28 Şubat 2012

Şubat durgunluğu/dağınıklığı

Eğer birgün güzel bir şiir yazacak olursam bu mutlaka bir na't olur. Ben güzel yazabileceğimden değil elbet, O'nun adı geçtiğinden ya da O'ndan bahsettiğimden olacaktır bu. Zaten na't yazmamış adama şair de denmez ki… Öyle ya, kainattaki bütün muhabbetlerin sebebi olan bir zatı sevmeyen başkasını nasıl sever ki? O'nun yokluğuna bir damlacık gözyaşı ile bile yanmamış olan nasıl şiir yazar ki? Ağlamayan şiir de yazamaz değil mi?

Sevmeyi bilen O'nu sevendir ancak. Muhabbet, sevgi, aşk, hangisini Muhammed(sav)'siz anlayabilir insan? O yağmur gibidir, heryere ve herkese yağar aslında. Ama çok az insan becerir yağmurun ellerinden tutmayı… Herkesin kalbi yetmez O'nu sevmeye ki! Herkes göremez gökkuşağını,  kimine bulanık bir camın ardından bakmaktır yağmur.

Yağmur en çok O’na yakışır lakab olarak, ancak bu kadar rahmet ancak bu kadar azab bir şekilde bir kelime ile ancak böyle yakın ifade edilir. Sevenlerine rahmet ve bereket; düşmanlarına sel ve felaket!

Her yağmur bana seni hatırlatıyor, her gözyaşı, her sızıntı yüreklerden bana seni hatırlatır ey… Ey can, ey sevgili, en sevgili…

Salat Sana! Selam Sana Ya Resulallah..

Sevgililer günün kutlu olsun Efendim! Kıyamete kadar güneşin üzerine her doğduğu gün, Sen'in günün olsun Efendim! Bütün günlerimizsana feda olsun Efendim! Bütün varlığımızsana feda Efendim, ne sayacak günümüz ne de adını anacak bir zenginliğimiz var ama ne varsasana feda Efendim…

Söylemek isteyipte söyleyemediklerimiz içimizde buluşacağımız günü bekliyor, dolup dolup taşıyoruz her yağmur damlası ile, daracık küplerimiz bunca sevdayı tutamıyor Efendim. Taşıyor ve böyle dile döküyoruz ya, korka korka. Birilerine daha bulaşır mı umudundayız Efendim, Mevla şahid içimizi döksek caddelere,kangövdeyi götürür belki ve belki de taşlar yanar…

Yutkunuyoruz, özlüyoruz, hasretinle kavruluyoruz.

Yağmur herkese yağar;
Ama çok az insan tutar yağmurun ellerini.
Onca şarkı, onca film, onca roman,
Ama sevmeye yetmez herkesin kalbi…
Çığ altında kalan, sele kapılan…
Aşktan ve acıdan ölen
Birkaç kişi, dünyayı başka bir yer yapmaya yeter
Aslında onların hikayesidir anlatılan
Diğerleri dinler, seyreder, geçer gider.
Geçer gider herkes,
Hikayelerdir geriye kalan...

***

Ve bizim Sait...

Hayatın her yönüyle olduğu gibi kelimeleri ile de dalga geçen büyük adam. Herşeyiyle küçümsediği ‘alçak’ dünyaya bulutların üstünden bakan, mütevazi mütefekkir. Üstadı olabileceği herkese ‘üstadım’ diyebilen ve sıradan olmak için büyük gayretler sarfeden, ‘sıradışı’ kahraman.

Yazan ve okutan, bir dev birikimin küçük aynasından bize gülümseyen, güleç yüzlü, yeşil gözlü, sıcak dost. Yaşarken hayatla geçtiği dalgayı, ölümüyle de bizimle geçen; ve bize yine şaşırtan zeki adam. Beklemediğimiz bir anda, teknolojinin iğrenç hızıyla ekranlarımıza düşen dondurucu haberle veda ettiğimizi farkedebildiğimiz yalnız adam!

Fikirleri ve sivri dili sebebiyle kimseye yaranamayan esasında yaranmak gibi de bir derdi de olmayan, yazdıkça keskinleşen kıvrak kalemiyle her seferinde dudak ısırtan muhterem edib…

Onu çok sevenlerin ve hatta adım adım onla birlikte yaşayanların bazılarının bile ardından sahiplenmeye cesaret edemediği, yiğit doğulu…

Bir yazı ile Filistin’e yeten ve orada kaptığı sapanla etrafa taşlar yağdıran Sait, bir başka yazı ile kaldırımlarda sökülmedik taş bırakmadan eylem gibi yazılarla kapılara taşlar yağdıran Sait. Şiir gibi yaşayan, şiir gibi konuşan, şiir gibi gülen, şiir gibi ağlayan ve şiir gibi ölen Sait.

Bıraksam kendimi, sana bir kitap olur yazacaklarım belki, ama sen buna da daha fazlasına da değerdin Sait!

Hz. Ömer'in Hz. Peygamberin ölümü üzerine 'Kim Muhammed(sav) öldü derse, bende onun kafasını uçururum' demesini anlaşılır kılan şey; bir dostun ölüm haberi olsa gerek! Böylesine inanılmaz, böylesine sarsıcı...

Ardından söylenecek çok söz olacak elbette. Bunca kısa hayata bunca büyük sözü sığdıran bir adamın ardından neler denmez ki?

Mehmet Sait Yakut hakkında,  Salih Tuna çok güzel bir yazı kaleme aldı. Sait tam da onun anlattığı gibi biriydi.

Yazının başlığı, Kayıtlara geçsin işte! ve şöyle diyordu:

“Bir entelektüel bu kadar yakışıklı olur mu, dedirtecek kadar yakışıklıydı. Kelimeleri mitralyöz gibi kullanıyordu. Bu delifişek çocuk nerden buluyordu bu kadar kelimeyi? Hem muzip, hem samimi… Hem zeki, hem delişmen… Hem öfkesiz “fikirleri” yerden yere vuran bir muharrir, hem romantik fikirlere anlam katan bir şair”.

