31 Aralık 2020

Zaman ve takvim yaratılışa tabiidir



Hayatı anlamlandırmakta kullandığımız en önemli verilerden biri, hiç şüphesiz zaman mefhumudur. İnsan hayatının en kısa tarifinin; “doğum ile ölüm arasında geçen süre” olduğu düşünüldüğünde zamanla hayatın bağı daha net ortaya çıkıyor.

Tarih, takvim, saat, ay, gün ve yıl gibi saya saya bitiremediğimiz, vazgeçilmez bilgi ve düzenlemelerin tamamı, zaman mefhumunun neticesidir. “Dünya hayatı zamanın geçmesinden ibarettir” desek, abartmış olmayız. Hayat bir vakittir ve geçmektedir neticede.

Ancak zamanın geçmesi, vaktin süresi gibi kavramların tamamının aslında göreceli olduğunu ve bunların bir bakıma bizim zanlarımızdan ibaret olduğunu da yine yaşayarak öğreniyoruz. Rüyasında zamanlar üstü bir yolculuk yapanlarımız olduğu gibi, saatler süren bir hikayeyi birkaç saniyede görebildiğimizi modern bilimin tespitleriyle anlıyoruz.

Uyuyan için zamanın bir bakıma ortadan kalktığını, saatlerin tıkırtılarının rüyaları etkilemediğini yani bu alemde kaldığını ve bu rüyaların zannettiğimiz ve yaşadığımız gibi bir zamanın geçerli olmadığı, bir başka alemin varlığının da göstergesi olduğunu fark ediyoruz. Uykunun küçük bir ölüm denemesi olduğunu, ölümün fragmanı olduğunu bilince; aslında rüyanın da ahiretin bir fragmanı yani diğer alemin bir tanıtım filmi olduğunu, varlığının delili olduğunu anlamamız mümkün oluyor.

Ayların ve yılların bizim için geçtiğini, aslında kainatın yaratılışından sonuna kadar olan her şeyin, ezeli ve ebedi ilim sahibi Allah(cc) için malum olduğunu; olacakların olduğunu, yazılacakların yazıldığını, kalemlerin kuruyup defterlerin dürüldüğünü; kaderin hükmünün icrasını zaman içinde görelim için dünyada olduğumuzu, çok fazla çırpınmanın, bu hayatı ve alemi çok değerli ve çok gerçekçi zannetmenin büyük bir gafletin kapısı olduğunu; bedenlerimizin ve canlarımızın, hayatlarımızın ve dünyamızın, zamanlarımızın ve anlarımızın değerlerinin ancak içini doldurduğumuz iyilik ve güzellikler kadar olduğunu biliyorum.

İyilik ve güzelliğin de bir nasip işi olduğunu unutmuyorum. Unuttuğum zaman hatırlatan, zamanın da yaratıcısı olan Allah(cc)’uya hamd ediyorum.

O’nun kudret ve tayini ile ayların 12 olduğunu, haftanın 7 gün kaldığını biliyorum. Adına ne takvimi denilirse densin, insan fıtratının 12 aylık bir yılı, 7 günlük bir haftayı yaşamak zorunda olduğunu görüyorum.

Bunca etkisiz ve bunca zavallı durumdaki insanın, sanki kendi tayin ettiği takvimlerle, kainatın ve insanlığın kaderine etki edebilecekmiş gibi aptalca bir zanna kapılmasını hayretle karşılıyorum.

Varsa bir gücümüz, haftanın günlerinin sayısını 8 yapıverelim mesele, ya da ayların sayısını 13 yapalım, olmadı 11’e indirelim.

Yapamayız!

Zamanın da hakimi olan Allah(cc)’dur, bunu her takvim değişiminde bir kere daha hatırlamakta ve hatırlatmakta fayda var.

“Gerçek şu ki, Allah katında ayların sayısı, gökleri ve yeri yarattığı günden beri Allah'ın kitabında on ikidir…” (Tevbe 36)

Daha önce deneyenler gibi, farklı takvim türleri yapılabilir. Çok zor bir iş değildir bu. Ayların sayısını da günlerin sayısının da değiştirebilirsiniz. Ancak bu insanların içine sinmez, kullanımı yaygın olmaz, genel kabul görmez.

Çünkü, fıtrat yaratılışa tabiidir.

İnsanoğlunun kendince takvim değişimlerini kutlamaya kalkması kadar, takvim değişiminden kaderin ve hayatın etkilenmesini ya da bir şeylerin değişmesinin takvimde yazılı sayılarla olabileceğini düşünmesinin, ne kadar basit ve insan onuruna yakışmayacak bir düşünce olduğunu fark etmemiz gerekiyor.

Adına miladi ya da hicri de desek, güneş veya ay takvimi de desek, zaman geçiyor bizim için ve mukadder bir sona doğru gidiyoruz. Bunun kutlanacak bir yanı olmadığı, takvimin türünden bağımsız bir vakıadır.

İnsanın kendini bu kadar önemli ve değerli görmesi, eliyle yazdığı sayılarla dünyaya hükmettiğini zannetmesi, ciddi bir kendine tapınma sapkınlığının göstergesi olabilir. Neyse ki, ölüm var ve insana kendi yerini hatırlatmaya devam ediyor.

“Varsa gücünüz ölümü durdurun” diye meydan okuyan kudretin karşısında boyun eğmekten başka çaresi yoktur kimsenin. Ne ki, bunu itiraf etmekle, ısrarla inkar etmek arasında özgürdür insan. Hayatı boyunca ölmeyeceğini iddia etse de, ölecektir oysa. Tıpkı öldükten sonra dirilmeyeceğini zannetse de dirileceği gibi…

27 Aralık 2020

Garipliğin fotoğrafı


Eğer bu yazının üstündeki fotoğraf olmasaydı, bu manzarayı anlatmak için ne edebiyatlar parçalamak gerekirdi. Ne çok söz lazımdı şu karedeki garipliği anlatmaya. Çadırları, çadırların ardındaki gerçekleri, çocukları, çocukların gönlündeki garipliği...

Yerdeki çamurların yağmurun hatırası olduğunu söylemeye utanır insan. Ayaklarına sardığın naylonların geri dönüşümü zor atıklar olduğunu düşünür modern insanlar.

Eteğindeki kelebek desenlerini tasarlayan elemanın ruh dünyasında karşılığı büyük ihtimalle, küçük mutluluklar olabilir ama senin kelebeklere benzeyen tek yanın kısa bir hayatta çok uzun yaşamaklar olsa gerek. Bir de tabi kelebek kadar narin çocukluğunun, gaddar ayaklar altına düşürülmesinin hikayesi var.

Ellerini birleştirmiş bir kızın çaresizliğini ve kimsesizliğini anlatmak için başka cümleye gerek kalmıyor aslında. Boynunun büküklüğünü de ekleyin üstüne, bir de tabi bakışlar...

Ah kızım bakışların kayaları eritir de çağın zalimlerinin yüreğine dokunamaz. Onlarda çelikten mamul, demirden soğuk bir kalp var. Yürekleri yok, olsa idi azıcık yanardı. Kalp var onlarda, sade bir kan pompası olan, mekanik bir alet.

Bir de böyle bakıp geçenlerin kayıtsızlığı, umursamazlığı var; gaddarlık mektebine yeni kayıt yaptırmış acemi öğrenci gibi bakıp geçenlerin teorik aldırmazlığı, acıyan bir bakıştan ibaret kalan vicdan temizleme aracı olan merhametsizliği, el uzatmaya tenezzül etmeyen bir tür Karun cimriliği, seni ve garipliğini de kullanan çağdaş insan onursuzluğu, lafını çok ettiğimiz ama zamanı bir türlü gelmeyen devrimciliği, insanların maskeleri ve tiyatro temsilleri var.

Senden adalet ve merhamet savaşçılarına miras bir intikam kalır. Küçük ihtiyar, vasiyetin yazılmıştır gönüllerde..


İşgal ve medeniyet

İnsanları, toplumları ve şehirleri, kimlik ve medeniyetlerine götüren tarihi yolculuğun, iyi ve güzel yanlarının yanında, sıkıntı ve belalarla da dolu olduğunu biliyoruz. Her şeyin yolunda gittiği, keyiflerin yerinde olduğu ve güllük gülistanlık devirlerden çok; savaşların, kıtlıkların, salgınların etkisinin bir tür bilinç altı oluşturduğu bir vakıadır.

İnsanlar genelde mutlu mesut günleri daha az hatırlar ve maalesef kalıcı travmalar büyük acılardan sonra yerleşir ruhlarımızda. Bu yüzden bayramlar, kutlamalar, şenlikler ve toplumsal bazı eğlence türleri her devirde ve her toplumda mutlaka kendilerine bir yer bulurlar. İnsanın teselliye, rahatlamaya ihtiyacı bitmez.

Gaziantep’in de çok uzun yüzyıllar devam eden bir huzur ve medeniyet yolculuğu olsa da, parçalanan ve pay edilen devasa bir imparatorluğun, hemen her bir şehrinin başına gelen acı gerçeklerle yüzleşmiş olmamız, farkında olmak zorunda olduğumuz bir mihenk noktasıdır.

Bin yılı aşkın bir süredir medeniyetimizin hüküm sürdüğü bu topraklarda, geçen yüzyılın başında yaşanan işgal, hala taze bir hatıradır ve yaşayan şahitleri kalmasa da, Gaziantep’in adından başlayan ve tarihi binaların duvarlarında devam eden izleri çok canlıdır.

Bir anda, çok uzun bir süredir birlikte yaşadığımız ve her türlü sosyal münasebette bulunduğumuz, kendilerine ait okulları, hastaneleri, kiliseleri ve hatta şaraphaneleri bile bulunacak kadar özgür bir hayat süren Ermenilerin düşmanla kol kola girip üstümüze saldırması, kolay atlatılacak bir travma değildir. Fakat yine de atlatılmıştır ve halkın genelinde devam eden bir kin ya da düşmanlıktan söz etmek neredeyse imkansızdır.

Daha 99 yıl önce bu topraklardan ardına baka baka çıkmak zorunda kalan Fransızların bugün hala, uluslararası pozisyonlarda bize diş bilemeye devam ettiğini gördükçe, “acaba biraz çabuk mu unuttuk” diye düşünmeden edemiyorum.

Ve yine, aradan geçen bunca zamana ve değişen şartlara rağmen, olası bir işgal girişiminde yeniden eski günlerdeki gibi kenetlenerek direnmeye hazır olduğumuzun işaretlerini -tıpkı 15 Temmuz 2016’da gördüğümüz gibi- yeniden görmek büyük bir umut veriyor.

