02 Ağustos 2011

Biz bu ülkenin nesiyiz?

Dost sohbetlerinde, ev meclislerinde, üç kişinin biraraya geldiği hemen her yerde değişmez konularımızdan birisi budur. Kendimizi ait kılamadığımız bir ülkede yaşamanın getirdiği dayanılmaz tartışmalar! Birinci sınıf vatandaş olma gayretlerimizle, uyum ya da entegrasyon projelerimizle, kendimize has anlaşılmaz hayat tarzımızla, kimlik ve karakter sorunu yaşayan koca kitlelerimizle sahiden biz bu ülkenin nesi oluyoruz?
Tarihten kalan ve bizi hep takip eden bir Osmanlı kimliğimiz var. Bizim farkında olmadığımız ama bizi istemeyenlerin asla unutmadığı bir damar bu. Bize karşı dünyanın boynu aslında hep bükük! Onlar asla bizim olduğumuz kadar alicenap olamadılar ve olamayacaklar da! Fakat bu bize avantaj değil dezavantaj oluyor. İçlerinden taşıdıkları bu ezikliğin acısını bir şekilde çıkarmaya çalışıyorlar. Sanmayın ki bunu yapanlar medyada gözümüzün içine baka baka dinimize küfredenlerden ibaret! Şükür ki; tarihe düştüğümüz kalın ve silinmez hatıra hiçbir büyük ayıp barındırmıyor.
Dün, bugün ve yarın birileri eğer Ermenilerin sırtından bizi suçlu çıkarmaya çalışıyorsa, bunun ardında bize duydukları kin kadar; başka bir iftira bulamamaları vardır! Emin olun bu konudaki en hararetli saldırgan olan Fransızların ciğerlerinde hala tarihin derinliklerinde atalarının krallarını kurtarmak için Osmanlı’ya yalvardığını unutamamaları vardır.
Avrupa Birliği bürokratlarının hemen hemen hepsi geçmişte atalarının eteklerini öpmeyi marifet saydıkları bir memleketin evlatlarını karşılarında boynu bükük kararlarını beklerken görmenin zevkiyle sırıtıyorlar! (Yeni Çağ yıllarında Avrupa’da hatırı sayılır bürokratlar, Osmanlı memleketine yaptıkları seyahatlerinde Sultan’ın eteğini öpmelerine izin verilmesini böbürlenerek anlatırlar ve bundan dolayı bulundukları ülkelerde daha bir büyük adam sayılırlardı.)
Biz dünyanın eski efendileri ve yeni öcüleri olarak yukardaki soruyu aslında tersinden kendimize sorarak başmalıyız işe… Onların bizi kim ve ne olarak gördüklerini bilmenin ve anlamanın pek bir faydasını göremiyoruz. Belki biz bulunduğumuz toprakların bizler için ne olduğuna kesin karar verirsek muhataplarımıza daha anlamlı bir bakışımız ve daha bir dik duruşumuz mümkün olacak.
Tarih; vatan, millet, devlet, sınırlar, uluslar, anlaşmalar, kavgalar, savaşlar, kaybedenler ve kazananlar, entrikalar ve saymakla bitmez kavramların oluşturduğu bir olaylar silsilesinden ibaret midir? Bütün bu sayılanlar insan odaklı olduğu halde ve hedef olarak gösterilen insan menfaati sanıldığı halde; neden kaybeden hep insanlar oldu ki?
***
Kendinden emin olmak kadar, geçmişinden de emin olmak insana büyük huzur ve güven vermesinin yanısıra; milletlerin karakterlerini de oluşturan en büyük sebebtir. Kim olduğumuzu tayin ettiğimiz ve tarihimizi de en az muhataplarımız kadar iyi bildiğimiz vakit, duruşumuzun değişeceğine inanıyorum.
Hiçbir kültür, diğerlerinden etkilenmeden ya da münasebet kurmadan devam edemez. Zaten farklı kültürlerin varlığı bunun delilidir. Farklı olanın anlaşılması için bir diğeri ile münasebetlerde bulunması gerekir. Kültürel toplumları oluşturan insanların kendi kültürlerine yabancı duruma düüştükleri zamanlarda ise kaos kaçınılmazdır. Kendini bilmeyenin muhatablarını bilmesi düşünülemez. Dolayısıyla zaten kendine yabancı durumda olanların, içinde yaşadıkları kültüre ve topluma nasıl bakacaklarını bilememeleri ikinci bir yabancılaşmayı da beraberinde getirir.
Kendi kimliğinden emin, kültürüne güveni tam insanlar en garip durumlarda bile kendilerini yabancı hissetmezler. Çünkü asıl yabancılık kendine olandır! Kendi kültürüne olandır!
Geçmişten memnun olmak ile geçmişin gururuyla avunup kendini kaybetmek arasında ince bir çizgideyiz. Hakkı ya da gerçeği tespit etmek ile körükörüne, zalim de olsa kendinden olanı savunmak arasında gidip geliyoruz. Zalimin kimliğinin ehemmiyeti olmadığı kadar; mazlumun kimliğinin de bir kıymetinin olmadığını unutmamak gerekir! Yani zalimin, hırsızın, katilin velhasıl bütün haksızlıkların kim tarafından işlendiği önemli değildir. Aynı şekilde mağdur insanların da kim olduğu…
Olaylara ve insanlara üstünkörü bir bakış ile derin bakışın arasındaki farkı farkettiğimizde, hem bizim hem de çevremizdeki insanların rahatlayacağını biliyoruz.
Dünyaya nizam vermeye kalkanların, dünyayı getirdiği nokta ortada!
Muhammed Köse (Ufuk Gazetesi – Mart 2007)

Muhabbet hayattır, yokluğu ise ölüm…

Dünya, yaygın kanaate göre deni kelimesinden türetilmiştir. Denilik yani alçaklık dünyanın tabiri caizse çekirdeklerine yer etmiş. İnsan ise unutkanlığı ile meşhur, alemin en değerli varlığı da olsa; kendini kendi elleriyle en değersizler sınıfına da dahil edebilen müstesna yaratık…

Dünya, zahmetlerle dolu. En hafif zahmeti, nefes almak bile bazan dağları yerinden sökmeye eşdeğer bir ağırlığa dönüşür. Bunu en iyi herhalde astım gibi rahatsızlıkları olanlar bilir. Ya da Kanuni gibi, cihanın en büyük imparatoru iken bile insana; ‘olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi’ babından şiirler yazabilenler anlar.