En son görüşmemizde İsrail’i tel’in mitinginden gelmişti ve yakinen tanıyanların bildiği gibi zaten kabına sığmaz bir yiğit olması bir yana, bulunduğu her ortama bir gülümseyiş katabilen nadir şahsiyetlerdendi o. Çektiği resimleri paylaşmış ve birlikte eylemin zevkini(!) çıkarmıştık…

Mehmet Sait Yakut dostumuzu bir 16 şubat soğuğunda, 2 yıl önce dar-ı bekaya yolcu etmiştik. Bir göz açıp kapayıncaya kadar zaman geçti sanarken iki yıl oluvermiş. Daha dün gibi idi oysa…

Allah rahmetiyle muamele etsin ona ve bu satırları okuyup ona rahmet okuyan herkesin sevdiklerine…

Ufuk Gazetesi - Şubat 2011

26 Şubat 2012

En kolay ‘iş’

İnsanız; kolayı zora, yakını uzağa, güzeli çirkine, temizi pise, hayatı ölüme tercih ederiz. İnsanız; doğum günlerini kutlar, ölüm günlerini unuturuz. İnsanız; doğuma sevinir ölüme ağlarız. Doğumun da anne rahmi için bir ölüm olduğunu düşünmez, ölümün ahirete doğum olduğunu hatırlayamayız. Ölümün yokluk olmadığını bilir, ebedi hayata inanırız... Ama insanız, unuturuz!

Yemeden yaşamak mümkün olsa kaçımız çiğneme zahmetine katlanırdı ki? Kolayların arasında bile en kolayını arar; mecburiyetlerimizi en aza indirgemeye bayılırız. Zoru gördük mü, en kestirme yoldan kaytarmaya çalışırız da beceremeyince kahramanlık yapmadan da duramayız. İlla bir fiyakamız olmalıdır sanki… Yalnız dünyalık işlerimiz değil; uhrevi işlerimizin çoğuna da ne yapar eder bir hava bulaştırırız.

Kolaya kaçışımızın mutlaka çok mantıklı bir açıklaması ya da pek mantıksız da olsa vicdanımızı rahatlatan bir açılımı mutlaka vardır.

Başımıza gelen bir musibet, sadece bizim başımıza gelmemiştir ve kesinlikle yeryüzünde ilk defa cereyan etmiyordur. Bizden öncekiler bizim yaşadıklarımızın alasını yaşamıştır aslında ve bizden sonrakileri bekleyen dünya bizimkinden daha zalimdir.

Yaşamak zordur yani…

Ölmek kolay!

Her işte bir yolunu bulup kolayına kaçarız da, ‘iş’ dünyanın en kolay ‘iş’i ölüme gelince her nasılsa bir anda ‘iş’ değişiverir.

Ölüm neden ve nasıl kolay iştir, diye soranınız yoktur umarım. Var ise şayet yaşamak için çektiğimiz sıkıntılara bir göz atsınlar kafi. Hem denildiğine göre, ‘ölüm acısı diye bir acı’ da yoktur. Bütün acılar ölümle sona ermektedir…

Hayatımızda değiştirebileceğimiz o kadar çok şey varken, değiştirme ihtimal ve umudumuz olmayan bazı ‘gerçek’leri değiştirmekle meşgul olmak için kendimizi nasıl ikna etmiş olursak olalım, sonuçta elde edeceğimiz şey, değiştiremediğimiz ‘gerçek’ olacaktır.

Ve alemin en malum gerçeği, ‘Hayat sahibi olan herkes ölümü tadacaktır!’

Vakit geldiğinde, ne ile meşgul olduğumuzun bir ehemmiyeti kalmayacağı gibi, bizim onu bekleyip beklemediğimizin, hazır olup olmadığımızın ya da onu isteyip istemediğimizin hiç ama hiç bir önemi kalmayacaktır.

‘Ölüm güzel şey, budur perde arkasından haber

Hiç güzel olmasaıdı; ölürmüydü peygamber’

Evet, dünyanın bütün çile ve ızdıraplarını bitiren ölüm, güzel bir rahmettir aslında. Ve aslolan geriye ‘güzel bir hatıra’ (yad-ı cemil) bırakmaktır. Ölüm ile kıyamet arasındaki mesafe sandığımız kadar uzun olmayacaktır.

Bazan, bazı ‘gerçek’ler için boyun eğmenin hiç kimseye bir zararı yoktur. Onur ve gururumuz ve dahası bulutları delemeyen burunlarımız nasılsa o ‘gerçek’ tarafından kırılacaktır. Teslimiyet ve tevekkül; acziyetin ifadesi, insanlığın gereği, kulluğun sonucudur. Değiştirme imkan ve ihtimalimiz olmayan ‘gerçek’leri sabırla karşılamayı istemek duaların en güzeli iken, mızmızlanıp tepinmek niye?

Sabretmek, hüzün duymamak değildir asla… Çünkü ‘kalp hüzünlenince göz yaş döker.’ Sabretmek; isyan etmemek, kendini kaybetmemek, metanetle karşılamak, dayanmak ve direnmek, gerisin geri dönmemek, her hal için hamd edebilmektir.

Sabır ve tevekkül biraraya geldiklerinde, hiçbir silahın yıkamayacağı muhteşem bir kale oluştururlar. Ve bu kale ona sığınan insana hiçbir yerde ve hiçbir şeyde bulamayacağı kadar emniyet ve huzur verir.

Siz bu satırları okurken büyük ihtimalle Hicri 1431 yılı başlamış olacak, aşura gününe az bir zaman kalacak. Hicretin nasıl bir sabır ve tevekkülün sonucu olduğunu hatırlamak için güzel bir fırsat aslında. Aşuranın sembolü Hz. Hüseyin(r.a.)’i yadetmek, sabrın ve tevekkülün sembolünü anlamak olacaktır.

Sabırla dayanan ve tevekkülle ölüme tereddütsüz yürüyen ümmetin kahraman evlatlarını, bütün zamanların en cefakar yiğitlerini hatırladıkça, hüzünlerimiz küçülecek ve belki de anlamsızlaşacaktır.

