25 Ağustos 2020

İsteyene bir tezkire: Malazgirt'e giden yol

Ahsa'nın çöllerinden Sapanca'nın bulutlarına, Harezm'in otlaklarından Kudüs'ün surlarına nice memlekete at sırtında koşturdum. Müslümanlar için can aldım, can verdim. Türkler için vatan aradım. İşte bu anlatacağım bir hayat ve isteyene tezkiredir.

Babam Eksük Allah'a kavuştuğundan beri Kayı'nın seçkin evlatlarından olan obamız, Sultan Alparslan Muhammed'e, bana ve kardeşim Alpkuş'a emanet.

Hakanlarımız geçmişten beri bize ulaşmamız için büyük ya da küçük bir amaç verdiler. Daha fazla yay ve at isteyen her oba, yaylarını ve atlarını bunlara ulaşmak için kullandılar. Bu, at sırtında yaşayan devletin ve milletin hayatta kalma kuralıdır.

Sultan Muhammed de istisna değil. Bize, babamla katıldığım akınlardan zaten bildiğim memleketleri, ötesinde, ezanın "hayyalel hayru amel" olarak okunduğu diyarları ve bizi Araplar kadar zengin edebilecek Akdeniz benderlerini hedef tuttu. Ben ve Alpkuş onun çift kanatlı yolundayız.

Harezm'in otlaklarının beslediği kendileriyle tek bir ruh olarak hareket ettiğimiz atlarımız, kullanmakta mükemmel olmasak çoktan açlıktan ölmüş olacağımız ve hatta bir millet bile olamayacağımız yaylarımız, Dünya'daki en iyi zırh olan hızımız,

Binbir akında tecrübelenmiş alplerimiz, bozkır taktiklerini her zaman ve şartta düşman üzerine boca eden beylerimiz,biz hepimiz, Sultanımızı yıldırımı takip eden gök gürültüsü gibi takip ediyoruz.

Bahar. Ahlat'tayız. Kendisine yay uzatıldığında,"Hangi göz? Sağ mı Sol mu?" diye soran 3000 kişiyiz. Sultanımızın ne yaparsa yapsın, ordumuzda başka kim olursa olsun güvendiği sadece bizleriz. 

Hedefimiz Haleb. Düzelteceğimiz bir hutbe ve bir de ezan var. Yolumuz Diyar-ı Bekr'den geçiyor. Mervan oğlu Nasr sultanımızın bir kulu olarak onu mutlaka karşılayacak ve ona bağlılığını tekrar sunacaktır.

Elbette Sultanımızı karşıladı. Hediyeler ile birlikte yüz bin dinar takdim etti. Tebasından herkes Sultanımızın çizdiği amaç için üzerine düşeni mutlaka yapar. Bazısı yayın kirişini, bazısı da keselerin iplerini çeker.

Diyar-ı Bekr'in merkezi Amid'e vardık. Sultanımız elini surlara ve sonra da göğsüne sürdü. İnşallah bu ona da bize de uğur getirecek.

Atlarımız ve deri kırbalarımız Diclenin suyuyla doldu. Sultanımız önümüzde, güneş ve çıkardığımız toz arkamızda. Zira bir ordu asla güneşe doğru yürütülmez.

Binlerce nalın çıkardığı ses ve toz biz Türkler için sadece ses ve toz değildir. Bir sonraki cenge kadar kentisiz süren yüreklendirici bir konuşmadır. Allah yolunda olduğu zaman da bir zikirdir. Cezirenin düzlüklerine, Diyar-ı Mudar'ın kalbine varmak üzereyiz.

Cezire'nin diğer büyük suyuna vardık. Emirü'l Müminin Hattab oğlu Ömer'in emriyle, kendilerine asla fenalık edilmeyecek olan Süryaniler buraya "Burat", Araplar "Furat", Farisiler de "Fırat" der. Burada bir vakit dinleneceğiz.

Müslüman Türklerin dinlenmesi, Rum kafirleri gibi gözcüler dşında diğer askerlerin içkiden gözünün önünü göremediği bir dinlenme değildir. Babamla akınlarımda öldürdüğüm ayakta sallanan Bizans askeri, attığım okun ensesinden çıkmasını mertçe bekleyenden fazlaydı.

Bizi şerefli, hayatta ve güçlü tutanlar cengimiz, atlarımız ve yaylarımızdır. Bunlarda asla gevşeyemez, beceriksizlik gösteremeyiz. Bu yüzden dinlenirken bile talime devam ederiz.

Ahlat'tan Haleb'e giden yol boyunca, geniş Türk obalarını bu yeni memleketleri yurt ederken gördüm. Obalar, iki büyük sudan Fırat'ın doğusunda daha yoğunlar. Bu yeni memleketler inşallah tamamen bize yurt olacak.

“Oğuz ili göçünü çekip yürümediğin yol var mı? Evini tutup oturmadığın yurt var mı?”

Haleb'e 8 fersahta, El Bab'ul Buzaa'dayız. Ufakça bir tepenin eteğinde 4-5 çiftliğin olduğu bir köy. Allah'ın buranın düzlüklerine verdiği bereket, bize verdiği cesaret kadar bol. Atlılar sultanımıza gelip gidiyorlar. Belli ki Haleb'te casuslarımız zaten hazırmış.

Mekke'li müşriklerin, Allah'ın Rasulüne ve onun ashabına ettiği binbir türlü işkence ve zulümden dolayı, Rasulullah ve ashabının dinlerini rahatça yaşamak için Medine'ye hicretlerinden 463 sene sonra, Türklerin Sultanı, Sultan Muhammed, Haleb'e vardı.

Haleb'in karşısına otağını kurarken, askerlerinden ve beylerinden gür sesle Ezan-ı Muhammed'i yi okumalarını istedi. Bunu yapmasındaki maksat şehrin Şii yöneticilerine gelme sebebinin ezanı doğru şekline çevirmek olduğunu göstermekti.

Şehrin hakimi Mahmud, sultanımızı karşılamadı. Gönderdiği elçi, cuma hutbesinin Halifemiz adına okunduğunu söyledi. Sultanımız da ona "Onlar Şii ezanını okutmaya devam ettikten sonra, hutbe okumuşlar ne ifade eder? Mutlaka huzuruma gelip yer öpmesi gerekir" dedi.

Mahmud buna da yanaşmadı. Uzunca bir süredir bu diyarlarda güçlü bir ordu görülmediği ve Mısır'daki Fatimi çıbandan destek bulduğu için bu kadar cesur davrandı. Ona gerçek cesareti göstereceğiz.

