20 Şubat 2017

Bir oturma eylemi: İslamcılık

İnsan fikriyatının temel gelişim kaynağı vahiy olmakla birlikte, vahiyden beslenen ve peygamberlerin sünnetleriyle büyüyen hayat tarzının veya dinin karşısına kadim bir gerçeklik olarak çıkan şeytani fikir ve pratikler, bir bakıma bilinçli refleksler denebilecek, biraz da zaruri savunma mekanizmalarının gelişmesine sebep olmuşlardır. Vahyin kaynağı ilahi olsa da muhatabı insandır ve fiiliyatta insanın gayet beşeri davranışlarla vahyi yaşaması ve savunması; fıtratından gelen ve kabul edilebilir sınırlar içinde kaldığı müddetçe de dinen sakınca görülmeyen bir durumdur.

İslam’ın dünyaya ilk yayıldığı dönemlerde, fethedilen yeni coğrafya ve toplumların sahip oldukları doğru ve yanlışlarıyla birlikte İslam toplumunun içine karışmaları da kaçınılmaz bir sonuçtu. İslam, insanlara sahip olduğu mutlak hakikat ve üstün hayat nizamıyla sunduğu adalet kadar, sağladığı emin ortamlar vesilesiyle de yaklaşmış ve kabul görmüştür.

Her yeni düşünce ve ideolojik akımın İslam’ın temel esaslarına riayetle irdelenmesi ve gerekli reddiyelerin hazırlanması kültür tarihimizin önemli bir yerini oluşturuyor. Bunlardan bir kısmı gerekli ıslah çalışmaları yapılarak sindirilmiş yani günün şartlarına göre toplum hayatı için gerekli görülerek kullanımına yol açılmışsa da bir kısmı da kesin olarak reddedilmiş ve yasaklanmıştır. Bu yargılara genel duruma bakarak biraz da kabaca detaylara inmeden varıyoruz. Aksi halde dönem dönem elbette istisnalar olmuş, doğru ve yanlışlar yapılagelmiştir.

Son yüzyıllara gelindiğinde, hele de Osmanlı’nın devlet olarak tarih sahnesinden çekilmesiyle oluşan ‘kara delik’ islam’ın kültürel toplumunu yutarak yerine batıdan gelen sellerin üstünde biriken çer-çöp yığınlarıyla oluşan bir garabet bıraktı. Fikir dünyamızın yüzyıllar boyu içine aldığı ve sürekli sindirmeye çalışmaktan yaşadığı bünyesel yorgunluk üstüne bir de iç ve dış hastalık ve darbeler eklenince karşımıza başlangıcı ve sonu tanımlanamayan metamorfoz geçirmiş yeni bir toplum çıktı.

Bu geçiş sürecinde ara ara, bünyede sağlam kalan hücreler savunma maksatlı refleks ve seğirmeler türü tepkiler vermeye devam etti. Tüm müdahale ve zehirli aşılamalara rağmen derinlerde bir yerde ‘imanın güneş yüzlü çocuğu’ hayatta kalmayı başardı.

Ne gariptir ki İslam’ın ‘elit tabaka’ ‘ entel kesim’ gibi bir yaklaşıma hiç izni olmadığı halde İslam toplumlarında böyle bir kesim türedi. Bunlar halkın planlı ve maksatlı olarak cahil bırakılmalarının sonucu, belki de yine zaruretten ortaya çıkan bir tür savunma güçleri oldular. Ancak giyindikleri elit ve entel kisvenin İslam ıstılahında karşılığı olmayınca, mücadele ettikleri akımlara benzemekte bir sakınca görmediler.

Önce görüntü ve konuşmaları değişti, sonra artık ortada olmayan ve batıl fikirleri sindiren İslam toplumunun yokluğunun getirdiği -aslında ihtiyaç olmaması gerekirken mahkum oldukları- sahipsizlik sebebiyle bu defa sindirilmeye başlandılar. Öyle bir noktaya gelindi ki artık onların makbul olup olmadıklarının ölçüsü İslam değil mücadele etmekle yükümlü oldukları batıl oldu.

İşte bu noktada karşımıza İslamcılık çıktı. Tabiri caizse; her yanından batılın mide suyu akan, sindirilmiş ve bastırılmış fikirlerin yılmaz savunucusu, ekranların vazgeçilmez unsurları, köşelerin susturulmaz kalemleri, kitapların verimli yazarları, söyleşilerin değişmez elemanları, belediyelerin kadrosuz müdürleri, islamcılar, islamcılarımız...