Düşmanın silahlı askerlerini çıkarttığımız memleketimizde, silahsız ama gönüllü Fransız müfrezesi gibi dolaşanları görmek, herhalde en son istediğimiz şeydir. Zira “savaş düşmana benzemekle kaybedilir”, cephede yenilmekle değil.

Bütün kahramanlık ve fedakarlığına rağmen Fransızların şehri işgal etmesine engel olamayan ecdadımız yenilmemişti. Çünkü asla bir Fransız gibi zalim ve işgalci bir kafa yapısına sahip olmadılar, asla kendi değerlerinden ve kültürlerinden vazgeçmediler.

Medeniyet veya gelişmişliği; zorba işgalci bir tarihin temsilcisi Fransa gibi batılıların kurguladığı, aslında kapitalist ve yeni bir tür sömürge düzeni olan batı kafasında görmekten ve onlara boyun eğmekten daha ağır işgal edilmişlik bilmiyorum.

Evet, teknolojik ve mekanik gelişmişlik onların kontrolünde, para ve silah onların elinde, dünyanın siyasi ve askeri anlamda hakimi onlar gibi görünüyor ama bunlar bir medeniyet kurmaya ve yaymaya yetmiyor.

Geliştirilen teknolojinin elimizdeki çok özellikle telefonlardan ibaret olmadığını ve dünyanın farklı noktalarında batılı emperyalist güçlerin, hakimiyet ve kontrollerini sağlamaya yarayan çok amaçlı silah sistemlerinin asıl batı gelişmişliğini temsil ettiğini, onları rahatsız edecek tek şeyin de bu oyuncaklarını ellerinden almak olduğunu yakın geçmişte yaşayarak öğrenmiş bulunuyoruz.

Medeniyet işgal etmez, takdim eder kendini ve kabul görür. Gelişmişlik ise, zenginlik ya da refah içinde yaşamakla olmaz, ancak insanlığa gerçekten insan onuruna yakışır bir sosyal düzen sunmak olabilir.

Zorla kabul ettirilen ya da dayatılan bir şey medeniyet olamaz. Silah ya da para gücüyle, medya ve diğer propaganda metotlarıyla yayılan bir fikir gelişmişlik değildir.

Bu yüzden biz işgal etmez, fethederiz. Medeniyete açarız, gönüllere kapı açarız, insanlığa yol açarız, adalete meydan açarız, merhamete alan açarız; dileyen girer ve katlanarak büyürüz, dileyen uzak kalır ve kaybeder.

Batılıların ve özelde Fransızların bilmediği ve öğrenmek istemediği şey; bizim de kanlarımızın onlarınki gibi kırmızı olduğudur ve bizim de kendi topraklarımızda, en az onların halkları kadar özgür ve müreffeh bir hayat yaşamaya hakkımız olduğudur.

Bu toprakların ve denizlerin zenginliklerini onlara yedirmeyecek olmamızı kabullenemiyorlar. Bu halkın çocuklarının onlara köle olmayacağını bilmek onları huzursuz ediyor. Bütün çabaları, siyasi ve askeri düşmanlıkları, bilimsel ya da teknolojik ambargoları, hep bir üstünlük ve efendilik taslama çabasının çirkin resmini gözler önüne seriyor.

Onlar bir zamanlar bu toprakları işgal ettiler ve biz onları bir şekilde çıkarttık. Şimdi artık yeni nesillerimizin gönüllerinde de yer bulmalarına engel olmak zorundayız. Medeniyetimizi bilmek, bildirmek ve bugün karşımızda duran adaletsiz ve merhametsiz zenginlik ve gelişmişliğin medeniyet olmadığını öğretmek durumundayız.

25 Aralık 2020

Antep’in gazilik hikayesi

 


Son “silahlı” Fransız askerinin Antep’i terk etmesinin üzerinden 99 yıl geçtiği bugün, o devirde gastronomi kültürünü yokluk ve savaşla birleştirip “sahan bombası” keşfini yapan ecdadı hayırla yad ediyorum.

Tabi şimdi gastronomi denilince aklımıza envai çeşit Antep yemeğinin gelebiliyor olmasını; o günlerde, kazanlarla, kepçeler ve sahanlarla direnen kahramanlara borçlu olduğumuzu unutmamız gerekiyor.

Bu süreçte, Antep’e 11 ay boyunca bırakın cephaneyi, bir lokma ekmeğin bile giremediği muhasarada, yokluk ve kıtlıkla, açlıkla yapılan direnişin sürdürülmesi, akla hayale gelmeyecek yollarla, savaşa devam etmeye çalışılması, unutulmaması gereken bir kahramanlık hikayesidir.

Mağaralarda, düşmanın attığı mermi çekirdeklerini eritip yeniden kurşun üreten; ellerinde barut kalmayınca, söğüt ağacı kömürünü kükürtle karıştırıp “kara barut” üreten; yiyecek bir şey kalmayınca, acı badem çekirdeklerini el değirmenlerinde öğütüp ekmek üreten; kahramanlık ve yiğitlik üreten; direniş ve zafer üreten bir halk, her türlü saygıyı ve takdiri çok fazlasıyla hak ediyor.

Bu vesileyle, kahramanlarından olaydan sağ çıkan olmadığından gerçek detaylarını bilemediğimiz, ancak bazı anlarına şahit olan köylülerin ya da katil Fransızların anlattıkları kadarıyla bildiğimiz ve batının “savaş hukuku” anlayışının göstergesi, “Dokurcum Değirmeni Katliamı” ve Şahin beyin direnişinin hikayeleri nesilden nesle aktarılması gereken destanlardır.

Bu noktada, şehrin bir çok yerinde hala korunan Fransız kurşunlarının yaraları kadar Gaziantep Savaş Müzesi, bu şehre ne için gelmiş olursanız olun, uğramadan geçmemeniz gereken bir mekan. Hele burada yaşayanların kesinlikle ziyaret etmeleri ve tarihlerine yakın gözlüklerle bakmaları gereken bir müze. Öyle kuru bir kelime olarak müze deyip geçmemek ve aslında müzeden çok fazlası olduğunu fark etmek gerekiyor.

Tam da bugün açılan Panorama 25 Aralık Müzesi de tarih bilinci ve gelecek kurgumuza büyük katkılar yapmasını beklediğimiz eserler arasında yerini almış bulunuyor. Umarım salgın ve tedbir şartlarında ziyaret etme imkanı bulabiliriz.

Bu vesileyle işgallerin ve direnişlerin şehri Gaziantep’in yani Osmanlı’nın Halep vilayetine bağlı Ayıntab’ın, o günlerini bir kere daha hatırlamakta fayda var.

Antep Savunması Kronolojisi:

15 Ocak 1919 İngiliz işgali

29 Ekim 1919 Fransız işgali

5 Kasım 1919 Fransız ordusu gönüllü Ermeni birliklerinin Antep’e girişi

23 Kasım 1919 Cemiyeti İslamiye’nin işgale karşı büyük mitingi

20 Ocak 1920 Karayılan’ın Karabıyıklı zaferi

21 Ocak 1920 Şehit Kamil hadisesi

3 Şubat 1920 Şahin Bey’in 1. Kertil zaferi

18 Şubat 1920 Şahin Bey’in 2. Kertil zaferi

28 Mart 1920 Fransız taarruzu ve Şahin Bey’in şehadeti

1 Nisan 1920 Antep muhasarasının başlaması

3 Nisan 1920 Düztepe işgali

16 Nisan 1920 Hacıbaba işgali

17 Nisan 1920 İbrahimli işgali

26 Nisan 1920 Mağarabaşı savaşı

2 Mayıs 1920 Kurbanbaba taarruzu

22 Mayıs 1920 Karayılan’ın Sarımsaktepe zaferi

24 Mayıs 1920 Karayılan’ın şehadeti

10 Eylül 1920 Çınarlı Camii direnişi

14 Ekim 1920 Çınarlı zaferi

1 Aralık 1920 Büyük Fransız taarruzu

18 Aralık 1920 Fransız taarruzu geri püskürtüldü

1 Ocak 1921 Antep’te açlıktan ölümler başladı

7 Şubat 1921 Huruç taarruzu başarısız oldu

8 Şubat 1921 Antep düştü

 

Gaziantep savunması 11 ay sürdükten sonra açlık yüzünden sona ermiştir. Savunma süresince Fransızlar şehre 70.000 civarında top mermisi atmış, 6.317 Antepli şehit olmuş, en Az bir o kadarı yaralanmış, evlerin üçte biri yıkılmıştı.

 

25 Aralık 1921 Fransızlar, Ankara Anlaşması gereği Antep’ten ayrıldı.

8 Şubat 1921 TBMM kararıyla Antep’e gazilik ünvanı verildi ve şehrin adı Gaziantep olarak değiştirildi.

 

20 Aralık 2020

Zor iyi bir mihenktir

Bütün iddialar ispata muhtaçtır. Devletin adalet iddiası, zayıf birinin güçlü hasmı ile olan davasında ortaya çıkar. Vatandaşın vatanseverlik iddiası, kaçırılması “mümkün” olan vergide anlaşılır. Bir belediye başkanının hizmet iddiası ancak seçildikten sonra ortaya çıkar. Halkın şehrine değer verdiği iddiası, ona sahip çıkmasıyla anlaşılır.

Şehirlilik ve medeniyet ise toplumsal bir iddiadır ve hep birlikte ispatlanması gerekir. Halkın büyük çoğunluğunun katkıda bulunduğu bir düzen, uymayan azınlığa rağmen yürür. Devlet gücünü, kanunlara uymayan suçlulardan değil, uyanların çokluğundan alır.

Zor zamanlar; fert ve toplumların sınandığı, değerlerin tartıldığı, insan kalitesi ve medeniyet temellerinin ortaya çıktığı, söz ve iddiaların gerçekten test edildiği devirlerdir.

Güçlü bir devlet, mükemmel hizmet eden bir belediye, tıkır tıkır işleyen bir bürokratik sistem varken; herkes iyi bir vatandaş, hamiyetli bir kahraman, kurallara ve kanunlara azami uyan örnek bir insan olabilir. Ancak gerçek, bunlardan birinin kısmen ya da tamamen sarsıldığı zamanlarda anlaşılır.

Ortada yardıma muhtaç birileri yokken, herkesin eli boldur. Mülteciler yokken herkes dünya vatandaşıdır, insanlıktan dem vurur. Kış gelmeden önce herkes gariplere yardım etmek için hazırdır.

Bir felaket, saldırı, yangın, deprem ya da sel olmadan önce herkes bu şehrin yerlisidir, hamisidir, yürekten bağlısıdır.

Kolay zamanlarda, herkes her şey olabilir. Mesele, zor zamanlarda ne olabildiğimizle alakalıdır.

Şehrin sevinçlerini de acılarını da hissedebilmek için, gerçekten buraya ait olmak gerekir. Dilinin ucuyla söylenen sözler ya da elinin ucuyla tutulan eller, gönüllere erişemez.