Şehri sardık. Duvarların önündeki ilk çatışmada, daha yanımıza varamadan, kan ve çığlıkla yere düşen zavallılar ve önümüze bile yetişemeyen okları bize de onlara da durumlarımız hakkında epey iyi bir bilgi verdi.

Sarılmış halde iken şehrin erzağı ve suyu biteceği için kısa zamanda tekrar bir yarma hareketi yapacaklardır. Sultanımız bunu biliyor. Sadaklarımıza avlanırken kullandığımız oklardan da koymamızı emretti.

Avlanırken, kemikten temreninin iki tarafını da deldiğimiz okları kullanırız. Normal temren gibi delici değildir ama bir hayvanı sersemletecek kadar serttir. Sırrı ise havada aynı kuş sesine benzeyen ıslık sesi çıkarıp hayvanı durdurup merak ile bekletmesidir.

Bekleyerek sabit hale gelen av, artık neredeyse sofradadır.

Sultanımızın biz beylerine anlattığına göre; Haleb'in yöneticileri Şii olmasına rağmen, askerlerin ve halkın çok büyük çoğunluğu Ebu Bekr'e de sevgi ve saygı duyuyor. İnancımızın burada, gelecekte de güçlü olması için şehir kanla değil sulh ile alınmalı.

Bizlere emri, Halebliler savaşmak için tekrar dışarı çıktığında, av oklarımızı başlarının üzerinden uçurup daha önce pek cılızını duyukları ok sesini, sağır edecek kadar onlara duyurmak. Bu sesler, onların kalplerine korku salacak.

Kılıcın kılıca sürttüğünde çıkardığı korkunç sesin binlercesini kendilerini öldürebilecek oklardan ve başlarının hemen üzerinde duyunca bir süre korkudan şaşırıp sağa sola koştular. Ok yağmuru devam etti ve son askerlerde şehre geri kaçtı. Artık bizimle asla yüzleşemezler.

Kendisi için umut kalmadığını anlayan Mahmud, annesiyle birlikte bir akşam sultanın otağına gelip teslimiyetini bildirdi.Sultanımız da onu affedip geri gönderdi.Sultanımız Haleb'in sabah ezanını da dinleyip,Akdeniz'e devam edeceğimizi emretti.

"... Hayye ale's-salâh, Hayye ale's-salâh Hayye ale'l Felah, Hayya ale'l Felah Es Salet'ü Hayrun Min En'Nevm, Es Salet'ü Hayrun Min En'Mevm..."

Atlarımızı Ebü'l Hasan Kuveyk nehrinde suluyoruz ve Rum Denizi benderlerine varmak üzere Haleb' ten ayrılmaya hazırız.

Dımaşk yönüne henüz bir günlük yol aldık ki, Sultanımıza, Rumlardan elçi geldi. Elçi "Menbiç, Ahlat ve Malazgirt'in Bizans'a geri verilmesini", yoksa İmparatorun kuvvetli bir orduyla harekete geçeceğini bildirdi. Sultanımız elçiyi sert bir karşılık ile kovdu.

Sultanımıza gelen haberler de bunu doğruluyor. Çok büyük bir Rum ordusu Erzurum yönünde ilerliyor. Sultanımız ordudan bir kısım asker ile Emir Aytekin'e bu sefere devam etmesini emredip geri kalan bizler ile Ahlat'a dönmek üzere derhal harekete geçti.

Bu Rum İmparatoru ta Konstantiniyye'den kalkıp kalabalık ordularla buralara ilk defa gelmiyor. Tekrar geliyor olmasının sebebi ise Sultanımızın mülkünden hiç bir şey koparamamış ve geri dönmek zorunda kalmış olması. Allah'ın izni ile aynı olacak.

Gelirken Fırat'ı geçtiğimiz yerden tekrar geri dönüyoruz. Fırat kıyısındaki obalardan Haleb seferine giderken bize katılanlar Ahlat'a devam etmeyeceklerini, Sultan'a ganimet için katıldıklarını ve yorulduklarını bildirdiler.

Sultanımız bir mukabelede bulunmadı ve isteklerini kabul etti. Ama biz beyleri hepimiz biliyorduk ki bu cihada ve töreye büyük hilaftı. Eğer acil ve zor bir durum içinde olmasaydık Sultanımız ve biz beyleri onlara cihadı ve töreyi tekrar öğretirdik.

Her halükarda cihadı ve töreyi bilmedikleri ortaya çıkmış kişilerle böyle hayati bir mücadeleye çıkılmazdı. Bu ayrılışları da bize bir hayr oldu. Allah'a hamd olsun.

Meyyafarikin'e (Silvan) vardık. Burada Malazgirt kadısı ve bir kısım perişan Türkler gördük. Sultanımıza çıkıp olanları anlattılar. Malazgirt kalesinin aman ile Bizans'a teslim edildiğini ama kafirlerin büyük bir kıyım yaptığını ve kendilerinin kaçarak zor kurtulduklarını söylediler.

Allah, sadece Müslüman oldukları için katledilen garipleri cennetine koysun. Yine şükürler olsun ki onların intikamını da bu dünyada bizim elimiz ile aldırıyor.

Yiyecek sıkıntısı sebebiyle Irak askerlerinin terhisinden sonra orduda Horasan, Erran ve Harezm'in aslanları kaldı. Sultanımız ailesini ve eşyalarını İran'a, Nizamülmülk'e de asker gönder emrini iletmek üzere haberciler yolladı.

Acımasız kafir, bir Müslüman'a daha zarar vermesin için hızla hareket etmeye devam ediyoruz. Erzen ve Bitlis boğazını da fırtına gibi geçtik. Türklerin bu yeni diyarlardaki kalbi olan Ahlat'a çok az kaldı.

Atlarımız için gerekli bir mola verdik. Sultanımızın imamı mübarek şeyh Buharalı Ebu Cafer Muhammed bize yol boyu yaptığı gibi nasihat ediyor. Gerekli olan savaşı yapıyor olmak beni rahatlatıyor. Kalplerimize sekine veren Allah'a hamd olsun.

Tekrar yola koyulmak üzereyken, epey çevik ve heyecanlı bir haberci çıka geldi ve Sultanımızın önüne çıktı. Ahlat garnizonu komutanı yiğit Sunduk'un selamını ve hürmetini sunduktan sonra anlatmaya başladı:

"Sultanım, Malazgirt kalesinde insanımızı kılıçtan geçiren Allah'ın lanetlileri Bizanslılar, aynı zulmü Ahlat'ta da yapmak istediler. Allah'ın nusreti, dağlık arazinin faydaları, bozkır savaş taktiklerimizin üstünlüğü, Selçuk'un evlatlarının maharetiyle ilk öncülerini perişan ettik. Bunun üzerine gelen diğer kuvveti de aynı şekilde yok ettik. Artık asıl ordularının gelmesi an meselesi. Bu, üstesinden gelebileceğimiz bir şey değil. Emriniz üzere, size tabi bölgelerden 10.000, devletimizin ve beylerimizin hazırladığı 40.000 atlı asker hazır. Öncülerin Rus reisi ve büyük haçları da elimizde. Bize tevfik veren Allah'a şükürler olsun."