İnsan, zahmetlere en az maruz kalabilmek için neredeyse bütün gücünü harcayan bir yapıya sahiptir. Elindeki bütün imkanları daha az zahmetle yaşamak için kullanmaktan çekinmez. Meşhur hikayedir:

Tembellere mahsus bir evi şehir halkı ateşe verir ki bir umut canlanırlar diye… Bütün tembeller kaçışmaya başlar. İçeride en son iki kişi kalır. İçlerinden biri binbir zahmetle cebinden sigarasını çıkartır ancak çakmak çıkarma zahmetine katlanamadığından yanındaki arkadaşından ister. Arkadaşının cevabı tam da tembellerin şanına layıktır: ‘Acele etme yahu, nasılsa birazdan ateş yanına kadar gelecek…’

Dünya ile insan ilişkisinde tembel tavrın pek çok konuda söylediği söz buna baya benzer aslında… Ve insan bazan ateşin ona yaklaşmasına bir basit menfaat için izin verir…

Elbette ki bardağın tamamı boş değildir. Dünya, insana hizmet için yaratılmış olmasının hakkını da yerine getirir bir şekilde. Yine de temelde insan dünyadan memnun olmamak üzerine kurar hayatını. Sahip olduklarıyla yetinmemek ve hep daha fazlasını istemek… Ya da Yavuz Selim gibi, dünyayı iki hükümdara az; bir hükümdara biraz çok görür.

Herşeye rağmen dünyayı yaşanılası kılan birtakım değerler vardır ki bunların başında elbette muhabbet gelir. Sevgi kelimesini özellikle kullanmıyorum! Çünkü bazı sevgiler hayatı çekilmez de kılabilmekte… Muhabbet bana daha çok her türlü sevginin içinde bulunduğu kanlı, canlı ve hayat dolu bir kavram gibi geliyor. Ve dünyayı cekilebilir kılan muhabbetlerin en büyük özelliği aslında sadece dünyaya ait olmamalarından kaynaklanıyor sanki. Yani ahirete de intikal edecek muhabbetler dünyaya da hayat veriyor.

Böylesi insanların gözlerinde görülebilen ve adeta güneşin dünyayı ısıtması gibi; sevdiklerini ısıtan mukaddes bir güçtür muhabbet! Bu muhabbetin merkezi biraz da annelerin yüreğidir ki; oradan yavrularına akar. Sonra çocuklarının gözleriyle haneleri ısıtır. Dünyanın en paha biçilmez değeri; muhabbetle parıldayan bir çift gözden ibarettir aslında… Herhangi bir karşılık beklemeksizin ve yalnızca sevdiklerinin gözlerindeki bir tatlı bakışa ayarlı bu müstesna muhabbetin ne güzelliklere sebep olabildiğini anlatmak için bütün bir hayatı anlatmak gerekir.

Bebeler annelerinin gözlerinden yayılan o muhabbetle büyür, kuru kuru odunlar bile o muhabbetle çiçek açarlar. Gönlünde bir muhabbet tohumu kök salmış olan herhangi bir insan, artık sıradanlıktan kurtulur ve özel bir insan halini alır. Sayıları ne kadar artarsa artsın, hep büyüyen bir muhabbetin ışıkları yayılır durur etrafa… Ve her insan taşıdığı ya da muhatap olduğu muhabbet kadar özelleşir. Bir tanedir o artık! Kimbilir kaç insan kaç kişinin biriciği ve birtanesi olur…

İnsan gönlü geniştir zaten; çocuklarını sever dolmaz, anne-babalar sevilir dolmaz, eşler sevilir dolmaz, dostlar sevilir dolmaz, kardeşler sevilir, akrabalar sevilir, dedeler ve torunlar sevilir, amcalar, yeğenler, kızlar, kızanlar, uzak ve yakın ama yüreğinde muhabbet tohumu taşıyan herkes sevilir dolmaz da dolmaz gönül… Muhabbet harcandıkça artar, arttıkça daha çok harcanır.

Bir muhabbet için yaratılan dünya işte böyle yaşanılası bir yer olur… Muhabbetle tutulan bir el, birbirine muhabbetle bakan iki çift göz herşeyi siler yokeder sanki; geriye yalnızca adına mutluluk ta denilen saadet kalır. Yine belirtmeden geçemeceğim; mutluluk kuru bir kelime, saadet tıpkı muhabbet gibi iki cihanda devam edecek bir kavram.

Kargaya yavrusunun şahin göründüğünü biz uydurmuşuzdur. Karga nasıl göründüğüne bakmaz halbuki yavrusunun… Ama yine de biz otu çeker köküne illa ki bakarız! Sebepler aleminin mahkumlarıyız ne de olsa. Bu meşgalede unutmamamız gereken en mühim gerçek ise; bu sebeplerle bizi mesud kılan Rabb’e sonsuz hamdler olmalıdır.