Usul ve üslubu batılı, kılık ve kıyafeti batılı, sesi ve kelimeleri batılı, bakışı ve görüşü batılı, duruşu ve yürüyüşü batılı ama hepsinden önemlisi batılı bir oturma eylemi oluşu ile islamcılık ve islamcılar.

Evet artık ağır bir şekilde eleştirilmeyi ve reddedilmeyi hak eden bir islamcı elitimiz var. Zira bunca yıldır elimizde kalan içi boş bir islamcılık var bir de bu işten ekmek yemiş bu elitlerimiz ki yedikleri helal olsun, dünya belki de böyle bir yerdir ve onlar haklıdırlar, ne diyelim?

İslam, fikir üretilmek için vahyedilmiş bir din değil hayat usulü tayin eden ve bir fıkıhla yaşanan biir hayat düzenidir. Birilerine reddiye yazmak ve batılı ortaya koymak elbette bir gerekliliktir ancak herşey bundan ibaret değildir ve olamaz. Hele oturduğu yerden birşeyler söylemekten başka bir eylem türü olmayan biraz siyasi biraz da dini bir akım olunca konumuz, buna verilecek en uygun ad herhalde ‘bir oturma eylemi türü olarak islamcılık’ olacaktır.

İslam’ın anlaşılması için; girift cümlelere, edebi yaklaşımlara, süslü ekran yüzlerine değil aksine hakikati bilen, yaşayan ve bunu hali ve diliyle aktaran alim ve fazıl önderlere ihtiyaç vardır. Batılı taklitten ve onlara benzemekten gocunmayan bir örneklik bizden uzaktır, uzak olmalıdır.

Müslümanlık, tam ve kamil olarak İslam üzere yaşamak için tüm imkan ve gayreti ile çaba sarfetmektir. Kesin delillerle sabit bir imanı ve kendine özgü bir  fikir dünyası olan, sahih ve sağlam bir düşünce yapısı ile salih bir amel pratiğine sahip olan insandır müslüman.


Yine de haklarını heba etmemek ve hesap gününde mesul olmamak namına, yaptıkları şeyin İslam ve müslümanlara faydası olması için dua etmemiz gerekiyor. Şüphesiz kalpleri bilen ve niyetlere vakıf olan Allah(cc)’tır. Ve her birimiz her şeyimizden hesaba çekileceğiz!

09 Şubat 2017

İdeal Devlet Ütopyası

Hepimiz yaratılışımızdan gelen bir emniyet arama ve huzur arzusu ile kıvranıp duruyoruz. Yaşadığımız toplumlardaki sorunlar, şehirlerimizdeki dertler hatta trafik gibi meseleler, devletlerimizin politikaları, idareci ve görevlilerin istismar yahut hataları, muhatap olduğumuz hukuksuzluklar, içimize sinmeyen uygulamalar, enerji kesintileri ve hiç unutulmaması gereken internet sorunları gibi güncel ve sürekli güncellenen meselelerden öyle ya da böyle rahatsız oluyor ve hep daha iyisini, daha sorunsuzunu, daha çok işimize geleni, daha çok huzur üreteni, dah açok güven vereni, daha çok emniyet sağlayanı istiyoruz.

Bütün beklenti ve ihtiyaçlarımızı karşılamayı umduğumuz bir sosyal çevremiz var ve birçoğumuz bundan da şikayetçi ama değiştirme imkanı bulamadığı için katlanmaya devam ediyor. Herşeyin üstünde ise devlet kelimesiyle ifade ettiğimiz ve içine belediye hizmetlerinden uluslararası ilişkilere kadar herşeyi sığdırdığımız ve zirveden sokağa hemen hiç birimizin tam olarak memnun olmadığı bir düzen var.

İnsanoğlunun hayatını düzenleyen prensipler, temelde mutlaka onları yaratan ve ihtiyaçlarını da zaaflarını da en iyi bilen Allah(cc)’in sınırlarına (hududullah) uygun olmak zorundadır. Bu sınırlar çiğnendiği ölçüde insanlar mutsuz ve memnuniyetsiz olurlar. İşin bu boyutu apayrı bir mecraya uzandığı için sadece hatırlatma yetinip konumuza devam edelim.

