20 Aralık 2018

Kaşıkçı Efekti



Bizler yani gündemi sıkı sıkıya takip eden, hemen her konuda bir fikri olan, çağımız bilgili ve bilgiye aç insanları, artık bir şeyi çok iyi öğrendik; hiçbir olay göründüğü gibi değildir, hele de uluslararası ilişkiler ve siyasi faaliyetler söz konusu ise hiç değildir.

Arkalarda bir yerlerde gözle görülmeyen, kulakla duyulmayan bir başka hesap görülüyor ya da götürülüyordur veya hasırların altından su değil muhtelif akarsular geçiyordur.

Bir adım ötesinde, olayda adı geçen küresel emperyalist devletlerden biri olunca, daha bir kulak kabartıp; acaba arkasında neler var, kimlere yine demokrasi götürecek ya da hangi milletin kanını, canını, yer altını ve yer üstünü sömürecekler diye beklemeye başlıyoruz.

Haksız da değiliz! Bütün bu beklentiler su-i zan değil yani, tecrübe ile sabit acı gerçekler…

Önce işgal ediyorlar, can yakıp, malları gasp ediyorlar, şerefleri yerlere atıp, insanları hayattan, bebeleri annelerinden, anneleri ciğerparelerinden koparıyorlar.

Sonra, ya işleri bitiyor ya hesapları değişiyor ve ne oluyorsa çekiliyorlar. Arkalarında yanmış ve yıkılmış bir ülke, hayalleri çalınmış, hayatları karartılmış nesiller bırakıyorlar.

Kara ve kuru topraklar kalıyor geçtikleri yerlerde!

Arada da yer değiştiriyorlar; tıpkı merasını değiştiren vahşi hayvan sürüleri gibi. Hayır, hayvanlara hakaret olmasın şimdi! Onlar sadece doyuncaya kadar yer, bunlar gelecek nesillerinin nesillerine yetecek kadar yeme peşindeler ve doymuyorlar.

Nihayetinde ne olduysa oldu ve Kaşıkçı cinayetinden sonra, pervasız zalimlerin ve vicdansız katillerin büyük bir açığı yakalandı ki; adımları titrek atmaya, kelimelere yuvarlak konuşmaya başladılar. Kibirlerine katran döküldü. Simsiyah korkunç heykeller oldular.

Başkanları da kralları da boynu bükük kaldılar!

Ekonomik hamlelerini durdurdular. Neredeyse her cephede geri adım atmak zorunda kaldılar.
Tabii ki her şeyi açıklamaya bir tek olay yeterli değil, hele de karşımızda şeytanın yeryüzündeki en sadık askerleri dururken!

Tarih “Kaşıkçı Efekti” diye bir şeyler yazacak ve gelecek nesiller tıpkı bizim ‘bir prens öldü diye dünya savaşı mı çıkar’ deyişimiz gibi, ‘bir gazeteci öldürüldü diye Amerika geri adım mı atar’ diyecekler.

Tabii ki bu tek olay her şeyi açıklamıyor ama denklemin bilinen sayısı gibi değerli, elimizdeki en net verilerden biri.

Yarınların ne getireceğini ve yukarıda da bahsettiğim gibi, bu doyumsuz vahşi sürülerin ne yemek istediğini tahmin etmek kolay değil.

Temennim odur ki; onların boşalttıkları alanları, adalet ve merhametle idare edecek ve mazlum halkların yaralarına merhem olacak adımlar atacak birileri doldursun.

Bu toprakların insanları çok acı çekti ve artık biraz sükûnet istiyor. Patlamalardan ve mermi seslerinden; çocukların konuşmayı, büyüklerin gülmeyi unuttuğu bir bölge için daha ne istenebilir ki?

Yarın daha güzel haberler alabilme umudumuzu hiç kaybetmeyelim!

15 Aralık 2018

Toplumsal değişim; beklenti ve hüsran



Öyle ya da böyle hepimizin hayallerini dolduran, hayatlarımızın hedefi haline getirdiğimiz birtakım toplumsal değişimler vardır. Doğru ya da yanlış kısmından bağımsız, hepimizin içinde bir aslan yatar. Bazılarımızın içindekinin, çakal ya da sırtlan olduğu elimize fırsat geçtiğinde anlaşılır.