Hiçbirimiz bu dünyaya insan olarak gelebilmek için bir gayret sarfetmedik. Dahası çevremizde Allah’ın bize saadet versinler için muhabbetle donatıp yerleştirdiği insanları hakedecek herhangi bir geçmişimiz de yok bu dünyadan önce. Geldiğimiz günden bu yana hep birileri bizi sevdi, muhabbetle bağrına bastı. Biz de o muhabbetten güç alarak hayata tutunduk…

Öyleyse bize düşen biraz da hayatı farkında olarak yaşamak, nefes almaktan daha kolay olan tek şey belki de muhabbetle bir bakış ya da küçük bir gülümseme… Dünya ne kadar deni ya da alçak olursa olsun; gönlünüze kanat olarak takacak bir muhabbet bulabildeyseniz hiç tasalanmayın, hiç bir alçaklık size dokunamaz ve siz muhabbet kanatlarıyla hep yücelerde dolaşırsınız…

İbrahim (as) gibi bir peygamber iken bile insan ardından bir ‘güzel hatıra’ bırakmak ister! Gönlü çöle dönenlerin ardından konuşulacak tek hatırası, kum fırtınası ya da kuraklık ve susuzluk olacaktır. Gönül semtine bir tek bülbül bile uğramayanlar, dönüp kendi bahçelerine baksınlar; bir tek gül fidanı bile yetiştirmediklerini göreceklerdir.

Ve Allah, yeryüzünde gül yetiştiren adamların etrafında meleklerden bir halka oluştursa layık değil midir? Ki zaten, böylelerinin adımlarını bastıkları yerler gülistan olur da; kokuları bir koca aleme yeter…

Muhabbet hayattır, yokluğu ise ölüm… Hem de öyle bir ölüm ki; dirilişten mahrum, yokluğa mahkum! Öylesi insan bin yaşasa ne olur, bir gün yaşasa ne değişir? Muhabbet dolu bir gece bir ömre bedel, öyle olmasa Kadr Gecesi bin ay eder miydi?

Bu defa şiirle bitirmiyorum, zira şiir zaten muhabbet demek; muhabbet ise şiir.

Sevdiklerimizin ve sevenlerimizin bize hava ve su kadar lazım olduğunu unutmamamız dileklerimle; gönülleriniz muhabbetle dolsun, dünyanız ve ahiretiniz saadetle…

Muhammed Köse (Ufuk Gazetesi – Ekim 2008)

[youtube http://www.youtube.com/watch?v=tECwF2o_gE8]

İnsanlığın gündemine ‘insanlık’ geldi!

Halimizi, hatırımızı soracak olursanız artık çok iyiyiz. Gözümüzü kapatmadan bu dünyaya, bir geniş nefes alabilmiş olmanın ferahlığı ile can vereceğiz inşaallah. Bunca zaman hüzünlerimizle ağlamaktan sonra, sevincimizden ağlama zevkini tatmış olmanın tatlı huzurundayız… Hıncımızı, hırsımızı bir geniş nefes ile zalimlerin suratına tükürmüş olmanın dayanılmaz hafifliğinde, ayaklarımız yerden kesildi artık.

Ebu Zer’in yalnızlığını paylaşarak herbirimiz, dünyanın en ucra köşelerinde, çekilmiş karanlık köşelerine evlerimizin, bir büyük utancın altında ezilirken; kulaklarımız, gözlerimiz ve gönüllerimiz, bir büyük hasretin son buluşuna şahit oldu.

Koca iki değirmen taşının arasında ezilip, ruhumuzun un gibi öğütülüşünü caresiz izlerken; bir dev kudretli elin bizi taşların arasından bir hamlede, bir yüce hışımla çıkarışını yaşadık.

Saman çöpü misali yüzerken koca bir nehrin üzerinde Gazze’den gelen kan kokusu ile uyandık, silkindik ve suyun akışına karşı kulaç atmaya başladık. Ciğerlerimize çektiğimiz acı ve keder, kanımıza karıştı… Karıştı da dizlerimize derman, gözlerimize fer geldi; ayaklandık!

Can verdik, her zaman olduğu gibi öldürülen, ezilen biziz… Değişmez olgularına tarihin yenilerini ekledik. Bir farkla ki; bu defa başımız eğik değil, boynumuz bükük kalmadı. Dillerimizle ve ellerimizle dualara durduk, gecelerimiz aydınlandı, gündüzlerimiz pırıl pırıl terlerle ıslandı. Kışın soğuğu ısındı, karlar ısındı, toprak ve su ısındı, yollar ve dağlar için için kaynadı. Taşlar yuvarlandı, parçalar koptu ve uçuştu dünyanın dört bir yanına… Gazze’den binlerce kilometre uzaklarda küçük bir çocuk avucuna küçücük bir taş aldı ve Gazze’nin çocuklarının hatırasına bir karanlık köşeye fırlattı.

İnsanlık onurunun sahipleri yerlerinden doğruldu, dağlar gibi dikildi ve yürüdü, gitti… Yürekler dile geldi, dudaklar sustu, adımlar yola dizildi, yer titredi ve tozunu silkti. Tarihin tozlu raflarında kaldığı sanılan bir onur duruşu yerini buldu, yeniden sahne aldı.

Kıyısında dikilip Nil’i tersine akıttık, Ölü Deniz’i gözyaşlarıyla doldurduk, Tur dağına tırmanıp emirleri getirdik gündemine yalan dünyanın…

Halilurrahman şehrinin sokaklarına İbrahim bereketini taşıyıp, Filistin’in mukaddes toprağına kabirden sonra biçilecek tohumlar ektik! Gazze’nin etrafındaki telörgüleri çıplak ellerimizle söktük, yüreğimizden akan kanı avuçlarımıza doldurup yüzümüzü ilk kıbleye döndük ve ahidler verdik.

Çağın panayırlarında vicdanları satılığa çıkarılan insan müsveddelerini seyredip daha bir bilendik. Mekke ve Medine’nin, İstanbul ve Şam’ın, Bağdat ve Kahire’nin sokaklarına ayak izlerimiz kazındı. Ecnebi şehirlerin meydanlarında tanıdık sesler ve yüzler gördük; Londra’dan Paris’e, Amsterdam’dan Berlin’e bir büyük ses yankılandı…

İnsanlık adına sevinçliyiz, yeryüzünde insan olarak kalmanın anlamı yeniden tayin edildi. Gazze, kimyasal değil insani bir turnusol kağıdı oldu ve renkler ortaya çıktı. Kana susayanlar ve insan kanıyla beslenmeyi adet edinenler daha bir kızardı! Avuçlarında kanla uyananlar, dünyanın gündüzlerini kızıl kana boyadı! Güneş, toprağa akıttığımız kana yansıyıp alınlarımızı aydınlattı, barut kokusundan genizleri yanan bir nesil; zulmü ve aşağılık zalimi tanıdı.
Ölü toprağını attık üzerimizden, küllerimizden yeniden doğuyoruz. Alınlarımıza biriken tozları bir hamlede silip attık, ak alınlı ve gümüş bilekli bir akıncının ardından yürüyoruz Gazze’ye doğru…

Adımlarımızın sadakalarını ödedik, yere sağlam basıyoruz. Allah’ın mülkünde, O’nun kullarına, O’nun verdiği güçle, O’nun rızası için sahip çıkmanın mutluluğunu yaşıyoruz.