Mükemmel sosyal hayat düzeni ya da devlet arayışının günümüzde samimiyetle savunucusu olarak takdim edilen bir çok kişi ya da kuruluşun hatta bizzat devletin aslında bir hayali tablo çizip onu pazarladıklarını düşünüyorum.

Batı dünyasının bu konuda da hemen diğer her konuda olduğu gibi insanları avuttuğu ortada. İdeal devlet olarak bize sunulan ve tamamı batıda olan devletlerin aslında içlerinde ne kadar büyük ve ağır sapmalar, bastırılmış kinler barındırdığı en küçük dürtülerle ortaya dökülen vahşetler yahut fıtrat dışı muamelerle kendini gösteriyor.

Bunlara örnek vermek biraz gereksiz geliyor, zira azıcık batı gündemini takip edenler sık sık tekrarlanan bu gibi olayları duymaktan tiksinmişlerdir bile... Asıl mesele ise onların bu bastırdıkları düşmanlık ve kini fırsat bulduklarında fütursuzca bizim coğrafyamızda da sergilemeleridir.

Sundukları ya da va’d ettikleri şey yeryüzünde pratiği olmayan, olanların da içi boş birer yalandan ibaret olduğu herkesçe görülemeyen bir ideal devlet ütopyası. Bunu bazan krallar bazan seçimiş idareciler eliyle gerçekleştirmeyi teklif ediyorlar. Nasıl olsa asla gerçek olmayacağından emin oldukları halde halkları avutmak ve asıl hesaplarını görmek için her türlü propağanda yalanını sınırsız kullanıyorlar.

Batı dünyasının ideal devlet hayalini en pratik uyguladığı topraklar aslında Amerika kıtasının kuzeyidir yani bugünkü Birleşik Devletler ve Kanada coğrafyası. 200 yıldır devam eden iç karışıklıklar ve kapalı toplum uygulaması bir yana arada yaşanan küçük çaplı katliamlar ve patlayan ırkçılık bu toplum modelinin hayal olduğunu anlatıyor. Buna rağmen ellerindeki medya gücüyle dünyaya hem de kelime olarak tam da rüyayı kullanarak bir hedef toplum, ideal toplum örneği olduklarını empoze etmeye devam ediyorlar. Ezilen, horlanan ve fakir bırakılan dünya halkları da filmleri ve ekranları yutkunarak seyredip bu hayalin rüyasını bile görmeyi mutluluk olarak algılıyorlar.

Sundukları özgürlük ütopyasının içinin boş olduğunu anlamak için batıda yaşayan müslümanların karşılaştıkları kötü muamele ve fikir sınırlamaları yeterli aslında; onlar herşeyi yalnız kendi seçkinleri ve seçtikleri için istiyorlar. Onların beğenmediği bir fikrin özgürlüğü de olamıyor, ifadesi de...

İnsan hakları ve düşünce özgürlüğü batının uydurduğu yalanların en büyüklerinden olarak söylenmeye devam ediyor. Bu ütopik yalana kananlar ise kendi ülkelerinde herkesin bu yalana kendileri gibi inanmasını istemek gibi tuhaf bir amacın peşine takılıp kavgasını veriyorlar.

Devlet dediğimiz şey toplumun özeti ve küçük bir aynadan görünen ters yansımasıdır. İdeali ve hatasızı yoktur ve olmayacaktır. Olmuş olanı vardır elbette ama idarecisi bir peygamber olunca yaşanmış ve bitmişlerdir. Davud(a) ve Süleyman(a) peygamberlerin devletleri gibi cihana, Muhammed(sas)’in devleti gibi bir coğrafyaya düşen rahmet yağmurları olmuştur; Muhammed(sas)’in örnek saadet asrı ise kıyamete kadar görülebilecek, sunulabilecek, hedeflenebilecek yegane ideal devlet yapısını sunmuş ve önümüze koymuştur.

Gerçek ideal devlet ya da toplum anlayışında fikir özgürlüğü dediğimiz şey yoktur; marufu tavsiye münkeri nehyetmek vardır.

Hiç kimsenin özgürlük adına; şerri, melaneti, fuhşu ve rezaleti savunma, ifade etme ve insanları buna davet etme, reklamını yapma gibi bir özgürlüğü olamaz! Özgürlük hayra davet ve maruf olanı yani helal ve temiz olanı, yani güzel ve faydalı olanı, yani fıtrata ve hududullaha uygun olanı ifade etmek, savunmak ve yaşamaktır.