Allah u Ekber. Allah seni iki cihanda aziz kılsın yiğit Sunduk. Haber ordugahımızda yayıldıkça tekbir ve hamd sesleri dağları inletti. Allah'ın dini için, cihad üzere olan at üzerindeki bir Türk'ten daha çok kim çabalıyor olabilir?

Ahlat'a vardık. Alplerimiz Sultanımızı savaşlarda attıkları çığlıklarla karşıladılar. Şükürler olsun ki düşmanın sayıca üstünlüğü onları korkutmamış. Sultanımız, Sunduk'u tebrik ettikten sonra, ele geçirilen o büyük haçı bir zafer alameti olarak Bağdat'a, Halifemize gönderdi.

Malazgirt kalesinde yapılan zulmün intikamının çok küçük bir parçası olarak da, ele geçrilen savaş reisinin burnunu kestirdi. Bu önemli vakitlerde, hem Müslümanları korumak hem de intikamımızı almak bundan çok fazlasını gerektiriyor. İnşallah bunu da başaracağız.

Artık sayıca az olmadığımızdan, alplerin ve atların su ihtiyaçlarını karşılamak, hem de savaşta bize faydalı olabilecek mıntıkaları önceden elde etmek maksadıyla, Ahlat ile Malazgirt arasındaki Rahve isimli ovaya hareket ettik. Ordugahımızı buraya kurduk.

Sultanımız, biz beyleri ile yaptığı istişareden sonra, Halifemizin elçisi ile emir Savtekin'i son bir kez Rum İmparatoruna yolladı.Görünüşte amaç anlaşmak olsa da, aslında düşman ordusunun durumunu tepit için gitmişlerdi. Biz beyler de alplerimizin talimine devam ediyoruz.

Elçilerimiz geri döndü. Sultanımızı ve bizi selamladıktan sonra, Savtekin anlatmaya başladı: "Sultanım, Rum ordusu anlatıldığı üzere bizden çok daha kalabalık. İçerisinde bir çok milletten asker var. Hepsini bir araya getiren ise Müslüman kanı ve ganimet hırsıdır ...

Çünkü bu kadar kişi, ganimet harici bir amaç ile toplanamaz. Çok milletten olmaları onların idarelerini zorlaştıracaktır. Her milletin reisi kendi isteğini yapmak isteyebilir. Bu, ordularının sağlam olmadığının işaretidir. Bizim için de mutlak bir zafer fırsatıdır."

Savtekin, çoğu bey gibi, iyi bir komutan ve savaşçıdır. Yayı ile nişan alırken pür dikkat kesilir, bu görevinde de düşmanı öyle gözlemiş. Savaştan önce aralarına nifak sokmak, bize savaşı kazandırabilir. Bu düşüncemi Sultanımıza anlatacağım.

Halifemizin elçisi İbn Mahleban sözü aldı; "Rum Meliki bize en başından beri yüksekten baktı. Anladığım şu ki, bizim korkudan görüştüğümüzü düşündü. Kendisine ordusunu da alıp topraklarımızdan gitmesini söylediğimizde bize 'ben, bu üstün ve kudretli duruma, pek çok para ve çaba sarfederek eriştim. Barış ancak ve ancak Selçuklu başkenti Rey'de yapılacaktır. Ben, İslam ülkelerine, kendi ülkem gibi hakim olmadan asla geri dönmeyeceğim' dedi. Sonra, 'İsfahan mı güzeldir, yoksa Hamedan mı?" diye sordu. Ben, İsfahan diye cevapladım.

Kafir devam etti, 'Hamedan'ın çok soğuk olduğunu haber aldım, bu bakımdan biz, İsfahan'da kışlayacağız, atlarımız ise Hamedan'da kışlayacaklardır' dedi. Ben de 'Hayvanlarınız Hamedan'da kışlayabilirler, ama sizin nerede kışlayacağınızı bilemem' dedim."

Araplar sözlerini, bizim, yaylarımızı kullandığımız maharette kullanırlar. İnşallah atları, alplerimizin ganimetleri olarak Hamedan'a gidecekler.

Savaş, artık kesin. Otağdaki herkes bunu kendi kulağıyla duydu. İmam Buharalı Ebu Cafer Muhammed Sultanımıza döndü ve tebessüm ile: ”Sultanım, sen Allah’ın diğer dinlere üstün kıldığı İslam dini için savaşıyorsun, bu sebeple İslam ülkelerindeki camilerde bütün hatiplerin Müslüman halkla birlikte senin için dua edecekleri Cuma günü, öğle namazı sırasında, düşmana saldır. Ben, yüce Allah’tan, zaferi adına yazmasını umuyorum.” dedi.

Hepimiz dua ederiz, ama Sultanımızın imamı, duanın nasıl ve ne zaman edileceğini hepimizden daha iyi biliyor. Allah ondan da, arkasında namaz kılanlardan de razı olsun.

Halifemiz Kaim Biemrillah da, Cuma namazında bütün İslam ülkelerinde minberlerde okutulmak üzere bir dua hazırlatıp, bunun haberini ve duayı Sultanımıza ulaştırdı.

Sultanımız da bu hutbe duasını herkesin onunde okuttu.

Yüksek bir ovada, sabah vakti, bulutların henüz yerden kalkmadığı bir vakitte etrafa bakıldığında her taraf buğulu görünür ve beyazdan başka bir şey görünmez. Otağda buğu yok ancak gözlerim dolan yaşlardan dolayı bir şey göremiyor. Allah, ümmetimizi şereften ayırmasın.

Bundan sonrasını tarih yazdı. Sultan Alparslan Muhammed Han, Malazgirt'te büyük bir zafer kazandı ve Anadolu'yu İslam'a açtı ve Türklere yurt yaptı. Allah ona ve askerlerine rahmet eylesin.

19 Ağustos 2020

Unutursak kalbimiz kurusun mu?

 

Dünya hayatı insan için bir hayıflanmadan ibarettir; uzun ya da kısa, sıklıkla ya da nadiren, ama hep bir hayıflanma. Hep bir eksiklik duygusu vardır bu hayatta, eksik olan ve nedense ne malla, ne saltanatla ne de evlatla tamamlanamayan, bitirilemeyen bir eksiklik.