Hürriyet ve adalete sevdalı bir ümmetin ayak seslerini duyurduk dünyaya, kardeş olmanın bedelini anladık ve anlattık aleme…

İşte bu yüzden sevinçliyiz ve bu yüzden alnımız ak! Nesillerimize bırakacak emanetlerimiz vardı; bizzat kendi ellerimizle göstere göstere aktardık sevdamızı.

Gazze’de can verenler, koca bir ümmete can oldu! Tek bir beden olduk, tek bir ses ve tek bir adım… Yedi düvel duydu sesimizi, yedi deniz titredi, yedi dağ yürüdü ve dikildi Gazze’nin etrafına, surlar gibi…

Kan, ter ve gözyaşı ile doldurup kurak toprakları, yeniden demir aldık asırlık limanlardan ve yelken açtık eski ufuklara… İnsanlığın gündemine ‘insanlık’ getirdik, dünyanın merkezine bir yeni bakış ve bir yeni duruşla vardık. Zamana ve insana hükmetmeye kalkanlara, zamanın ve insanın ve dahası kainatın Sahibi’ni hatırlatıp; bir kez daha yeniden iman ettik!

İyiyiz, diyorum ya; iyiyiz hakikaten. İyi olduğumuz için iyiyiz, diyorum. Zulme karşı durabildiğimiz için iyiyiz, direnebildiğimiz için iyiyiz!

Muhammed Köse (Ufuk Gazetesi – Şubat 2009)

İğneyle kuyu kazacaksın

İğneyle evet. Her hamlende bir iğne ucu kadar yol katedeceksin. Toprak bile sana kafa tutacak. Saat, gün ve hafta, aylar ve yıllar ne demek; bir ömür dur-durak bilmeksizin, iğneyle kazmaya devam edeceksin. Hedefin bir koca insanlığın susuzluğuna yetecek kadar su bulmak olunca, kazdığın santimlik derinlikler koca bir hiç olacak.

Kazacak, kazacak ve hep kazmaya devam edeceksin. Vazgeçmek, yorulmak, dinlenmek, pes etmek, yılmak, yıkılmak, uyumak gibi kelimeleri lugatinden sileceksin. Bir bütün ömür köleliğe mahkum kazmaya devam edeceksin. Kürek mahkumlarının cesetlerini de suya atarlar bileceksin. Su bulmak için kuyu kazanları ise kazdıkları kuyuya gömerler. Gömmelidirler de!

Bir insana yapılabilecek en son iyilik, hayatını uğruna feda ettiği iş ile onu taltif etmek değil midir?

Hedefe kilitlenmiş, ama muhteşem programlı, teknolojiüstü bir füze gibi yoluna devam edeceksin. Yoluna çıkan engeller asla durduramayacak seni. Hep yumuşak değildir toprak! Bunu en iyi mezar kazanlardan öğreneceksin. Sen kendine mezar değil, aleme rahmet kaynağı olacak bir pınarın kaynağına ulaştıracak bir yol kazacaksın.

Ne var ki, o yolda vaktin tamam olunca, kazdığın yere gömülmeyi de göze alacaksın. Ardından, ‘kendi kazdığı çukura gömüldü’ denmesinden onur duyacağın bir ‘çukur’un olacak… Geride bıraktıklarını fazla düşünmeyeceksin, zira ‘gömüldükten’ sonra unutulmakla unutulmamak arasındaki çizgi sadece ‘sırat’ın kadar kalın(!) olacak.

İğneyle kazmayı küçümsemeyeceksin, ya da böyle bir hataya düştüğünde, tırnaklarınla kazmaya devam edeceksin. Kırıldığında ne iğnene sitem edecek, ne de iğneyi imal edene buğz edeceksin. Atacaksın eline yüreğine, oradan bir iğne daha sökeceksin… Kalmadıysa yüreğinde iğnen; çekip kopar yüreğini zaten… Tatsız bir et parçasından başka bir şey olmadığını göreceksin.

Ha, iğne mi lazım? Gereğinden fazlasını toplamak için kendi coğrafyana bir dönüp bakman yeterli…

Varsayalım ki suyu buldun! Hani bulmak için değil, köleliğin hakkını vermek için de kazmış olsan da; hadi buldun diyelim. Sevinçten tepinmeye kalkmayacaksın! Kayaları değil, ancak yumuşak toprakları kazmaya gücünün yettiğini unutmayacaksın. Yumuşak topraktan çıkaracağın suyun üzerinde tepindiğinde, ortalığı çamur içinde bırakacağını bileceksin!

Çamurlu suyu buralarda kimse içmez bilirsin… Eğer tepinmeye meraklıysan Afrika’ya gideceksin. Orada çamurlu da olsa suyunu alacak birileri illa ki bulunur.

Asla ‘ben buldum’ demeyeceksin! Tıpkı İsmail(as)’in ‘Zemzem’i ben buldum’ diyemediği gibi!

Bulduğun suya Hacer gibi ‘Zem Zem’ (dur dur) deme sakın; ne herkesten Hacer olur, ne de her su Zemzem… Sonra bulduğun suda boğulursun!

Daha açık yazalım; maksat su bulmak değil, sakın ha! Gaye kazmak, görev kazmak, gerisi detay… Hayatın boyunca iğneyi elinden bırakmamak. Ne yaparsan yap ama mutlaka yaptığın her iş bu gayeye hizmet etsin.