İdeal bir toplumda insan hakları değil kul hakkı esas alınır ve olay çözülür. Kul hakkı meselesinin nasıl devasa bir toplumsal çare olduğu konusu çok daha geniş anlatılması gereken ve mutlaka her birimizin hassasiyetle bilmesi ve uyması gereken bir konu olduğunu söylemekle iktifa edelim. Farkında olmamız gereken dev gerçek şudur; sadece kul hakkı konusunu topluma hakim kılmak bile tek başına zulmü ve adaletsizliği yok edebilecek etkendir.

06 Şubat 2017

Geçmişle Hesaplaşma Hastalığı

Yakın ve uzak unsurlarıyla insanlık tarihi genel olarak ortak geçmişimizdir. Biz müslümanlar Adem(as) ile başlayan bir insanlık tarihine inanır ve bu hatıraları temelde vahiy esaslı bilgilerle ve elbette insanların keşifleriyle tanır, bilir ve ibret alırız.

Aslını ve neslini merak etmek gayet insani bir his olsa da vahiyden koparılması bir yana, vahyin temel bilgilerini inkar ve reddetmek için bir geçmiş düzenleme ameliyesine girişmek insanı kendisine ve insan nesline hiç bir fayda sağlama ihtimali olmayan boş işlere dahası neslini maymunlaştırmasına kadar gidebilir. Allah(cc) bize neslimizin Adem(as)’dan olduğunu bildirmiş biz de buna iman etmişizdir. O’nun yaratılış süreci de Kur’an’da aktarıldığına göre bu konuda bir sorunumuz yoktur ve olmamalıdır. Varsa aklımız vahiyle tatmin olmamış, kalbimiz kendine başka yollar aramaya başlamış demektir.

O günden bu yana gelen ve giden insan neslinin yaşantı ve tecrübeleri bizim için değerli birer hatıra ve ibret vesikalarıdır. Gerek müslim gerekse gayri müslim, insan neslinden her bir ferdin elde ettiği bilgi, beceri ya da keşif bizim için değerlidir ve ihtiyaçlarımızı gidermemiz için Allah(cc)’ın verdiği nimetlerdendir. İnsanlar arasındaki bu bilgi ve keşif aktarmını İslam gayet doğal karşılar ve hikmeti elde etmemiz için bizi teşvik eder.

Kur’an bize geçmişte yaşayan insanlarla ilgili pek çok kıssa aktarır. Bundan Rahmani maksadın ne olduğu yine bizzat Kur’an ile yahut hadis ile bazan da alimlerin görüşleri ile anlaşılır ve bu anlayışta devirler ve coğrafyalarla değişerek ve gelişerek devam eder. Bu devamlılık Kur’an’ın kıyamete kadar hüküm ve hikmet kaynağı olarak hayatımızın içinde bizimle yaşayan bir kitap olmasındandır.

Tarihimizin aktarımlarına elbette nesillerimizin sevapları kadar günahları da dahildir. Hataları bilmeden onlardan sakınmak mümkün olmayacağından, bu nakil herhangi bir sakınca barındırmaz ve geçmişi küçümsemek yahut hakaret için değil ibret almak ve korunmak için yapılır. İbret alma sınırı aşılır ve dinin temellerini kendilerinden aldığımız sahabe ve ulemayı aşağılama ve güvensizlik inşasına dönüşürse; bu artık saf ve samimi bir niyetle yapılan tarihi bir aktarım değil fitne ve fesat çıkarmak hatta Allah’ın dinini zayıf düşürmek ve halkın çoğunluğunu oluşturan avamın kalbindeki imanı zayıflatmak gibi tehlikeli işlere yol açmak olur.

Şüphesiz biz peygamberlerden başkasının hatadan beri olmadığına inanır ve onları öylece sever, öylece tabii oluruz. Allah(cc), bizim hatasız kullardan dini öğrenmemizi murad etseydi peygamberlerine meleklerden oluşan bir sahabe ordusu ile destek verir ve bize onlara tabi olmamızı emrederdi, ne kadar mümkün olurdu orası ayrı bir soru.

Yakın islam tarihi olarak isimlendirebileceğimiz ve kayıtlara geçmiş, son peygamber Muhammed(sas) ve ashabının gerek hayat hikayeleri gerekse bu dini öğrenme, yaşama ve tebliğ yani aktarma yolları da ehli tarafından tespit edilmiş ve kullanıldıkları ilim alanlarına göre tasnif edilerek isimlendirilmişlerdir. Sahabenin aralarındaki ihtilaflar da aynı şekilde tarihimize mal olmuş olaylardır. Bu hadiselerden ibret almak ve ilmi sahalarda kullanmaktan başka maksatlarla bunları diline dolamak samimiyetten değildir.