Biri yerde bir acı varsa, ilk akla gelen onu paylaşmak sonra varsa sorumlularının bulunması ve cezalandırılması için beklemektir. Bu dün bir bomba olur, bugün bir yangın, yarın bir başka şey. Hayat devam ettiği müddetçe, insan için ne acılar bitecektir ne de sevinçler.

Dünyanın ağır bir ekonomik ve aslında siyasi bir buhran döneminden geçiyoruz. Tarihin bizim payımıza düşen kısmı bu imiş deyip, bu hengameden nasıl en az zararla çıkabiliriz sorusunun cevabını aramalıyız.

Bir olayın ya da bir insanın değil, milletlerin ve devletlerin kaderlerinin gözler önüne serileceği günlere gittiğimizi düşünenler var. Zor zamanlarda sınanmak için kaliteli fertlerden oluşan, kaliteli bir sosyal yapıya ve sağlam bir medeniyet anlayışına ihtiyacımız olduğu kesin.

Rahat zamanlarda yoldaki çukurun, kaldırımdaki eğriliğin, aksayan bazı hizmetlerin lafını ederiz, orası ayrı bir konu. Ancak sıkıntı ve bela, bütün bunların üstünde bir yer edinmelidir, normal her insan vicdanı böyle çalışır.

Şehrin üstüne bir acı dalgası sis gibi yayıldığında, her normal hemşerimiz bir nefes çeker ondan ve ciğeri yanar. Olayın merkezine yakın olanlar için bu duman daha ağırdır, yanık da daha çok acıtır.

Acının kaynağından ve sebebinden önce, kendisi gelir. Ötesi başkalarının işidir ve her kurum üzerine düşeni yapar diye beklenir.

Ateş düştüğü yeri yakar; türünden ve şeklinden bağımsız olarak yakar. Ateşin kaynağı ya da faili, yanan yürekleri etkilemez. Yakınlarını toprağa koyan insanlar için sonuç aynıdır çünkü.

Bu sebeple, şehrimizin kent ve medeniyet yolculuğunda bu hafta, acıların paylaşılma zamanıdır diyorum.

Sebebi ne olursa olsun; şehrimizin özel hastanelerinden birinin yoğun bakımında yaşanan patlama ve yangın sonrası hayatını kaybedenlere rahmet dilemek ve yakınlarının acılarını paylaşmak, hepimizin payına düşen bir sorumluluktur.

Bu şehirde, bu kış kimsenin üşümemesi ise, paylaşılması gereken ilk sıkıntılardan biridir. Gücü yetenlerimiz kendi imkanlarıyla, yetmeyenler gerek kamu gerekse sivil toplum kuruluşları aracılığıyla, ihtiyaç duyulan her yere ulaşmaya çalışmak durumundayız. Bu şehirde bu güç ve bu imkanın varlığını hepimiz biliyoruz. Yeter ki, gerekli adımları atabilelim, gerekli yerlere ulaşalım, kıyıda köşede unutulan kimse kalmasın.

Acının ve sıkıntının büyüklüğü, onu yaşayanla ilgilidir. Evlatlarının dolu bir mide ile sıcak bir odada uyumasını temin edememek, bir anne ya da baba için ne ağır bir acıdır ki, bazen diğer acılar bunun yanında hafif kalır. En sevdiğini toprağa gömen biri için, dünyanın servetleri değerini kaybeder ve acısını paylaşan bir yakın gönülden daha büyük dostluk yoktur.

Acıları paylaşarak azaltabiliyoruz, sevinçleri de paylaşarak çoğaltmak mümkün; şimdi zor zamanlardayız, acıları paylaşarak azaltalım ki zamanı geldiğinde paylaşacak sevincimiz ve paylaşabilecek dostlarımız çok olsun.

 

 

18 Aralık 2020

Hep insan kalıyoruz

 


Yeryüzünde kaç bin çeşit canlı olduğunu araştıra dursun bilim ehli, her gün yeni bir tür daha keşfetsinler. İnsan aklının ermediği, elini yetmediği, gözünün görmediği uzaklarda ve derinlerde daha kim bilir kaç yaratık hayat sürüyor, bilinmez. Ama bilinen ve değişmeyecek olan bir gerçek olarak; bizi Allah(cc) insan olarak yarattı ve bu kıyamete kadar böyle devam edecek.

Neslimizden gelenler de bizden öncekiler gibi insan olacak. Ulaştığımız bilgiler, gittiğimiz yıldızlar, isim taktığımız galaksiler, indiğimiz derinlikler ve çıkardığımız madenler hatta geliştirdiğimiz üstün teknolojiler de bu gerçeği değiştirmeyecek ve biz hep insan olacak kalacağız.

Bu hakikatin, varlıkların kendisi için yaratılmış olmasının verdiği bir üstünlük hali ve hissi varsa da; hata ve isyan gibi pek makbul olmayan yanları da bulunuyor. İnsan olmak demek; hata etmek, yanılmak, eksik kalmak, gücü yetmemek, yetişememek, geç kalmak, eli ermemek anlamlarını da beraberinde getiriyor ve bize hiç sormadan küfemize bırakıyor.

Sahip olduğumuz hiçbir maddi güç, bizi hatadan münezzeh kılamıyor.

Hiçbir savunma silahı Azrail(a)’ı durduramıyor.

Adımızın önüne ya da arkasına yapılacak hiçbir eklenti bizi insan üstü bir yaratığa dönüştürmüyor. Hoş öyle bir yaratık türünün mümkün olduğu da meçhul zaten.

Ve fakat; geçici bir süre de olsa, sahip olduklarımızla kendimizi başka bir şey sanmaya başlamamız da insanlıktan hep.

Makamlar ve sıfatlar, insanların tayin ettiği ve dünyada kalmaya mahkum, içeriğini de bizim doldurduğumuz basit kelimelerden ibaret aslında ama ne çok değer veriyoruz bunlara ve ne çok beğeniyoruz kendimizi.

Kibarcası; güvendiğimiz dağlara kar yağabilir, tutunduğumuz dallar kırılabilir. Çünkü Allah(cc), karın dağlara yağmasını ferman buyurmuş ve yine Allah(cc) taşıyabileceğinden daha fazla yük bindirilen dalların kırılmasını kanun olarak koymuştur. O’nun yazdığını değiştirebilecek yokken, bizim dağlara kar yağmayacak kadar güvenmemiz, dallara asla kırılmayacaklarmış gibi bütün ağırlığımızla asılmamız; kendi kabahatimiz, saflığımız ya da aptallığımız olur.

Herhangi bir meslek ehlini ya da insan tipini özelleştirerek, şunlar şöyle bunlar böyle yapıyor gibi genellemelerle, kendimizi temize çıkarmanın bir manası yok. İnsanın olduğu her yerde eksiklik olabilir ve hatalar yapılabilir. Bizi geliştiren, değiştiren ve belki umut verecek olan, hataların kabullenilip, dönülmesi, tekrar edilmemesi kararlılığı olabilir.

Bütün tedbirlere ve denetlemelere, nasihatlere ve engellere rağmen yine de birimizin ayağı kayabilir, eli kayabilir. Yapacak çok fazla bir şeyimiz yoktur; insan olduğunu hatırlamak ve insanın sadece hata eden değil, aynı zamanda tövbe de edebilen ve hatasından ders de alabilen bir canlı olduğunu, emanete ehil görüldüğünü ve dünyaya Allah(cc)’un halifesi olarak gönderildiğini hatırlamamız, hatırlamakla kalmayıp bu minvalde bir beklenti içine girmemiz gerekiyor.

Kendimiz ve çevremiz için, yakınlarımız ve uzaktan tanıdıklarımız için; iyilik istemek, kötülüklerden uzak kalmalarını temenni etmek ve bunun için çaba sarf etmek, bütün gayretlerine ve desteklerimize rağmen düşenlerimizi, en yakınındakilerden başlayarak, eli erenlerin ve gözü görenlerin tutması, kaldırması ve selamet yolunu salık vermesi gerekiyor.

Diğer insanlar için samimiyetle istediğimiz güzelliklerin, kendimiz için de dua yerine geçtiğini; başkalarının sevinçlerine vesile olmanın kendimiz ve ehlimiz için elle yapılan dua yerine geçtiğini; insan türünün diğer bütün canlılardan daha fazla, birlikte yaşamaya ve ıstılahi anlamı ile sadece namaz cemaati değil sosyal hayatta da cemaat olmaya ihtiyaç duyduğunu unutmamamız gerekiyor.

Hataları ve sevapları ile, eziyetleri ve destekleri ile, yükleri ve yardımları ile, acıları ve sevinçleri ile, yaraları ve havaları ile, susmaları ve konuşmaları ile, somurtmaları ve gülüşleri ile, görüşleri ve görmeyişleri ile, saldırmaları ve savunmaları ile, ihanetleri ve vefaları ile, kibirleri ve tevazuları ile, küfürleri ve imanları ile, hepimizi insanız ve insan olarak kalmaya devam edeceğiz.

Birbirimize insan gibi muamele edebilirsek, insanlığımızdan olmayız ve dahası, insanlığımıza bir katkımız olur.

 

11 Aralık 2020

Zihinsel kentsel dönüşüm

 

Tıpkı başlıkta kullandığım “sel”li kelimelerin dilimizi bozduğu gibi, modern hayatın ve hakim hayat düzeninin, fert ve toplum bazında yaşam tarzımızı kaçınılmaz olarak etkilediğini ve normallerimizin geçen zamanla birlikte, farkında olarak ya da olmayarak, sindirdiğimiz ve hatta benimsediğimiz gariplikler bütünü olarak yaşandığını söyleyebilirim.

Çadırlarda yaşadığımız devirler ya da toprak damlarla örtülü nostaljik evler uzak köşelerimizde kaldı ve ancak birkaç karelik fotoğraf kadar bize yakınlar. Neredeyse sobalı evlerin bile bir hatıraya dönüşmeye başladığı günümüz insanından, şehir sakinlerinden, modern hayatın fertlerinden ve hepsinden daha önemlisi bu gelişmiş ve zenginleşmiş memleketin yöneticilerinden, ulaştığımızı sandığımız medeniyet seviyesine uygun bir çevre, yerleşim, park ve diğer ihtiyaçlarıyla bir bütün olmuş, modern bir kent beklentimiz elbette var.

Hiçbir gelişme ve düzenleme, tepeden inme baskılarla yerleşemiyor. Aynı şekilde halkın adet ve alışkanlıkları da toplum düzenini etkilemiyor. Bu iki açının birlikte işlemesi en hızlı ve mantıklı çözüm yolunu açabiliyor.