Bir vadi dolusu altını olanın, bir o kadarını daha isteyeceğini; bir futbol takımı kadar evladı olanın da, bir o kadarını daha isteyeceğini; bir koca dünyaya hükmedenin de, bir o kadarını daha isteyeceğini; insan oğlunun gözünü bir avuç toprağın doyuracağını biliyoruz. Bilmemiz bunu değiştirebileceğiniz anlamına gelmiyor tabi.

Biz daha neler biliyoruz ama öyle bilmek; fıtratımızdaki eksiklikleri, bizi biz yapan, insan yapan aksaklıkları ve hasretlikleri bitirmiyor. Hep bir şeylere hayıflanarak geçiyor ömrümüz. Geçip gittiğini bile bile, çaresiz seyrediyoruz ardından hayatın, hayatımızın.

Gençlik çağlarında suyun akışına karşı kürek çekmek yiğitlik gibi geliyor insana, zamanla geçiyor bu his ve artık akışa bırakmak daha doğru ve güzel geliyor, ya da daha kolay. Ancak yapmak isteyip yapamadıklarımız bir yanımızda bir boşluk olarak kalıyor. İşte o boşluğa nefes üflemeye hayıflanmak diyorum.

Nefesle boşluk dolar mı? Sanmam ama son nefesimize kadar bir boşluğu doldurmak için üflemeye devam edeceğiz. Bunda da bir beis yok, yeter ki kendi nefesimizle şişirdiğimiz boşluk bir balon gibi bizi uçurmasın.

Kendi boşluğunun balonuyla uçmak, çoğumuza onur kırıcı gelir oysa, tabi böyle söyleyince hoşlanılacak bir şey değil. Ama çoğu zaman nefislerimiz boş bir balonun ardından uçmaktan mutlu oluyor ya işte asıl sorun burada.

E tabi, nefis bu. “Bir boşluğun peşinden gidiyorum, ayaklarım yerden kesildi” diyecek değil ya! Mantıklı bir izahat, tatmin edici bir sebep, geçerli bir mazeret buluyor. Hiç ama hiçbir şey bulamasa; elimden gelen budur deyip çekiliyor kenara, yok kenara değil yukarılara.

Başarısızlığından da kendine bir övgü çıkartabilmek, herhalde sadece insana has bir meleke.

Ahirette ise bütün sorular cevaplanır, bütün istekler karşılanır, gözü de gönlü de doyar insanın. Dünyadayken doldurulamayan bütün boşluklar dolar. Bütün eksiklikler tamamlanır.

Neresinde olduğu fark etmez, ister cennetinde ister cehenneminde olalım; kimsenin bir sorusu, isteği kalmaz. Meraklar biter. Şüpheler cevaplanır. Karşılıklar alınır.

Bir tek hayıflanmalar bitmez ahirette, cennete giden, “neden daha yüksek mertebeler elde edemedim” diye hayıflanırken; cehenneme giden, “neden buraya gelecek işler ve arkadaşlar edindim” diye hayıflanır durur.

Hayıflanmak belki de azabın en ağırlarındandır. İnsanı dünyada en çok sarmalayan hissin ahirette de yakasından düşmemesi ilginçtir. Şartlardan ve şahıslardan bağımsız, illa bir hayıflanacak noktamız olacak demek ki.

Belki bundan yola çıkarak, yetişemediklerimiz için helak olmaya gerek olmadığı sonucuna varabiliriz. Elimizden gelmeyecek pek çok iş olacağını, hayıflanarak bir ömür tüketebileceğimiz gibi, bu gerçeği sükûnetle kabullenip, yola öylece devam edebilmenin daha hayırlı bir seçenek olacağını düşünebiliriz.

Dünyada elimizin ermediği, gücümüzün yetmediği çok ağır zulümler yaşandı. Çaresiz seyretmekten ve aslında “unutursak kalbimiz kurusun” derken, olacak bir şeyden bahsettiğimizi fark edebiliriz. Unutmasaydık bu hayıflanmalarla nefes almak mümkün olmayacaktı.

Unutmak ve bazı dünyalık meşgalelerle kendini avutmak oldukça insani bir durum. Acılardan ve hüzünlü hatıralardan ibaret değil hayat ve tabii ki, umarsızlıktan ve vurdumduymazlıktan da ibaret değil.

İkisinin arasında dönüp duran bir köşeli yaşamaktır hayat.

Hüzünler ve sevinçler arasında dönerken, her çarpmada bir yerinden bir parça kopar hayatımızın ve zamanla darbelere dayanıklı, köşeleri yontulmuş ve aslında çarpışmalardan kaynaklanan bir pırıltısı olan, az köşeli bir yaşamak kalır elimizde.

Nehir kenarlarındaki pırıl pırıl ve rengarenk taşlar gibidir hayat; zamanın akan suyunun yonttuğu ve parlattığı taşlar gibi. Direnen sürüklenebilir ve köşeleri bir yerlere takıldığı için yolculuğu aksar sadece. Toprak gibi yumuşaklık hiçbir işe yaramaz, suya karışır çamur olup akıp gidebiliriz.

Bakanın gözünü incitmeyen, dokunanın elini, basanın ayağını, tutanın parmağını incitmeyen bir parlak ve kaygan taş. Çok ütopik ya da baya mistik bir benzetme gibi duruyor farkındayım. Ne ki zaten hayatın nehir kenarlarında sadece parlak taşlar değil, sivri kayalar ve çamurları suya karışan topraklar da var.

Hayatın bize sunduğu rolü beğenmiyorsak değiştirmemiz bazen mümkündür. Bunu fark eder ve yolunu bulursak ne ala. Yoksa akıp gidiyor zaman ve biz bir yerinde duruyoruz.

 

15 Ağustos 2020

Sen de haklısın

 


Hepimiz için kaderin devasa nehrindeki seyahat devam ediyor. Su akıp yolunu bulacaktır. Eşyanın tabiatı böyle; eskiyip dökülmek, kuruyup büzüşmek, eğrilip bükülmek ve sonunda toprağa karışmak!

Kuruyan yaprağa, solan çiçeğe sorsan, o da haklıdır gidişatında…

Nasreddin Hoca merhumun dediği gibi; “sen de haklısın”.

Ve fakat, bu kadar haklının olduğu yerde, hakkın gerçekten tespit ve tayin edilmesi mümkün görünmüyor.