Zira sahabe bizim kendilerinden dinimizi aldığımız, kitabımızı öğrendiğimiz, peygamberimizi tanıdığımız ve din yolumuzun yıldızları bildiğimiz insanlardırlar. Onları herhangi bir tarihi hadiseyi değerlendirir gibi rahat ve saygısızca değerlendirmemiz sözkonusu olamaz. Hatalarını bize nakleden bir çok alimin yaptığı gibi isimlerini bile zikretmeden aktarırız ki aynı zattan bir hadis naklettiğimizde insanların gönülleri bulanmasın. Şahsi ya da siyasi hayatında bir sahabenin hata etmesi onun sahabe olduğu gerçeğini ve ondan bize hayat veren hakikatleri öğrendiğimiz gerçeğini değiştirmez.

Zamanın umarsız ve saygısız nesillerinin geçmişleriyle hesaplaşma hastalıkları bize uzaktır. Biz geçmişimizle de geleceğimizle de ancak ve sadece ahirette Huzur-u İlahi’de hesaplaşmaya iman edenleriz ki o hesabı görecek olan da biz değil Alemlerin Rabb’i olan Allah(cc)’tır.

Bunlar geçmiş bir ümmettir. Onların kazandıkları kendilerine sizin kazandıklarınız ise sizedir. Siz onların yaptıklarından sorumlu tutulmayacaksınız. (Bakara 134)

Dikkat ederseniz kendileri herhangi bir başarı ya da gözle görülür bir gelişme kat etmekten aciz kalan, geçmişin başarılarıyla övünmek işlerine gelmeyenler, genellikle bu hataları dillerine dolayarak nefislerini tatmin yolunu seçiyorlar. Bizden önceki nesillerin hayırlı ve güzel işleri ile iftihar etmek ve onlara imrenerek bu yolda onları taklit etmeyi ve onların yollarını izlemeyi arzulamak hayırlı ve salih amellerin yolunu açacak bir bakış açısıdır.

Bunun tam aksine, geçmişte işlenilen hataları, çıkarılan fitneleri ve kaybedilen güzel hasletleri öne çıkarmak, yeni nesillere o kadim medeniyet çizgisini kopartarak ve adeta yok sayarak silik ve kuşkulu, karanlık ve meçhul bir geçmiş sunmak ve bunu da güya daha temiz ve daha saf bir din anlayışı ortaya koymak adına yapmak naklen ahlaksızlık, aklen imkansızlık içeren bir gafletin daha da ötesi ve kötüsü bir hıyanetin işaretidir.

Tarihin ilk gününden yola çıkan ve kıyamete kadar yürümeye devam edecek olan insan neslinin en güzel mensupları olarak müslümanlar bir bedenin azaları gibidirler; bir kısmı olmazsa olmaz iken bir kısmı dökülen tüy, kırılan tırnak kadar bile değer ifade etmeyebilir ve fakat tamamı İslam’ın neslidirler ve onlardan bazılarını hele de kalp gibi değerli olanları, el ayak gibi vazgeçilmez olanları iptal etmek, bu şahs-ı maneviyi sakat bırakmak belki de katletmek maksadına hizmet eder.

Bu büyük ve mukaddes neslin yolculuğu kıyamete kadar devam edecektir, mesele fert olarak her birimizin bu bedenin neresinde yer almaya niyetimizin olduğu ve takdirin bizi nereye yerleştireceği gerçeğidir. Kendimize layık gördüğümüzle hak ettiğimizin aynı olması için gayret bize düşer.


Netice olarak, bize Kitap ve Sünnet ile nakledilen hayırlı işler arasında "geçmişimizle hesaplaşmak" gibi tuhaf bir yeni çağ hastalığı yoktur. Sahabe arasındaki ihtilaflar sebebiyle kalplerimiz birine meyledebilir ancak bunu diline dolayıp ileri-geri konuşmak salih amel değildir.

Hariçten gazel okumak; Suriye ve Filistin

  Hızlı zamanlarda yaşıyoruz. Günlük hatta saatlik değişimler, olaylar ve bilgiler su gibi hatta esen bir yel gibi akıp duruyor. Bu haber ve...