İdarecilerin, şehir kültür ve medeniyetini inşa etme konusunda, üzerlerine düşeni yaptıklarına ikna ettikleri kent sakinlerinin, buna katkıda bulunmak için gayret içine girmesi sonucunu doğuracaktır.

Öyle bir kaldırım yaparsınız ki, elindeki çöpü yere atmaya utanır insanlar veya tükürmek ar gelir birilerine belki. Öyle güzel parklar düzenlersiniz ki, çekirdek çitleyip kabuklarını banklarda veya masalarda bırakmak, utanç verici bir hal alabilir.

Rastgele yapılmış hiçbir iş muhataplarında saygı uyandırmaz.

Tabii ki, her şeye rağmen, insanlar arasından bu temel terbiyeden mahrum olanlar çıkacaktır. İşte onlar için de denetleme ve ceza sisteminin kullanılması, bırakın halkın tepkisini, tebrikini celp edecektir.

İnsan eliyle düzenlenen bir kullanım alanının mutlak kusursuzluğu diye bir beklenti olamaz. Ayrıca insan eliyle yapılan herhangi bir işte de mutlak kusursuzluk aranamaz. Eksiklikler ve hatalar insanın olduğu her yerin ayrılmaz birer parçasıdır.

İşte tam da bu noktada devreye denetleme unsuru girmek zorundadır. Hatasız iş beklenmez ama başıboşluk da kabul edilemez.

Harabe görüntüsünde bir kaldırım, çukurlarla darmadağın bir asfalt yolların olduğu bir kentte, insanlar kendi aralarından bu rezaletlere sebep olanları değil, tabii ki yerel idarecileri sorumlu tutarlar.

Çöpe dönmüş bir parkta yürüyüş yaparken, oluşturulan çöp yığınlarını aramızdan birilerinin bıraktığını değil, görevlinin temizlemediğini düşünmek maalesef kentsel dönüşümü tamamlanmamış biz kent ahalisinin bakış açısıdır.

Bu noktada, kentsel dönüşümün, gecekondu mahallelerini ortadan kaldırıp yerlerine yüksek binalar dikmek olmadığını, herhalde ilk söyleyen ben değilimdir. Ancak zihinsel olarak kentsel dönüşüm geçirmemiş insanları, apartman ya da geleneksel konaklara da alsanız değişen pek bir şey olmuyor.

Apartmanların günümüz ekonomik ve sosyal koşullarının bir zorunluluğu olduğunu düşündüğümden, basit bir apartman karşıtlığına girecek ve ütopik bir konak Gaziantep’i hayali kuracak değilim. Şartlar tıpkı bir kimya deneyinde olduğu gibi, bütün fikir ve hayallerin üstünü örtebiliyor.

Gazi şehrin kentsel dönüşümü, apartmanlarla bitmiyor. Gecekondu ya da varoş mahallelerin yok olma ihtimali de yakın bir zamanda mümkün görünmüyor. Dahası İstanbul ya da Ankara gibi, metropol şehirlerinde bile gecekondu sorununun çözülemediği bir ülkede yaşadığımızı unutmuyoruz.

Kentsel dönüşüm için, mahallelerin ortadan kaldırılıp, daha fazla “modern ve sağlıklı apartmanlar” kurulması gerektiğini düşünmüyorum. Çaresiz olarak var olan gecekondu veya varoş semtlerimizin, aralarına imkanlar nispetinde serpiştirilen parklar ve bazı tesislerle, buraların kente dönüştürülmesi yolunda önemli bir adım atıldığını söyleyebilirim.

Ancak bu mahallelerimizin en büyük sorunlarından birinin de, sürekli artan araç sayımızla birlikte yaşadığımız otopark meselesi olduğunu hatırda tutmakta büyük yarar bulunuyor.

Daha geçtiğimiz yıl, silahlı bir çatışmanın yaşandığı ve insanların birbirini öldürdüğü gecekondu mahallelerindeki otopark sorunu, her zaman can kaybına sebep olmasa da, neredeyse günlük tartışma ve tatsızlıkların yaşandığı bir dert olarak karşımızda duruyor.

Nasıl bir çözüm bulunur, ne kadar imkan vardır, kentsel dönüşüm planlarında son durum nedir, nereler nasıl dönüşecektir bilemiyorum. Ancak şehir nüfusunun büyük bir çoğunluğunun akşam evine aracıyla döndüğünde nereye park edeceğine dair bir sıkıntı yaşadığını belirtmek ve şehir planlarını yapanların bunu da dikkate almalarını ve kangren olmuş bu yaraya bir el atmalarını istirham ediyorum.

10 Aralık 2020

Adem(a)’in çocuklarıyız!

 


İslam nimeti için, her bir hakikati adedince Allah(cc)’uya hamd ederiz.

İslam bize; nesline, akrabalarına ve ırkına adil muamele ve doğru muhabbetin yanında, diğer Müslümanlara ve sair insanlara hürmet ve muhabbetin dengesini muhteşem bir şekilde kurmayı öğretti.

İslam, bizden aslımızı neslimizi inkar etmeyi değil, aksine onlara sahip çıkmayı, akrabayı gözetmeyi, ırkından olan insanların iyiliklerini istemeyi, onların hayırlarından memnun olmayı öğretti.

İslam, bizden kendimizden olanlardan uzak durmamayı, aksine herkesten çok bizim akrabalık bağlarını gözetmemizi, ihtiyacı olanlara el uzatmamızı, hayırlı işlerinde onlara yardımcı olmamızı istedi.

İslam, bizden kendi ırk ya da dilimiz gibi, Allah(cc)’unun ayetlerinden birer ayet olan nimetlerini ve imtihanlarını reddetmemizi değil, her lütuf gibi baş tacı ederek taşımamızı istedi.

İslam, ırkçılık yapmayı da yasakladı bize, ırkımızdan kaçmayı da, ırkımızdan utanmayı da! Başkalarının ırkını hor görmeyi, aşağılamayı, herhangi bir sebep ya da şekille küçümsemeyi yasakladı bize.

İslam, uğrunda savaştığımızın şeyin hak ve adalet olmasını istedi bizden, mensubu olduğumuzun kavmin bayrak ya da sembollerini taşımayı yasaklamadı, onların altında savaşmakta bir mahsur görmedi.

İslam’ın yasakladığı ırkçılık; zalim iken ve haksızlık yaparken, akrabamıza ya da kendi ırkımızdan olanlara yardım etmekti. Mazlum birine, sahip çıkmak için ırkını sormayı yasakladı bize.

Çünkü İslam bize; Habeşi Bilal’in, Rumi Süheyb’in, Farisi Selman’ın ve diğer ırk ve türden Arap ya da Acem sahabenin, elleri, dilleri ve hayatları ile ulaştı. İslam bize; erdemin, ırk ve renkle değil, gönül ve amelle elde edildiğini, dünya ve ahirette ölçünün takva olduğunu öğretti.

İslam bize, neslimizin ve ecdadımızın hayırları ve iyilikleri ile sevinmeyi yasaklamadı. Ancak başkalarının da hayır ve iyiliklerini de takdir etmeyi, saygı duymayı ve Allah(cc) için yapılan her meşru hayrı, kimin yaptığına bakmadan desteklemeyi emretti.

Bariz bir örnek olarak; Selçuklu ya da Osmanlıların, tarihe mal olan adalet ve merhamet medeniyetlerinden ne kadar onur duyuyor ve sahip çıkıyorsam, Endülüs’te Emevilerin kurduğu ve Avrupa’nın gördüğü, göreceği en müstesna medeniyetten de o derece gurur duyuyorum.

Neslimin bir şekilde bu güzel ve hayırlı insanlardan gelmesinden elbette memnun olurum. Ancak bu memnuniyet, hasbelkader bir başka ırktan gelmiş hatta bilinen tarihinde ecdadı hakkında iyilik ve hayır namına bir bilgi bulunmayan birinden daha iyi ya da hayırlı birisi olduğum anlamına gelmez.

Ecdadımın iyilik ve hayırları, bana ancak güzel bir hatıra, doğru bir örnek ve şerefli bir mazidir. Geleceğime ve ahiretime herhangi bir etkisi ya da katkısı olmayacaktır.

Eğer onların iyilik ve hayırlarında peşlerinden gider, onların elde ettiği dünyalık ve ahirete yönelik maksatlara ulaşırsam, bu benim için onların soyundan gelmekten elbette daha hayırlıdır.

İstanbul’un fethini, yüzyıllar boyu kutlamak ve buna sevinmek gayet insani bir davranıştır, olabilir. Ancak kutlamalarla yeni bir fetih yapıldığını tarih yazmamıştır.

Sultan Alparslan’a, Melikşah’a, Osman Gazi’ye, Fatih’e, Yavuz’a veya adını yad etmenin bile bize sevinç verdiği ecdadın nadide diğer liderlerine hayranlık duymak, sevmek, onlardan bahsetmek; hayat ve mücadelelerinden, yiğitlik ve adaletlerinden, kahramanlık ve merhametlerinden nasip almadıkça, kuru bir iddiadan ibarettir.

Velhasılı kelam; neslimizi ve ecdadımızı sevmek noktasında da İslam, bizden itidal sahibi olmamızı istiyor. Sevme ve gurur duyma iddiamızı ispatlamamızı bekliyor.

İslam, bizden Allah(cc)unun verdiği her şeyi olduğu gibi kabullenmemizi, sahip çıkmamızı ve saygı duymamızı bekliyor. Bunlar arasında, soyumuz, dilimiz, coğrafyamız, akrabalarımız ve ailemiz de var. Bizimkilere olduğu kadar, başkalarının da bu değerlerinin saygıyı hak ettiğini unutmamamız gerekiyor.

Adem(a)’in çocuklarının kardeş olduğunu unutmamamız gerekiyor.

05 Aralık 2020

Münafıklık özgürlüğü!

 


Hayatın her alanında, hemen hepimizin sıkıntısını çektiği, bütün iyi ve güzel şeylerin tadını kaçıran samimiyetsizliğin, artık kişisel bir ahlaksızlık olmayı aşıp, kurumsallaştığı zamanlardayız.

Devletler arası ilişkilerden tutun, devlet ve vatandaş meselelerine, hatta aileler içindeki en müstesna münasebetlere varıncaya kadar, her yanımızı sarıp sarmalayan bir çirkef gibi, her yere bulaşan bir samimiyetsizlik almış başını gidiyor.

Bütün bunların sonunda, mesele din ve ilahiyata geldiğinde, samimiyetsizliğin en korkunç neticelerinin alınacağı alan açılmış oluyor. Ahlakında samimi olmayanların en azından ahlaksızlıklarında samimi olmalarını bekleyecek kadar düşük bir düzlemde sürünüyoruz.

