Yahudiler ve Hristiyanlar önce alimlerinin yazdıklarına Allah'ın kitabından daha çok değer vermeye başlamışlardı, sonra da bunu Allah'ın kitabını terketmek takip etti. Ve gün geldi o alimler(!) Allah'ın kitabıdır diye insanlara kendi yazdıklarını sundular ve kabul gördüler. Onları Yahudileştiren ve Hristiyanlaştıran süreç kısaca böyle gelişti.
Hadisle sabittir ki bu ümmet adım adım onların yolunda gitmektedir. Önce Kur'an-ı anlamaktan mahrum kaldılar. Sonra kendi aralarındaki kendilerinden olanların kitaplarını diğerlerinden üstün görüp dini kendi alimlerine ve kitaplarına has kıldılar ve hatta birbirini sapkınlıkla itham ettiler. Süreç halen devam ediyor.
Tek avantajımız Kur'an-ın korunması vesilesiyle üzerinde lafz olarak tahribat yapılamaması ancak bunu da yanlış tercüme ve tefsirlerle aşıyor şeytan ve avanesi.. Yanlışlığı tesbitin en garantili yolu olan sünnet bilgisinden mahrum olanlar ise farkında olmadan değiştirilen tercüme ve tefsirlere tabi olup üzerinde tefekkür dahi etmeden ayetleri okuyup geçmeye başladılar. Hatta birçoğumuz meal ya da tefsir okuma ihtiyacı da duymuyor artık maalesef..
28 Mayıs 2012
09 Mayıs 2012
İslam ‘yara bandı’ değildir
Sorunlar ve çözüm arayışları insan hayatının neredeyse tamamını kapsayan bir durumdur. Hatta hayatın kendisi bizzat dünyada olma sorununa çözüm bulmaktan ibaret olduğu gibi, ahirette nereye gideceğin hususunda da bir çözüm ve yol izleme yeridir. Ancak ölündüğünde biten bir yığın sorunlar yumağı olan hayatın en muhteşem sorun çözme yöntemi hiç kuşkusuz ‘din’dir.
Başımıza gelen işlerin ve karşılıklarını bulamadığımız soruların cevabını bulmakta en kolay metodumuz dine müracaattır zira her konuda en doğru çözüm hazır beklemektedir bizi. Bu iman ehli için olmazsa olmaz ve aslında çok normal bir davranış şeklidir. Ancak ‘araf’ta kalanlar da bir çok sorunlarını ve çıkmazlarını din ile çözmeyi severler. Bunun pek çok sebepleri varsa da en tutulan sebep dini çözümlerin toplumsal kabulünün kolaylığındandır. Zira imanın hakikatını elde edemeyen bir fert için toplumsal kabul oldukça önemlidir.
İman edenler zaten bir emir ve gereklilik olarak gerek şahsi meselelerini gerekse kendi sosyal münasebetleri sebebiyle karşılaştıkları meseleleri Allah’a ve Rasul’üne götürürler. Bu anlayışın hakim olduğu bir toplum da yine olası sorunlarını aynı metodla çözüverir. Bu işin teorik kısmıdır ve pratikte böyle bir-iki cümle ile ifade edildiği kadar kolay olmadığını tarihi tecrübeler ve günümüz dünyası bizlere göstermektedir. Fakat her halukarda işin aslı budur. Pratik bozukluklar temel değerleri ve kuralları değiştiremez.
Toplumsal alanlarda ortaya çıkan sorunlar da aynı şekilde çözülebilecektir. Ancak günümüz dünyasında hem ferdi hayatında hem de sosyal hayatında tam olarak İslami bir yaşantı kurmakta zorlanan müslümanlar, içinde yaşadıkları gayr-i müslim toplumların doğal olarak sahip olduğu pek çok sorunu İslam ile çözmeye çalışıyorlar.
Henüz kendi yaşantısında oluşan zıtlıkları ve çatışmaları bile bitiremeyen bir çok müslüman hasbelkader içinde bulunduğu toplumların büyük bir kısmı sadece Allah’ın sınırlarının çiğnenmesiyle ortaya çıkmış sorunlarını Allah’ın dini ile çözmek gibi bir gayrete girmiş olmalarını anlamak mümkün görünmüyor.
Bunun Hollanda bazında en kolay anlaşılır örneği, alkol ve uyuşturucu gibi mutlak yasak olan şeylerin serbestçe tüketildiği bir toplum yapısında aldıkları eğitim ve yaşadıkları çevre gibi sosyal etkenlere yenik düşen müslüman gençleri bunlardan uzaklaştırmak için devletin cami veya imamlardan destek isteyerek dinin yasaklarını gündeme getirmeleridir. Bunu onlar yaptığında durumun saçmalığını daha kolay farkediyoruz. Hem serbest bırakacaksın gençleri ve her türlü mel’anete bulaşmalarına imkan ve ortam hazırlayacaksın, sonra da iş içinden çıkılmaz duruma gelince ‘yetişin, yardım edin’ diye, aslında hiç te dikkate almadığın ve ilgilenmediğin bir dini çağıracaksın.
Benzer bir durum Hollanda gibi gayr-i müslim olmayan ve hatta halkının %99’u müslüman olan ülkelerde de –örneğin Türkiye- yaşanmaktadır.
Basit bir örnek, ‘fuhşu’ bir meslek olarak gören ve bundan vergi alan devlet aynı anda maaş vererek çalıştırdığı imamlar diliyle insanlara zina etmenin dinen yasak olduğunu anlatmaya çalışıyor.
Bu gibi tenakuzlar farkında olarak ya da olmayarak biz müslümanların da içine yerleşiyor ve yaşanan gayr-i İslami hayatın/düzenin getirdiği sorunlara İslami çözümler üretmek için kafa patlatıyoruz.
Elbette İslam’ın çözümleri parça parça bile uygulansalar o alanlardaki sorunlara varolan en güzel çareler olarak ortaya çıkarlar. Ancak hakim hayat düsturunun gölgesinde kullanılacak İslami çareler daha çok mevcut tarzın/düzenin devamına payanda olarak kullanılmış olacaktır ki, İslam yekpare bir nizam iken onu çok daha aşağılarda yer alan birtakım düzenlerin/ideolojilerin destek olarak kullanmasına göz yummak, izin vermek ve hatta bizzat bunu kendin yapmak müslüman için derin bir gafletin ve büyük bir utancın alametidir.
Gerek fikir, gerekse sosyal hayat olarak tıkanan ve artık kendini tüketmeye başlayan günümüz ‘cahiliyye’ toplumlarının onlarca hatta yüzlerce yıldır öğüttüğü nesillerin ve toplumların kokan kalıntıları artık hiç bir parfümle ya da makyajla yüzüne bakılır bir hale gelemeyecek kadar çürümüştür.
Barındırdığı etnik ya da kültürel yapıları bunca zamandır kültüründen ve kimliğinden koparmak için gayret eden, ortaya ‘ucube’ bir toplum çıkmasını öyle ya da böyle sağlayan bir devletin, yine kendi oluşturduğu toplumsal düşmanlıklar ve etnik kavgalar karşısında tükenen enerji ve çıkış yollarının sonunda ‘İslam kardeşliği’ gibi bir argümanı yıkıntı ve döküntülerine ‘yara bandı’ niyetine veya ‘yama’ niyetine kullanmaya kalkması ve dahası buna müslümanların da alkış tutması ve bu yaklaşımdan İslam ve müslümanlar adına ‘izzet’ beklemesi ne garip bir haldir.
Olması gereken ya da asgari planda müslümanların dillendirmesi gereken şey, bu dinin topyekun olarak özgürce uygulanması ve toplumsal hayatın her yanına ve her köşesine yetkin ve etkin olarak yerleşmesi gerektiğidir. Ancak böylesi bir ortamda gerek kardeşlik ve gerekse diğer kişisel ve sosyal boyutları ile ‘İslami çözüm’den bahsetmek mümkün olacaktır.
Bir diğer deyişle İslam’ın sosyal hayatta birebir uygulanmadığı bir ortamda; örneğin, bütün kurumları ile ekonomiyi İslam’ın düzenlemediği bir toplumda, hırsızlık yapanlara İslami bir ceza vermeye kalkışmak adalet olmayacaktır. Bu diğer İslami cezalar için de geçerli genel bir durumdur. Önleyici tedbirlerini İslam’ın almadığı bir halin sonucunu İslam ile bitirmeye çalışmak anlamsızdır.
Az önceki hırsızlık örneğini açarsak, kişilere helal dairesinde bütün imkanları sunan, zekat ve sadaka gibi müesseselerle kimseyi insani temel ihtiyaçlar konusunda mağdur etmeyen, ‘beyt-ul mal’ ile ekonomik destekler sunan, işyeri açmaktan tutun evlenmeye kadar yardımlar yapan, adil bir mal dağılımını sağlayan ve çalışanların emeklerinin karşılığını hem de en hızlı şekilde aldığı bir toplumda hala hırsızlık gibi adi bir işe bulaşan adam elbette cezanın alasını haketmiştir ve verilmelidir.
Aynı şekilde, bulunması gereken temel insani hak ve hürriyetlere sahip, yani; canı, aklı, nesli, malı ve dini koruma altına alınmış bir halk ta dünyevi anlamda sağlanabilecek en sahih yaşama alanına sahip olmuştur. Bu 5 temel esas geniş ve sağlam bir şekilde korunduğunda insanların bütün ihtiyaçlarına ve sorunlarına cevap verilmiş olacağı İslami, tarihi ve insani bir gerçekliktir.
Tabii ki bunları kendi içinde açarak anlamak gerekir. Örneğin canı korumak için gerekli bütün şartlar hazırlanmalıdır ki, can korunuyor diyebilelim. Yeme-içme hususundaki helal ve temizlikten başlayarak bütün sağlık hizmetleri bu kategoride ele alınabilir. Aynı şekilde nesli korumak için de bütün gerekli eğitim olanak ve ortamları ile haramlardan arındırılmış sosyal hayat ve hatta İslam’a aykırı olmayan adetlerin yaşanabilmesi ve elbette dil ve kültür korunmalıdır ki insanların nesilleri korunmuş olabilsin.
Bu ayrıntılar genişletilerek ele alınmalı ve bulundukları toplumların sorunlarına İslami çözüm sunma gayreti gösteren müslümanlar ‘etrafına cami ve ağyarına mani’ bir nizam olan İslam’ı topyekun savunmalı ve ortaya koymalıdırlar.