Bir kısmımız bu hayalleri gerçekleştirmek için ciddi adımlar atar ve elde ettikleri semerelerle sevinir, şevke gelir, daha ötesi için mücadele ederken; diğer bir yanımız, birilerinin nasılsa bu işi de yapacağı umuduyla beklemeyi tercih eder.

Sırtlanlar en çok başka asil avcıların avını çalarak beslenir, bu da fıtratının bir gereğidir, kimse ondan bir aslan asaleti beklemez zaten!

İnsan olarak ömrümüz çok uzun değildir. Toplumlar da insanların şekillendirdiği canlı birer varlık gibidirler. Biz ne isek, yaşadığımız toplumu da ona dönüştürürüz. Dönüştüremiyor ya da değiştiremiyor isek; ya biz sandığımız değilizdir ya da değişim için yaptıklarımız yanlıştır.

Neticede en ideal toplumların bile bir ömrü vardır ve vakti geldiğinde son bulur.

Güzellik ve iyiliğin dünyada ömrü kısadır, gerçi dünyada her şeyin ömrü kısadır. Çünkü dünyanın ömrü kısadır…

Bizlerin fertler olarak samimiyetle durduğumuz yerin, yaşadığımız toplumdaki değeri, temsil ettiğimiz idealin de geleceğini belirliyor.

Kendimizde bulduğumuz hakikat ve samimiyetin, muhataplarımızda bulacağımız cevap ve değişim ile aynı oranda olduğunu bilmemiz gerekiyor.

Aynı minvalde; yürüdüğümüz yol, uyguladığımız metot, sözlerimizin doğruluğu, işlerimizin gerçekliği ve niyetimizin samimiyeti, sonucu belirleyen sebepler olarak, başkalarından önce kendimize bakmamız gerektiğini hatırlatıyor.

On yıllar boyu tahrip edilen toplumları kısa bir sürede hayallerimizin ufkuna taşıyamayınca hüsrana kapılmamız gereksiz olur. Batılın ve kötülüğün ilmek ilmek işlenmesi gibi hakkın ve iyiliğin de dimağlara ilmek ilmek işlenmesi gerekiyor.

Bugünden yarına, sihirli bir el ile kalpler evrilip çevrilmeyecek! Sebepler yerine gelmeden bir nefes bile almamız ihtimal dahilinde değil.

Kalpler Allah(cc)’ın elindedir. O’nun bozduğunu düzeltebilecek yoktur, O’nun yaptığını yıkabilecekte yoktur.

Biz Müslümanların hayalindeki ideal toplum, tepeden inmeyecek! Aksine gönüllerden çıkıp tepelere hakim olacaktır.

Tohumların en ideal ortamı topraktır. Serada yetiştirilen meyveler ve sebzeler tatsızdır, gerçeklikten uzaktır. Fikir ve ideallerin seralarda yetiştirilmesi ise genetik cinayettir.

Biz köklerimizi toprağımıza salmak ve başımızı çıkarmak zorundayız. Güneşi verecek olan, O’nun ve bizim rabbimiz olan Allah(cc)’tır. Suyu yağdıracak, rüzgarı çevirecek, gölgelerimizi atacak, yüzümüzü ağartacak O’dur.

En büyük hüsran, başarı ya da başarısızlığı kendimizden, çevremizden ve sair insanlardan bilmek olur.

12 Aralık 2018

Hikmet detaylarda saklıdır



Her şeyi herkes bilemez, her konuda herkes bilgi sahibi de olamaz. Her birimizin bakışı, görüşü farklıdır. İnsanız nihayetinde ve bir sürü eksiğimiz, yetersizliklerimiz vardır, olacaktır, olmalıdır.
Büyük resimleri gören, her konuda uzman ve söz sahibi olmak iddiasında olanlarımıza çoğu zaman güler geçeriz.

Manada hikmeti bulmak asıl büyük resimdir aslında…

Bunu görebilmek için de küçük gördüğümüz, değersiz bulduğumuz bazı veriler, özel birer işaret olabilirler. Yani illa da büyük resimleri görmemiz gerekmiyor, küçük detaylarla da bir çok hadiseyi idrak etmemiz ya da bir kişi veya konu hakkında doğru kanaat sahibi olmamız mümkün olabilir.