Münafıklık, kişinin kalbinde olandan başka bir söyleme ve eyleme sahip olmasının adıdır. Müminlik ise, kalbinde olanı dili ile ikrar etme halidir. Dili ile kalbi arasında uyumsuzluk, bir insanın düşebileceği en aşağı halin habercisidir. Ki, ıstılahımızda “esfeli safilin” derecesinin yani “aşağıların en aşağısına” düşmenin sebebidir.

İslam, temel dayanağı olan Kur’an ve Sünnet ile ilk dönemlerin aksine, herkesin ulaşabileceği ve kendi amacına uygun şekilde inceleyip, kullanabileceği bir açıklıkla ortadadır. Bu dinin, gizli saklı ya da sır bir başka altyapısı, kaynağı yoktur. Bunun sonucu, müsteşrik dediğimiz batılıların, kaynaklarımızı bazen bizden daha fazla inceleyerek kendilerince aleyhimize kullanabilecekleri bazı “açıklar” ya da daha doğru tabirle, istismar edebilecekleri konular bulmalarına yol açmıştır.

Uzun yıllar süren bu bir tür saldırı tarzına, bizim salih alimlerimiz de kendi devirlerine ve halklarına göre savunmalar geliştirmişler ve gerek bu dini gerekse mensuplarını koruma uğruna mesai harcamışlardır. Hala da bu saldırılarla ömür tüketenler az değildir, zira İslam’ın yenilemez ve aşılamaz mükemmel hayat düzenine olan imanları sarsmanın tek yolu, onun hakikatleri hakkında şüphe oluşturmaktır.

İmana karışan şüphe, ihlasa bulaşan nifak, teslimiyete karışan isyan; bu dinin tahtı olan gönüllerin bulandırılması sonucunu doğurmuş ve zaten ilmin azaldığı, alimlerin aciz kaldığı ve biz sıradan Müslümanların cehalete teslim olduğu devrimizde, bir de elimizde kalan son su kaynaklarının bulandırılması; ruhumuzun kurutulmasına, dinimizin unutulmasına zemin hazırlama mücadelesinin savunmalarımızı yıkan ağır hamlelerinden biri olarak karşımıza çıkmıştır.

Kur’an ve Sünnete yapılan her saldırının açık düşmanlardan gelmediğine sık şahit olduğumuz bir dönemden geçiyoruz. Kendini Müslüman olarak takdim eden, Müslümanlardan hocalığı sebebiyle saygı bekleyen hatta tefsir ya da hadis çalışmaları nedeniyle maaş alan birilerinin, sahip olduğu sıfat ve makamların tamamını elde ettiği vesileler olan Kitap ve Sünneti, insanların gönüllerinde sorgulanır hale düşürmeye gayret etmesinin, nifaktan başka bir izahını bulamıyorum.

Kur’an ve Sünnete, fizik ya da matematik kurallarından daha gevşek yaklaşabilme cüreti gösterip sonra da, kendini yeni çağın İslam önderi olarak pazarlama gayretine girmenin, aslında tıbbın en temel kurallarını reddedip doktorluk iddiası olduğu kadar, yerçekimini reddederek fizikçi olmak kadar saçma olduğunu söylediğimizde; zatı şahanelerini eleştirmiş hatta linç ediyor sayılmamızın, özgürlükle, fikir hürriyeti ile alakalandırılan ama aslında müsteşrik bir bakış açısı ile Kur’an ve Sünnetin, en aşağı akademik kaliteden bile mahrum bir muameleye tabi tutulması karşısında sessiz kalmanın iman sorunu olacağından korkuyorum.

Sevgili hoşgörülü ve özgürlükçü Müslümanlar, önce bu dine yeniden iman etmemizi teklif ediyorum. Esasen bunu da yine Kur’an’dan aldığım cüret ve cesaretle söylüyorum.

“Ey iman edenler! Allah'a, peygamberine, peygamberine indirmiş olduğu Kitap'a ve daha önce indirmiş olduğu Kitap'a iman edin. Kim Allah'ı, meleklerini, kitaplarını, peygamberlerini ve ahiret gününü inkar ederse derin bir sapıklığın içine düşmüştür.” (Nisa 136)

Kur’an ve Sünnet hakkında ileri geri konuşma edepsizliğinde bulunanların namının ve forsunun ne olduğuna bakmaksızın, eleştirilmesine ve reddedilmesine de en az onlara sahip çıktığınız kadar katlanmanızı bekliyorum. Herhalde, öncelik sıralamanızda Kitap ve Sünnetten önce hocalarınızın sözleri ve fiilleri yer almıyordur değil mi?

Bu dine iman eden hiç ama hiçbir kimse; Allah(cc)’un ayetleri, Rasulü(sas)’in hadisleri hakkında, edebe aykırı, şüpheye yol açan ve hafife alan bir söz ya da tavır sergileyemez. Aksi bir durumda hakkında söyleneceklere katlanmak zorunda kalır.

Kimse bu dine zorla inandırılamaz ve zorla İslam olması istenemez. İman; gönülden gelen ve isteyerek, bilerek, idrak ederek, içine sindirerek kabullenmek demektir. Bu dinin Kitap ve Sünnetten oluşan temellerini kabul etmeyenlerin, bu binada yaşama hakkı olamaz. Kimsenin içinde yaşamaya zorlanmadığı bu binada, temellerine dinamit koymak isteyenlerin saltanat sürmesine razı olmamak, bu din halkının, bu bina sakinlerinin en doğal hakkıdır.

İsteyen ateist olur, isteyen agnostik ama önce ne olduğuna karar verir ve o sıfat ve lakapla karşımızda durur, konuşur. Biz de ona göre muamele eder, tebliğimizi yapar, çekiliriz. Gerisi onunla Rabbi arasındadır.

29 Kasım 2020

Temizlik kültürünü yerleştirmek

Dünyanın en çok çöp üreten canlısı hiç tartışmasız biz insanlarız. Çaresiz; ürettiğimiz, tükettiğimiz her şeyden çöp üretiyor ve yaşadığımız her yere çöp bırakıyoruz. Ardımızdan ayak izimiz gibi biz takip eden çöpten bir iz kalıyor.

Çöp üretmeme gibi bir tercihimiz olamadığına göre, yaşadığımız çevreyi kirletmemek adına yapabileceğimiz en kısa ve kesin çözüm; çöplerimizi toplamak, toplayanlara hazırlamak, rastgele atmamak ve içinde yaşadığımız evler kadar, şehirlerimize de sahip çıkmak oluyor.

Maalesef temizlik korunması oldukça zor bir güzellik olduğundan, şehir nüfusunun tamamına yakını gayet titiz ve temiz bir şehir için çaba sarf etse de, belediyeler günlük çöp toplamak bir yana, günlük cadde ve sokaklarda temizlik yapsa da; az da olsa birilerinin hoyratlığı ve vurdumduymazlığı, şu güzelim şehri Ayıntap’ın, bu nadide gazi şehrin sokaklarını, parklarını ve meydanlarını kirletmeye yetiyor.

Bu konuda yapılacak temel çalışmanın daha çocukluktan eğitmek olduğu gerçeğini göz önünde bulunduran belediyelerimizin okullarla birlikte yürüttüğü temizlik projelerinin yanında, son olarak Şahinbey ilçe belediyesinin, temiz sokak ve kapı önlerine ödül vererek özendirmeye çalışması, bir kamu kuruluşu olarak gerçekten takdir edilesi bir çalışma olarak karşımızda duruyor.

Ancak bu çabalar, biz şehir halkının, kapı önlerini temiz tutmak, sokaklarımızı kirletmemek, parklarımıza çöp atmamak için belediyeler eliyle teşvik edilmeye ihtiyaç duyacak kadar duyarsız olduğumuz gerçeğini de ortaya çıkarıyor.

Parklarda gördüğüm her “çöp atmayın” uyarı tabelasının yanından utanç duyarak geçiyorum. Okuma yazma bilecek kadar medeni ama çöpünü yere atacak kadar vahşi bir toplum olamayız! Belediye ya da diğer resmi kurumların, uyarı ya da cezalarıyla çöp atmaktan vazgeçecek kadar yobaz olmamalıyız!

Oturduğu kanepeye tükürmeyen birinin, sokaklara da tükürülmeyeceğini bildiğini düşünüyorum. Salonunun ortasına sigara izmariti atmayan birinin, sokağının ortasına da bunu atmaması gerektiğini düşünebilmesi gerektiğine inanıyorum. Yatağında çekirdek çitleyip kabuklarını yorganın altına tükürmeyen birinin, parklarda oturduğu kanepelerin altına kabuk atılmaması gerektiğini idrak edecek kadar olgun bir insan olması gerektiğini hayal ediyorum.

Bu işin belediye yönüne geçmeden ve onları eleştirmeden önce, halk olarak bilmemiz gereken gerçek şudur: Halkının temiz tutmadığı ve çöp attığı bir sokağı temizlemekle bitirebilecek bir belediye teşkilatı yeryüzünde yoktur. Halkının faydalandığı parklara sahip çıkmadığı bir yerde, hiçbir bakım iç açıcı parklara sahip olmamızı sağlayamaz.

Devletlerin ve belediyelerin cezalarıyla ya da denetlemeleriyle değil; halkın kurallara uymaları, şehirlerine sahip çıkmaları, sokaklarını ve parklarını evlerinden bir parça gibi temiz tutmaları ile medeni bir şehir olmak mümkündür. Hiçbir kamu gücü, günün tüm saatlerinde bizim peşimizde gezip, elimizdeki izmarit ya da mendili veya cips ya da çikolata paketini nereye atacağımızı takip edemez. Bunu sağlayabilecek tek şey; içimizden gelen bir kararlılık ve medeniyet anlayışıdır.

Belediyelerimiz için henüz tasarı aşamasında da olsa; yeni çevre koruma yasası ile yeni bir denetleme ve belki de yük ama neticede hizmetlerini ve şehri koruma yolu açılıyor. Yasayla çevre korumak zorunda kalmamızın ayıbını biz düşünürken, onlardan da bir an önce bu yasaları uygulamalarını ve gerek uyarılar, gerek teşvikler, gerekse cezalarla şehrimizi ve tabi kendi yaptıkları hizmetleri korumalarını bekliyoruz.

Halkımızı doğal olarak gayet iyi tanıyan ve bu konuda ihtiyaç duyulan uyarı ve teşvikler için kafa yoran, emek harcayan belediyelerimize teşekkürü bir borç biliyorum. Ancak yeterli olmadığını ve daha fazlasının gerektiğini onlar da eminim bizim kadar biliyorlar.

Zabıta teşkilatının sadece iş yerlerini denetlemekten ibaret bir vazife sınırı olmadığından yola çıkarak, gereken yerlerde devriye ve denetlemelerle, hiç değilse umuma açık yerlerde işlenen çevre cinayetlerini tespit ve müeyyide uygulanması konusunda adımlar atılmasını bekliyoruz.