Avarelere bakıp, alaylarına takılıp işinden olma. İnsan olmanın onuru, gayen için yaşamandan ibarettir. Yoksa ot ile atın arasındaki alaka kadar bile bir farkın kalmayabilir bir tutam ottan! Seni yem niyetine görenlerin hiçbiri süt vermez, unutma… Hem zaten insan eti ile beslenenlere ‘yamyam’ derler lehçemizde. Bugün seni kaynatmadıysalar bil ki, yamyamlıktan vazgeçtikleri için değil; doyumsuz karanlıklarını o anlık bastıran başka bir yemi sindirmekle meşgul olduklarındandır.

Gayen uğruna iğneyle de olsa kazmaya devam edeceksin, olmadı tırnaklarınla, dişlerinle sökeceksin taşları ve kayaları… Onursuz bir sefahati kabul etmeyecek, haysiyetini yere düşürmeyeceksin. Kavganın şerefi pek olmaz, şerefinin kavgasını vermekte asla tereddüt etmeyeceksin.

Benliğinden başka derdi olmayanlara, onların benliğinin kainat içinde kapladığı yer kadar değer vereceksin. Bileceksin ki; kendilerini ne kadar büyük sanarlarsa sansınlar, sivrisinek kanatları ile onlardan çok uzun yollar katediyor. İşin sırrı hiç durmaksızın çırpınmakta!

Ufuk Gazetesi, Kasim – 2009

Bizim masal kahramanlarımız!

Hayata ve onun getirdiklerine en doğru yaklaşımları yakalayabilmek ve belki de hayattan en çok faydalanmak için ihtiyaç duyduğumuz şey aslında örnek insanlardır. Küçücük bir çocukken babasını ya da annesini taklid ile doğruyu bulmaya çalışan insan, gençliğinde bu ihtiyacını içinde yaşadığı toplumun çıkardığı örneklerle gidermek istiyor. Tam da bu noktada karşımıza yeniçağın handikapları çıkıyor.

Bundan cok değil elli yıl kadar önce hayata atılan bir genç için en göze görünür örnek şahsiyet, ya aileden başarılı bir akraba yahutta komşulardan biridir. Hadi biraz daha sosyal düşünüp yaşadığı şehrin kanaat önderleridir diyelim.

Günümüze gelinceye kadar modern toplumların geçirdiği en büyük travmanın medya yoluyla yönlendirilmesi gerçeği olduğunu hatırlatmadan geçemem. Bu tip travamaların en etkin olduğu toplum katmanı ise şüphesiz ve kaçınılmaz olarak gençler olmuştur. Ve o günleri yaşayan gençler bugün birer yetişkindirler ve toplumları yönlendirmekte, hatta daha vahimi kendilerinden sonra tarih sahnesine çıkacak olan yeni yetmelere örneklik ve önderlik etmektedirler.

İnternetin ortaya çıkardığı kontrolsüz bilgi akışı, belki birçok zararlar vermiştir insanlığa ama sonunda medya ve güç tekellerini kırmanın ve dünyayı dijital bir köye dönüştürmenin adı olmuştur. Bu bağlamda Wikileaks evrensel bir örnektir.

İşte bu dijital köyün sakinlerinin evlatları artık komşunun ya da akrabanın başarılı örneklerine ancak gülüp geçmektedir çoğunlukla ve kendine evrensel örnekler aramaktadır.

Nesillerini dijital dünyanın köklerinin ve kural tanımaz kurallarının temellerinin atıldığı batı toplumlarında yetiştirmek zorunda kalan ebeveynler için misyon belirlemek ya da basit tabiri ile çocuklarını kendi kültürüne göre yetiştirme arzusu ağır ağır gündemden çıkmaktadır.

Başarı ve kazanç endeksli kapitalist kültüre yenilmenin hıncı ile sadece küfretmeyi beceren bir halk olmaktan kurtulmamız gerektiğini farketmek ve çevremizdekilere de farkettirmek durumundayız.

İşte bu yüzden bütün perdeleri kaldırarak, tüm sıfat ve yakıştırmaları es geçerek, yalnız ve sadece içimden geldiğince ilan ve ikrar ediyorum:

Birgün bir İbrahim serinliğinde ağaracak saçlarım; İbrahim gibi girivereceğim ateşe ve yanmayacağım! Hayır bende İbrahimlik olacağından değil, O’nu o kadar seviyor olacağım ki ateş O’nun sevgisini yakamayacak!

Bir İbrahim ağırlığında adımlar atacak, Nemrud’umu bulacağım. Onun hayatıma diktiği putları teker teker kırmam lazım, başlarını koparacam sadece… Sonraki nesiller put kafası görmek için uzaklara gitmesinler hiç değilse.

Sonra bir çöle terkedip ciğerparemi, bir ömür susuzluk çekeceğim…

Bir kervan gelip beni bir Yusuf kuyusundan çıkartacak elbet, ama sonunda ne Mısır’a sultan olacak ne de bir Zuleyha’nın gönlüne taht kurabileceğim.

Ve birgün yüzme bilmeden de olsa denizlere dalacağım, hoş bilsem ne fayda; bu denizler kulaçlarla aşılacak gibi değiller ki…

Dalgalar, dalgalar, dalgalar…

Yunus’u kurtaran balıklar beni yutmayacaklar biliyorum. Eğer Eyyüb’ün sabrı olsaydı bende, göze alırdım bunca derdi. Öyleyse kim, nasıl duracak bu dalgaların karşısında söyle bana ey dost! Yoksa direnmenin bir faydası yok, bırak kendini dalgaların keyfine mi diyorsun? Ya da tek başına savaş kazanılsaydı Don Kişot kazanırdı, denenmiş ve başarısız olmuş metodları tekrar etmenin bir anlamı yok mu diyorsun?