Ufuk Gazetesi - Mayıs 2012
Başımıza gelen işlerin ve karşılıklarını bulamadığımız soruların cevabını bulmakta en kolay metodumuz dine müracaattır zira her konuda en doğru çözüm hazır beklemektedir bizi. Bu iman ehli için olmazsa olmaz ve aslında çok normal bir davranış şeklidir. Ancak ‘araf’ta kalanlar da bir çok sorunlarını ve çıkmazlarını din ile çözmeyi severler. Bunun pek çok sebepleri varsa da en tutulan sebep dini çözümlerin toplumsal kabulünün kolaylığındandır. Zira imanın hakikatını elde edemeyen bir fert için toplumsal kabul oldukça önemlidir.
İman edenler zaten bir emir ve gereklilik olarak gerek şahsi meselelerini gerekse kendi sosyal münasebetleri sebebiyle karşılaştıkları meseleleri Allah’a ve Rasul’üne götürürler. Bu anlayışın hakim olduğu bir toplum da yine olası sorunlarını aynı metodla çözüverir. Bu işin teorik kısmıdır ve pratikte böyle bir-iki cümle ile ifade edildiği kadar kolay olmadığını tarihi tecrübeler ve günümüz dünyası bizlere göstermektedir. Fakat her halukarda işin aslı budur. Pratik bozukluklar temel değerleri ve kuralları değiştiremez.
Toplumsal alanlarda ortaya çıkan sorunlar da aynı şekilde çözülebilecektir. Ancak günümüz dünyasında hem ferdi hayatında hem de sosyal hayatında tam olarak İslami bir yaşantı kurmakta zorlanan müslümanlar, içinde yaşadıkları gayr-i müslim toplumların doğal olarak sahip olduğu pek çok sorunu İslam ile çözmeye çalışıyorlar.
Henüz kendi yaşantısında oluşan zıtlıkları ve çatışmaları bile bitiremeyen bir çok müslüman hasbelkader içinde bulunduğu toplumların büyük bir kısmı sadece Allah’ın sınırlarının çiğnenmesiyle ortaya çıkmış sorunlarını Allah’ın dini ile çözmek gibi bir gayrete girmiş olmalarını anlamak mümkün görünmüyor.
Bunun Hollanda bazında en kolay anlaşılır örneği, alkol ve uyuşturucu gibi mutlak yasak olan şeylerin serbestçe tüketildiği bir toplum yapısında aldıkları eğitim ve yaşadıkları çevre gibi sosyal etkenlere yenik düşen müslüman gençleri bunlardan uzaklaştırmak için devletin cami veya imamlardan destek isteyerek dinin yasaklarını gündeme getirmeleridir. Bunu onlar yaptığında durumun saçmalığını daha kolay farkediyoruz. Hem serbest bırakacaksın gençleri ve her türlü mel’anete bulaşmalarına imkan ve ortam hazırlayacaksın, sonra da iş içinden çıkılmaz duruma gelince ‘yetişin, yardım edin’ diye, aslında hiç te dikkate almadığın ve ilgilenmediğin bir dini çağıracaksın.
Benzer bir durum Hollanda gibi gayr-i müslim olmayan ve hatta halkının %99’u müslüman olan ülkelerde de –örneğin Türkiye- yaşanmaktadır.
Basit bir örnek, ‘fuhşu’ bir meslek olarak gören ve bundan vergi alan devlet aynı anda maaş vererek çalıştırdığı imamlar diliyle insanlara zina etmenin dinen yasak olduğunu anlatmaya çalışıyor.
Bu gibi tenakuzlar farkında olarak ya da olmayarak biz müslümanların da içine yerleşiyor ve yaşanan gayr-i İslami hayatın/düzenin getirdiği sorunlara İslami çözümler üretmek için kafa patlatıyoruz.
Elbette İslam’ın çözümleri parça parça bile uygulansalar o alanlardaki sorunlara varolan en güzel çareler olarak ortaya çıkarlar. Ancak hakim hayat düsturunun gölgesinde kullanılacak İslami çareler daha çok mevcut tarzın/düzenin devamına payanda olarak kullanılmış olacaktır ki, İslam yekpare bir nizam iken onu çok daha aşağılarda yer alan birtakım düzenlerin/ideolojilerin destek olarak kullanmasına göz yummak, izin vermek ve hatta bizzat bunu kendin yapmak müslüman için derin bir gafletin ve büyük bir utancın alametidir.
Gerek fikir, gerekse sosyal hayat olarak tıkanan ve artık kendini tüketmeye başlayan günümüz ‘cahiliyye’ toplumlarının onlarca hatta yüzlerce yıldır öğüttüğü nesillerin ve toplumların kokan kalıntıları artık hiç bir parfümle ya da makyajla yüzüne bakılır bir hale gelemeyecek kadar çürümüştür.
Barındırdığı etnik ya da kültürel yapıları bunca zamandır kültüründen ve kimliğinden koparmak için gayret eden, ortaya ‘ucube’ bir toplum çıkmasını öyle ya da böyle sağlayan bir devletin, yine kendi oluşturduğu toplumsal düşmanlıklar ve etnik kavgalar karşısında tükenen enerji ve çıkış yollarının sonunda ‘İslam kardeşliği’ gibi bir argümanı yıkıntı ve döküntülerine ‘yara bandı’ niyetine veya ‘yama’ niyetine kullanmaya kalkması ve dahası buna müslümanların da alkış tutması ve bu yaklaşımdan İslam ve müslümanlar adına ‘izzet’ beklemesi ne garip bir haldir.
Olması gereken ya da asgari planda müslümanların dillendirmesi gereken şey, bu dinin topyekun olarak özgürce uygulanması ve toplumsal hayatın her yanına ve her köşesine yetkin ve etkin olarak yerleşmesi gerektiğidir. Ancak böylesi bir ortamda gerek kardeşlik ve gerekse diğer kişisel ve sosyal boyutları ile ‘İslami çözüm’den bahsetmek mümkün olacaktır.
Bir diğer deyişle İslam’ın sosyal hayatta birebir uygulanmadığı bir ortamda; örneğin, bütün kurumları ile ekonomiyi İslam’ın düzenlemediği bir toplumda, hırsızlık yapanlara İslami bir ceza vermeye kalkışmak adalet olmayacaktır. Bu diğer İslami cezalar için de geçerli genel bir durumdur. Önleyici tedbirlerini İslam’ın almadığı bir halin sonucunu İslam ile bitirmeye çalışmak anlamsızdır.
Az önceki hırsızlık örneğini açarsak, kişilere helal dairesinde bütün imkanları sunan, zekat ve sadaka gibi müesseselerle kimseyi insani temel ihtiyaçlar konusunda mağdur etmeyen, ‘beyt-ul mal’ ile ekonomik destekler sunan, işyeri açmaktan tutun evlenmeye kadar yardımlar yapan, adil bir mal dağılımını sağlayan ve çalışanların emeklerinin karşılığını hem de en hızlı şekilde aldığı bir toplumda hala hırsızlık gibi adi bir işe bulaşan adam elbette cezanın alasını haketmiştir ve verilmelidir.
Aynı şekilde, bulunması gereken temel insani hak ve hürriyetlere sahip, yani; canı, aklı, nesli, malı ve dini koruma altına alınmış bir halk ta dünyevi anlamda sağlanabilecek en sahih yaşama alanına sahip olmuştur. Bu 5 temel esas geniş ve sağlam bir şekilde korunduğunda insanların bütün ihtiyaçlarına ve sorunlarına cevap verilmiş olacağı İslami, tarihi ve insani bir gerçekliktir.
Tabii ki bunları kendi içinde açarak anlamak gerekir. Örneğin canı korumak için gerekli bütün şartlar hazırlanmalıdır ki, can korunuyor diyebilelim. Yeme-içme hususundaki helal ve temizlikten başlayarak bütün sağlık hizmetleri bu kategoride ele alınabilir. Aynı şekilde nesli korumak için de bütün gerekli eğitim olanak ve ortamları ile haramlardan arındırılmış sosyal hayat ve hatta İslam’a aykırı olmayan adetlerin yaşanabilmesi ve elbette dil ve kültür korunmalıdır ki insanların nesilleri korunmuş olabilsin.
Bu ayrıntılar genişletilerek ele alınmalı ve bulundukları toplumların sorunlarına İslami çözüm sunma gayreti gösteren müslümanlar ‘etrafına cami ve ağyarına mani’ bir nizam olan İslam’ı topyekun savunmalı ve ortaya koymalıdırlar.
Ufuk Gazetesi - Mayıs 2012
06 Nisan 2012
Bahar(!) neden Suriye'ye gelemedi?
Hepimizin duya duya bıktığı sözlerden biri ile başlamak istiyorum:
'Filler savaşır çimenler ezilir, develer kavga eder karıncalar ezilir.'
Elbette değişik versiyonlarından birini de duymuş olabilirsiniz ancak hakikatte anlattığı mevzu değişmiyor. Dünyanın gördüğü bunca kanlı katliam ve savaşların özeti kabilinden bu cümle ile bakalım olaylara biraz ve karıncaları ezen develeri de hiç değilse görelim.
Arap baharının çok öncesinde Irak işgal edildiğinde ne Çin ne de Rusya karşı çıkmadıkları ya da sessiz kalarak onadıkları için Baas rejimi ve mimarı Saddam bütün tahminleri alt-üst ederek adeta tek kurşun atmadan ülkesini teslim etmişti. Bu işgalden sonra yaşananları hiç kimse tam olarak anlamdıramadı. Irak kan gölüne döndü ve hala bu felaket devam ediyor. Kim kimi neden öldürüyor eminim bizzat bombaları patlatanlar kadar o emirleri verenler de bilmiyor. Geçtiğimiz günlerde yayınlanan bir raporda geçen mart ayının işgalin başlamasından bu yana en az ölüm yaşandığı ay olmasına insanların sevindiğini ve aslında bu sevinilen ölümlerin 112 kişi olduğunu okuyunca geldiğimiz noktanın insan genzini yakan bir barut kokusu ve damaklarında kalan ölüm tadı olduğunu, aslında ateşin bu konuda düştüğü yeri yaktığını farkediyorum. Bir ay içinde yaralılar bir yana resmi ölü sayısı 112 ve buna seviniyor insanlar... Ve bu ölümler silahlı ya da bombalı saldırılar sonucu yaşananlar, işgalin getirdiği diğer olumsuzlukların sonuçlarını zaten kimse bilmiyor ve bilmek te istemiyor.