Denetlenen ve gözetlenen parkların daha temiz ve korunaklı olduğunu hepimiz biliyor ve görüyoruz. Öyleyse özellikle çok kirletilen ve yıpratılan parklar için mevsimsel de olsa güvenlik ve denetleme ekiplerinin görevlendirilmesi gerekiyor.

Örneğin merkez ilçelerimizden Şehitkamil’de Dülük, Şahinbey’de ise Yeşil Vadi gibi park ve mesire alanları, çok iyi korunan ve düzenlenen yerler olarak öne çıkıyor. Buralarda 24 saat denetleme yapan görevliler olduğunu görüyoruz. Şehrimizin en düzenli ve kullanışlı, içimiz rahat ederek faydalandığımız bu iki büyük güzelliğinin diğer yerler için de örnek olması mümkün olsa gerek.

Tabi ki, her çabanın ve çalışmanın bir faturası olacağını, teknik ya da hukuki boyutlarını, prosedürleri ya da kanunları biz sıradan vatandaşlar bilmiyoruz. Belediyelerimizden beklediğimiz, daha çok denetleme ve müeyyidelerle, şehrin temiz kalmasını, çöplerin sadece toplanmasını değil atılmamasının sağlanmasını istiyoruz. Koruyucu hekimlik gibi koruyucu belediyecilik bekliyoruz.

Belediyelerimizin kendi çalışanlarının da yaptıkları çalışmalarda temiz ve titiz olmalarını beklediğimizi söylemeye gerek duymuyorum ancak sık sık baştan savma işlerle ve basit kirliliklerle karşılaştığımızı belirtmekle yetineyim. Bunu haftaya ayrıca işlemek üzere erteleyeyim.

27 Kasım 2020

Milli Görüş için şahitliğimdir

 


İnsan evladının nefsini temize çıkarma sevdasını hepimiz bilerek ya da bilmeyerek yaşıyoruz. Daha ufacık bir çocukken başlayan “ama o da yaptı”, “ama onlar da şöyle yapıyor” gibi savunma mekanizmalarımız hep nefsimizi temize çıkarmak için birilerini kullanmanın ve harcamanın herhalde ilk ve son masum şeklidir. Çünkü orada konu en fazla, fazladan yenilen bir kurabiye ya da yarım bardak meyve suyudur veya iş kavgaya varmışsa, bir tekme ya da yumruk olur.

Zaman geçip, hayat insanı büyüttükçe, konular ve savunma metotları da değişir ve artık masum bir savunma ya da sadece nefsini/kendini temize çıkarmak gibi bir şekilde hoş görülebilecek sebepler yerini, menfaat elde etmek için rakiplerini yok etme amacına dönüşebilir, dönüşüyor da…

Ve fakat konu; din ve dini hayat, İslam ve İslami cemaat veya yapılar olduğunda artık kişisel savunma ya da menfaat temini gibi ferdi amaçları bile gölgede bırakacak kadar büyük bir toplumsal saldırının, kendini makbul ve temiz göstermek için başkalarını kirli ve suçlu ya da en azından zan altında gösterme gayretinin adı, nefsini temize çıkarma sevdasını çok aşar ve bir fitneye dönüşür.

Allah(cc), alim bilinen birini Müslümanların ıslah ve irşadıyla değil iftira ve ifsadıyla meşgul ediyorsa, ona başka bir bela gerekmez. Bu onun “muhabbetullahı” kaybettiğinin ve yakında Müslümanların gönlünden de silineceğinin işaretidir.

 

Kendince İslam’a hizmet etme çalışmalarının temelini ya da duvarlarını, başka Müslümanların “güya” kabahat ya da kusurları oluşturuyorsa, tebliğ ve irşat faaliyetlerini birilerini kötülemeden yapamaz hale gelmişse, tuttuğu yolun doğruluğunu ispat için sair Müslümanları o yola dolgu malzemesi olarak kullanmaktan çekinmiyorsa, gittiği yol peygamberliğin mirasçılığı değil, şeytanın yeni şubesinin açılış konuşmasıdır.

 

Allah(cc) hidayetten ayırmasın! O, kalpleri kayanların ayaklarını da kaydırır ve daha “ne oluyoruz” demeye kalmadan, insan kendini bir kenefin dibinde debelenirken ve diğer Müslümanlara saldırırken bulabilir.

 

Bu vesileyle gündemde yer alan ve çok önceleri Avrupa Milli Görüş Teşkilatları olan ismini İslam Toplumu Milli Görüş olarak değiştiren ve Avrupa’da yaşayan çoğunlukla Türkiyeli ancak kapıları her ırka ve dile açık bir teşkilat olan IGMG hakkında şahitliğimi yapayım.

 

IGMG yani Milli Görüş; uzun yıllar imam veya yönetici olarak içinde bulunduğum, Avrupa’da ve dünyanın başka beldelerinde Müslümanların infak ve teberruları ile ayakta tuttuğu ve ihtiyaç olan her yere koşturan, yardım alan değil yardım eden bir kurumdur.

 

Afganistan’dan Çeçenistan’a, Bosna’dan Moro’ya kadar hemen her yerde, uzattığı yardım eli ile, hürriyet ateşine odun taşıyan, bir çok konuda öncülük eden ve çığır açan faaliyetleriyle rüştünü defaatle ispat etmiş bir camiadır.

 

Bir çoklarımızın adını bilmediği ve haritada yerin bulamayacağı coğrafyalarda, mazlum ve garip insanlar için, her bakımdan elinden gelenin en iyisini yapmaya çalışan bu kurumun, son yüzyılda Avrupa’da kurulmuş en büyük sivil toplum kuruluşu olduğu gerçeğini hatırlamakta fayda var.

 

Avrupa’da yaşayan herkes bilir ki; kim ve ne olduğuna bakılmadan, dili ya da ırkı sorgulanmadan ya da aşağılanmadan, sadece ve yalnızca Müslüman olan herkes, elini kolunu sallayarak o teşkilatlara girer ve çıkar, hizmetlerden faydalanır ve destek olabilir. Yeter ki, samimiyetle Müslümanlarla birlikte olmak istesin.

 

Kapıları her zaman herkese açık olan ve halen herhangi bir siyasi yapı ile organik bağı olmayan, mensupları arasında farklı politik görüşlerin yer bulabildiği, temelleri İslami bir kurum olmak üzere atılan, kendi fetva komisyonu ve imam yetiştirme çalışmalarının yanında, zekat ve hac organizasyonları, hanımlara ve gençlere yönelik özel çalışmaları, ana okullarından üniversitelere kadar uzanan geniş bir yelpazede sundukları eğitim desteği ile, neredeyse bir devlet kalite ve sürekliliğinde hayırlı ve güzel işler yapan bu teşkilatın karalanmaya ve zan ile suçlanarak, insanların gözünden düşürmeye çalışmanın ne insani, ne dini, ne de vicdani bir izahı yoktur.

 

Böylesine devasa ve kurumsal yapıların içinde, elbette kusurlar bulunur, elbette kusurlu insanlara rastlanır. Bunca yıllık bir teşkilatın içinde bunlar olmasaydı şaşırmak gerekirdi. Ancak geneli aile gibi birbirini tanıyan ve bulundukları ülkelerde İslami yaşantıyı kolaylaştırmak dışında bir amacı olmayan bir yapıyı, tehlike göstermeye çalışmak; bir tür muhbirlik, bir nevi fitnecilik, bir açıdan İslam’a düşmanlık ve bir diğer açıdan şahsi menfaat temini için Müslümanlara iftara atmaktır.

 

Karalamaya çalışanların yüzü kara olsun!

 

22 Kasım 2020

Yol ve kaldırımlara sahip çıkmak

Uzun vadeli planlar ve büyük emeklerle paralar harcanarak yapılan hemen her işin en önemli sorunu, bakımı ve korunmasıdır. Doğal olarak her yeninin eskidiği dünya kuralına tabi belediye hizmetleri de zamanla eskiyecektir. Ancak dışarıdan müdahalelerle bu eskime ve yıpranmanın hızlandırılması, hem harcanan kamu servetinin heba olmasına hem de kaliteli bir şehir hayatına mal olmaktadır.

Belediyeler, imkanları ölçüsünde planlamalarla sürekli olarak eskiyen yolları ve kaldırımları yenilemeye çalışıyorlar. En azından şehrimizde bu konuda yoğun bir çabanın olduğunu her yerde görebiliyoruz. Yeni yolların ve kaldırımların yapıldığı kadar, eskiyenlerin yenilenmesi ve yıpranan kısımların tamiri, ciddi bir enerji ve maddi harcama gerektiren işler olarak karşımıza çıkıyor.

Eskime ve yıpranmaların en temel ve belki de kurumlar bazında belediyelerimizin ilk sorumlu olduğu alanı; kullanılan malzeme kalitesi, yapılan işin işçilik kalitesi, doğru zamanda ve doğru yerde, doğru malzemenin kullanılmış olması gibi konular teşkil ediyor.

Yeni yapılan ya da bir sebeple büyük oranda tamir edilmesi gereken bir yolun, öncelikle gerçekten trafik ve iklim koşullarının da gözetildiği, eğim ve düzenlemelerin coğrafi şartlara göre olduğu kadar, seyahat emniyetine göre de yapılması gerekiyor.

Su birikintilerine sebep olan bir asfaltlama ya da kaldırım çalışmasının başarısız olduğunu söylemek için herhangi bir konuda uzman olmak değil; araçla o birikintiden geçmek ya da bir araç o birikintiden geçerken yanında bulunmak ve tepeden tırnağa pis su ile ıslanmak yeterlidir.

Aynı şekilde kaldırımlarda da; yapım hatası sonucu oluşan su birikintileri veya bozulmalar nedeniyle oluşan alanlardan geçerken yaşadığımız tatsız sürprizlerin, hangi harika mühendislik ya da müfettişlik faaliyetleri sonucu karşımıza çıktığını pek düşünmemize gerek kalmıyor.

Hep söylediğim gibi; biz vatandaşız, işin teknik boyutunu ya da imkanların sınırlarını bilmeyiz pek! Aklımızın aldığı en net veri, çöküntü ya da çıkıntılarla uğraşmadan, sorunsuz bir araç seyahati ya da çukura basma derdi olmadan kaldırımda yürüyebilmekten ibarettir.

Belediyelerimizin yaptığı onca güzel işin, eksiklerine rağmen varlığını yaşayarak tecrübe ettiğimiz, yol ve kaldırımın karşılaştığı ikinci ve en anlamsız yıkım faaliyeti ise; gerek kurumsal gerekse kişisel maksatlarla icra edilen, bazı kazı ya da sökme işleri oluyor.