Herhangi bir işte, nihai hakkın tespitini bize bırakmamak gerektiğini, hakkın bize bırakılamayacak kadar “ali” bir mesele olduğunu, böylelikle bihakkın anlamış bulunuyoruz. Bilmem kaçıncı kere.

Herkesin hakkı ve hakkı bulma yolu, kendine iyi ve doğru olsa da; biz Müslümanların, üzerinde tartıştığımız ve anlaşamadığımız, daha da önemlisi hakkı ve adaleti, teslim ve tesis etmek istediğimiz konuyu, İslam’a götürmek ya da zaten içinde yaşadığımız İslam’ın hükmünü ortaya koymak ve böylece sorunları çözmek, anlaşmazlıkları bitirmek, hakkı teslim ve adaleti tesis etmek gibi bir ayrıcalığımız var.

Bu ayrıcalığı kullanmayan Müslümanı, Allah(cc) dünyada rezil, ahirette zelil eder!

Ayrıcalığımızın farkında olmak ise ayrı bir marifet konusu oldu artık. Ortalığı kelimelerden kılıçlarla kelle uçuran, büyüklü küçüklü cengaverler aldı. Yetisini ve yetkisini bilip, kabullenip de ona göre söz söylemek ya da susmak, az bulunur mücevherler mesabesinde değer kazandı.

Her konu gündeme malzeme oldu, her hassasiyet tarafgirliğe kurban edildi.

İnsanlar hakkı ve hakikati, kendinden olanın ağzına verdi. Yalanı ve sahteyi rakibinin sırtına vurdu. Erkekler ve kadınlar, yaratık değil ilah ve ilaheler olma derdine düştü.

“Ben Müslümanlardanım ve boynum şeriatın hükmü karşısında kıldan incedir” diyebilmek, ya bir ayıp görüldü ya da bir günah!

“Hakikaten ben neyi savunuyorum ve neyi reddediyorum” diye sorgulamak için akıldan daha fazlası gerekir oldu.

Neyin davasındayız sahi?

“Bezmi Elest” sözleşmesinden daha değerli ve önemli bir söz, bir dava, bir mücadele olabilir mi?

İnsan; ekmeğinin peşinde koşar, malının ve canının tasasını taşır, neslinin ve dininin muhafazası için savaşır, aklını başında tutmak için yaşar. Dava ise, fıtratın getirdiği ve imanın yüklediği haktır ve o hakkın davasını güder.

Gerisi, kuru kavgadır!

Boş iştir.

Kendine ve yanındakilere hatta karşındakilere yazık etmektir.

09 Ağustos 2020

İnsanın değiştirme sevdası

 

Elindekiyle yetinmek erdemlerin en değerlilerinden olsa da, en az rastlanan mücevherler gibi aranır ve zor bulunur bir haslet olarak, günümüzün kayıp listelerinde ilk sıralarında duruyor.

İnsan; değiştirmeyi, yenilemeyi, daha fazlasını elde etmeyi, gözünü doyurmayı, elindekini artırmayı, çoklukla övünmeyi marifet saymaktan, kendini beğenmek ve kendini her şeye layık görmekten hiç vazgeçmiyor.

Dünyaya, dünyayı değiştirmek için gelmiş olmakla; dünyasını değiştirmek gibi bir kaçınılmaz sona doğru gitmek arasında kaldığı halde, sürekli bir değiştirme sevdasıyla çırpınıp duruyoruz. Herhalde fıtratımızdaki kodlarda dünyayı değiştirmek kısmını, dünyadan ayrılmak ile dünyadaki her yolu ve imkanı elde ederek, değiştirmek gibi bir tabire dönüştüren bilinç altımızda bir nehir akıyor.

Ne ki; pek çok nehir gibi, bu bilincimizin altından akan nehre de, muhtelif kanallardan iyi ve kötü, temiz ve pis, akıntılar ve atıklar karışıyor.

Değiştirme sevdamızın doğal sonucu olarak yani sevda dediğimiz iç karartısının insanın hayatındaki en değerli şeyler sıralamasını alt üst eden ve bilincin kazanının dibini tutturduğu için karartısını oradan alan, bir köreltme etkisinden dolayı, ne yaptığını ve niçin yaptığını da çoğu zaman sorgulama ihtiyacı duymuyoruz.

Üzerinden yıl geçtiği için hiç kullanmadığı koltuk takımını değiştirmek isteyen kadınlarla alay eden akıllı ve entel kafalarımızın, üzerinden henüz yıl değil ay bile geçmemiş birtakım fikirlerini, hedeflerini, hayallerini değiştirmekten hiç gocunmaması da değişim sevdasının karartısının gözlerimizin ve gönüllerimizin üstüne çektiği perdeden olabilir.

Hiç kullanmadan, hiç denemeden değiştirmek; ne büyük bir lüks aslında değil mi?

Mümkün olsa beyinlerimizden başlayarak bazı organlarımızı değiştirmek isterdik. İmkanı olanların yaptığını da duyarız ya, pek verimli olmuyor. Başkasının emrine amade kılınmış bir parça toprak neticede; bir diğerine yar olmuyor genelde.

Biz ona kalp desek de, beyin deyip kendisiyle övünsek de; neticede birkaç kiloluk toprak parçasından bahsediyoruz. İnsan dediğimiz de, bu topraktan imal edilmiş, neredeyse hiçbir canlının yemek bile istemediği et parçalarından ibaret bir varlık değil iyi ki…

Tabi gıybet ederken yediklerimizi saymazsak!

Değiştirme sevdası diyorduk, insanın kaçınılmaz sonunu kendine hayat tarzı yapmasına benziyor biraz da.  “Madem bu dünyada kalamayacak ve sonunda dünyamı değiştireceğim; gelişim ve gidişim bir değiştirme mecburiyetinden ibaret, öyleyse ben de elime geçen her şeyi değiştirmeyi kendime gaye edindim.”

Başarısız olunca, kızar hatta strese gireriz. Maddi durumumuzu değiştirmek için yaşar, maneviyatımızı da mümkün olsa evliya kalitesinde yükseltiriz. Bunda bir mahsur yoktur tabi, hiç değilse manevi kısmı dünyamızı değiştirince bir işe yarayacaktır.

Acaba değiştirmekten vazgeçebilir miyiz? Pek sanmıyorum. En azından kendi adıma bunca yıldır gözlemlediğim kadarıyla vazgeçemiyoruz. Farkında olarak ya da olmayarak birçok derdi başımıza açan bu sevdadan, mecnun gibi vazgeçemiyoruz.