‘Ya Rabbi, Hasan’la Hüseyin’i seviyorum. Sen de sev. Bunları sevenleri de sev!’

Ufuk Gazetesi - Aralık 2009

Gerisi vesaire…

Sonbahar hüzün mevsimidir, nerdeyse bütün edebiyatçılar en verimli zaman dilimi olarak sonbaharı görürler. Sonbahar hasat mevsimidir aynı zamanda. Ekenlerin biçtikleri mevsimdir. Sonbaharın türkçeleştirilmeden önce adı Hazan idi, Hazan mevsimi yani...

Yaprakların hayat verdikleri dallara vedasının adı, yeşilin sarıya ya da kızıla yenilmesi, rüzgarın her bir yaprak için ayrı ayrı gazeller okuduğu bir mevsim. Ağaçları, toprağı, suyu ve havayı saran hüznün insana dokunmama ihtimali yok! Göğsündeki kemiklerin arasında kalb taşıyanlara hüzün zaten ayrılmaz yoldaş...

Yeni zamanlarda artık hüzünler öyle ağır, öyle yoğun ki; acının şiddetinden diller tutulup, gözpınarları kurudu. Doğudan ve batıdan insanların ve can taşıyan her bir nesnenin feryadı sardı alemi. Yaşadığı ini kemirirken ev başına yıkılan farelere döndü çağımız insanı. Önce kendine olan saygısını yitirdi, sonra çevresindeki hiçbirşeye merhameti kalmadı. Pervasızca sömürdüğü dünya ve içinde ve üstünde yaşayanlar artık isyan ediyor. Yer öfkeyle sarsılıyor, fırtınalar, felaketler her gün bir başka yerde sanki intikamını alıyor...

Umursamaz bir zevkin, sonu belirsiz bir şehvetin, doymak bilmez bir büyük midenin, susmayan bir çenenin, çalışan ama akletmeyen bir beynin, yürüyen ama durdurak, sınırsığınak bilmeyen bir bedenin adına insan denilebildiği kadar insanız hepimiz...

Tezatlar dünyasının zıtlıkları hiç bugünkü kadar sırıtmamıştı ihtiyar gezegenimizin çehresinde. Kıyamete kadar hep varolacak, yenilmez, yıkılmaz, yokedilemez bir duruş daha var. Tek başına yapayalnız, çaresiz, aciz bir yaşlı iken yanyana gelip omuzomuza verdiler mi; vahşi hayvanları bile ürkütecek bir heybetin duruşudur bu.

Teker teker ele aldığınızda hiç bir anlam taşımayan bazı harflerin yanyana durduğunda ortaya koydukları büyük hakikatler gibi...
İşte hüzün asıl bu yüreklerdedir, asıl bu yürekler yanar her bir acıya...
Yüreğini avucundaki ateşin üstüne basan hep hüznü taşır sırtında!
Çünkü hep vurulan odur, O'nun hatırı için vurmayacağını bilen ve O'ndan çekinmeyen muhatabları tarafından...
O yalnızca hüzünlenir…
O'nda olmanın, onlara verilecek cevabdır çünkü hüzün...
Bile bile vurulmaktır yani hüznün adı… Yoksa yüregi olanın hüznü, ne nikotin tadında alışkanlık yapan arabesk bir hüzün, ne de maddeten ve manen bir nev'i O'nu hiçe saymak demek olan 'yeis' anlamındakidir...

Daima O'nunla olana, bize O'ndan ve Resulu'nden ulaşanlar doğrultusunda o cephede zaten hüzün yok... Hüznü sevinçlere, korkusuzluklara, emniyete çeviren O'dur çünkü... Hüzünlerin karlığı hep O'ndadır, hep O'ncadır... Ne boşa giden gözyaşı, ne de sevince çevrilmemis hüzün vardır katında... Yani: "O'nun boyası"na boyanmaktır hüzün. Aşkı olmayanın hüznü de olmaz!.. İslam'sa, baştan sona bir aşk ve hüzün medeniyetidir… Dıştan, tek tek hüzün tuğlalarıyla örülmüş, muhteşem saadet saraylarının nazenin konugu olur insan..

O en Sevgili'nin adıdır hüzün… Ve hüznü daim soluklayan erlerce: İbrahimce... Eyyubca... Yunusca... Yusufca... İsaca... Aişece... Sümeyyece... Mus'abca...

Hep hüzün yagar yüreklere, ötelerden... O'nun boyasına boyanmanın adıysa hüzün, ve O'nun boyası 'Aşk'sa... Elbet hüzün, aşkın adıdır... 'Ve aslolan aşktır kainatta, gerisi vesaire..’

Kalbi olanların çok az oldugu bu yitik çağda hüzünlenmek bir ayrıcalıktır.. Hüznü taşımak ta...

O, insandır... Varlık bezmi etrafında pervanedir. Cebrail, onun için Rabbinden haberler getirir, haberler götürür. İblis, onun için Rabbine düşman kesilir. Akik, onun iltifatıyla değer kazandı. Gül, bir anlık nazarı için gülümser. Arı, ona hizmet etmenin şevkiyle bal yapar.

Aslı topraktır, ama ruhu görünmez fezalarda. Gayb ile şehadet onda buluşur, mana ile madde onda birleşir. Efendi de o, köle de. Hiçbir şey ve her şey. Hem nokta, hem kâinat. Her sey onun için, o O'nun için. Cihanın sultanı, ama O'nun kulu.

Kendi başına bir hiç. Varlığı bir gölge, elinde olana "benim" deyişi bir vehimden ibaret. Neyi varsa O verdi. O, O’nun için var. İlmi, iradesi ve kudreti hep Rabbinden.

O, define arayıcısı, sırlar ülkesinin yolcusu. O'nun yolunda, O’nunla, O’na gider. O yolun merhaleleri hem kavuşmadır, hem ayrılık. Her adımda bin ızdırap ve bin lezzet tadar. Bir yerde duramaz, yeter diyemez.