Bir bakıyoruz, mis gibi asfaltın ortasında bilmem hangi internet altyapısı ya da enerji şirketine ait kepçeli araçlar kazı yapıyor. Ardından birkaç güne işleri bitiyor ve kazdıkları alanı toprakla üstün körü doldurup, gidiyorlar. O alan trafiğe açık bir yolda ise, onlarca belki yüzlerce araç bu çukurlara düşüyor, belki bilmem kaç kez o çukurlardan kaçmak isteyen araçların atlattığı ya da atlamadığı kazalar yaşanıyor.

O alan; yaz ise pis bir toz kaynağı, kış ise pis bir su birikintisi oluyor. Şirketin açmayı çok iyi bildiği ve becerdiği asfaltı, kapatmayı bilmemesi ya da becerememesinin mantıklı bir izahını biz bilmiyoruz. Belki belediyelerimiz biliyorlardır. Çünkü o tahribatı yine belediyeler tamir etmek zorunda kalıyor. O tamirat yapılıncaya kadar vatandaş olarak bizim çektiğimiz gereksiz sıkıntı ile belediyenin yaptığı gereksiz harcama ortada kalıyor.

Bu firmaların ya da inşaat gibi bir gerekçe ile kaldırım ve yolları tahrip eden herkesin mutlaka belediyelerden izin alması gerektiğini zannediyorum. Öyle ya, bu yolların ve kaldırımların yapıcı ve koruyucusu belediyeler olunca, yetkilisi de herhalde onlardır. Onlardan habersiz bir kazı yapılamadığı gibi, kazılan yerin öylece bırakılıp gidilmesi de mümkün olmamalı!

Herhangi bir vatandaş nasıl keyfi istediği gibi bir yeri kazıp, kaldırım ya da yolu tahrip edemiyorsa veya ettiğinde cezası varsa -ki herhalde vardır-, firmaların da takip edilmesi ve hem maddi kaybın telafisi sağlanmalı, hem de oluşan ve bir daha asla orijinali gibi olamayacak olan tahribatın faturası kendilerine ödetilmelidir.

Hiçbir asfalt tamirinin orijinalinin yerini tuttuğuna şahit olamadık henüz, aynı şekilde kaldırım taşları da bir kere yerlerinden oynadı mı bir daha eskisi gibi düzgün ve kullanışlı olamadığı gibi, görsel kalitesini de koruyamıyor.

Belediyelerimizden ricamız; yollarımızı yaptıkları kadar sahip çıkmaları, kaldırımlarımızı düzenledikleri kadar korumalarıdır. Oluşan keyfi müdahale ve olduğu gibi bırakıp gitme rahatlığı manzarasının önüne geçilmesi, vatandaş olarak bizim belediyelere olan kurumsal saygımızı artıracak ve aramızda benzer işler yapmaya kalkacaklar için de verilmiş birer ders olacaktır.

Denetleme kamu düzeninin en değerli parçasıdır. Bunun yerel otoriteler tarafından hissedilir biçimde uygulanması, bir şehir disiplini ve kamu düzeni oluşumunun vazgeçilemez yoludur.

Bastığımız yeri toprak diyerek geçmeme eğitimi ile büyüdüğümüz bir memlekette; bastığımızın kaldırımların ve geçtiğimiz yolların da sahipsiz olduğunu zannettirmemesi gerekiyor.

19 Kasım 2020

Salgın, Tedbir ve Kader

 

Rüzgarın şiddetli estiği zamanlarda, dalından kopan yapraklar savrulur, son bir güçle tutunanlar yerlerinden koparılır. Toprağın tozu ile yaprağın ufalanmasından oluşan bir karışık bulut havayı kirletir, gözleri kapatır, ayakları taşlara takar.

Kuruması takdir edilen yaprağın başka bir şansı ya da seçeneği yoktur. Kuruyacak ve dalından kopup düşecektir rüzgarın insafına…

Büyük olayların, salgınların ya da savaşların, insanları sürükleyen birer fırtınaya benzediğini düşünüyorum. Herkes tutunduğu yerin sağlamlığı, tutuşunun kalitesi ve duruşunun gücü kadar etkileniyor illaki.

Fert planında kendimize has birer akıbet kaderimiz olduğu ve herhangi bir ağaçta salınan yeşil yapraktan aslında pek farkımız olmadığı gerçeğiyle bir kere daha, büyük çapta yüz yüze gelmiş bulunuyoruz.

Eceli yani dalından kopup düşme zamanı gelenlerimiz için bir rüzgar yetecektir. Kimisi için bu rüzgar; savaşta atılan bir mermi ya da bomba olurken, bir başkası için gözle görülmeyen bir virüs ya da bir diğeri için başka sebep bulunmadığında söylenen, kalp krizi gibi esintiler olacaktır.

Ecel geldiğinde bir sebep bulunur, bu dünyanın kanunudur. İnsan, canı verenin aldığını hatırladığı an Müslüman olur, kaderine teslim olur.

Kader, önüne geçilemeyen bir yazgı olduğu gibi, tedbir almak her birimiz için ayrı bir farizadır. Tıpkı namaz kılmak ya da oruç tutmak gibi. Kişinin kendi canına kastetmesini ya da başkalarının canına haksız yere kıymasını haram kılan İslam, tedbirsizlik ya da dikkatsizlik nedeniyle birilerine zarar vermeyi de bize yasaklamıştır.

Tedbir almanın kadere karşı çıkmak ya da razı olmamakla ilgisi yoktur. Zira biz kaderimiz kapsamında başımıza gelecek olanın, tedbir sebebiyle gelmesini ya da gelmemesini umarız. Ve gelse de gelmese de işte kaderimiz budur deriz. Tedbir sadece bir sebeptir, vesiledir, yoldur hatta duadır.

Tedbir almakla kader durdurulmaz, aksine kader zaten o işin durması olarak yazılmıştır da, biz tedbir alarak durmasına şahitlik ederiz ve imtihanın sırrı bozulmamış olur. Yine bütün tedbirlere rağmen başımıza gelenin de kader olduğunu kabulleniriz.

Hastalıktan korunmak ya da hasta olduğunda tedavi için yollar aramak, doktor doktor dolaşmak, tedaviler denemek de aynı şekilde kadere isyan ya da itiraz değil; bizzat İslam’ın bizden istediği gayet Müslümanca bir davranış şeklidir.

Elimizden geleni yaptıktan sonra başımıza gelene sabır ve kabul ise Müslümanlığımızın gereğidir. Hala ısrar ve inatla, neden başıma bunun geldiğini düşünmem ve bunu isyana vardırmam, kabullenemem ve sebep olan eşya ya da insanlara nefret duyarak gaflete düşmem ise, kendi kişisel felaketimin habercisi olur.

İnsanız elbette canımızı acıtan her şeye kızarız. Virüslere de kızarız, koca devletlere de. Ancak nihayetinde kaderin, her şeye kadir olan Allah(cc)’in yaratmasıyla meydana geldiğini ve bizim ancak tedbirler kadar etkimiz olduğunu, onların da sonucunu yine bizim belirleyemediğimizi unutmamamız gerekiyor.

Hastalıklar ve sebep olan virüsler Allah(cc)’in yarattığı imtihanlardır. Tedbirler ve tedaviler ise Allah(cc)’in farz kıldığı yollardır. Hastalığın ya da salgının getirdiği sıkıntı ve zorluklara sabretmek imandandır. Daha zor durumda olanları gözetmek ve kollamak ise insanlıktandır.

Tedbir duadır evet; ellerle yapılan bir duadır, dikkatle yapılan bir duadır, tedavilerle yapılan bir duadır. Kabulüne Allah(cc) karar verir; dilerse bu dünyada bizi korur, dilerse bela ve hastalıklarla temizleyerek katına alır ve ahirette duamızın karşılığını verir.

Kader ise kaçınılmaz olarak başa gelen ve gelecek olandır. Vesileler ve sebepler gözlerimizi kör etmemeli, edilmesine yol açacak söylem ve eylemlerden de kaçınılmalıdır.

Salgın, umumi bir bela ve imtihandır. Tedbirlerle kaderimize doğru yol alıyoruz. Salgınla ilgili hangi teori ya da fikre kanaat edersek edelim, neticede gittiğimiz yer, kaderimiz olacaktır.

Kader, önünde durulamayan bir rüzgardır; alır ve götürür bizim gibi kuru yaprakları. Velakin, taze ve güçlü yapraklara dokunmaz genellikle ama bazen goncaları da koparır kaderin esintisi ve bazen sert eser; ne genç tanır ne yaşlı, ne taze bırakır ne bayat, kopartır eceli geleni dalından.

Unutulmaması gereken; virüslerin de Rabbinin Allah(cc) olduğudur. Her şeyin kaderini takdir edenin dilediği bir zamanda o da eceline ulaşacak ve sona erecektir. Bize düşen, o zamana kadar bedenlerimizin ve ruhlarımızın sağlığını korumak için tedbir almak ve kadere teslim olmaktır.



15 Kasım 2020

Şehrin iyilik potansiyelini harekete geçirmek

Gaziantep bir göçmen şehridir; bu dün de böyleydi bugün de böyle ve halen de bu durum kesintisiz devam eden bir süreç olarak karşımızda cereyan eden bir hakikattir.

Sıkıntılı coğrafyalardan, barınmak ve normal bir hayat sürmek umuduyla kaçanların ya da göç edenlerin, ekonomik gücü ve tarihinden gelen ortak bir mirasın toprağı olması, kültür ve kimliklerin çokluğuyla, kendine yer bulmanın kolay olduğu bir şehir olarak Gaziantep, biraz da bu göçlerin oluşturduğu ve yükselttiği bir beşik olmuştur.

Gelenler sadece yer bulmamış aynı zamanda birlikte getirdiklerini bu şehrin toprağına katarak bir medeniyetin harcına katkıda bulunmuşlardır. İlim ve kültür alanından tutun, sanat ve edebiyata, meslek ve iş alanlarına varıncaya kadar, elle tutulur ve gözle görülür bir zenginlik böylece inşa edilmiştir.

Zorluğu ve hayatın sıkıntılarını zamanında göğüslemiş insanlar ya da öyle insanların çocukları olan Antepliler; zor zamanlarda onlara sığınan, bir barınak ya da yiyecek arayacak durumda garip olanlar kadar, araçlar dolusu paralarla kendine gelen herkese kucak açmıştır.

Yaşananlardan rahatsız olan ve genellikle kendileri de göçmen kökenli olan, az bir kesim olsa da; çoğunluk bu ev sahipliğini bir onur saymakta ve bir şeref madalyası gibi omuzlarında taşımaktadır.