Gerek Irak ve gerekse Afgan işgallerinin hesabını soracak bir kuvvet yok gibi görünüyor. Ancak bu işgallerden en büyük dersi de küresel zalimlerin aldığını ve artık işgal gibi masraflı bir işten vazgeçtiklerini ya da vazgeçer gibi yaptıklarını görüyoruz.
Bu noktada model ülke olarak kendisinden bahsedilen Türkiye'nin II. Dünya Savaşı sonrasından bu yana ne tür bir model olduğunu düşünürsek yakın gelecekte düzenlenecek onların diliyle 'ortadoğu' bölgesinde hedeflenen yapıların ne olduğunu anlamaya başlarız.
1960'tan bu yana darbelerle ve müdahelelerle ama hep onların istediği çizgide yürüyen Türkiye modelinin hızlı bir şekilde Kuzey Afrika'dan başlayarak Suriye'ye kadar gelişine hepimiz şahitlik ettik. Fakat ne olduysa orada bir tıkanma yaşandı. Tunus ve Mısır başarısının ardından yaşanan ve tıkanıklık büyük ihtimalle baharda açacak çiçeklerin tohumlarını besleyenlerin de hesap etmediği bir şey idi. Görünürde Çin ve Rusya engeline takıldığı lanse edilen ama yine de inanmakta haliyle zorluk çektiğimiz bir durum.
Libya'da tıkanıklığı kısa sürede aldıkları kararlarla anında silahlarla açıveren küresel güçleri bu defa durduran nedir? Suriye'de yaşanan sivil katliamlarının onlara yeterince kanlı gelmediğini düşünmüyoruz. Ya da iran ve Suriye arasındaki ortak savunma ve karşılıklı saldırıları kendine kabul etme anlaşmalarının etkin olduğunu düşünürsek işin içince İran korkusu da var diyebiliriz. Ve tabii ki bunların da üstünde Akdeniz'e gönderilen Rus savaş gemilerinin rolü de öne çıkıyor. Bütün bunlar alt alta yazıldığında Suriye'ye dış müdahele ihtimali oldukça azalıyor.
Bu noktada bütün hamasi açıklamalara rağmen Türkiye'nin henüz kendi başına bir karar alabilecek kadar 'ergen' bir ülke olmadığını hepimiz biliyoruz. Öyle bile olsa iç karışıklıklar sebebiyle komşusuna müdahele etmek yani alenen savaş ilanı kolay bir karar değildir. Hele de Türkiye'nin sahip olduğu geçmişe ve mevcut şartlara sahip bir ülke için bugün gelinen noktanın henüz ergenlik çağı olabileceğidir.
Suriye'ye gelenin bahar olmadığı artık iyice netleşti. Orada yaşananların kimin planladığı ya da planlamadığı olaylar olduğunun hiçbir önemi kalmadı. Zira işgal atlındaki Irak ile Suriye arasında şu an fiilen bir fark kalmadı ve her gün insanlar ölmeye devam ediyor.
Suriye'ye müdahele edilmesini gerektiğini söyleyen herkes biliyor ki bu ancak Nato şemsiyesi altında mümkün olabilecek. Suriye'ye müdaheleyi bir yana bırakın Esed rejiminin desteklenmesi gerektiğini düşünenler 'Natocu' olmakla suçladıkları zümreye henüz bir başka çözüm önerisi sunamadılar. Onlara göre bırakılmalı ve Esed bir şekilde yeniden ülkesinde otoriteyi sağlamalı. Bunun maliyetinin kaç bin insanın kanı olacağıyla ilgilenmiyorlar. Nasılsa ellerinde çok güçlü(!) bir argüman var.
'Nato bir işgal gücüdür ve Abd menfaatlerini müdafaa eder.' Öyleyse bırakalım Esed öldürsün. Afganistan'a girdiler sonuç ortada, Libya'ya müdahele ettiler sonuç yine ortada. Suriye'ye müdahele edilirse durumun farklı olacağını neden düşünelim? Gayet haklısınız. Nasılsa konuşanlar olarak seyretmekten başka birşey yaptığımız yok o halde seyretmeye devam edelim.
Bize düşen hiç değilse zalimden yana olmamak ve hiç değilse zalimlere meyletmemektir.
'Filler savaşır çimenler ezilir, develer kavga eder karıncalar ezilir.'
Elbette değişik versiyonlarından birini de duymuş olabilirsiniz ancak hakikatte anlattığı mevzu değişmiyor. Dünyanın gördüğü bunca kanlı katliam ve savaşların özeti kabilinden bu cümle ile bakalım olaylara biraz ve karıncaları ezen develeri de hiç değilse görelim.
Arap baharının çok öncesinde Irak işgal edildiğinde ne Çin ne de Rusya karşı çıkmadıkları ya da sessiz kalarak onadıkları için Baas rejimi ve mimarı Saddam bütün tahminleri alt-üst ederek adeta tek kurşun atmadan ülkesini teslim etmişti. Bu işgalden sonra yaşananları hiç kimse tam olarak anlamdıramadı. Irak kan gölüne döndü ve hala bu felaket devam ediyor. Kim kimi neden öldürüyor eminim bizzat bombaları patlatanlar kadar o emirleri verenler de bilmiyor. Geçtiğimiz günlerde yayınlanan bir raporda geçen mart ayının işgalin başlamasından bu yana en az ölüm yaşandığı ay olmasına insanların sevindiğini ve aslında bu sevinilen ölümlerin 112 kişi olduğunu okuyunca geldiğimiz noktanın insan genzini yakan bir barut kokusu ve damaklarında kalan ölüm tadı olduğunu, aslında ateşin bu konuda düştüğü yeri yaktığını farkediyorum. Bir ay içinde yaralılar bir yana resmi ölü sayısı 112 ve buna seviniyor insanlar... Ve bu ölümler silahlı ya da bombalı saldırılar sonucu yaşananlar, işgalin getirdiği diğer olumsuzlukların sonuçlarını zaten kimse bilmiyor ve bilmek te istemiyor.
Gerek Irak ve gerekse Afgan işgallerinin hesabını soracak bir kuvvet yok gibi görünüyor. Ancak bu işgallerden en büyük dersi de küresel zalimlerin aldığını ve artık işgal gibi masraflı bir işten vazgeçtiklerini ya da vazgeçer gibi yaptıklarını görüyoruz.
Bu noktada model ülke olarak kendisinden bahsedilen Türkiye'nin II. Dünya Savaşı sonrasından bu yana ne tür bir model olduğunu düşünürsek yakın gelecekte düzenlenecek onların diliyle 'ortadoğu' bölgesinde hedeflenen yapıların ne olduğunu anlamaya başlarız.
1960'tan bu yana darbelerle ve müdahelelerle ama hep onların istediği çizgide yürüyen Türkiye modelinin hızlı bir şekilde Kuzey Afrika'dan başlayarak Suriye'ye kadar gelişine hepimiz şahitlik ettik. Fakat ne olduysa orada bir tıkanma yaşandı. Tunus ve Mısır başarısının ardından yaşanan ve tıkanıklık büyük ihtimalle baharda açacak çiçeklerin tohumlarını besleyenlerin de hesap etmediği bir şey idi. Görünürde Çin ve Rusya engeline takıldığı lanse edilen ama yine de inanmakta haliyle zorluk çektiğimiz bir durum.
Libya'da tıkanıklığı kısa sürede aldıkları kararlarla anında silahlarla açıveren küresel güçleri bu defa durduran nedir? Suriye'de yaşanan sivil katliamlarının onlara yeterince kanlı gelmediğini düşünmüyoruz. Ya da iran ve Suriye arasındaki ortak savunma ve karşılıklı saldırıları kendine kabul etme anlaşmalarının etkin olduğunu düşünürsek işin içince İran korkusu da var diyebiliriz. Ve tabii ki bunların da üstünde Akdeniz'e gönderilen Rus savaş gemilerinin rolü de öne çıkıyor. Bütün bunlar alt alta yazıldığında Suriye'ye dış müdahele ihtimali oldukça azalıyor.
Bu noktada bütün hamasi açıklamalara rağmen Türkiye'nin henüz kendi başına bir karar alabilecek kadar 'ergen' bir ülke olmadığını hepimiz biliyoruz. Öyle bile olsa iç karışıklıklar sebebiyle komşusuna müdahele etmek yani alenen savaş ilanı kolay bir karar değildir. Hele de Türkiye'nin sahip olduğu geçmişe ve mevcut şartlara sahip bir ülke için bugün gelinen noktanın henüz ergenlik çağı olabileceğidir.
Suriye'ye gelenin bahar olmadığı artık iyice netleşti. Orada yaşananların kimin planladığı ya da planlamadığı olaylar olduğunun hiçbir önemi kalmadı. Zira işgal atlındaki Irak ile Suriye arasında şu an fiilen bir fark kalmadı ve her gün insanlar ölmeye devam ediyor.
Suriye'ye müdahele edilmesini gerektiğini söyleyen herkes biliyor ki bu ancak Nato şemsiyesi altında mümkün olabilecek. Suriye'ye müdaheleyi bir yana bırakın Esed rejiminin desteklenmesi gerektiğini düşünenler 'Natocu' olmakla suçladıkları zümreye henüz bir başka çözüm önerisi sunamadılar. Onlara göre bırakılmalı ve Esed bir şekilde yeniden ülkesinde otoriteyi sağlamalı. Bunun maliyetinin kaç bin insanın kanı olacağıyla ilgilenmiyorlar. Nasılsa ellerinde çok güçlü(!) bir argüman var.
'Nato bir işgal gücüdür ve Abd menfaatlerini müdafaa eder.' Öyleyse bırakalım Esed öldürsün. Afganistan'a girdiler sonuç ortada, Libya'ya müdahele ettiler sonuç yine ortada. Suriye'ye müdahele edilirse durumun farklı olacağını neden düşünelim? Gayet haklısınız. Nasılsa konuşanlar olarak seyretmekten başka birşey yaptığımız yok o halde seyretmeye devam edelim.
Bize düşen hiç değilse zalimden yana olmamak ve hiç değilse zalimlere meyletmemektir.
29 Mart 2012
Söylediğini yapmamak ya da yapmak
Yıllar yılı değişmeyen en gelişmiş toplumsal özelliğimiz nedir diye bir soru olsaydı hiç düşünmeden cevabım, 'her birimizin her konuda söyleyecek mutlaka bir sözü olduğu' olurdu. Öyle ki, sözümüz hiç tükenmedi.
Yaptıklarımızı, yapacaklarımızı hatta hayallerimizi konuşmaktan bıkmadık.