Biliyorum yaklaşıyoruz her an

Biliyorum oruçlu doğar insan

Ölümün iftar sofrasına

Herşeye rağmen tebessümlerle dolu bir bayram geçirebilmemiz umut ve dileklerimle bayramınızı tebrik ediyorum.

Ufuk Gazetesi - Eylül 2009

Kavgam karanlığa…


Denizi olanlar mavi gözlüdür belki
Ben kavruk bir çöl gibi yangınım
Bir doğulu kadar esmer ve tedirgin

Büyük hüzünler her ne kadar unutulmaz sanılsa da, insanoğlu farkında olmadan iç dünyasında, kendince, belki de bir savunma mekanizması geliştirerek beyninin en ücra köşelerine hapsetmeyi ve bile bile unutmayı tercih eder. Bile bile unutmak tabiri, her ne kadar mantığa ters gibi görünse de halihazırda çokça yaptığımız bir halet-i ruhiyeden ibaret aslında.

Eğeracıların sebebi gözönünden silinemeyecek kadar aleni bir facia ise, bunun da çaresi bulunur. Unutulamayanlar övünce dönüştürülerek acılar hafifletilir en azından. Bunun en bariz örneğini sayıları yüzbinlerle ifade edilen can kayıplarına rağmen büyük savaşların genelde milletlerin tarihlerinin övünç kaynaklarından sayılması gösterilebilir.

Daha net örneklendirecek olursak; sadece Osmanlıların toprak kayıplarının yoğunlaştığı 18. yüzyıldan 20. yüzyıla kadar uzanan bir kaç yüz yıllık zaman diliminde, milyonlarca kayıp veren bir millet; kaybettiklerinin 20’de biri kadar bir toprak parçasına düğün-bayram ederek oturabiliyor. Konumuzla direk alakası olmadığı için ayrıntıya giremeden geçmek durumundayım.

İnsan, unutmaya mahkumdur, öyle olmasa zaten adı insan olamayacaktır.

Herşey unutulabilir, unutulamayanlar da unutulur! Ölümü unutan insanın hayatında unutulmaz başka hangi gerçek olabilir ki?

Hayatı gariplerin saflarında yaşamak üzere dünyaya gelmiş olmanın getirdiği dayanılmaz direniş ve özgürlük arzusu ile ruhu ve bedeni dopdolu birinin mutlaka unutamayacağı acıları olacaktır. Mazoşistlikten felan da değil hem; bizzat ve kendinden olma, üretilmeyen, serası olmayan, yenilmez ve yıkılmaz, yontulmaz ve yıpranmaz, hele hiç bir zaman eskimez hüzünler…

Ve hüznü olanın kavgası da olacaktır, bazan kendi ile, bazan belasıyla ve bazan da verasıyla.

İnsan, hüzün ve kavga kelimeleri birbirinden zor ayrılacaktır.

Buraya kadar yazılanları bir girizgahkabuledin, ya da aslında asıl sözü söylemenin çok zorlaştığı bir anda hemen hemen hepimizin başvurduğu bir yol olan; ‘bin dereden su getirme’ olarak da görebilirsiniz.

Eğerkonu bir facia olsa, yukarda bahsettiğimiz gibi bir bahane ile kendimizi avuturduk. Mükemmel bir insanın ardından ağıt yakıyor olsa idik, bir kenarda hep onun gibilerin tükenmeyeceğini ve bir benzerinin daha insanlığa hediye edileceğini, umut olarak saklardık. Yakınen tanıdığımız ama aslında çok uzaklarda bir yerlerde olan birinden bahsetseydik, zamanın ve yolların bizi birgün elbet yeniden kavuşturacağını hayal eder, gülümserdik.

Fakat, herşey ve herkes bir yana; adını andığımızda hüzünlü tebessümlere vesile olan, dünyanın gördüğü göreceği en müstesna insandan bahsetmek istiyorum…

Aslında O’nun (sav) dünyaya veda ettiği zamandan ve o günlerin ızdırabından dem vuracaktım. O’nun (sav) hastalığından, acılarından, ailesi ve ashabı ile vedalaşmasından, tercihlerin en güzeli ile ‘Büyük Dost’u istemesinden, Azrail’in hiç kimseden istemediği ve istemeyeceği izinden, Cebrail’in tamamlanan görevinden,  hatırlamak istenilmeyen tarihlerin en başında gelen 8 hazirandan bahsetmek istiyorum.

Rebi’ul Evvel ayının onikisinde bir sabaha karşı dünyaya teşrif eden ve yine aynı ayın aynı gününün bir akşam vakti dünyayı terkeden, insanlığın gönül aydınlığından, gözümüzün nurundan, şefkatin, dirayetin, yiğitliğin, mertliğin, hepsinden de ötesi ve önemlisi peygamberliğin baştacından bahsetmek ve dünyayı terk ettiği 8 haziranı hatırlatmak istiyorum.

Hakkında söylenecek güzel sözlerin bitmeyeceği gibi, ardından ayrılığına dökülen gözyaşları da hiç dinmeyecek. Doğumuna her yıl yeniden ve daha çok sevindiğimiz gibi, dünyayı terkedişine O’nun (sav) adına değil ama bütün bir insanlık adına üzüleceğiz. Bu sevinç ve hüznün bizim O’nun (sav) ümmetinden olma bahtiyarlığımızın alameti bileceğiz.

Sözün kısası 8 haziran tarihini kalbimizin bir köşesine not edelim. O’nun (sav) muhabbetine bir vesile bilip, o gece O’nun (sav) ardından muhabbetle iki damlacık da olsa gözyaşı dökelim.