İnsan tanımak çoğumuzun en yanıldığı konuların başında gelir. Her şey yolunda ve muhabbetimiz güllük gülistanlık iken yere göğe sığdıramadığımız birinin, sonra bir başka yüzüyle karşılaşıp büyük şoklar yaşayabiliriz.

Oysa sebepler üstüne kurulu bir dünyada, sebeplerin oluşturduğu bir kaderle yaşıyoruz.

Yağmur yağmadan önce bulutlar görünmüştür ama biz aldırmayıp yanımıza şemsiye almadıysak ıslanmamız mukadderdir ve yağmur masumdur! Gerçi, Allah(cc)’in bir kevni ayeti olarak kar, yağmur gibi hadiseler suç ya da günahla izafe edilemeyecek hadiselerdir ama maksat misal olsun.

Daha yakın bir örnek verecek olursak; bir insanın merhamet duygusunun varlığı hakkında bize ipucu verecek pek çok şey vardır. Mesela size çok iyi davranan birini, sebepsiz yere karınca öldürürken görürseniz bilin ki onda merhamet yoktur ve bir gün kendisini sizin karşınızda karıncaya oranla güçlü hissettiği an, sizi de ezebilme potansiyeline sahiptir.

Zayıf bir kediye tekme atmak kahramanlık değildir, değil mi? Asıl kahramanlık, dev bir aslan üstüne yürürken geri adım atmamak, sebat ve sabırla durup mücadele etmektir.

Trafikte galeyana gelip, başkalarının haklarını gasp eden birinin, bir gün şartlar değiştiğinde sizin hakkınızı da gasp edeceğini bekleyebilirsiniz.

Merhamet bir insanda ya vardır ya da yoktur. Varsa herkes ve her şey için vardır ve yoksa herkes ve her şey için yoktur. Var gibi davranmasına aldanmamak gerekir.

Kendisine Allah(cc) ve O’nun hakkı hatırlatıldığında durmayan, durdurulamayan, Allah(cc)’in yasağına rağmen sahtekarlık, zulüm, yalan ve fitneye devam edenin; Allah(cc) ve ahiret inancından, dindarlığından şüphe etmek için, illa da cami duvarına bevl etmesini beklememek gerekir.

Hayat, küçük şeyler üstüne bina edilir. Baksanıza bir nefeste can çıkmaktadır.

Din, küçük şeylerle başlar, yaşanır ya da biter. Bir kelime ile iman edilip, yine bir kelime ile iman kaybedilmektedir.

Küçük detayların hikmetini kaçırmak bize çok büyük pahalara mal olabilmektedir.

Bırakınız birileri büyük resimler çizsin, biz küçük detaylara dikkat ederek yaşayalım.

Yoldan insanlara eziyet veren bir taşı kaldırmanın iman alameti sayıldığı Nebevi bir anlayışın ümmeti olalım:

İman, yetmiş küsur şubeye ayrılır. En üst derecesi ‘La ilahe illallah’ sözüdür. En alt derecesi ise yolda insanlara eziyet veren şeyleri kaldırıp atmaktır. Haya da imandan bir şubedir. (Müslim)

08 Aralık 2018

Vahdet ama kimle ve nasıl?


Kısaca ‘Müslümanların birliği’ olarak tarif edebileceğimiz vahdet tabiri herhalde siyasi ihtilafların çıktığı ilk asırdan bu yana en çok dillendirilen hedef olmuştur. Ve fakat herhalde en çok ızdırap çekme sebeplerimizden de biridir.

Farklı coğrafyalarda farklı isimler altında bir beylik yahut devlet kuran her güç ve iktidar sahibi sair Müslümanların kendisine bağlanması gerektiğini düşünmüş, iddia etmiş hatta bu uğurda savaşmıştır. İktidar kavgalarının en büyükleri haliyle devletler arasında çıkmış ve bazen çok uzun yıllarımıza ve canlarımıza mal olmuştur.

Temelde hiçbir farklılıkları olmayan ama yalnızca kendi hakimiyetlerini güçlendirmek isteyen emirlerin hayalleri güç ve zaman kaybımızın maalesef ana sebeplerinden biri olmuştur.

Yine tarihi bir gerçeklik olarak; Müslümanlar arasında sağlanan, -tamamını kapsamasa bile- kahir ekseriyetinin dahil olduğu bir vahdetin sağlanması durumunda, dünyaya ve insanlığa adalet ve medeniyet getiren, güçlü ve büyük idareler kurmuşuzdur.