Öğrendiğimiz hakikatler bizi daha bir çenebaz yaptı. Kur'an, okunan bir kitap iken biz okumadan üzerinde konuşmayı tercih ettik çoğu zaman. Elimizdeki en mukaddes metne bile yaklaşımımız bu olunca gerisini hiç toparlayamadık ve hep konuştuk.
Hira'da Cebrail(as) tarafından 3 kez sarılıp, sıkılmayla okur-yazar olunduğunu zannederek okumayı da yanlış okuduk. Ama hiç susmadık, hep konuştuk.
Ve tabiidir ki konuşmayı bunca çok severken elimize geçen her yere, her ortama sözlerimizi yazı olarak dökmeyi de unutmadık, o yüzden bunları da konuşmak olarak isimlendiriyorum.
Bazılarımız ellerine/gözlerine tutuşturulan bir kaç ayet ile bütün bir hayatı ve bütün bir dini anladı ve okumayı bırakıp konuşmaya başladı. Bazılarımız ise biraz daha bedbaht olarak ayetlerden de mahrum herhangi bir yazarın bir ya da birkaç kitabını aldı eline ve gözüne...
Konuşanlarımız sözleri bitmesin için sürekli vahiy desteği aldılar. Allah'ın ayetlerini okumak yerine, sözlerine onları payanda yapmaktan çekinmediler. Üzerine biraz da hadis boyası ile çok cilalı konuşmalarımız oldu kulaklar doyuran!
Kitab-ı Kerim'in, iman binalarımızı sarsan, kardeşlik yapımızın depremi olarak saydığı, 'söylediklerini yapmamak ve yapmadıklarını söylemek' gafletinin, 'fi sebilillah' Allah tarafından sevilmememize vesile olabilecek dehşetli bir tehlike olduğunu ilan ve tembih etmesine rağmen bunu da okumaktan aciz kaldık.
Okuyalım:
1. Göklerde ve yerde olanların tümü Allah'ı tesbih etmektedir. O, üstün ve güçlüdür, hüküm ve hikmet sahibidir.
2. Ey iman edenler! Niçin yapmayacağınız şeyi söylüyorsunuz?
3. Allah katında en nefret edilen şey, yapmayacağınız şeyi söylemenizdir.
4. Şüphesiz Allah kendi yolunda kenetlenmiş bir bina gibi saf bağlayarak çarpışanları sever. (Saf Suresi)
Sabah-akşam savaşı diline dolayan ve bunu her ortamda dile getiren klavye mucahidleri de dahil olmak üzere herbirimiz sözümüzü artık tamamlayalım. Konuştuğumuzla amel etmeyeceksek hiç değilse susalım. Bütün sözlerini bulundukları ülkenin 'dar'ul harp' olması temeline dayandırarak büyük laflar edenler hiç değilse bir adım sonrasını da öğrenip sussunlar. Ya da kalkıp yollara düşsünler de sözlerinin eri olduklarını bilelim.
Ya söylediklerimizi yapalım, ya da sadece yaptıklarımızı söyleyelim ve bakalım sözümüz o zaman da bu kadar çok olabilecek mi?
Şüphesiz istila hukukunda 'nefir-i am' hususu vardır ve belki de son yüzyılda defalarca şartları oluşmuş ancak müslümanların dağınıklığı sebebiyle uygulanamamıştır. Birçok islam beldesi zalimlerce işgal edilmiş ve insan aklının düşünebileceği bütün eziyetler icra edilmişken, sessizce köşesinde bekleyen dev bir 'ümmet' vardır.
'Nefir-i am' güncel anlamıyla 'genel seferberlik' olarak tercüme edilebilir.
Bu konudaki en kısa bilgi şöyledir:
Herhangi bir islam beldesi kafirler/zalimler tarafından işgal edilirse o beldeye en yakın olanlardan başlamak üzere bu işgali kaldırmak halka halka tüm ümmete şamil olacak şekilde genişletilir. Ta ki sonunda bütün ümmeti kapsayan bir cihada dönüşür. Bu gidişatı ümmetin halifesi tayin eder. İhtiyaç duyulması durumunda daha yolun başındayken yani işgal ya da zulüm icra edilmeden 'nefir-i am' ilan ederek bunu engellemesi de mümkündür.
Buna uygun en son örnek Osmanlı'nın son ve zayıf dönemlerinde yaşanan Fransa'da gündeme gelen bir tiyatro ile alakalı Sultan 2. Abdulhamid'in 'nefir-i am' tehdididir. Halen Topkapı Sarayı'nda bulunan 'Peygamber(sav)'in sancağını açarak ümmet-i Muhammed'e cihad-ı ekber ilan etme' tehdidi işe yaramış ve olay kapanmıştır.
Halen mevcut durumda ümmet-i Muhammed için ne bir 'nefir-i am' ne de bir 'cihad-ı ekber' ilan edecek otoritenin bulunmayışı sebebiyle, başta alim ve liderleri olmak üzere dünya üzerinde ümmete yönelik işlenen bütün zulümlerden hepimizin fert olarak sorumlu olduğunu ve vebal altında kaldığımızı ve bütün bunların hesabını teker teker vereceğimizi unutmamakta fayda var.
Yaptıklarımızı, yapacaklarımızı hatta hayallerimizi konuşmaktan bıkmadık.
Öğrendiğimiz hakikatler bizi daha bir çenebaz yaptı. Kur'an, okunan bir kitap iken biz okumadan üzerinde konuşmayı tercih ettik çoğu zaman. Elimizdeki en mukaddes metne bile yaklaşımımız bu olunca gerisini hiç toparlayamadık ve hep konuştuk.
Hira'da Cebrail(as) tarafından 3 kez sarılıp, sıkılmayla okur-yazar olunduğunu zannederek okumayı da yanlış okuduk. Ama hiç susmadık, hep konuştuk.
Ve tabiidir ki konuşmayı bunca çok severken elimize geçen her yere, her ortama sözlerimizi yazı olarak dökmeyi de unutmadık, o yüzden bunları da konuşmak olarak isimlendiriyorum.
Bazılarımız ellerine/gözlerine tutuşturulan bir kaç ayet ile bütün bir hayatı ve bütün bir dini anladı ve okumayı bırakıp konuşmaya başladı. Bazılarımız ise biraz daha bedbaht olarak ayetlerden de mahrum herhangi bir yazarın bir ya da birkaç kitabını aldı eline ve gözüne...
Konuşanlarımız sözleri bitmesin için sürekli vahiy desteği aldılar. Allah'ın ayetlerini okumak yerine, sözlerine onları payanda yapmaktan çekinmediler. Üzerine biraz da hadis boyası ile çok cilalı konuşmalarımız oldu kulaklar doyuran!
Kitab-ı Kerim'in, iman binalarımızı sarsan, kardeşlik yapımızın depremi olarak saydığı, 'söylediklerini yapmamak ve yapmadıklarını söylemek' gafletinin, 'fi sebilillah' Allah tarafından sevilmememize vesile olabilecek dehşetli bir tehlike olduğunu ilan ve tembih etmesine rağmen bunu da okumaktan aciz kaldık.
Okuyalım:
1. Göklerde ve yerde olanların tümü Allah'ı tesbih etmektedir. O, üstün ve güçlüdür, hüküm ve hikmet sahibidir.
2. Ey iman edenler! Niçin yapmayacağınız şeyi söylüyorsunuz?
3. Allah katında en nefret edilen şey, yapmayacağınız şeyi söylemenizdir.
4. Şüphesiz Allah kendi yolunda kenetlenmiş bir bina gibi saf bağlayarak çarpışanları sever. (Saf Suresi)
Sabah-akşam savaşı diline dolayan ve bunu her ortamda dile getiren klavye mucahidleri de dahil olmak üzere herbirimiz sözümüzü artık tamamlayalım. Konuştuğumuzla amel etmeyeceksek hiç değilse susalım. Bütün sözlerini bulundukları ülkenin 'dar'ul harp' olması temeline dayandırarak büyük laflar edenler hiç değilse bir adım sonrasını da öğrenip sussunlar. Ya da kalkıp yollara düşsünler de sözlerinin eri olduklarını bilelim.
Ya söylediklerimizi yapalım, ya da sadece yaptıklarımızı söyleyelim ve bakalım sözümüz o zaman da bu kadar çok olabilecek mi?
Şüphesiz istila hukukunda 'nefir-i am' hususu vardır ve belki de son yüzyılda defalarca şartları oluşmuş ancak müslümanların dağınıklığı sebebiyle uygulanamamıştır. Birçok islam beldesi zalimlerce işgal edilmiş ve insan aklının düşünebileceği bütün eziyetler icra edilmişken, sessizce köşesinde bekleyen dev bir 'ümmet' vardır.
'Nefir-i am' güncel anlamıyla 'genel seferberlik' olarak tercüme edilebilir.
Bu konudaki en kısa bilgi şöyledir:
Herhangi bir islam beldesi kafirler/zalimler tarafından işgal edilirse o beldeye en yakın olanlardan başlamak üzere bu işgali kaldırmak halka halka tüm ümmete şamil olacak şekilde genişletilir. Ta ki sonunda bütün ümmeti kapsayan bir cihada dönüşür. Bu gidişatı ümmetin halifesi tayin eder. İhtiyaç duyulması durumunda daha yolun başındayken yani işgal ya da zulüm icra edilmeden 'nefir-i am' ilan ederek bunu engellemesi de mümkündür.
Buna uygun en son örnek Osmanlı'nın son ve zayıf dönemlerinde yaşanan Fransa'da gündeme gelen bir tiyatro ile alakalı Sultan 2. Abdulhamid'in 'nefir-i am' tehdididir. Halen Topkapı Sarayı'nda bulunan 'Peygamber(sav)'in sancağını açarak ümmet-i Muhammed'e cihad-ı ekber ilan etme' tehdidi işe yaramış ve olay kapanmıştır.
Halen mevcut durumda ümmet-i Muhammed için ne bir 'nefir-i am' ne de bir 'cihad-ı ekber' ilan edecek otoritenin bulunmayışı sebebiyle, başta alim ve liderleri olmak üzere dünya üzerinde ümmete yönelik işlenen bütün zulümlerden hepimizin fert olarak sorumlu olduğunu ve vebal altında kaldığımızı ve bütün bunların hesabını teker teker vereceğimizi unutmamakta fayda var.