Ardından O’nun (sav) karanlığa açtığı kavgaya katılıp, güneş adına karanlıkların üzerine yürüyelim. İnsanlık bahçesinin bu hazan mevsiminde ‘Yağmur’a ne kadar ihtiyacımız olduğunu terennüm edelim:

Yağmur, seni bekleyen bir taş da ben olsaydım
Çölde seni özleyen bir kuş da ben olsaydım
Dokunduğun küçük bir nakış da ben olsaydım
Sana sırılsıklam bir bakış da ben olsaydım
Uğrunda koparılan bir baş da ben olsaydım
Bahira'dan süzülen bir yaş da ben olsaydım
Okşadığın bir parça kumaş da ben olsaydım
Senin için görülen bir düş de ben olsaydım
Yeryüzünde seni bir görmüş de ben olsaydım
Senin visalinle bir gülmüş de ben olsaydım
Sana hicret eden bir Kureyş de ben olsaydım
Damar damar seninle, hep seninle dolsaydım
Batılı yıkmak için kuşandığın kılıcın
Kabzasında bir dirhem gümüş de ben olsaydım (N. Genç)

Ufuk Gazetesi - Haziran 2009

[youtube http://www.youtube.com/watch?v=_2kO6BeXnD8?rel=0&w=420&h=315]

Medeniyetin şehri: Medine

Geçen sayımızda Hacc hatırlarını anlatırken Medine'de kalmıştık. Medine onu Medine yapan Allah'ın Rasul'unden bağımsız düşünülemeyecek bir şehir. Medine'de O'nun bulunuyor olması bu şehri ne sadece bizim gibi uzaklardan bir sevda ile oraya gelenler için değil bizzat orada yaşayanlar için de müstesna kılıyor. Bunu daha Medine toprağına ayak basmadan hissediyorsunuz. Vardığınız şehir O'nun şehri, O'nun yaşadığı ve yaşattığı, sevdiği ve sevdirdiği bir şehir. O'nun harem kıldığı şehir... Ve biz O'nu çok seviyoruz!

***

Biz seni, bize Alemlere Rahmet Resûl olarak veren Allah için çok sevdik…

Biz seni, yüzünü hiç görmeden sevdik…
Biz seni, içimizdeki bütün eksikliklere, kusurlarımıza rağmen sevdik…

Biz senin yetimliğini, biz senin ümmiliğini, biz senin arkadaşın Cebrail melekten okumayı öğrenmeni çok sevdik.

Sen bize, Allah'ın sözünü okuyan ve öğreten başöğretmenimizsin…

Sen bize Allah'a inanmanın ardından meleklere inanıp onları sevmekten geçtiğini söyledin. Biz, yüzünü hiç görmediğimiz bu latif dostları da sırf sen anlattığın için sevdik…

Sonra Allah'a imanın, O'nun Kitaplarına inanmak ve Kitaplarını sevmekten geçtiğini de söyledin. Kitapları sevmemiz, okumamız bundandır.

Sen, bize Allah'a inanmanın O'nun elçilerini sevmek ve aziz tutmaktan geçtiğini de anlattın. Adem'i, Nuh'u, Davud'u, İbrahim'i, Musa'yı, İsa'yı ve diğer peygamberleri de senin yani Muhammed Mustafa (sav)'nın bir öncesi olarak, ilahi öğretinin anlatıcıları ve insanlığın öğretmenleri olarak çok sevdik, ayırmadık...

Ahirete yani sonralara da inandık, sen anlattın, razı olduk, teslim olduk, görmediğimiz, bilmediğimiz, hiç işitmediğimiz ahiret, yani ölümden sonraki hayatlarımızın bilgisi, her an omuzlarımıza asıldı o günden sonra… Hesap vereceğimizi, kimsenin ah'ının kimsede kalmayacağı bilgisini, bizlere tane tane anlattığın günden beri, bizim omuzlarımız bükük kaldı, böbürlenemedik…
Biz senin konuşmalarındaki o kibarlığı ve bizlere pek düşkün o hal hatır soruşlarını, biz senin herkes uyuduktan sonra ayak uçlarında uçarcasına gezinerek üstlerimizi örten hallerini, biz senin kahkahadan uzak ama hep mütebessim aydınlık yüzünü çok sevdik…

Biz senin, gülümseyen olduğu halde her nasılsa aynı anda hep mahzun bakan gözlerini…

Biz senin hep en öndeyken bile, o hep kendini gerilere çeken, ayakta ve buyurun diyen hallerini… Az yemelerini, az uyumalarını, evinde tütmeyen ocağına rağmen bulduğun bir tek hurmayı götürüp yetimlere bağışlamanı…

Biz senin çocukları çok sevmeni, onlara kıyamayışlarını, çocuklarla oynamanı, ellerinden tutmalarını da çok sevdik…
Kuşu ölen mahzun çocuklara hal hatır edip gönül almalarını… Bayram şenliklerine ve oyunlara katılamayan yetim çocuklara evladım olur musun deyişlerini…
Hatırlayarak sana bir kere daha aşık oluyoruz Ya Resûlallah! Sen kimsesizlerin kimsesisin!
Dünyanın bütün garipleri, seninle şereflendi. Sen; haysiyetin, merhametin, nezaketin, temizliğin ve masumiyetin peygamberisin…
Seni sevmek şereftir bize!...

***

Medine sukunet şehri, Medine edeb şehri...

Hepsinin temelinde ise insanoğlunun gördüğü en güzel zamanın yani Asr-ı Saadet'in merkezinde bulunması yatıyor.

Hilalin kemale erdiği toprak Medine...

Bugün bizim sadece göklerde gördüğümüz yıldızların yerlerde dolaştığı toprak Medine... Günü, geceyi, şehirleri ve sahraları aydınlatan bütün yıldızların doğum yeri Medine...

İnsanın ve sadece insanın değil onun dışındaki bütün varlıkların, ağacın ve toprağın, dağın ve taşın, havanın ve suyun, odunun ve ateşin, hatta kedilerin ve köpeklerin bile en mutlu olduğu devrin yaşandığı yer Medine... Öyle ya insanlık bir kedi uykusundan olmasın diye elbisesini kesen adamı Medine'de tanıdı. Ve yine bu insanlık o adama kedicik babası manasına Ebu Hureyre diye lakab takarak bu adamlık dersini unutulmaz kılan peygamberi Medine'de tanıdı.