İşte bu şehrin gerek idarecilerinin sosyal meselelerde sıcak ve samimi yaklaşımları ve devletin geniş bağrını açmaları ile, gerekse hayır sahiplerinin ellerinden gelen bir yana gönüllerinden geldiği kadar, yardım ve destek olmaları sonucu, yüzbinler kendine sıcak bir yuva ve tok bir karınla baş koyacak birer yastık bulabilmişlerdir.

Elbette hala Gaziantep’te acilen yardıma ihtiyacı olan kişi ya da aileler vardır ve olmaya da devam edecektir. Bu dünyanın kanunudur ve gariplerin olduğu kadar, iyi durumda olanların da imtihanıdır. Dünyanın en zengin ve gelişmiş kentlerinin kaldırımlarında binlerce evsiz barksız insanın hayat sürdüğü bir çağda yaşıyoruz. İyi ya da kötü, yaşananlardan etkilenmemek ve steril bir ortamda, hiçbir sıkıntıya bulaşmadan yaşamak için insanlıktan nasibimizin olmaması gerekir.

Resmi sosyal yardımların yıllardır yoğun bir şekilde devam ettiği şehrimizde, devletin madden değil ama belki bürokratik adımlar nedeniyle yetmediği yerlere, bizzat biliyoruz ve şahitlik ediyoruz ki; valilik ve belediyeler gibi kurumların yönlendirmeleriyle zenginler ve sivil toplum kuruluşları büyük bir gayretle el uzatmaktadırlar.

Örnek olarak; merkez ilçe belediyelerimizden özellikle Şahinbey belediyesinin, olur olmaz, aklımıza zor gelecek sebeplerle halka dağıttığı gerek ayni, gerekse maddi yardımın hesabını biz takip etmekten aciz kalıyoruz. Ülkenin en tepe kontrol mekanizmalarının bile takdirle karşıladığı bu gayretin fark edilmemiş olması mümkün değildir.

Bütün bu gayret ve çalışmalara rağmen bir yerde bir garibanın aç ya da açıkta kalması da mümkündür. Bundan dolayı bu devasa çabayı göz ardı etmek gerçekten büyük nankörlük olur.

Gerek resmi kurumlar gerekse sivil toplum kuruluşları, her türlü sıkıntılarında yanlarında olmak için bu ihtiyaç sahiplerini arıyor ve buluyorlar. Bunun en kesin yolu ise, böyle bir duruma düşenlerin nereye müracaat etmesi gerektiği konusunda bilgilendirilmesidir ki, bunu da ancak şahit olanlar, çevresindeki akraba ya da komşuları yapabilirler.

Çoğu zaman zor duruma düşen insan, bir adım mesafede bulunan yardıma uzanmayı bile düşünemeyebilir. O halin sıkıntısını çeken bilir. Eşe, dosta, akrabaya anlatılamayacak hal, bir yabacı gibi görünse de, resmi ya da sivil bir yardım kurumuna anlatılabilir.

Bu sebeple, hele de bu zor zamanlarda; gözümüzün daha bir açık olmasına, çevremizde neler döndüğünü takip etmeye ve durumunun zor olduğunu hissettiğimiz tanıdık tanımadık birine rastladığımızda, onu incitmeden yönlendirmek mümkünse bizzat kendisini yönlendirerek, değilse yardım kuruluşlarına bilgilerini ulaştırıp, el uzatmalarını isteyerek bir derde derman olmaya çalışmaktan daha hayırlı bir iş yoktur.

“Her şeyi devletten beklememek lazım” şeklinde espri yapmak için kullandığımız basit cümle aslında önemli bir hakikate işaret ediyor. Devletin gözünden kaçan garipler olabiliyor. Herhangi bir yardım kuruluşunun ulaşamadığı ihtiyaçlar olabiliyor. İşte tam da bu gibi zamanlarda; toplumun tamamının tek bir canlı gibi hareket etmesine ve her gözün tek bir göz gibi etrafı takip ederek, ihtiyaçları şehrin beynine ve ellerine iletmesi gerekiyor.

Bu noktada, gerekeni yaptıklarını ve ellerinden gelen her yere el uzattıklarını bildiğimiz resmi kurumlarımıza ya da belediyelerimize diyecek pek bir lafımız yok, iş vatandaşa yani bizlere düşüyor.

Her toplum parçası bir insan bedeni gibidir. Bir yanında eksiklikler ve acılar olduğunda diğer yanları da sıkıntılara ortaklık ederek çare aramaya koşar. Başı ağrıyan elleriyle başını ovalar, eli acıyan gözleriyle ona bakar, ayaklarıyla çaresine koşar. Bu aileden başlayarak, akraba ve komşularla genişleyen bir sosyal tedavi içerikli hayat tarzıdır.

Acıyan yanlarımıza dokumaktan ve çare için adım atmaktan geri kalmayalım, zira bu; insan olmamızın ve bu toplumda yaşamamızın sadakası değil gerekliliğidir. Zorda olanların rahat içinde yaşayanlardan bir alacağı vardır. Borcumuzu ifa etmek için peşlerinden koşmaktan başka yol yoktur. Bilirsiniz her alacaklı kapımıza gelmez!

 

 

13 Kasım 2020

Saadet asrını anlamak

 


İnsan yaratılışı gereği, örneklik ve önderliğe ihtiyaç duyar. Hatta tarihin kaydettiği çok büyük lider ve önderlerin de mutlaka bir örnekleri, yol gösterenleri vardır. Doğumundan itibaren bir örnekliğe göre kendine şekil veren insan evladı, ne kadar büyürse büyüsün, öğrenmekten ve örnek almaktan asla müstağni olamaz. Ancak nefsine tapınan egoistler müstesnadır belki.

Fıtrat dini İslam, insanın ruhunun ve bedeninin oluşturduğu topyekun benliğinin, ihtiyaç ve meyillerine, hatta refleks ve hislerine göre bir din ve hayat düzenidir.

“Asr-ı Saadet” terkibiyle benimsediğimiz, örneklik ve önderlik asrı, bu dinin bir ütopya ya da hayaller dünyası kurgulamadığının, bizzat hayatın içinde ve insanlar için bir din olduğunun en güzel delillerinden birisidir.

Bu güzel gerçeklikten kıvamında faydalanmak, asla göz ardı etmemek, nimet bilmek, dünya ve ahiret saadetini elde etmenin yolunu bulmak için izlerinden yürümek, her akıl ve izan sahibi için en güzel tercih olur.

Sahabeyi tanımak ve sevmek bizim için, bu dine ve hayat düzenine imanımızın en doğal sonucudur. Kelimeyi Tevhid ile ikrar ettiğimiz risalet sahibi Muhammed(sas)’in dostlarını, yol arkadaşlarını, cefakar ve vefakar ilk nesli; hem dinimiz için hem gönlümüz için şifa kaynağı bilmek, örnek almak, ifrat ya da tefrite kapılmadan o kervana katılmak, bizim için hayatın en değerli varlığı, en vazgeçilmez değeri olarak sinemizde durur.

Sahabenin tamamı belki yiğit birer savaşçı değillerdi, ama gerektiği yerde sonuna kadar yetecek bir yüreğe ve yeterli yiğide sahip bir topluluktular; bu yüzden onların tamamı bize kahraman gelir, tamamına hayranlık duyarız. Hayallerimizin kahramanları onlardır.

Sahabenin tamamı ne zengin ne de tamamı fakirdi ama gerektiği yerde dünyanın bütün servetinden vazgeçebilecek zühde sahip olanlar olduğu gibi, en ağır şartlarda gıkını çıkarmadan hayata devam edecek kadar büyük tevekkül sahibi olanları da çoktu; bu yüzden bize dünyanın en büyük iman ve tevekkül sahibi topluluğu gibi gelirler ve el hak öyledirler.

Sahabenin tamamı çok büyük alimler değillerdi ama gerektiği yerde gerektiği kadar bilgiye sahip olan bir topluluktular; bu yüzden bize hepsi alemin ilmini yutmuş alimlerden daha büyük ilim sahipleri gibi gelirler ve el hak öyledir; onların bildiği hakikat bizim öğrendiğimiz lafı guzaftan pek büyüktür.

Sahabe bir hayal değil; hayat sürmüş, acı çekmiş, sevinçler yaşamış, gülmüş, ölmüş bir nesildi. İnsandı onlar; hayattan tat almayı en az bizim kadar bilir ve isterlerdi, ama sınırlarını Allah(cc)’in koyduğu nizama göre ayarlamak onların şiarı idi. Onların da canı yanardı ama söz konusu Allah(cc) ve Rasulü(sas) olduğunda canlarını hiçe sayabilirlerdi.

Açlık onlar için de zordu, çıplak ayakla sıcak kumlarda yürümek eğlenceli değildi. Medine’nin soğuk sabahlarında sarınacak bir giysi bulamadan evden çıkmak, onları da üşütürdü.

Onların bizden en büyük farkları; inandıkları hakikatlere gerçekten inanmış olmaları idi, söylediklerinin doğru olması, ahitlerine sadık olmalarıydı. Sevdik dedikleri Rasulullah(sas) için başlarını feda etmekten çekinmeyecek kadar sevdalarında samimi idiler.

Dillerinin ucuyla iman etmediler bütün hücreleriyle kavradılar bu dini, ellerinin ucuyla vermediler bütün varlıklarını tek seferde ortaya dökecek kadar feda ettiler her şeylerini, oklarının ucuyla savaşmadılar bütün yüreklerini koydular savaş meydanlarına.

Muhammed(sas), Hamza(r.a.)’in boş evinin kapısından bakıp, “ardından ağlayanı bile yok” derken bütün samimiyet ve yüreğiyle oradaydı. O’nun gözyaşlarını görüp, “anam babam sana feda olsun ey Allah’ın Rasulü” diyen sahabe, gerçekten anne ve babalarını O’nun uğrunda feda etmekten zerre perva etmeden tarihe yazıldılar!

Düzgün adamlardılar, düzgün bir hayat yaşadılar. Düşmanlıkları da açık ve netti, dostlukları da. Hesaplarını dünyaya ve insanlara göre değil ahirete ve cennete göre yaptılar. Görseydik deli diyeceğimiz kadar Müslümanlardı, bizi görmelerini pek istemeyeceğimiz insanlardılar.

Geldiler, gönderildiler, dünyaya bir “Asr-ı Saadet” mührü vurup geçip gittiler. Yüzleri hep saadetle gülümsemedi belki ama kıyamete kadar anıldıkça yüzleri ağartan ve güldüren bir hatıra bıraktılar.

Allah(cc) onlardan razı olsun, bizi onların yolunun yolcusu kılsın, izlerinden ayırmasın…

Hariçten gazel okumak; Suriye ve Filistin

  Hızlı zamanlarda yaşıyoruz. Günlük hatta saatlik değişimler, olaylar ve bilgiler su gibi hatta esen bir yel gibi akıp duruyor. Bu haber ve...