12 Mart 2012
Taassub, ırkçılık, -culuk, -çülük
İnsanlar arasındaki münasebet ve muameleleri düzenleyen bakış açıları ya da kurallar hatta kanunlar bir noktada mutlaka ‘fıtrat’ dediğimiz yaratılıştan Mevla’nın kullarına verdiği özellik ve meziyetlere uymak zorundadır. Aksi halde genel kabul görmeleri mümkün değildir. Ancak zorbalıkla yahut insan heva ve hevesine hitap ederek belirli dönemlerde yaşama şansı bulabilirler.
En eski zorlama ve zorbalık şekillerinden birisi olaral ‘kölelik’ müessesinin geçmişte ya da günümüzde uygulanan bütün versiyon ve şekilleri insan olma fıtratına muhalif olduğundan hiç bir vicdanda ma’kes bulamamıştır.
En yeni ya da en çok yaşanan ve rastlanan haliyle fıtrata en ters yaklaşım tarzı ise ‘taassub’tur.
Taassub, temelde bağnazca ve inatla bir şeye körü körüne bağlanarak ondan başkasına hayat hakkı tanımamak gibi anlamlara geliyor. Genel kullanım olarak ise ‘ırkçılık’ yani kendi ırkını diğerlerinden üstün görmek yerine geçiyor.
Elbette taassubun en katısı ve en kötüsü ırkçılıktır.
Hiçbir insan kendi seçmediği ve hiçbir etkisi ve yetkisi olmadan yalnız ve sadece Allah(cc)’ın kendisini öyle yaratması sebebiyle sahip olduğu herhangi bir özellikten dolayı kınanamazken, herhangi bir ırktan olan birisinin o ırktan olmasıyla diğer insanlara karşı övünmesi de en az kınanması kadar akıl almaz ve insan fıtratına uymaz bir davranış şeklidir.
Ne teninin renginden dolayı kimse kimseye üstündür ne de birisi teninin renginden dolayı kınanıp küçük görülebilir. Irkçılığın her şekil ve açıdan anlaşılması dine muhaliftir, din dışıdır. Allah(cc)’ın Kitab’ında ve Rasulu’nün hadislerinde tebliğ ettiği islamda ırkçılık yoktur! Bu dine iman eden herkes öncelikle benim ırkım, neslim vs. gibi ırkçı yaklaşımlardan kurtulmak ve hepsine ‘la’ demek zorundadır.
Irkçılığın en mühim ve sinsi yaklaşımlarından biri ise, ‘ben ırkımı seviyorum onunla övünüyorum ama ırkçı değilim kimseyi küçük görmüyorum’ şeklinde ortaya konulan yaklaşımdır. Bu tarz söylemlerin altında ırkçılık gizliden gizliye sırıtır. Kendi ırkını överken muhataplarını da buna tahrik ve teşvik edenler toplumlarda ırkçılığın yayılmasına vesile olurlar. Böylesi bir kötülüğün ateşini yakan ise iflah olmaz.
Kişi kendi ailesini, çevresini ve hatta neslini/ırkını yakın bulur ki bu çok doğaldir. Bununla övünmenin ya da başkalarını kendininkilerden aşağı görmenin anlaşılır bir tarafı yoktur. Herhangi birimiz küçük gördüğümüz hatta hakaret ettiğimiz bir başka ırktan yaratılabilirdik zira mevcut ırkımızı da biz seçmedik.
Bu noktada ırkçılığın çıkış noktalarından bize yakın bir örneği hatırlamakta fayda var:
Peygamber(sav) risaletini ilan ettiğinde buna karşı yahudilerin tepkisinin en temel kaynağı O’nun İsmail(as) neslinden olması idi, zira onlara göre İbrahim(as)’in soyu Sara’nın oğlu İshak(as)’tan devam ediyordu ve Hacer’in oğlu İsmail(as) peygamber neslinden olmadığından Muhammed(sav)’de peygamber olamıyordu. Hatta bazı yahudi alimleri O’nun risaletini duyduklarında ‘eyvah peygamberlik israil oğullarından gitti’ şeklinde feryat etmişlerdi.
Yine Mekke’de yaşanan risalet karşıtı kavgada baş aktörlerden olan Ebu Cehil, O’nun risaletini reddederken, ‘O’nun kavmi ile biz hep yarıştık, ama şimdi onlar bir peygamber çıkardılar ben nereden bulayım peygamberi’ diyecektir.
İmparatorlukları yıkan ve toplulukları dağıtan ırkçılık son yüzyılın en büyük ve en kanlı savaşlarının da sebeplerinin başında gelmektedir. Almanya’da Hitler, İtalya’da Mussolini gibi faşist liderler ırkçılık temelli dünya görüşleriyle milyonlarca cana ve görülmemiş yıkımlara sebep olmuşlardı.
Türkiye’de ise temel iki unsuru birbirine düşürme niyetiyle Ziya Gökalp adını alan bir kürt milliyetçisi Tekin Alp (Moiz Kohen) isimli bir yahudi tarafından önce kürtçülük yaptırılarak ırkçılık fitnesi yakılmak istenmiş ancak başarılı olunamayınca, hemen karşı propağanda yapmak niyetiyle kürt ırkçısı hızla türk ırkçısına dönüşmüş ve türkçülükle kürtlere hakarete başlamıştır. Nihayetinde de hem kürt hem de türk ırkçılarının ortaya çıkması için fitne ocağına gerekli ateş atılmıştır. Halen bu ateş yanmaya devam etmektedir.
Taassubun diğer şekilleri de en az ırkçılık kadar tehlikeli ve anlamsızdır. Özellikle dini cemaatlerin insanları islamdan çok kendi cemaatlerine davet etmeleri ve hatta kendileri dışındakileri nerdeyse din-dışı görerek ya da göstererek cemaat ya da tarikatlarini tek doğru ilan etmeleri taassubun bu alandaki zirvesidir. İnsanları islama değil kendi liderlerine ve cemaatlerine davet edenler herhalde kalplerini avutacak bir bahane bulmuşlardır.Taassubun temel mantığı içinde ‘en doğrusu benimki, o halde benimkine çağırmakla hakka çağırmış oluyorum’ cevabını çok duymuşluğumuz vardır.
Bu alanda en doğru yaklaşım ise, ‘ben hak olan islama mensubum ama hak benden ve benim mensubiyetimden ibaret değildir yani tek hak ben değilim ama ben haktanım’ demektir. Hak yalnız benim, benim camiam, partim, tarikatım diyen mutaassıptır. Doğrusu benim cemaatim/tarikatım vs. haktandır demektir, hak ben degilim ben haktanım.
Daha asgari bir örnek ise takım taassubudur ki, günümüz cahiiliyesinin zirve zırvalıklarından biridir. İnsanlar dinlerini, ırklarını bile aşan bir taassubla takımlarına bağlanabilmekte ve taraftarlık yeni bir din ya da hayat nizamı olarak karşımıza çıkmaktadır. Takımı sözkonusu olduğunda cezbeye kapılmış dervişleri bile kıskandıracak bir transa geçen, adeta bir sarhoşluk haliyle, cinnet geçiriyormuşçasına bağırıp çağıran ve hatta Kur’an okuyan ve dua eden dilleriyle iğrenç küfürler edebilen insanlara ne denebilir ya da bu taraftarlık tarzının adı nedir bunu iz’an sahiplerine bırakıyorum.
Dinde taassubun her türlüsü tel'in edilerek yasaklanmıştır; bunların içinde ırk, dil, renk, aşiret, takım, aile vs. vs. hersey vardır. Müslüman dünyalık hiçbir şeyin fanatiği olamaz! Bağımlısı olamaz! Olmuşsa imanını kontrol etmek zorundadır.
‘İnsanları taassuba çağıran bizden değildir. Taassub uğruna savaşan bizden değildir. Taassub uğruna ölen bizden değildir.’ (Sünen-i Ebî Davud, Kitab El-Edeb, Irkçılık Babı, H. No: 5121, c. 5, s.5121, c. 5, s. 354. Müslim-Kitab El-İmare, H. No: 1848)
Mart 2012
En eski zorlama ve zorbalık şekillerinden birisi olaral ‘kölelik’ müessesinin geçmişte ya da günümüzde uygulanan bütün versiyon ve şekilleri insan olma fıtratına muhalif olduğundan hiç bir vicdanda ma’kes bulamamıştır.
En yeni ya da en çok yaşanan ve rastlanan haliyle fıtrata en ters yaklaşım tarzı ise ‘taassub’tur.
Taassub, temelde bağnazca ve inatla bir şeye körü körüne bağlanarak ondan başkasına hayat hakkı tanımamak gibi anlamlara geliyor. Genel kullanım olarak ise ‘ırkçılık’ yani kendi ırkını diğerlerinden üstün görmek yerine geçiyor.
Elbette taassubun en katısı ve en kötüsü ırkçılıktır.
Hiçbir insan kendi seçmediği ve hiçbir etkisi ve yetkisi olmadan yalnız ve sadece Allah(cc)’ın kendisini öyle yaratması sebebiyle sahip olduğu herhangi bir özellikten dolayı kınanamazken, herhangi bir ırktan olan birisinin o ırktan olmasıyla diğer insanlara karşı övünmesi de en az kınanması kadar akıl almaz ve insan fıtratına uymaz bir davranış şeklidir.
Ne teninin renginden dolayı kimse kimseye üstündür ne de birisi teninin renginden dolayı kınanıp küçük görülebilir. Irkçılığın her şekil ve açıdan anlaşılması dine muhaliftir, din dışıdır. Allah(cc)’ın Kitab’ında ve Rasulu’nün hadislerinde tebliğ ettiği islamda ırkçılık yoktur! Bu dine iman eden herkes öncelikle benim ırkım, neslim vs. gibi ırkçı yaklaşımlardan kurtulmak ve hepsine ‘la’ demek zorundadır.
Irkçılığın en mühim ve sinsi yaklaşımlarından biri ise, ‘ben ırkımı seviyorum onunla övünüyorum ama ırkçı değilim kimseyi küçük görmüyorum’ şeklinde ortaya konulan yaklaşımdır. Bu tarz söylemlerin altında ırkçılık gizliden gizliye sırıtır. Kendi ırkını överken muhataplarını da buna tahrik ve teşvik edenler toplumlarda ırkçılığın yayılmasına vesile olurlar. Böylesi bir kötülüğün ateşini yakan ise iflah olmaz.
Kişi kendi ailesini, çevresini ve hatta neslini/ırkını yakın bulur ki bu çok doğaldir. Bununla övünmenin ya da başkalarını kendininkilerden aşağı görmenin anlaşılır bir tarafı yoktur. Herhangi birimiz küçük gördüğümüz hatta hakaret ettiğimiz bir başka ırktan yaratılabilirdik zira mevcut ırkımızı da biz seçmedik.
