e borç vermektir, hem de kat be kat fazlasını alma garantisiyle, hak etmediğimiz kadar karşılık almamızla haksız kazancın, verdiğimizin 700 katını almamızla bildiğimiz manada faizin olmadığı yerdir sadaka.

Vermenin eksiltmemesi, çıkartmanın azaltamaması ancak ve sadece sadaka ile mümkün olur. Matematik kurallarını tanımayan bir işlemdir sadaka.

Merhametle uzanan bir elin bileğini bükecek kuvvet yoktur dünyada! Merhamete uzanan bir toplumu yıkacak bir güçte bulunmaz insanlar arasında.

Hiçbir gücün yetmediği, hiçbir korumanın işe yaramadığı, denizlerin söndüremediği bir ateşten kurtulmanın yolu, cehennem ateşinden korunmanın metodu, merhametle verilmiş yarım hurmalık sadakadır.

Merhameti duyan, çoğaltan, sırtında taşıyan, eliyle ulaştıran, diliyle bildiren, gözüyle gösteren, ayağıyla götüren insanların dünyamızın gerecek süsleri oldukları, binamızın göze fer, gönle bereket verdikleri bir güzel zamandayız, Ramazan ayındayız.

Merhameti çoğaltmanın, sadakaları çoğaltmanın en güzel zamanıdır.

Merhametin mektebinde, sadakanın dersindeyiz…

06 Mayıs 2020

Kardeşlik hukukuna dair



Herhalde en çok başımıza gelen; düşündüklerimizle söylediklerimizin, söylediklerimizle yaptıklarımızın, yaptıklarımızla aslında yapmak istediklerimizin pek birbiriyle aynı olmamasıdır. Her birimiz ve her bir olay için farklı sebeplerle olsa bile, bu çıkmaz sokağa daldığımız olur.

Kendimizle ilgili yani ikinci bir şahsı ya da toplumu ilgilendirmeyen ve onlara bir zararı da olmayan aksamalarımızın hesabını soracak olan merhameti pek büyük Rabbimiz olduğu için bir nebze umutla bakabildiğimiz bir alan oluyor. Allah(cc)’in rahmetinden emin olup kendimizi kaybetmek riski gibi bir tehlikeli yönü de var bu işin tabii ki.

Konu diğer kişi ve toplumların hukuku olunca; akan suların durması, yürüyen ayakların çakılması, konuşan dillerin lal olması gerekiyor. Çünkü dünyada ve ahirette muhatabımız, bizim gibi bir insan olacak ve kazanacak ya da kaybedecek çok değerli şeylerin olması muhtemel bir konuda bizim hesaplaşmamız herhalde hiç kolay olmayacaktır.

Sonuçta herkesin nefsini düşüneceği ve annenin evladından kaçacağı bir hesaplaşmadan bahsediyoruz. Kim kimi tanır, kim kime iltimas geçer?

Biz Müslümanlar için, yakınlık ve hukuk olarak en önde gelenler; aile ve akrabalarımız olduğu gibi, dinde kardeşlerimiz ve komşularımız da büyük hak sahibidirler. Diğer insanlardan uzak durmak gibi bir imkanla hukuklarını çiğnemekten kurtulma ihtimalimiz olsa da, bu yakınlarımız için uzak durma veya terk etme gibi bir durum başlı başına bir hak ihlali olur.

Akrabaları gözetmek ve komşulara iyiliğin yanında, hayatın değişik alanlarında karşımıza çıkan, bir sebeple münasebet kurduğumuz Müslümanların kardeşlik hukukuna da riayet etmek zorundayız.
Özellikle Ramazan ikliminde olduğumuz şu günlerde ve özellikle iletişimin daha çok telefon ya da internet üzerinden sağlandığı izolasyon şartlarında, çok kolay dilimize doladığımız kişi ve olayların amel defterimizin hangi yanına yazıldığına kafa yormamız gerekiyor.

Salih amellerimizi çoğaltmaya çalıştığımız, günahlardan uzaklaşmak için gayret ettiğimiz şu zamanda, bize ve muhataplarımıza hiçbir faydası olmayacak dedikodu ve gıybetlerle altına girdiğimiz vebalin ağırlığını hissetmiyor oluşumuz da ayrı bir dert.