İnsanları ve şartları değiştirmekten vazgeçemiyoruz madem; bunu böylece kabullenip, farkında olarak yaşamaya, kontrollü bir değişim hasletine dönüştürmeye çalışmaktan başka bir yol da bilmiyorum.

04 Ağustos 2020

Bir katil kolay yetişmiyor!


Kurban bayramından yeni çıktığımız için hemen hepimize tanıdık gelen bir vakıadan bahsedelim; bir cana kıymaktan, birinin ölümüne sebep olmaktan yani. Çoğumuz artık kurban bile kesemiyor. Yürekleri elvermediği için, bu ibadeti vekalet gibi bir alternatifle uygulayan ve kendileri yerine getiremeyenleri elbette normal karşılıyoruz.

Bir zamanlar herkesin belinde kılıçla gezdiği, savaşların öyle düğmelere basılarak değil, topuzlarla kafatası parçalanarak yapıldığı günler vardı. Düşman öldürmek sıradan bir işti ve hatta önemli bir marifet ve maharetti.

Çevremizde yaşanan onca savaşa ve katliama rağmen, bizim bir nevi korunaklı beldelerimizde güven içinde yaşamaya devam edebiliyor olmamız belki de bizi bu gerçeklikten uzak tutuyor. Askerliklerini dağlarda terörle mücadele ile geçirenler haricinde çok az insan ölüm ve kan görür. Trafik kazaları istisnai bir durum ve konumuzun dışında.

Şimdilerde kurban kesmeye cinayet diyenlerin de olduğu bir dünyada yaşıyoruz. Daha düne kadar kulak kesmek ve kolye yapıp boynuna takmak yaygın bir batılı adetiyken, artık batı hayranları ibadet için hayvan kesilmesini cinayet olarak görüyorlar. Tabi görmedikleri insan katliamlarını yüzlerine vurmaya gerek yok. Nasılsa yine de görmeyecekler.

Peki bunca naif ve hassas bünyenin bulunduğu toplumumuzda kadınları, çocukları ve erkekleri kim öldürüyor? Nereden geliyor bu katiller? İthal ürün mü bunlar? Topraktan mı yetişiyorlar? Bir film setinden mi kaçtılar? Uzaydan mı indiler? Tamamının cevabı aynı olan saçma bir sürü daha soru sorabilirim.

Bu katilleri biz yetiştirdik!

Toplumumuzu ayakta tutan ahlak kurallarını tahrip ederek, neslimizi koruyan aile kurumunu dağıtarak, imanımızı koruyan haya ve edep duygularını yırtarak, hürmet ve muhabbetin içine çağdaş birtakım formüllerle yapılmış zehirler katarak, biz elbirliği ile bu katilleri yetiştirdik.

Her devirde vardı kötülük ama biz kötülüğü saygıdeğer bir konumu oturttuk, ardından da saltanatına kızıyoruz. Bütün marifeti şaklabanlık etmek ve belden aşağı şakalar yapmak olan adamları, adam yerine koyup alkışladık; bütün marifeti edepsizlik etmek olan kadınları saygın şahsiyetler olarak pazarladık; gün geldi onların normalleri bütün topluma sirayet edince feryadı bastık ama iş işten çoktan geçmişti.

Çocuklarımızı televizyonlar ve internet eğitiyor. Doğrularını ve ahlaklarını tayin edenler, yapımcı ve senaristler oldu.

Kadın dövmeyi bu ülke televizyonlardan öğrendi!

Cinayet işlemeyi, hırsızlık yapmayı, içki içmeyi medya öğretti bu halka. Sonra zıvanadan çıkanların haberlerini yaptı. İlk sayfalarda da değil, üçüncü sayfa haberleri dedi bunlara.

Şimdi sözleşme tartışmaları devam ediyor. Kalsın ya da kaldırılsın diyenlerin tamamı cinayetlerden rahatsız aslında ama çözüm yolunda anlaşamıyorlar. Hatta çözüm yolu teklifi bile yok ortada.

Oysa sözleşmeler ya da anlaşmalar, yazılı kanunlar yahut sözlü gelenekler, ne tek başına sebep ne de tek başına sonucu etkileyecek bir değişim olabilir. İstanbul sözleşmesi yokken de cinayetler vardı, varken de işleniyor. Kaldırıldıktan sonra da devam edecektir.

Bir sözleşme ile cinayetlerin duracağına inanan aşırı saflıkla, o sözleşme kaldırılınca aile ve nesil kurtulur zanneden aşırı saflık terazide ayrı kefede dursalar da aynı ağırlıktalar.

İnsanoğlunun dünyayı ve kendini getirdiği nokta, neredeyse 100 yıldır devam eden bir merhametsizlik ve sapkınlık sarmalı oldu. Özellikle medya ve devamında internet ile normalleştirilen rezaletlerin faturasını ödüyoruz. Geri dönüş kolay olmayacaktır.

Geri dönüş, gericilik gibi geliyor kulağa tabi; ancak ahlaka, edebe ve medeniyete dönüşten bahsediyorum. Geçmiş, güllük gülistanlık değildi elbette. Geçmişin gülünü ve gülistanını alalım madem, bugünün çok bilen, çok duyan ve çok gören ileri zekası ve ileri teknolojisi ile birleştirip bir şeyler sunalım.

Bu katilleri bizim yetiştirdiğimizi kabul ederek başlayabiliriz. İslamcısı, solcusu, seküleri ve dindarı ile hepimizin emeği var bu toplumda. Bu katiller, gökten zembille inmediler sonuçta, sizin ve bizim bahçelerimizde yetiştiler. Gübre diye zehir dökenlere de biz izin verdik.

Ortada topyekun bir halkın ahlak ve medeniyet anlayışını değiştirme süreci var. Biz bu sürecin kurbanlarının cinayet işlemelerini konuşuyoruz. Daha neler işleyecekler Allah bilir…

27 Temmuz 2020

Taş yerinde ağır


Adalet ve dürüstlüğün alametinin doğru tartmak olarak görülmesi boşuna değildir. Neticede ahiret aleminde de bir tartının kurulacağına olan iman ve hatta korku bizi düzelten, kontrol eden ve kararlarımıza yön veren bir bilgi olarak sinemizde yer almaktadır.

Bilincimizin altında ve üstünde, önünde ve arkasında, sağında ve solunda bu gerçeklikle yoğrulan ruhumuzun; dünyaya bakışında da hep bir terazi gibi denge gözetme, almak ya da satmak için tartma, sevmek ya da kızmak için mukayese etme, beğenmek ya da yüz çevirmek için ölçüp biçme hasleti vardır.