Bu noktada ırkçılığın çıkış noktalarından bize yakın bir örneği hatırlamakta fayda var:
Peygamber(sav) risaletini ilan ettiğinde buna karşı yahudilerin tepkisinin en temel kaynağı O’nun İsmail(as) neslinden olması idi, zira onlara göre İbrahim(as)’in soyu Sara’nın oğlu İshak(as)’tan devam ediyordu ve Hacer’in oğlu İsmail(as) peygamber neslinden olmadığından Muhammed(sav)’de peygamber olamıyordu. Hatta bazı yahudi alimleri O’nun risaletini duyduklarında ‘eyvah peygamberlik israil oğullarından gitti’ şeklinde feryat etmişlerdi.
Yine Mekke’de yaşanan risalet karşıtı kavgada baş aktörlerden olan Ebu Cehil, O’nun risaletini reddederken, ‘O’nun kavmi ile biz hep yarıştık, ama şimdi onlar bir peygamber çıkardılar ben nereden bulayım peygamberi’ diyecektir.
İmparatorlukları yıkan ve toplulukları dağıtan ırkçılık son yüzyılın en büyük ve en kanlı savaşlarının da sebeplerinin başında gelmektedir. Almanya’da Hitler, İtalya’da Mussolini gibi faşist liderler ırkçılık temelli dünya görüşleriyle milyonlarca cana ve görülmemiş yıkımlara sebep olmuşlardı.
Türkiye’de ise temel iki unsuru birbirine düşürme niyetiyle Ziya Gökalp adını alan bir kürt milliyetçisi Tekin Alp (Moiz Kohen) isimli bir yahudi tarafından önce kürtçülük yaptırılarak ırkçılık fitnesi yakılmak istenmiş ancak başarılı olunamayınca, hemen karşı propağanda yapmak niyetiyle kürt ırkçısı hızla türk ırkçısına dönüşmüş ve türkçülükle kürtlere hakarete başlamıştır. Nihayetinde de hem kürt hem de türk ırkçılarının ortaya çıkması için fitne ocağına gerekli ateş atılmıştır. Halen bu ateş yanmaya devam etmektedir.
Taassubun diğer şekilleri de en az ırkçılık kadar tehlikeli ve anlamsızdır. Özellikle dini cemaatlerin insanları islamdan çok kendi cemaatlerine davet etmeleri ve hatta kendileri dışındakileri nerdeyse din-dışı görerek ya da göstererek cemaat ya da tarikatlarini tek doğru ilan etmeleri taassubun bu alandaki zirvesidir. İnsanları islama değil kendi liderlerine ve cemaatlerine davet edenler herhalde kalplerini avutacak bir bahane bulmuşlardır.Taassubun temel mantığı içinde ‘en doğrusu benimki, o halde benimkine çağırmakla hakka çağırmış oluyorum’ cevabını çok duymuşluğumuz vardır.
Bu alanda en doğru yaklaşım ise, ‘ben hak olan islama mensubum ama hak benden ve benim mensubiyetimden ibaret değildir yani tek hak ben değilim ama ben haktanım’ demektir. Hak yalnız benim, benim camiam, partim, tarikatım diyen mutaassıptır. Doğrusu benim cemaatim/tarikatım vs. haktandır demektir, hak ben degilim ben haktanım.
Daha asgari bir örnek ise takım taassubudur ki, günümüz cahiiliyesinin zirve zırvalıklarından biridir. İnsanlar dinlerini, ırklarını bile aşan bir taassubla takımlarına bağlanabilmekte ve taraftarlık yeni bir din ya da hayat nizamı olarak karşımıza çıkmaktadır. Takımı sözkonusu olduğunda cezbeye kapılmış dervişleri bile kıskandıracak bir transa geçen, adeta bir sarhoşluk haliyle, cinnet geçiriyormuşçasına bağırıp çağıran ve hatta Kur’an okuyan ve dua eden dilleriyle iğrenç küfürler edebilen insanlara ne denebilir ya da bu taraftarlık tarzının adı nedir bunu iz’an sahiplerine bırakıyorum.
Dinde taassubun her türlüsü tel'in edilerek yasaklanmıştır; bunların içinde ırk, dil, renk, aşiret, takım, aile vs. vs. hersey vardır. Müslüman dünyalık hiçbir şeyin fanatiği olamaz! Bağımlısı olamaz! Olmuşsa imanını kontrol etmek zorundadır.
‘İnsanları taassuba çağıran bizden değildir. Taassub uğruna savaşan bizden değildir. Taassub uğruna ölen bizden değildir.’ (Sünen-i Ebî Davud, Kitab El-Edeb, Irkçılık Babı, H. No: 5121, c. 5, s.5121, c. 5, s. 354. Müslim-Kitab El-İmare, H. No: 1848)
Mart 2012
09 Mart 2012
Bu din kimin?
İnsanoğlu bir çok konuda garip davranışlar sergiler ki bu onun insanlığının doğal sonucudur. Yaşar, yaşadığını farketmeden ve dahası yaşatanı bilmeden ve merak etmeden. Dünyadan nefret etse de ölmek istemez genellikle, tezatlar insan olmanın gereğidir sanki. Sıcakta soğuğu, soğukta sıcağı; gecelerde gündüzü, gündüzlerde ise geceyi aramak...
İnsan olarak hepimizin düştüğü en komik hata ise birşeylerin bizim olduğunu sanmaktır. Hayatı ve onu yaşarken elde ettiklerimizi bizim sanıp bir ömür geçiririz, sonra da geride kaldıklarını görüp ardımıza baka baka öteki aleme gideriz. Bizden öncekilerin bu hallerinden ibret almak çok azımızın aklına gelir. Bu halin en acıklı yanı ise; bizim sandıklarımızı dünyada iken kaybettiğimizde gösterdiğimiz anlaşılmaz cinnet halidir. Zaten bizim olmayan ve bir süreliğine emanet olarak bize verilen şeyleri o kadar sahiplenmişizdir ki, kaybetmek felaket gibi gelir.
Dünya kısa bir süre için kalınan ve metaından faydanılan, sonra da geçip gidilen bir yerdir. Dünya metaı dediğimiz şey, geçici olarak dünyada verilen; mal ve evlat gibi sevilen ve bir süreliğine emanet edilen şeylerdir. Vakti geldiğinde elimizden alınırlar ve hiçbir çaba yahut kuvvet Mevla’nın aldığını yerine koyamaz veya almasına engel olamaz!
Bizim sandığımız şeylerin en mukaddesi şüphesiz dinimizdir. Bazan sahiplenmek yani benim diye üzerine titremek ve korumak gibi normal hassasiyetleri ifade etse de, farkında olmadan dinimizi bize ait sandığımız diğer eşyalar gibi kaybetme korkusu ve başkalarından sakınma güdüsü ortaya çıkmaktadır.
Bu durumda ‘bu dinin kimin olduğu’nu doğru tespit etmek hayatımızı kolaylaştıracaktır. Hepimiz bilir ve tasdik ederiz ki bu din Allah(cc)’ındır. Fakat bakış açıları hidayetle yönlendirilmeyenler içinde bulundukları kibirle ve biraz da islam dünyasının ezilen ve fakir bırakılan kısımlarına bakarak bu dini aşağılamaya ve 3. Dünya ülkelerinin gariban halklarının dini olarak yaftalayıp reddetmeye çalışırlar. Hakikatini bilmek ya da sorgulamak yerine küçümseyerek yüz çevirmek onlara daha kolay gelir.
Daha da ilginci biz müslümanların da bunu kabullenir konumudur ki birçoğumuz bunun farkında bile olmadan savunuculuğunu yaparız. Tarihçilerimiz ilk iman edenleri sayarken not düşerler, genelde gençler ve fakirlerdi, diye. Hatta, ‘islam garip olarak başladı ve garip olarak devam edecektir, gariplere müjdeler olsun’ hadisini müslümanların maddi güçten mahrum ve hep ezilip hor görülenler olacakları seklinde te’vil ederek, kanıksayan ve bu şekilde tebliğ eden akedemisyenlerimiz vardır.
Sırf olası ihtimalleri reddetmek için de olsa şunu kaydedelim, bu din arapların ya da herhangi bir ırkın değildir ve olamaz. Zira temel nüansı denge olan islamın herhangi bir üstün sınıfı yoktur. Bu bağlamda peygamberi ırk olarak türkleştirme gayretinde olanların da islam ile alakaları olmadığı ortadadır. Mukaddes beldelerin bugünkü sakinlerinin arap olması oraların onların toprağı olduğu anlamına gelmez. Tıpkı peygamberlerin ortak daveti olan tevhid inancı gibi o topraklar da insanlığın ortak mirasıdır.
İslam’ın garip olması bizim anladığımız anlamda kenar mahalle/varoş dini olduğu anlamına gelmiyor. Tam aksine aslında ilk dönemlerden itibaren bütün toplumlarda bu dini kabullenenler kişisel meziyetleri yüksek, toplumlarının akil insanları olmuştur. Ancak her halukarda ezilen toplum kesimlerinin de bu dine koşması eşyanın doğası gereğidir ki, toplumsal adaletin garantisi olan bir inanca elbette buna hasret kalanlar ve yokluğunu hissedenler duyarsız kalamazlar.
İslam’ın ilk dönemlerinde zannedildiği gibi fakir ve ezilenler değil Mekke’nin önde gelen zenginleri ve saygın şahsiyetleri de Peygamber(SAV)’in çevresindedirler. Şöyle bir kaç isim hatırlatıldığında birçoğumuz daha kolay idrak edecektir.
En yakın örnek Haticet’ul Kübra(r.anha)’dır ki dönemin tartışmasız en zengin hanımlarındandır. Kendine ait kervanları olan bu hanımefendi, eğitimi, görgüsü ve topyekün kültürüyle aslında bir anlamda o toplumun ‘beyaz’ kesimindendi.
Aynı şekilde bizim büyük ve önder sahabiler olarak tanıdıklarımıza bakalım; Ebu Bekr(r.a.), Ömer(r.a.) yahut Osman(r.a.) ve hatta Ali(r.a.)... Kimlerdir bunlar? Hulefa-i Raşidin diye bildiklerimiz ve dönemin yine en zengin ve kültürlü kesiminden geliyorlar. Saymaya devam edebilirsiniz, Abdurrahman bin Avf(r.a.) ve ya Sa’d bin Muaz(r.a.) yahut Es’ad bin Murare(r.a.) gibi önder isimler de yine aynıdır ve aslında bugün burjuva yahut ‘beyaz’ olarak isimlendirilen toplum kesimindendirler.