Denizler aşmak zorundayız, hatta gerekirse Kaf Dağı’nın ardındaki yemyeşil vadide yaşayan Zümrüd-ü Anka’nın kanadından bir tüy koparacağız ve gönüllere o tüyle bir şekilde dokunacağız ama mutlaka dokunacağız.

Bizim masal kahramanlarımız hayali ve tuhaf şekilli yaratıklar değil, elle tutulur gözle görülür ve sahici insanlar onlar. Peygamberlerden ve onların yollarında, izlerinde güzelce yürüyen güzel insanlardan bahsediyorum.

Bir bakıma dünya ile ahiret arasında yaşayan ancak dünyanın bütün dertlerine katlanmak zorunda kalan ama yine de misyonlarından vazgeçmeyen insanlar…

Neslinize bir iyilik yapın ve onlara bu insanları örnek ya da önder almayı tavsiye edin. Tavsiye yetmez aslında tanıtın ve öğretin…

Eğer birgün bir yerde birileri bunların masal olduğunu ve artık kahramanlıkların yaşanmayacağını iddia ederse çok konuşmaya ya da yazmaya gerek yok aslında; ‘kaldır başını ve Filistin istikametine bak’ demek yeterli.

Belki de artık büyük hedeflerden örneğin dünyayı kurtarmaktan millet olarak vazgeçme zamanımız gelmiştir. Ve belki de asıl kurtarmakla vazifeli olduklarımız artık ihmal edilemez derecede uçurumların kenarlarında gezmektedirler. Uçmak, hele de yükseklerden uçmak zevkli görünse de; yüksekten düşünce çok incineceğimizi atalarımızın sözlerinden öğrenmiş olmamız gerekiyordu.

Bakmayın öyle zor göründüğüne hem, aslında dünyayı kurtarmak zor iş değil, tek yapmamız gereken kendimizi ve neslimizi kurtarmak ateşten, bakın o zaman dünya nasıl kurtuluyor kendiliğinden…

Dünya, dünya diye kendimizi heba ettiğimiz şey aslında aç olana doyasıya bir yemek, üşüyene sıcak bir soba ve yalnız kalana bir anlık yakınlıktan ibaret. Ve derin nefes çekmek temiz bir dağ havasından, sonra son nefes verir gibi üflemek içinde kalan ne varsa… Ne kadar muhteşem olursa olsun, sahip olduğumuz ya da olacağımız dünyadan nasibimiz birgün sona ermeyecek mi? Öyleyse bırakın olduğu yerde kalsın dünya, kurtarmayalım onu; biz kendimizi ve neslimizi kurtaralım yeter.

Yeni nesle Kaf Dağı’nı ve onun ardındaki yemyeşil ülkeyi anlatmayı unutmayın! Kimbilir belki rüyalarında bir Zümrüd-ü Anka görürler.

Muhammed Köse (Ufuk Gazetesi – Ocak 2011)

Yakup’un Sırrını Arıyorum

Hayatın sırrını çözmek, olayların ardındaki gizemi bilmek çok çekicidir insan için ve bunu yapmanın belki de en muhtemel yolu da hayatlarını vahiyle yaşamış insanlardır yani peygamberler. İnsana dair herşeyin onların hayatında bir örneğini bulmak mümkündür nerdeyse ancak onların haysiyetlerine asla zarar vermeyecek örnekler…

Şöyle kısa bir gezinti yaptığımızda ne demek istediğim daha kolay anlaşılacak.

Nedir insana en zor gelebilecek şey? Kendi evladının onu reddetmesi mi? Siz başkalarına çare olmaya çalışırken evinizin içindeki ateşi söndüremeyişiniz nasıl bir şeydir? Sevdiklerinizin sırt dönmesi nasıl bir ağırlıktır, hangi omuz çeker bunu? Nuh(as) yaşamıştır bunu. Evlatlarını kaybettiğini zanneden bütün babalara Nuh(as) ders vermektedir. Son ana kadar vazgeçmemiştir hatta vahiyle durdurulana kadar!

Nedir arkadan vurulmanın en ağırı? Hangi zırh delinmez ihanetin okuyla? Yüreğini delen ve yakıp geçen okun hangi sadaktan çıktığını bilmek nasıl bir eziyettir? Düşmana sırrına satan hain kim olursa daha çok yakar canını? En yakının hanımın olursa değil mi? İşte Lut(as) yaşamıştır bunu.

Hasretlerin en can yakanı hangisidir ki? Babasız kalan, babasından uzak kalan bir evladınki mi? Sizin de aklınıza çölün ortasına annesiyle terkedilen İsmail(as) mi geldi? Yoksa anlatılmış ve anlatılabilecek en muhteşem hikayenin sahibi Yusuf(as) mu?

Hasretin, sonsuz ve sınırsız bir gözyaşı selinin hikayesi. Onca evladın arasından Allah’ın onu seçtiğini bilerek ve hissederek sevmenin hikayesi. O kadar çok sevmenin sonunda Ğayyur olan Allah(cc)’ın elinden alacağını bile bile sevmekten vazgeçememenin, sevdikçe kaybetme korkusu artan, korkusu arttıkça daha çok seven bir babanın hikayesi.

Nasıl sevmesin ki; karşısındaki Yusuf(as)’tur! Nasıl sevmesin? Bu çocuk adım attığı yere Rahman’ın rahmetidir. Cemil olan Allah(cc), onu aleme imtihan olsun için kendi cemalinden bir ayna kılmış ve Muhammed(as)’dan sonra insanlığın en güzeli olarak yaratmıştır. Yalnızca cismini değil, gönlünü ve ruhunu da cisminden daha güzel yaratarak, ‘işte insan bu’ dedirtmiştir. Hatta bazılarına ‘bu insan olamaz’ dedirtmiştir.

Daha da kolayı Allah(cc) Yakub’u baba kılmıştır Yusuf’a… Kılını zarar gelmesin için ortalığı yakıp yıkacak bir şefkatin sahibini baba kılmıştır ona. Herşey yolunda gibi gözükürken hikayenin hemen herkesin bildiği gelişmeleri yaşanacak ve Yusuf babasından kopartılacaktır. Yakub’a düşen artık ‘güzel bir sabır’dır.