Bir peygamberin ne kadar sevilebileceğini hepimiz O'nun dostlarında gördük. O'nun sevincini, hüznünü, açlığını ve ekmeğini paylaştığı dostlarında... O ağlıyor diye ağladılar, gülüyorsa güldüler. Gün geldi bütün varlıklarının O'nun yoluna sundular, gün oldu O'na doğru giden bir ok ya da kılıca başlarını uzattılar. Kadın ya da erkek, çocuk ya da ihtiyar değildiler onlar O'nun dostlarıydılar... O'ndan sonra birçoğu Medine'de kalamadı da zaten. Dağıldılar dünyaya... Asırlardır onların hatırları anlatılır, sevdaları anlatılır.

Medine ve Medine'nin herşeyi O'nu seviyordu. Uhud O'nu seviyordu, O da Uhud'u. Bizde sevdik, o sevdi diye... Okçular tepesi bir daha boş kalmayacak, biz o tepeye çıktık bir kere...

O'nun izlerini Medine'de de sürdük. Hayatımız boyunca sürmeye devam etmek niyetiyle.

Birgün O'nun için bir na't yazabilmek umuduyla...

Ufuk Gazetesi - Şubat 2008

Oruç!

“Muhakkak ki, Biz onu kadir gecesinde indirdik. Kadir gecesinin ne olduğunu sana bildiren nedir? Kadir gecesi, bin aydan daha hayırlıdır.” (Kadir Suresi, 1-2-3)

Allah'ın kullarına bir lütfu olan Ramazan ayı, tüm insanlığa rehber olarak gönderilen, Kuran'ın indirildiği ve içinde, “bin aydan daha hayırlı olan,” Kadir Gecesi'nin bulunduğu bereket ayıdır. Allah, ibadetlerin özü olan namazdan sonra oruç tutmayı, sağlıklı olan her Müslüman'a farz kılmıştır. Allah'ın oruç ibadetini Müslümanlara farz kıldığı gibi, bizden önce gelen diğer ümmetlere de çeşitli şekillerde farz kılınmıştır.
"Ey iman edenler, sizden öncekilere yazıldığı gibi, oruç, size de yazıldı (farz kılındı)." (Bakara Suresi, 183) İçinde birçok hikmet bulunan Ramazan ayının en önemli olanları ise, kişinin gün boyunca Allah'a daha çok yakın olması, verdiği nimetlere şükürle karşılık vermesi, kendi acizliğini fark etmesi, tüm alışkanlıklarında, nefsine karşı sabırla mücadele etmeyi öğrenmesidir.

Oruç ibadetinin, henüz bizim bilmediğimiz çeşitli faydaları olduğu gibi, birçok fiziki ve manevi şifası olan önemli bir ibadettir.

Oruç sadece belli bir zaman diliminde aç kalmak değildir. Sabır, affetmek, aşırılıktan kaçınmak, ikramda bulunmak, paylaşmak ve açlığı tatmak gibi, sayısız faydalarının olduğu bilinmektedir. Oruç kişiyi kin, öfke, nefret, kıskançlık, aşırı hırs gibi olumsuz tavırlardan uzaklaştırmaktadır. Ayrıca içki, kumar, sigara gibi alışkanlıkları bırakmak için de, büyük bir fırsattır. Oruç tutarak sakin ve huzurlu olan insan, depresyon gibi psikolojik rahatsızlıklardan da uzak kalır.

Oruç insanın şefkat ve merhamet duygularını geliştirir. İnsanın yaratılışında zaten var olan, ancak günlük hayat koşuşturması ve beraberinde gelen stresle üzeri kapatılan bu güzel duygular, oruçla tekrar hayat bulur. Bunun topluma yansıması ise sevgi, paylaşım ve yardımlaşma şeklinde oluşur. Bu da, mutlu insanlar ve huzurlu toplum demektir.

“Ruhuna uygun olarak tutulan oruç, gerek kişisel, gerekse toplumsal bazda, hem fiziksel, hem de ruhta oluşan sağlıklı etkilerle, bizleri bayrama ulaştırır.”

Tüm kötülüklerin başı Allah'ı unutmaktır. Bir aylık manevi eğitim, insanı Allah'a daha da çok yaklaştırır. Oruç tutarak iyi ve güzel huylar kazanırız. İç dünyamıza dönüp, iç hesaplaşmasıyla, ahlak eğitimi yaparız. İrademizi güçlendirerek, köklü bir ahlak terbiyesiyle, üzerimizde var olan kötü alışkanlıkları temizleriz.

Oruç, ruh ve beden sağlığını dengeye koyar ve bedeni arındırıp, dinlenmesini sağlar.
Sindirim sisteminin dinlendirip, bağışıklık sisteminin güçlenmesini sağlar.
Özüne uygun beslenilirse, kanın temizlenmesi ve vücuttan toksinlerin atılmasını sağlar.

Allah, Ramazan dışında da, bazı durumlar da insanlara oruç tutmayı emretmiştir. Bunlar bazen fidye olarak, bazen de adaklarını yerine getirmek için tutulur. Yerine getirilmeyen yeminler için ve kefaret olarak tutulan oruçlar vardır. Bazen de yapılan hataların, henüz dünyadayken affı için Allah'ın rahmeti olarak, insanlara farz kıldığı oruçlar vardır. Hatta ayette belirttiği gibi, Hz, İsa'nın doğumu üzerine, Hz. Meryem'e müjde olarak vahyettiği, “kimseyle konuşmama orucu” da vardır. Görüldüğü gibi, Allah'ın bir lütfu olan oruç, bizim algılayamadığımız çeşitli hikmetlerle doludur. “Artık, ye, iç, gözün aydın olsun. Eğer herhangi bir beşer görecek olursan, de ki: "Ben Rahman (olan Allah) a oruç adadım, bugün hiç kimseyle konuşmayacağım."(Meryem Suresi, 26)

“(Oruç) Sayılı günlerdir. Artık sizden kim hasta ya da yolculukta olursa tutamadığı günler sayısınca başka günlerde (tutsun)…”(Bakara Suresi,184)