İşte bu noktada islam’ın adalet ve denge unsuru devreye giriyor ve ne namaz saflarında ne de hayatın başka bir yerinde hiçkimsenin etiket yahut şöhretiyle öne geçmesine izin vermiyor. Bu denge ve imandır ki, Halid bin Velid(r.a.) gibi dönemin en meşhur komutanının kafasını bir zamanların kölesi Bilal(r.a.)’ın geçeceği eşiğe koyduruyor.
Zira iman ve islam başlıbaşına bir değer yargısı ve takva üstünlüklerin yegane ölçüsü oluveriyor. Toplumun hangi kesiminden gelirse gelsin her mü’min özel ve saygıdeğer bir fert olmakla birlikte, islam’ın sunduğu fıtrata uygun hayat ile de zaten içinde bulunduğu toplumun en saygın ve modern ferdi haline geliyor. Çok uçuk değil bu gerçek, buyrun şu örnekle düşünelim: Her açıdan daha ileride gözüken ama kendi elleriyle yaptığı putların önünde gerdan kıran Ebu Cehil mi daha moderndir, yoksa kendi özgür iradesi ile kabul ettiği inancı canı pahasına terketmeyen Yasir(r.a.) ile Sumeyye(r.a.) mi? Günümüzün ‘beyaz’larına sorulacak en basit soru belki de budur.. Ve bu anlamda bu din, evet, toplumun aydın ve önder kesimleri tarafından kabul edilen ve din edinilen bir akidedir.
İnsanların kafalarının içidir aslolan, yoksa elbette gariban bir gecekondu sakini ile dev bir malikhanede ikamet eden ve kedilerine sıradan bir evin bir günlük mutfak masrafı kadar harcama yapabilen biri mal varlığı olarak mukayese edilemez. Fakat sabahın ilk ısıklarında sokaklarda yalnız iki sınıf insan görürsünüz:
Bir zümre vardır ki; çok rahat bir saltanat ile hayat sürmekte ve kelimenin tam da anlamıyla ‘yediği önünde, yemediği arkasında’dır. Avrupa’da cokça vardır bunlardan ve onları sabahın erken saatlerinde köpeklerinin peşinden bakarken görebilirsiniz.
Diğer bir zümre ise, aynı saatlerde ya evlerinin bir köşesinde yahut mescidlerde Aziz ve Celil olan bir Allah’a ibadet pesindedirler. Şimdi hangi akıl veya vicdan sahibi, bu iki zümreyi mukayese edip bunlardan köpek peşinde koşanları daha modern ve gelişmiş sayabilir ki? Hatta bir adım daha ileri gidelim, bunlardan hangisi acınacak halde ve garibandır? Mevla’nın kendisini köpeğe hizmetçi kıldığı adam mı yoksa O’ndan başkasına boyun eğmeyi zillet gören mi?
Medeniyet denilen şey, insanlık onurunu yüceltmek ise şayet; bir tek Allah’a kulluktur bu!
Ufuk Gazetesi - Mayıs 2011
İnsan olarak hepimizin düştüğü en komik hata ise birşeylerin bizim olduğunu sanmaktır. Hayatı ve onu yaşarken elde ettiklerimizi bizim sanıp bir ömür geçiririz, sonra da geride kaldıklarını görüp ardımıza baka baka öteki aleme gideriz. Bizden öncekilerin bu hallerinden ibret almak çok azımızın aklına gelir. Bu halin en acıklı yanı ise; bizim sandıklarımızı dünyada iken kaybettiğimizde gösterdiğimiz anlaşılmaz cinnet halidir. Zaten bizim olmayan ve bir süreliğine emanet olarak bize verilen şeyleri o kadar sahiplenmişizdir ki, kaybetmek felaket gibi gelir.
Dünya kısa bir süre için kalınan ve metaından faydanılan, sonra da geçip gidilen bir yerdir. Dünya metaı dediğimiz şey, geçici olarak dünyada verilen; mal ve evlat gibi sevilen ve bir süreliğine emanet edilen şeylerdir. Vakti geldiğinde elimizden alınırlar ve hiçbir çaba yahut kuvvet Mevla’nın aldığını yerine koyamaz veya almasına engel olamaz!
Bizim sandığımız şeylerin en mukaddesi şüphesiz dinimizdir. Bazan sahiplenmek yani benim diye üzerine titremek ve korumak gibi normal hassasiyetleri ifade etse de, farkında olmadan dinimizi bize ait sandığımız diğer eşyalar gibi kaybetme korkusu ve başkalarından sakınma güdüsü ortaya çıkmaktadır.
Bu durumda ‘bu dinin kimin olduğu’nu doğru tespit etmek hayatımızı kolaylaştıracaktır. Hepimiz bilir ve tasdik ederiz ki bu din Allah(cc)’ındır. Fakat bakış açıları hidayetle yönlendirilmeyenler içinde bulundukları kibirle ve biraz da islam dünyasının ezilen ve fakir bırakılan kısımlarına bakarak bu dini aşağılamaya ve 3. Dünya ülkelerinin gariban halklarının dini olarak yaftalayıp reddetmeye çalışırlar. Hakikatini bilmek ya da sorgulamak yerine küçümseyerek yüz çevirmek onlara daha kolay gelir.
Daha da ilginci biz müslümanların da bunu kabullenir konumudur ki birçoğumuz bunun farkında bile olmadan savunuculuğunu yaparız. Tarihçilerimiz ilk iman edenleri sayarken not düşerler, genelde gençler ve fakirlerdi, diye. Hatta, ‘islam garip olarak başladı ve garip olarak devam edecektir, gariplere müjdeler olsun’ hadisini müslümanların maddi güçten mahrum ve hep ezilip hor görülenler olacakları seklinde te’vil ederek, kanıksayan ve bu şekilde tebliğ eden akedemisyenlerimiz vardır.
Sırf olası ihtimalleri reddetmek için de olsa şunu kaydedelim, bu din arapların ya da herhangi bir ırkın değildir ve olamaz. Zira temel nüansı denge olan islamın herhangi bir üstün sınıfı yoktur. Bu bağlamda peygamberi ırk olarak türkleştirme gayretinde olanların da islam ile alakaları olmadığı ortadadır. Mukaddes beldelerin bugünkü sakinlerinin arap olması oraların onların toprağı olduğu anlamına gelmez. Tıpkı peygamberlerin ortak daveti olan tevhid inancı gibi o topraklar da insanlığın ortak mirasıdır.
İslam’ın garip olması bizim anladığımız anlamda kenar mahalle/varoş dini olduğu anlamına gelmiyor. Tam aksine aslında ilk dönemlerden itibaren bütün toplumlarda bu dini kabullenenler kişisel meziyetleri yüksek, toplumlarının akil insanları olmuştur. Ancak her halukarda ezilen toplum kesimlerinin de bu dine koşması eşyanın doğası gereğidir ki, toplumsal adaletin garantisi olan bir inanca elbette buna hasret kalanlar ve yokluğunu hissedenler duyarsız kalamazlar.
İslam’ın ilk dönemlerinde zannedildiği gibi fakir ve ezilenler değil Mekke’nin önde gelen zenginleri ve saygın şahsiyetleri de Peygamber(SAV)’in çevresindedirler. Şöyle bir kaç isim hatırlatıldığında birçoğumuz daha kolay idrak edecektir.
En yakın örnek Haticet’ul Kübra(r.anha)’dır ki dönemin tartışmasız en zengin hanımlarındandır. Kendine ait kervanları olan bu hanımefendi, eğitimi, görgüsü ve topyekün kültürüyle aslında bir anlamda o toplumun ‘beyaz’ kesimindendi.
Aynı şekilde bizim büyük ve önder sahabiler olarak tanıdıklarımıza bakalım; Ebu Bekr(r.a.), Ömer(r.a.) yahut Osman(r.a.) ve hatta Ali(r.a.)... Kimlerdir bunlar? Hulefa-i Raşidin diye bildiklerimiz ve dönemin yine en zengin ve kültürlü kesiminden geliyorlar. Saymaya devam edebilirsiniz, Abdurrahman bin Avf(r.a.) ve ya Sa’d bin Muaz(r.a.) yahut Es’ad bin Murare(r.a.) gibi önder isimler de yine aynıdır ve aslında bugün burjuva yahut ‘beyaz’ olarak isimlendirilen toplum kesimindendirler.
İşte bu noktada islam’ın adalet ve denge unsuru devreye giriyor ve ne namaz saflarında ne de hayatın başka bir yerinde hiçkimsenin etiket yahut şöhretiyle öne geçmesine izin vermiyor. Bu denge ve imandır ki, Halid bin Velid(r.a.) gibi dönemin en meşhur komutanının kafasını bir zamanların kölesi Bilal(r.a.)’ın geçeceği eşiğe koyduruyor.
Zira iman ve islam başlıbaşına bir değer yargısı ve takva üstünlüklerin yegane ölçüsü oluveriyor. Toplumun hangi kesiminden gelirse gelsin her mü’min özel ve saygıdeğer bir fert olmakla birlikte, islam’ın sunduğu fıtrata uygun hayat ile de zaten içinde bulunduğu toplumun en saygın ve modern ferdi haline geliyor. Çok uçuk değil bu gerçek, buyrun şu örnekle düşünelim: Her açıdan daha ileride gözüken ama kendi elleriyle yaptığı putların önünde gerdan kıran Ebu Cehil mi daha moderndir, yoksa kendi özgür iradesi ile kabul ettiği inancı canı pahasına terketmeyen Yasir(r.a.) ile Sumeyye(r.a.) mi? Günümüzün ‘beyaz’larına sorulacak en basit soru belki de budur.. Ve bu anlamda bu din, evet, toplumun aydın ve önder kesimleri tarafından kabul edilen ve din edinilen bir akidedir.
İnsanların kafalarının içidir aslolan, yoksa elbette gariban bir gecekondu sakini ile dev bir malikhanede ikamet eden ve kedilerine sıradan bir evin bir günlük mutfak masrafı kadar harcama yapabilen biri mal varlığı olarak mukayese edilemez. Fakat sabahın ilk ısıklarında sokaklarda yalnız iki sınıf insan görürsünüz:
Bir zümre vardır ki; çok rahat bir saltanat ile hayat sürmekte ve kelimenin tam da anlamıyla ‘yediği önünde, yemediği arkasında’dır. Avrupa’da cokça vardır bunlardan ve onları sabahın erken saatlerinde köpeklerinin peşinden bakarken görebilirsiniz.