Geçmişin orduları ve şehirleri idare eden emir sahiplerinin savaşlarını anlamak için günümüze bakmak yeterlidir. Yakın tarihimizde işgal edilen Afganistan tecrübesi, Suriye savaşı ve benzeri coğrafyalarda düşmanlara değil kendimize; nefislerimize ve dünyalık heveslerimize yenildik.

Yine bugünlerde sıkça rastladığımız, gerek akidevi gerekse ameli sapmaların temelleri de tarihidir ve çoğunlukla siyasidir. Kendi iktidarlarını destekletmek maksadıyla siyasiler, görüşlerden bazılarını benimseyip hâkim kılmış ve idaresi altındakileri o görüşler etrafında toplayarak saltanatlarını sürdürmüşler.

Benzer yolları takip eden günümüz sulta sevdalıları, bu sebeple olsa gerek; önce Ehli Sünnet akidesini hedef alıyorlar. Direkt olarak saldıramadıkları için dolaylı olarak belamları eliyle önce akide kabuğumuzu kırmaya çalışıyorlar.

“Size anlatılan din uydurma, gerçek din bu değil” başlığı ile girişilen bu şeytani kampanya, sahabeden başlayarak salih önderlerimizi küçültme, değersizleştirme faaliyetleri ile devam ediyor. Teorik olarak sünnete ve kaynağı hadise saldırırken, bir yandan da Kur’an-ı kendi hedeflerine uygun şekilde tefsir etmeye çalışıyorlar.

Kur’an, onların keyiflerine yetmeyince, onun da eksik olduğunu iddia etmekten geri kalmıyorlar.

Gelenek diye aşağıladıkları aslında İslam’ın yüzyıllar boyu devam edegelen temel kaynaklarına dayanan ve Müslümanların pratik hayatlarına sinmiş olarak aktarılan birçok hakikati reddetmeyi marifet olarak sunuyorlar.

Ezan’ı eksik göstermeleri yetmiyor, sahabeye küfür ve hakareti sıradanlaştırıyorlar.

Sünnet bilincini yok etmek için; “peygamberin de annesi yoktu, bu da sünnet, hadi annenizi öldürün” diyebilecek kadar akıl ve mantıktan yoksun bu edepsiz ve kalitesiz kampanya Sünniliği yok etmeyi hedeflediği için en son noktada bir Şiilik daveti geliyor. Henüz o aşamaya gelmeyenlere takiye yapılarak avutulmaları sağlanıyor.

Bunları konuşanlar ve yazanlar ise mezhepçilik yapmakla suçlanarak diskalifiye edilmeye çalışıyor. Vahdet masalları söyleyenlerle gerçekten Müslümanların vahdetini amaçlayanlar arasında süren bu anlamsız ama maalesef taraftarı bol tartışmaların sonu gelmeyecektir. Mezhepçiliğin en alasını yapan ve kendi fitnelerini örtebilmek için başkalarını suçlayan bu uyanık “vahdetçiler”,aslında birilerinin siyasi emellerine hizmet ettiklerini düşünmeden propaganda yapmaya devam ediyorlar.

Ehli Sünnet akidesinden koparılan, kendi ülkesinden nefret eden ve her ortam ve şartta suçluyu kendi içinde arayan ama asla ve kat’a, asıl fitne merkezlerine laf edemeyen, çok güzel bir anti-emperyalizm sömürücüsü ve hatta en büyük Abd düşmanı geçinen ama aslında makbul dost gören bir Müslüman kitle oluşturmak istiyorlar.

Tarih boyunca emperyalist müstekbirlerle savaşmamış, bir şekilde onlarla anlaşarak hep Müslümanların aleyhine dolaplar çevirmiş, bütün gayesi kendi sultasını kurup, geçmişte Müslümanlar tarafından tarihe gömülen müşrik ve zalim devletlerini canlandırmak olan bu karanlık yapılarla kurulabilecek herhangi bir vahdetin olmadığını her akıl sahibi idrak edecektir.