Sabır kahır çekmemek, acıyı unutmak değildir elbette.
Sabır isyan etmeden acıya katlanmanın adıdır.
Yusuf için yanarken bir yandan içten içe, hayata devam etmenin adı sabırdır…
Göz pınarları kuruyuncaya kadar yaş dökerken bir kerecik isyana bulanmadan yaşamayı başarmanın adı sabır.
Ağlarken gözünü kaybetmeyi göze almanın ama asla ayarını bozmamanın adıdır sabır.
Kör olası dünyaya yüz çevirirken, bu dünyadan bir tek kişi olsun istemenin ve ona kavuşmayı garanti görmeden beklemenin adı sabır.
Sabır güzel olmalıdır, Yakub’un sabrı güzeldir.
Ve fakat bu sabır onu gözlerinden etmiştir… Ama yine de çok güzeldir, gözlerini kaybetmesi sabrının güzelliğine zarar veremez, zira Yakub’un sabrında isyan yoktur.

Yakub’un sırrı bu sanıyorum, isyan etmeden acıya katlanmak! İtiraz etmemek, neden ben diye sormamak, neden onu aldın dememek… Tevekkülle ağlamak, sonucu bilmeden ve bilmeye ihtiyaç duymadan beklemek. Kaderi kudret elinde bulundurana boyun eğmek. Bundan gocunmamak, boynu büküklüğü marifet te saymamak yani… Kimsenin başına kakmadan adam gibi acısını yaşamak ve efendi efendi gözse göz, dişse diş vermek.

Teselli aramak ya da aramamak, aslında tesellisi olmayan bir acısı olanın teselli araması da akıl işi değildir zaten. Fakat Yakub’un bir umudu vardı sanki! Bir yerlerinde yüreğinin, bir umut olmasa, nefes almaya devam edebilir miydi bilmiyorum. Yusuf(as)’un rüyası umudun meşalesi olmasaydı neler olurdu bilemiyorum.

Umut olmalı gibi hep, bir ihtimal daha olmalı hep. Bir gün bir şeylerin değişme ihtimali mutlaka olmalı.

Bütün acıların ve kahırların altından çıkabilen tek kelime umut sanki, sanki umut iman ve sanki iman umut gibi… Öyle ya iman dünyayı doğru yaşamanın umudu, ahireti ise elde etmenin tek yolu olunca, umut ile korku arasında yaşamak şiar oluveriyor.

Yusuf(as), Mısır’a sultan da olsa vezir de olsa ne farkeder; Yakub(as)’a lazım olan sadece onun gömleğindeki kokusudur. Onun yaşadığını bilmek ve onun terinin sindiği bir gömleğe dokunmak, yüzüne sürmek yetecektir yeniden görmesine, yeniden yaşamaya başlamasına.

‘Ben sıkıntımı ve kederimi yalnız Allah(cc)’a arzederim.’ (Yusuf suresi, 86)

Sıkıntıyı ve kederi yalnız O’na sunmanın getirdiği izzeti hissedebiliyor musunuz? Bir anda karşısında ona dümen çevirenleri alt ediyor bu cümle ile. Onlardan bir beklentisi olmadığını ilan ve nasılsa asıl sonucu elde edeceğim makam O’dur diye ikrar ediyor. İşte umut bu olsa gerek! Bir anda herkesi ve herşeyi yok sayıp, gereksiz sayıp, asıl söz sahibine yahut hükmüün sahibine yönelmenin ve hissiyatını O’na münhasır kılmanın sonucudur bu.

Ve aslında hepimiz için ve herşeyimiz için bir umut mutlaka vardır. Bu umut bazan bir adım kadar yakınıımızdadır bazansa kıyamet kadar yakın! Ama mutlaka yakındır. Değilmi ki, toprağın altına bir kere yol açıldı mı en uzun kalacak olanımız bile yedi gün kalacak, o halde ne gam? Yaşayıp aylar hatta yıllar yılı hasret ve hüzün biriktirmekten daha kolay olmaz mı yerin altına giden yol…

Hayatı yalnız dünyadan ibaret sanana dünya da çekilmez olur ahirette! Sabrın ve umudun asıl destekçisi ne sağlam bir ruh ne de güçlü bir yürektir aslında.. Sabrın ve umudun en mühim payandası ahirete imandır. Bir gün herşeyin kesin olarak adil bir şekilde sorgulanacağını ve bütün haksızlıkların ve acıların hesaplarının sorulacağını, hatta boynuzsuz koçun; boynuzludan hakkını alabileceğini tereddütsüz ve şüphesiz olarak bilen biri için başına gelenlere sabrın ve sonrasında kazanacağına olan mutlak umudun ne kadar kolay bir gerçek olacağını tahmin edebiliriz ve fakat yaşamak başka bir şeydir. Bilmek ya da tahmin yürütmek bambaşka birşey…

Sabır ve umut hakkında çok güzel şeyler söyleyebiliriz, lakin iş başa düştüğünde göstereceğimiz dirayet asıldır, teori ile hayatta sınıf geçilmiyor zira, illa da pratik başarı istiyor hayat…

Muhammed Köse (Ufuk Gazetesi Kasım 2010)
[youtube http://www.youtube.com/watch?v=KcgPD0Tc9sA]

 

21 Mart 2009

Bir deli gençliği toprağa verdik…



Bir kez daha doldu vakit
Fırtına dindi ve gitti Sait

Dünyanın en deli zamanlarında, memleketin en kaypak yıllarında gelmiştik hayata. Biz gözlerimizi açtığımızda ilk önce tanklarla burun buruna geldik. Sokaklarımızın kuytu köşelerine siperler kazmak en muhteşem oyunumuz idi. Çok sonradan sıradan insanlar olduklarını öğreneceğimiz askerler dalardı evlere o zamanlar. Dilediklerini devirir, dilediklerini karıştırırlardı. Nesilden nesile devam eden bir ders silsilesi gibi gelir ve geçermiş meğerse! Gün oldu büyüdük ve imanımıza isyan katıp sokakları adımladık.