Hakkında kulaktan dolma birkaç cümleyi geçmeyecek bilgi sahibi olduğumuz insanların, görünüşünden başlayarak davranışlarına, fikirlerinden başlayarak dindarlığına kadar, hemen her alanda, alay etmemizin, kafa bulmamızın, sosyal medyada bunu yaymamızın nasıl bir amel olduğunu azıcık düşünmemiz herhalde Müslümanlığımızın güzelliğine yapabileceğimiz en önemli katkılardan biri olacaktır.

Falanın sakalının şekli, filancanın örtüsünün durumu, diğerinin ağzı, ötekinin burnu, birinin sözü, diğerinin susması, bir başkasının yürüyüşü, daha başkasının gülüşü; bütün bunları eğlence meselesi yapmamızın, daha da ileri giderek hakaret ve aşağılama için kullanmamızın bir hesabı olmayacağını nasıl düşünebiliriz?

Düşünüyorsak, bunların helal olduğunu mu sanıyoruz? Ya da helalleşmenin gizli ve özel bir yolunu mu keşfettik?

Hz. Ali(r.a.)’a atfedilen bir darbı meseldir: İnsanlar bizim için iki sınıftır; ya insanlıkta eşitimiz ya da dinde kardeşimizdir.

İnsanlıkta eşimiz olanlar aynı zamanda dinde davetimize muhatap olanlardır. Muhatap olduğumuzda bu açıdan bir sorumluluğumuz olduğunu ve ona karşı her davranış ve duruşumuzun bir şekilde dinimize/davetimize mal edileceğini de hesap etmek zorundayız.

Kendisine hakaretler ve aşağılamalarla söze başladığımız birinin, bizi ve davetimizi can kulağıyla dinlemeyeceği kesindir.

Kardeşimiz olanlara karşı ise belli bir hukukumuz zaten vardır. Yani İslam bize bir mecburiyet koymuştur. Zulme bulaşmadıkça ve düşmanlık etmedikçe her Müslüman bizim için kardeştir. İşlediği günahlar bunu ortadan kaldırmaz. Hoşumuza gitmese de, itikadına zarar vermeyen fikirlere sahip olması bunu değiştirmez.

Hiçbir gerekçe, bir Müslümanla alay etmeyi, onun İslam’ını reddetmeyi, amelleri ya da fikirleriyle eğlenmeyi, sözleri ve fiilleriyle gıybetini yapmayı bize vazife olarak yüklemez. Ancak diğer Müslümanlara ya da insanlara zarar vermesi beklenen bir ameli hakkında ve sadece bu zarardan insanları korumak maksadıyla günahının ifşa edilmesi ve anlatılması mümkün olabilir.

Müslümanlık dille ortaya konan bir haldir ve ancak dille ya da amellerle aksi yapıldığında ortadan kalkar. Yani kişiyi İslam’a getiren bir tek söz olduğu gibi, yine bir tek söz İslam’dan çıkarabilir. Yine kişinin Müslümanlığına delil ve işaret kabul edilen namaz gibi bir tek amel bile yeterli iken, reddine de İslam’ın herhangi bir emrini -mesela zekatı- inkar etmek sebep olabilir.

Bunların dışında diliyle Müslümanlığını ikrar eden herkes bizim için dinde kardeşimizdir. Aleyhine bir delil bulunmadıkça, aksini iddia eden kendini sözü ile mahkum etmiş olur. Ayrıca herhangi bir kardeşimizin aleyhine delil aramak gibi bir vazifemiz olmadığı gibi, böyle bir durumda hüsnü zan ile lehine yorumlamaya çalışmamız emredilmiştir.

Ülke, ırk, kabile, mezhep, meşrep, cemaat, şehir, mahalle, köy, sokak veya soyadı gibi hiçbir ayrım İslam’ın hükümlerini ve kardeşliğin hukukunu ortadan kaldıramaz!

Dünyamızın eğlencesi yaptığımız insanların, ahiretimizin azabı olma ihtimali ne korkunç!

Hariçten gazel okumak; Suriye ve Filistin

  Hızlı zamanlarda yaşıyoruz. Günlük hatta saatlik değişimler, olaylar ve bilgiler su gibi hatta esen bir yel gibi akıp duruyor. Bu haber ve...