“Ancak buna (imkan) bulamayanlar (için de) birbirleriyle temas etmeden önce, kesintisiz iki ay oruç(yüklenmiştir); buna güç yetiremeyenler altmış yoksulu doyursun. …”(Mücadele Suresi, 4)

“…Onun (yeminin) kefareti, ailenizdekilere yedirdiklerinizin ortalamasından on yoksulu doyurmak ya da onları giydirmek veya bir köleyi özgürlüğüne kavuşturmaktır. (Bunlara imkan) Bulamayan (için) üç gün oruç (vardır.) Bu, yemin ettiğinizde (bozduğunuz) yeminlerinizin keffaretidir. Yeminlerinizi koruyunuz...”(Maide Suresi, 89)

Rasûlullah (s.a.v.) Ebû Hüreyre'den aktarılan bir haris-i şerifte oruçla ilgili: “Âdemoğlunun her amelinin sevabı on mislinden yedi yüze kadar katlanır. Allah buyurdu ki: (Ancak oruç müstesna. Çünkü o benim içimdir; onun mükâfatını ancak ben vereceğim. Çünkü o, şehvetini ve yemesini sırf benim için terk ediyor.)” buyurur.

Başka bir hadiste: “Oruç, oruçluya yakışmayan şeylerle zedelenmedikçe (tutan için) bir kalkandır.” buyurur. Burada orucun ne ile zedeleneceği sorulmuş: “Yalan ve gıybet ile” buyrulmuştur.
Hz. Peygamber (s.a.v.) bir başka hadiste de: “Her kim inanarak ve karşılığını sırf Allah'tan bekleyerek Ramazan orucunu tutarsa, onun geçmiş günahları bağışlanır.” buyurur.

Yine bir hadis-i şerifte: “Kim bu ayda kendini muhafaza edip de içki içmezse, iftira ve bühtanla bir mü'mini rahatsız etmezse, hata ve günahlardan da sakınırsa, Allah ona her gece, yüz tane huri verir, ayrıca ona altın, gümüş, yakut ve zebercedden bir köşk yapar. Bütün dünya bir araya getirilip de o köşke konsa, bir keçi bağlanacak kadar yer işgal ederdi.

Kim de Ramazan ayında içki içer, bir mü'mine iftira eder ya da bir günah ve hata işlerse, bir senelik amelini Allah iptal eder. Onun için Ramazan ayına karşı dikkatli olun. Zira o, Allah'ın ayıdır. O ayda aşırı davranmamanız gerekir. Tam on bir ay yiyorsunuz, içiyorsunuz her türlü nimet ve zevkten faydalanıyorsunuz, bari Ramazan'da kendinize çekidüzen verip kendinize gelin. Nefsanî arzu ve hevâyı temayüllerden uzak durun!” buyrulur.

Yine Ramazan münasebetiyle bilgilerimizi tazelemek durumundayız. Kur’an-la alakamızı yeniden düzenleyip geliştirdiğimiz gibi; hadis, tarih, siyer ya da fıkıh gibi temel islami bilgilerimizi güncellememiz için Ramazan’ın sukunet ikliminden faydalanabiliriz.

 

Sık sık dostlarımızla buluşup halleşelim. Fitne ve kargaşalar dünyasına ehlimizi ve çevremizi duyarlı ve korunaklı bir hale getirmek için gayret edelim. Affedilme umuduyla eğer varsa kırgınlıklarımızı affedelim, unutalım. Şeytanların bağlandığı bir zaman diliminde nefislerimizi de kontrol altına alamazsak kendimize yazık etmiş oluruz.

Hayat bu yaşadığımız dünyadan ibaret değildir! Bu gerçeği sürekli zihnimizde diri tutarak Ramazan sonrasında da zamanımızı Ramazan ikliminde geçirme şansını yakalayabiliriz. Mutlak ve gerçek hayat; bedenlerimizin misafir olduğu bu dünya değil ruhlarımızın ana vatanı ahiret alemidir. Değişmeyen gerçek bir gün mutlaka kapımızı çalacak ve bizi de bu dünyadan öteki aleme taşıyacaktır. O gün hesabını vermekte zorlanacağımız işlerimiz ne kadar az olursa o kadar rahat edeceğimizden emin olabilirsiniz.

Kul hakkı denilen ve sadece hakkı gasbedilen ya da çiğnenen insanın affı ile ortadan kalkacak olan bir sorunumuz varsa onu da bu Ramazan’da çözelim. Helalleşelim... Yarının kime ne getireceğini elbette hiçbirimiz bilmiyoruz.

Bütün bunların ardından bir Ramazan daha yaşama rahmetine kavuşmuş olanlara selam olsun. Ramazan’ın kadr-u kıymetini idrak edenlerden olabilmemiz temennisiyle...

‘Allah’ın yasaklarına karşı öyle bir oruç tut ki; iftarın ölüm olsun!’

Ufuk Gazetesi - Eylül 2008

‘Atma Hamidiye, din kardeşiyiz!’

Gündem malum, nerdeyse sabitlendi. Hemen heryerde ve herkesin dilinde küresel kriz ve Birleşik Devletler’in başkanlık seçim sonuçları... Artık herhalde bıkmışsınızdır bu iki konudan diye hemen geçiyorum. Bıkmayanlar içinse önümüzdeki günlerde medyayı takip etmeleri durumunda gereğinden fazla haber ve bilgiye ulaşmalarının mümkün olduğunu hatırlatmakla yetinelim.

Bizim gündemimizde ise, yaklaşan Kurban bayramı ve bu vesile ile bir kez daha ön plana çıkacak olan kardeşlik anlayışımız var. Ne ekonomik krizlerin ne de Amerikan başkanlarının yıkmaya güçlerinin yetmediği ve yetmeyeceği bir büyük idealden bahsediyorum. Öyle bir ideal ki; zaman ve mekan onu aşındıramıyor. Şeytan ve dostları bile çaresiz kalıyor. Envai türden sıkıntı ve fitne ateşi onun karşısında direnemiyor.