İyiliğin salt iyilik olması yetmez, bir terazi kefesine koymak isteriz. Kötülükte öyle, kötülük olması tamam ama acaba ne kadar kötü diye bir mukayese etme ihtiyacı ister istemez duyarız.

İyiliğin kendinden öncekilere izafesinde gururlarımız için bir beis yoktur, zira iyi bir yol açanların ardından ve izinden devam etmekten kimse gocunmaz. Tabi, illa da ben bir yol açtım, sevdasına düşecek kadar mağrur değilse.

İyilerin ve iyiliğin, yan yana veya peş peşe gelmesinden, sadece daha anlamlı, daha güzel ve daha büyük bir iyilik oluşur. Kötülük için de aynı olsa da; kötüler kendilerini pek kimseye izafe etmek istemezler. Kötülüğün gurur duyacağı bir geçmişi olmaz çünkü!

Ancak bu temel üzerine bina edilen iyilik ya da kötülüklerin sayısal değerlerini karşılaştırmanın yanlış olacağı hemen her bakımdan bellidir. Tarihin öyle bir noktasında, öyle bir anda, öyle bir adam, öyle bir iyilik yapar ki; kendisinden sonra gelecek hiç kimse, yapacağı hiçbir iyilikle onunla boy ölçüşemez. Bu gibi iyiliklerin üstüne, bir iyilik anlayışı, bir iyilik örnekliği inşa edilir ve insanlık için, Müslümanlık için örnek olur, rehber olur. Ondan sonra geleceklerin yaptıkları ve yapacakları iyilikler ona izafe edilerek değerlendirilir.

Yalancı peygamber tarafından, işkence ile şehit edilen Habib bin Zeyd(r.a.) için varid olan hadiste, kendisinin “Ya-Sin sahibinin ecrine ulaştığı” ifade edilirken, Habib bin Neccar(r.a.)’a izafe edilmesi, onun zamanında gösterdiği iyi duruşun ve iyiliğin örnekliğinin liderliğindendir. İkisi de can vermiştir, onlardan başkaları da canlarını feda ettiler ve edecekler ama demek ki bu alanda mihenk olacak kadar büyük bir iyiliktir onun yaptığıdır ve kıyamete kadar benzerleri ona izafe edileceklerdir.

Aynı şekilde, kıyamete kadar gelecek bütün zalim, zorba ve sapkın idareciler bir yönleriyle firavuna izafe edilirler, zengin azgınlar Karun’a, onları silahlarıyla koruyan ve hizmetkarlık eden askeri liderler de Haman’a.

Bunları hatırlatmaktan maksadım, sonradan gelenlerin yaptıkları ile öncekilerin örnekliklerinin teraziye konulduğunda ağırlığın elbette öncülerde olduğunu ifade etmekti.

Tek farkla ki, henüz kendini firavuna izafe eden bir zalim çıkmadığı gibi, malıyla azgınlıkta ileri gittiği halde kendini Karun’a izafe eden zengin de çıkmadı, ilmiyle dini oyuncak edindiği halde hiçbir sapık bilgin kendini Bel’am’a izafe etmeyecektir.

İyilikle kötülük arasında en temel farklardan biri de budur. İyiliğin temelleri bilinir, örnekleri açıkça sahiplenilir, onlardan olunmakla onur duyulur. Kötülüğe gelince; kökleri inkar, örnekleri görmemek, rezalet benzerlikleri unutmuş gibi davranmak, tek yumurta ikizi gibi benzediklerini inkar etmek hatta lanetlemek sıradan sıfatlara dönüşmüştür.

İyilik ve kötülük, yapıldıkları zaman ve yer ile değer kazanırlar. İyilikleri benzeterek beğenmek mümkünse de teraziyi koyup ağırlıklarını tartmak anlamsız olur. Kötülükleri benzer yanlarıyla tanımak mümkün olsa da, ağırlıklarını tartmak gereksiz olur. Herkesin acısı kendine ağır gelir, her taşın yerinde ağır olmasının bir açısı da budur; iyilik ve kötülük de yerinde ağırdır ya da hafif. Bir zaman sonra çıkıp, bugünün şartlarında geçmişin iyilik ve kötülüklerini tartmak yanlış olur, yanıltıcı olur.

İşte tam da bu yüzden, bizden öncekiler hakkında ve yaptıkları hakkında konuşurken, değerlendirme yaparken veya överken ya da eleştirirken, şartları ve zamanı, zemini ve ortamı mutlaka aklımızın bir kenarında tutmak durumundayız.

Yoksa, küçük grup bir akıncının, Tuna boylarında devriye attığını, cümle batılıların onların korkusuyla yerlerinde çakılıp kaldıklarını anlamak için kendimizle mukayese etmemiz, moralimizi fena bozabilir.

Aynı şekilde, o akıncıların nasıl bir devir sonra buhar gibi uçup gittiklerini ve Tuna’nın nasıl yüzyıllar sonra batıda işçi olmak için, boynu bükük torunları tarafından geçilirken tersine aktığını hatırlamak keyfimizi kaçırabilir, kaçırmalıdır.

Tarihi olayları ve şahsiyetleri, komşumuz ya da iş arkadaşımız hakkında değerlendirme yapar gibi okursak, okuduğumuzdan ne biz bir şey anlarız ne de bizden sonra gelecek nesiller…

22 Temmuz 2020

Durduralım tamam ama nasıl?

Kabil, Habil’i öldürdüğü günden beri yeryüzünde, insan eliyle insanın öldürülmesi anlamına gelen cinayetler işleniyor. Başka tür ve yollarla da işlenenlerin varlığını bir kenara bırakıp, önce insanı konuşmamız elbette varlığın en değerlisi olmasındandır.

Zulmün en acı meyvesidir cinayet; canına mal olduğu insanın hesabının sorulması, hem sevenleri hem de toplumların huzuru için olmazsa olmaz yoldur. Katillerin, vicdanları ferahlatan bir ceza almadığı yerde, başka hiçbir şey açılan yaraya merhem olamıyor. Hesabı sorulmamış cinayetler, açık yaralar gibidir; hem yanmaya devam eder, hem de her türlü mikroptan etkilenmeye.

Sebepler ve sonuçlar, yer ve zamana göre değişse de, sonuçta ölen bir insan olduğundan, katilin cezası verilse de geri gelme ihtimali bulunmadığından, geride kalanları en çok yaralayan gidiş şekli olarak kayıtlara geçişin adıdır, cinayet.

Katilin cezalandırılması, eğer maktulün yakınları af yolunu tutmazsa, intikam yolunun da kapanabilmesi için yegane çaredir. Cezanın şekli ve miktarı, hem maktulün sevenlerinin intikam arzusunu köreltmeli hem de olası katil adaylarının bu cürmü işlemeyi düşünürken ellerini titretmelidir.