Diğer bir zümre ise, aynı saatlerde ya evlerinin bir köşesinde yahut mescidlerde Aziz ve Celil olan bir Allah’a ibadet pesindedirler. Şimdi hangi akıl veya vicdan sahibi, bu iki zümreyi mukayese edip bunlardan köpek peşinde koşanları daha modern ve gelişmiş sayabilir ki? Hatta bir adım daha ileri gidelim, bunlardan hangisi acınacak halde ve garibandır? Mevla’nın kendisini köpeğe hizmetçi kıldığı adam mı yoksa O’ndan başkasına boyun eğmeyi zillet gören mi?
Medeniyet denilen şey, insanlık onurunu yüceltmek ise şayet; bir tek Allah’a kulluktur bu!
Ufuk Gazetesi - Mayıs 2011
Ramazan’a Veda
Bu yıldan başlayarak Ramazan ve izin muhabbetleri birbirine girecek iyice. Önümüzdeki yıllarda izinli Ramazanlar yaşanacak bu anlamda. Memlekette tadına baktığımız o ‘sıcak’ Ramazan haliyle burada yerini ‘soğuk’ Ramazan’a bıraktı.
Ramazan bir zamanın adı, zaman içinden seçilmiş özel bir parçanın adı! Ona bu özelliği veren makamın kudsiyetine sırtını dayamış, kendinden emin ve mağrur bir zaman Ramazan. Ramazan kimseye aldırmadan her yıl yeniden hem de daha yıl olmadan yeniden gelmeye devam ediyor ve edecek. Onun her seferinde bize daha erken gelmesi bizim marifetimizden değil Ramazan’ın Rabb’inin rahmetindendir. Hak ederiz ya da etmeyiz ama o her seferinde gelir, bize bir ay boyunca sürecek bir muhabbet sunar. Ki o bir ayda doldurulacak gönüller sonraki onbir ay boyunca ayaklı rahmet temsilcileri olarak gezerler yeryüzünde.
Tam da bu noktada ‘soğuk’ memleketlerin ‘soğuk’ Ramazan’larını yaşayan milyonlarca müslümanın yüreğini ‘soğuk’ sarıveriyor. Rahmet ve muhabbetin ısıtamadığı yüreklerimizle zamanın bu en tatlı devresini üşüyerek geçiriveriyoruz. Güneş gibi Ramazan da bizim buraları ısıtmıyor sanki.
Fakat herşeye rağmen, aramızdaki salihlerin hürmetine bu sevinci yaşamaya devam ediyoruz. Ramazan günleri ve geceleri hala bir neşenin hükmünü yürüttüğü, hiç birşeyin bu saltanatı sarsamadığı bir devrin adı.
Herbirimiz belki de hakettiğimiz kadar, hatta hakettiğimizden daha fazla Ramazan yaşıyoruz. Kısmetimizi aldık ve vedalaşıyoruz her yıl olduğu gibi. Bir dahakine hangimiz, ne kadarı ile müşerref olacağımızı bilmeden ayrılıyoruz.
Ramazan sonrası hayata verdiğimiz özel mola sanki sona erecek ve herşey üzerimize üşüşecek gibi görünüyor. Gerek Hollanda’da gerekse memlekette çok şey değişecek. Hollanda son kırk yılında yaşamadığı kadar büyük bir kırılma noktasına geldi. Hiç olmadığı kadar sağcı bir hükümet kuruluyor, hiç olmadığı kadar çünkü bu hükümetin aşırı sağcılığı kendinden değil dışardan kaynaklanıyor. Hayatiyetini devam ettirebilmek için yapmak zorunda kalacaklarını tahmin etmek hiç zor değil.
Bunun tam aksine genel beklentiler gerçekleşirse memlekette birtakım güzel gelişmeler yaşanacak. Artık uzaklara imrenenlerin ve kaçamayanların ülkesi olmaktan çıkma yolunda büyük bir adım atılmış olacak. Ve belki de uzaklardan memlekete imrenerek bakanlarımız olacak. Avrupa duraklama devrinin sonlarına yaklaşırken biz güzel ülkemizin ‘kuruluş’unu görmenin gururunu yaşayacağız.
Bayram, ‘Ramazan’ bayramı geldi, siz bu satırları okurken belki de geçmiş olacak. Zaten güzel günler çok hızlıdır, saatler gibi geçer. Umarım bu bayram ve sonrasında yaşanacak gelişmeler keyiflerimizi kaçırmaz. Ama eğer birşeyler istediğimiz gibi gitmemeye başlarsa yine gamlanmaya gerek yok, yıllardır sürdüğümüz ama bedelini ödemediğimiz sefamıza sayalım.
Ve unutmamız gereken bakış açısı: Biz işlerin istediğimiz gibi gittiğini düşündüğümüz zamanlarda da tam tersi durumlarda da aslında işler tamamen bizim istediğimizle şekillenmiyor! Hep bizim kararlarımızın çok üstünde bir karar mercii var.
Zamanı durdurmayı bırakın hızını değiştirmeye bile gücümüz yok ve olamaz da zaten. Devran hükmünü icra edecek; her yeni eskiyecek, her doğan birgün ölecek ve geride güzel bir hatıra bırakmak marifet...
Bu vesileyle bayramınızı tebrik eder, sevdiklerinizle nice mutlu bayramlar yaşamanızı dilerim.
Ufuk Gazetesi - Eylül 2010
Ramazan bir zamanın adı, zaman içinden seçilmiş özel bir parçanın adı! Ona bu özelliği veren makamın kudsiyetine sırtını dayamış, kendinden emin ve mağrur bir zaman Ramazan. Ramazan kimseye aldırmadan her yıl yeniden hem de daha yıl olmadan yeniden gelmeye devam ediyor ve edecek. Onun her seferinde bize daha erken gelmesi bizim marifetimizden değil Ramazan’ın Rabb’inin rahmetindendir. Hak ederiz ya da etmeyiz ama o her seferinde gelir, bize bir ay boyunca sürecek bir muhabbet sunar. Ki o bir ayda doldurulacak gönüller sonraki onbir ay boyunca ayaklı rahmet temsilcileri olarak gezerler yeryüzünde.
Tam da bu noktada ‘soğuk’ memleketlerin ‘soğuk’ Ramazan’larını yaşayan milyonlarca müslümanın yüreğini ‘soğuk’ sarıveriyor. Rahmet ve muhabbetin ısıtamadığı yüreklerimizle zamanın bu en tatlı devresini üşüyerek geçiriveriyoruz. Güneş gibi Ramazan da bizim buraları ısıtmıyor sanki.
Fakat herşeye rağmen, aramızdaki salihlerin hürmetine bu sevinci yaşamaya devam ediyoruz. Ramazan günleri ve geceleri hala bir neşenin hükmünü yürüttüğü, hiç birşeyin bu saltanatı sarsamadığı bir devrin adı.
Herbirimiz belki de hakettiğimiz kadar, hatta hakettiğimizden daha fazla Ramazan yaşıyoruz. Kısmetimizi aldık ve vedalaşıyoruz her yıl olduğu gibi. Bir dahakine hangimiz, ne kadarı ile müşerref olacağımızı bilmeden ayrılıyoruz.
Ramazan sonrası hayata verdiğimiz özel mola sanki sona erecek ve herşey üzerimize üşüşecek gibi görünüyor. Gerek Hollanda’da gerekse memlekette çok şey değişecek. Hollanda son kırk yılında yaşamadığı kadar büyük bir kırılma noktasına geldi. Hiç olmadığı kadar sağcı bir hükümet kuruluyor, hiç olmadığı kadar çünkü bu hükümetin aşırı sağcılığı kendinden değil dışardan kaynaklanıyor. Hayatiyetini devam ettirebilmek için yapmak zorunda kalacaklarını tahmin etmek hiç zor değil.
Bunun tam aksine genel beklentiler gerçekleşirse memlekette birtakım güzel gelişmeler yaşanacak. Artık uzaklara imrenenlerin ve kaçamayanların ülkesi olmaktan çıkma yolunda büyük bir adım atılmış olacak. Ve belki de uzaklardan memlekete imrenerek bakanlarımız olacak. Avrupa duraklama devrinin sonlarına yaklaşırken biz güzel ülkemizin ‘kuruluş’unu görmenin gururunu yaşayacağız.
Bayram, ‘Ramazan’ bayramı geldi, siz bu satırları okurken belki de geçmiş olacak. Zaten güzel günler çok hızlıdır, saatler gibi geçer. Umarım bu bayram ve sonrasında yaşanacak gelişmeler keyiflerimizi kaçırmaz. Ama eğer birşeyler istediğimiz gibi gitmemeye başlarsa yine gamlanmaya gerek yok, yıllardır sürdüğümüz ama bedelini ödemediğimiz sefamıza sayalım.
Ve unutmamız gereken bakış açısı: Biz işlerin istediğimiz gibi gittiğini düşündüğümüz zamanlarda da tam tersi durumlarda da aslında işler tamamen bizim istediğimizle şekillenmiyor! Hep bizim kararlarımızın çok üstünde bir karar mercii var.
Zamanı durdurmayı bırakın hızını değiştirmeye bile gücümüz yok ve olamaz da zaten. Devran hükmünü icra edecek; her yeni eskiyecek, her doğan birgün ölecek ve geride güzel bir hatıra bırakmak marifet...
Bu vesileyle bayramınızı tebrik eder, sevdiklerinizle nice mutlu bayramlar yaşamanızı dilerim.
Ufuk Gazetesi - Eylül 2010
Kaydol:
Yorumlar (Atom)
Hariçten gazel okumak; Suriye ve Filistin
Hızlı zamanlarda yaşıyoruz. Günlük hatta saatlik değişimler, olaylar ve bilgiler su gibi hatta esen bir yel gibi akıp duruyor. Bu haber ve...
-
İslam nimeti için, her bir hakikati adedince Allah(cc)’uya hamd ederiz. İslam bize; nesline, akrabalarına ve ırkına adil muamele ve doğr...
-
İslam; Kur'an ve sünnet ile va'zolunan, selefimizin icması ve kıyasları ile fıkholunan dinin adıdır. Bunlarda bulunmayan dinden deği...
-
İmam Buhari olarak meşhur olan hadis alimimizin eseridir. İslam akaidinin müdafası da denilebilecek olan eser Yusuf Özbek tarafından İlahi ...