Tarihin derinliklerinden insan neslinin sonuna kadar devam eden bu muhteşem kervanın kapıları ise herkese açık! İnsana, insanlık onurunu iade eden bir inancın, hem kendi mensuplarına hem de dışında kalanlara sunduğu bir büyük ideal bu. Terennümünü ise Ali bin Ebi Talib(r.anh)’ın şu ifadesinde buluyor: ‘ İnsanlar, ya insanlıkta eşin ya da dinde kardeşindir.’ Yani onlara ya seninle eşit haklara sahip ve saygıdeğer insanlar olarak bakarsın ve öyle muamele edersin, ya da dinde kardeşindirler; kardeş gibi muamele edersin. Kardeş gibi muamelenin çağrıştırdığı en bariz gerçek ise, babamızın malına dahi ortak olması değil midir? Babamızın malına bile ortak bildiğimiz birinden ne esirgenir ki?

Kardeşlik hukukumuz ya da anlayışımız üzerine eminim hepimiz kitaplar dolusu sözler duymuşuzdur. Yine de bu ideali anlamak ve anlatmak için çaba sarfetmeye hele de günümüzde her zamankinden daha çok ihtiyaç ortaya çıkmıştır. Bunu anlamak için ne uzman sosyolog olmaya, ne de dünyayı dolaşmaya gerek kalmadı artık. Şöyle başımızı doğrultup ileri-geri, sağa-sola, bir bakındık mı herşey ayan-beyan ortaya çıkıyor.

Kendi oluşturduğumuz pek kıymetli ve muhterem gettolarımızda, binbir zahmetle yeni yeni alt gettolar türetmekte üstümüze yok gibi. Kıyamet alametlerinden sayılan, ‘tanıdıklardan başkasına selam vermeme’ bizim için gayet normal bir davranış biçimine dönüşmüş durumda iken gettolaşmaktan bahsetmeyelim mi? Hemen bir çırpıda sayalım bir kaç tabaka getto:

Ten rengimizden bir tabakamız zaten vardı, üstüne inancımızdan kaynaklanan ikinci bir kalın tabaka daha çekildi. Lakin bu ikisinde sadece biz suçlu olmadığımızdan hafifletici sebeplerle beraat ettik. Ancak yetmedi bize, bir de tuttuk inanç temelli gettomuzu ırklara göre bir daha bölerek, biraz daha küçük ama sadece bizimle aynı dili konuşanlar gettosunu oluşturduk. Hadi buna da katlanırız derken, ardından siyasi gettolarımız girdi aramıza bir kez daha. Ve aynı Kitap’a inandıkları halde birbirinin gölgesine kurşun atanlardan olduk. Sonra mescidlerimizi de ayırdık... Zaten din işlerimiz dünya işlerimize uyum sağlamak durumundaydı! Çünkü biz dünyamızı dinimize değil, dinimizi dünyamıza uydurmaya karar vermiştik bir kere...

Sonra insanlara, sırf insan oldukları için hakettikleri insaniliği göstermek bir yana; dinde kardeşimiz olanlara da kardeşlik hassasiyetimizi göstermekten aciz kaldık. Bu acziyetimiz asla İslam’ın öğretilerindeki zaaftan kaynaklanmadı. Tam aksine bizden ve dinimizle aramıza koyduğumuz mesafeden kaynaklandı.

Asla umutsuz değiliz, olamayız da! Elimizdeki mücevheri farkettiğimiz gün bambaşka bir toplum olacağımızdan kuşkumuz olmasın.

Biz, Ramazan mektebinden daha yeni mezun olduk ve Kurban sınavına girmeye hak kazandık. Hatta bazılarımız bu sınava alemin merkezinde, şehirlerin anasında, Mekke’de girmek üzere davet edildiler bile. Heyecanla sınav gününü bekliyorlar. Eğer Mekke’ye göndereceğimiz temsilcilerimiz görevlerini yerine getirir ve her yıl olduğu gibi Zilhicce ayının 9. gününü 10. gününe bağlayan gece Arafat’tan Meş’ar-il Haram’a seller gibi akarlarsa; biz de bulunduğumuz mekanlarda bu başarıyı kutlamak için bayram edip kurbanlar keseceğiz!

Bu kurbanlar, bizi birbirimize yakınlaştıracak, sonra da birlikte Mevla’ya yaklaşacağız. Ve sırf bu sebepten dolayıdır ki, bayram edeceğiz!

Sözü uzatmanın bir anlamı kalmadı. Kardeş olacağız ve hayat sınavından başarı ile çıkacağız! Başka çaremiz yok...

Başlıktaki deyime gelince; bunu bir zahmet çevrenizdeki Rizeli bir kardeşinize soracaksınız. Çünkü bu deyim dilimize Rizeliler tarafından kazandırılmıştır. Ve artık kardeşlerimize ‘atmak’tan vazgeçmenin zamanıdır... Bir söz ustadının tabiri ile; vatanımız olan coğrafyalarda yangın var iken, bizim arka bahçelerimizdeki çiçeklere su vermemiz marifet olmayacaktır, hele de yağmur ülkesinde yaşıyorsak!

Yağmur, gülşenimize sensiz, baldıran düştü
Düşmanlık içimizde; dostluklar yaban düştü
Yenilgi, ilmek ilmek düğümlendi tarihe
Her sayfaya talihsiz binlerce kurban düştü

Sensizlik depremiyle hancı düştü; han düştü
Mazluma sürgün evi; zalime cihan düştü
Sana meftun ve hayran, sana ram olanlara
Bir bela tünelinde ağır imtihan düştü

Kardeşler arasına heyhat, su-i zan düştü
Zedelendi sağduyu; körleşen iz'an düştü
Şarkısıyla yaşadık yıllar yılı baharın
İnsanlık bahçemize sensizlik hazan düştü (N. Genç)

Ufuk Gazetesi - Kasım 2008

Hariçten gazel okumak; Suriye ve Filistin

  Hızlı zamanlarda yaşıyoruz. Günlük hatta saatlik değişimler, olaylar ve bilgiler su gibi hatta esen bir yel gibi akıp duruyor. Bu haber ve...