Can davasının sonucu ancak canla ödenebilir ve bu kan davasını engellemenin de kesin yoludur. Ancak adalet sistemlerinin çalışma şekli ve yaşanan toplumun dinamikleri günümüzde bu cezanın adaleti temin etmesini tartışılır kılmıştır.

Tartışılan her doğru, yanlışların setlerini açmak anlamına geliyor. Doğruda gösterilen tereddüt ve olası suiistimaller endişesiyle iptal edilmesi, telafisi mümkün olmayan boşluklar açıyor.

Her ne ceza verilirse verilsin, cinayetlerin önünü tamamen kesmek mümkün olmasa da; cinayetlerle açılan korku ve endişe yolunun kapatılması, örnekliğinin engellenmesi ve kısasının alınması sonucu intikam duygularının körelmesi, büyük kişisel ve toplumsal menfaatler olarak bilinmelidir.

Bugün için toplumumuza İslam şeriatının/hukukunun cinayetler için öngördüğü kısas cezasını teklif etmemizin bir değeri olmayacaktır. Zira fıkhi detayları ve özellikle sistem olarak önleyici tedbirleri ve kapsamlı terbiye ve eğitim süreci olmadan sadece ceza kısmının alınması, yaptığımız işin doğru olsa da yeterli olmasını sağlamayacaktır.

İslam’ın toplumsal doğruları, fıtratın gereğidir. Uygulandıklarında normal insanların tamamı için gereken adalet ve emniyet duygusunu temin ederler. Parça parça alınmasında bile insanların uydurduklarından çok daha verimli olacağında şüphe yoktur. Ancak adına İslam denilmesi ya da şeriat böyle denilmesi yanlış olur. Sadece İslam’dan bir parçadır o, tamamı değil.

Aksi bir durumda, sadece ceza hukukunun alınması ve neticelerin başarısızlık olması ihtimalinde, insanların her bakımdan fıtrata uygun ve mükemmel bir toplum yönetim biçimi olan İslam hakkında olumsuz düşünmelerine yol açacaktır. Bu vebalin altına girmek akıl karı olmaz.

Geldiğimiz noktada, işlenen cinayetlerle ilgili toplumsal bir infial yaşanıyor. Özellikle, fiziksel olarak savunmasız ve zayıf halka olan kadın ve çocuklara yönelik cürümler, hemen herkesin içini yakıyor. Ancak kimse -engel olmak için- cinayetlerin sebeplerini konuşmak istemiyor. Cinayete giden yolları nasıl kapatırız diye düşünmek istemiyor.

Sadece kadın cinayetlerinin değil erkek cinayetlerinin de aynı derecede yürek yakıcı olduğu gerçeğini nedense kabullenemiyoruz. Öldürülen erkekse daha az acı çekilmiyor. Ayrıca kadın ve çocuklar için üzülmek bir erdem ise, öldürülen her erkeğin ardından yanacak kadın veya çocuklar da olabiliyor.

Cinayetin kurbanının ırk, cinsiyet veya başka bir yaklaşımla farklı görülmesi de ayrı bir cinayettir. Bazı cinayetlerin daha çok üzüntü verici olması anlaşılır ve normaldir ancak katilin mutlaka eşit yargılanması gerekir.

Konu katilin cezası olduğunda, kimse nasıl bir ceza olursa korkutucu/caydırıcı olur bilmek istemiyor. Neticede insan eğitilerek bazı kötülükleri terk edebilen bir varlıktır. Ancak bazıları eğitilemiyor ya da eğitilse de bir sebeple bir anda canavara dönüşerek, sadece cinayet işlemekle kalmayıp, dehşet verici işkenceler de yapabiliyor. Bunları durdurabilme ihtimali olan tek şey, alacakları cezanın korkusu olacaktır. Korku, en gerçekçi ve etkili insan duygusudur.

Gündeme gelen ve her normal insanın vah ettiği, maktule acıyıp katile lanet ettiği her olayda, içi boş çağrılarla ortalıkta gereksiz bir gürültü çıkarılıyor ve birkaç gün sonra o da bitiyor. Sebepler ve sonuçlar üzerinde konuşup çare üretecek, topluma uygun ve etkili olabilecek acil eylem planları yapacak, gerekli cezai değişiklikleri konuşacak kimse kalmıyor.

Bir sonraki vahim olaya kadar, çoğunlukla olanları unutup hayatımıza devam ediyoruz. Ölen öldüğüyle kalıyor, yakınlarının acısı yüreklerinde büyüyor, katiller korunaklı cezaevlerinde beslenip bir sonraki afta büyük ihtimalle sokağa salınıyor.

Bu gömlek bize dar geliyor. Avrupa uyum yasaları ya da İtalyan ceza hukuku ile İsviçre medeni kanunu bize çare olmuyor. Doğulu kafasıyla batılı gibi yaşanamıyor, batılı kafayla da doğuda yaşamak zordur herhalde;  çare her toplumun yapısına uygun kurallara tabi olmasında, arada kalan eziliyor, bizim gibi…

Evet, -kesinlikle ve mutlaka- kadın ve çocuk cinayetlerini durdurmamız gerekiyor. Çocukları ve kadınları korumamız gerekiyor. Bunları bütün kalbimle söylesem de, neticede pratikte bir etkisi olmuyor. Yaşananları durduracak ve gidişatı etkileyecek olan, karar verme merciinde bulunanların, toplumun ihtiyaçlarına göre bir düzenleme yapmaları olacaktır.

Sözleşmeler ya da anlaşmalar, yazılı kanunlar yahut sözlü gelenekler, ne tek başına sebep ne de tek başına sonucu etkileyecek bir değişim olabilir. İstanbul sözleşmesi yokken de cinayetler vardı, varken de işleniyor. Kaldırıldıktan sonra da devam edecektir. Siyasi kazanç umuduyla ya da sırf ideolojik kar amacıyla cinayetlerin kullanılması da herhalde cinayetin kendisi kadar iğrençtir.

Yine de sesimizi çıkarmamız, duyulma umudunu da var edecektir. Biz durdurulsun diye samimi olarak isteyip dillendirelim, nasılını da ehlinden bekleyelim. Orada bunun için varlar, bir yol bulsunlar ve durdursunlar.


Hariçten gazel okumak; Suriye ve Filistin

  Hızlı zamanlarda yaşıyoruz. Günlük hatta saatlik değişimler, olaylar ve bilgiler su gibi hatta esen bir yel gibi akıp duruyor. Bu haber ve...