Marşlar söyledik, hançerelerimizi yırtarcasına bağırarak... Kalbimiz savaşa girmişti bi kere, binbir yara da alsa. Öyle çıktık alanlara ve yürüdük, yürüdük... Ne görebildi kimse; ne de anladı bizi. Katili meçhul hocalarımız oldu ve katili meçhul hayatlarımız...

Bir devir geçti ruhlarımızın üstünden, bir devir taşıdık sırtımızda. Ve yaşadıklarımız, ve okuduklarımız, ve kocaman bir dava yıkıldı omuzlarımıza. Titredi dizlerimiz zaman zaman, ama yıkılmadık, vazgeçmedik, vazgeçemezdik te.

Aramızdan çok deliler geldi ve geçti. Kimisini Hindikuşlar’a uçurduk, kimileri ise ‘Kara Kuğu’lardan oldular. Kavganın kralını biz yapardık, derginin hasını çıkarır, düşenin yasını tutardık, şiirin ve yazının alasını biz döktürürdük...

Gençtik! Deli ve kanlı idi kafamız. Demoklesin kılıcı körleşip, boyunları kesmez olduğunda demokrasi girdi gündemimize. Kanımızı buzdolaplarına kaldırıp, yüreklerimize prangalar vurduk.

Her çeşidimiz vardı ya; asıl gönlümüze tercüman olanlarımız olmalıydı bu yeni devirde. Propagandanın ve karşı propagandanın ciğerini bilen ve kalemleri ile metinler üzerinde cambazlık edebilenlere ihtiyacımız vardı. Yalın kılınç ya da yalın kalem dalacak adam gibi dostlarımız vardı elbette...

Onlar yazacak biz okuyacak ve okutacaktık.

İşte onlardan birisi idi Sait Yakut... Hayatın her yönüyle olduğu gibi kelimeleri ile de dalga geçen büyük adam. Her şeyiyle küçümsediği ‘alçak’ dünyaya bulutların üstünden bakan, mütevazi mütefekkir. Üstadı olacağı herkese ‘üstadım’ diyebilen ve sıradan olmak için büyük gayretler sarf eden, ‘sıra dışı’ kahraman.

Yazan ve okutan, bir dev birikimin küçük aynasından bize gülümseyen, güleç yüzlü, yeşil gözlü, sıcak dost. Yaşarken hayatla geçtiği dalgayı, ölümüyle de bizimle geçen; ve bize yine şaşırtan zeki adam.

Hz. Ömer'in Hz. Peygamberin ölümü üzerine 'Kim Muhammed(sav) öldü derse, bende onun kafasını uçururum' demesini anlaşılır kılan şey; bir dostun ölüm haberi olsa gerek! Böylesine inanılmaz, böylesine sarsıcı...

Ardından söylenecek çok söz olacak elbette. Bunca kısa hayata bunca büyük lafı sığdıran bir adamın ardından neler denmez ki? Seni ve eserlerini unutmayacağız. Unutmayanlardan bir kaçının örnek sözleri bunlar:

İnsan bir dostunun yürek burkan haberini aldığı zaman dünya dönüyor sanıyor. Hâlbuki dönen kendisi, yüreğin nasıl ezildiğini öğrenmenin acı faturası bu… Anlamsızlığa karışan duyguların bir an kendisini kaybediyor.

Dostların bir şövalye kaybetti… Sen ise gerçek hayata merhaba dedin…

Dik duruşun ve soyluluk üreten bakışınla ele aldığını ezen, sevdiğini göklere çıkaran kaleminle yoksun artık…

Bir mümin olarak elbette ki seninle ahrette de buluşacağız… Ama bu topraklardaki kahramanların ve kader değiştiren bilgiye sahip kişilerin ortak kaderine sende mahkum oldun!..

Rızkının peşinde koşmaktan geri durmayarak bir yol kavşağında birlerce canın yenik düştüğü trafik canavarına sende yenik düştün! Sen utanma! Bu yenilgi değil! Varlığını harama borçlu olanlar utansın!

Kim o keskin diliyle savunacak mahrumları ve mustaz'afları, kim savunacak kimsesiz çocukların o kahır dolu yaşamların muhataplarını…

Kim direnecek, zenginlik ve şatafat içinde hayatını sürdürerek yeryüzü tanrıları gibi davrananlara…

Mülkte benim, mal da benim diyenlere hakkı hatırlatacak, zulmü suratlarına haykıracak zalimlerin, kim?

Kendini ve hayallerimizi alıp gittin ey devasa adam! Alacağın olsun! Bunu şaka olarak kabul ediyorum. Nereye gitsen eninde sonunda seni bulup yakana yapışacağım.

Hiç yakışmadı sana ölüm Sait. Hayallerimin mimarı olacaktın, sen yazacaktın, biz okutacaktık seni. Bana, Necip Fazıl Kısakürek’in ölüm dörtlüğünü söylemiştin defalarca, üstad haykırmış ölümü diyordun. Ve gür sesinle “ÖLÜYORUZ ÖLÜYORUZ MÜJDELER OLSUN, ÖLÜMÜ DE ÖLDÜREN ALLAH’A SECDELER OLSUN” diyordun..

Ben ve arkadaşların sana ve ölüme kavuşmayı hasretle bekleyeceğiz, elbet buluşacağız. Bekle bizi kéké delal..

Yalnız seni değil; bir deli gençliği verdik toprağa…

Oxirbe braye delal
ser cavu ser dıla
ser seru ser gula
ser destu ser mıla
Oxirbe braye heval

Ufuk Gazetesi (Mart-2009)

Hariçten gazel okumak; Suriye ve Filistin

  Hızlı zamanlarda yaşıyoruz. Günlük hatta saatlik değişimler, olaylar ve bilgiler su gibi hatta esen bir yel gibi akıp duruyor. Bu haber ve...