Tarihi tersine çevirmek veya Fırat’ı tersine akıtmak isteyenler buyursunlar bu boş hayal uğruna kendilerini heba etsinler. Biz biliyoruz ki; onların orijinal fikir, harika tespit sandığı o saçmalıklar, tarih boyunca ne kadar bid’atçı sapkın kişi ve grup varsa onlar tarafından dile getirilmiş, saldırı aracı olarak kullanılmış ve hak ettikleri cevapları da almışlar, tarihimizin çöplüğünde yeterince var onlardan!

01 Aralık 2018

Belediyelerden ne bekliyoruz?


Gündem dediğimiz şey, bütün medyatik yönlendirmelere rağmen kendi ilgi alanlarımıza bağlıdır. Kim ne kadar bağırırsa bağırsın, zıplarsa zıplasın; duymak istemediğimiz sesi, görmek istemediğimiz nesneyi duymaz ve görmeyiz.
Belediyecilik ise istisnasız hepimizin hayatında kesin yeri olan bir mesele olduğundan bigâne kalmak gibi bir lüksümüz yoktur.
Kaçınılmaz olarak, kapımızın önünden geçen sokağa onlar hükmedecek, çöpümüzün akıbetini onlar belirleyecek, içtiğimiz suyun kalitesini onlar tayin edecektir. Bu durumda ne olursa olsun, kim ne yaparsa yapsın demek gerçekten büyük bir umursamazlık olur. Sonuçları bakımından bizi direk etkileyen olaylara bir şekilde müdahil olma imkânımız varsa bunu kullanmamız gayet normal bir davranış olur.
Fakat ülkemizde neredeyse pek çok şey gibi belediyecilikte olması gereken normal anlamından çok farklı yerlere sürüklenebiliyor. Müspet ya da menfi bakış açımızı belirleyen, belediyecilik hizmetlerinden çok siyasi duruşumuza, dünya görüşümüze göre şekilleniyor.
Oysa çok basit ve sıradan işler gibi görünse de; hepimizin hayatını kolaylaştıracak, işlerimizi yoluna koyacak, modern şehirlerin çekilmez yaşam tarzını biraz olsun hafifletecek şeyler isteyebiliriz ve bu isteklerimizi seçmemiz için önümüze adaylar koyanlardan isteyebiliriz.
Adayları biz tayin etmediğimiz için, sürece ancak aday tayin edenleri etkileyerek katkıda bulunma şansımız olabildiğinden böyle diyorum.
Sıradan bir vatandaş olarak, bir belediyeden beklentilerimi kısaca yazmak istiyorum.
  1. İçtiğim suyun temiz olmasını tercih ederim, musluğumdan içebileceğim kalitede su akması gerekir.
  2. Yakıt olarak kullandığım gazın sorunsuz ve güvenli olarak bana ulaşmasını isterim. Kömür yaksaydım bacalara filtre mecburiyeti isterdim ki zehir solumadan yaşama imkânımız olsun.
  3. Sokak ve caddelerde yaya kaldırımlarının mutlaka olmasını, engelli ya da bebek arabalı kişiler için mutlaka uygun rampalar yapılmasını isterim. Kaldırımların ortasında yürüyenleri engelleyen ağaç, direk ya da işyerlerinin sergilediği ürünlerinin kaldırılmasını isterim. Mesela görme engelliler için uygulanan çizgili kaldırım üzerine park eden araçların süratle kaldırılmasını, sahiplerinin bir daha yapmayacak kadar ciddi miktarda cezalar almasını isterim.
  4. Kaplaması ne tür olursa olsun, rögar kapaklarının yol ile aynı seviyede olmasını isterim. Araç kullanırken ya da toplu taşımada tekerlerin çukurlara düşmediği ya da ani yükseltilerle sarsılmadığımız kalitede olmasını tercih ederim.
  5. Trafik için belediyelerin radikal çözümler üretebileceğini sanmıyorum ama en azından trafik zabıtalarının araçlar içinde gezinmekten daha fazlasını yapabileceğini umuyorum. En azından rastladıkları kural ihlallerine yetkileri kadar müdahale etmelerini isterim.
  6. Mümkün olan her yere kamera ve radar kontrolleri uygulayarak kural ihlallerinin kişi ya da kurum aracı olduklarına bakmaksızın, herkese en yüksek cezaların yazılarak engellenmesini isterim.
  7. Parklar başta olmak üzere şehrin mümkün olan her yerinin, orta refüjler dahil ağaçlandırılmasını, yeşillendirilmesini isterim. İmara açılan engebeli ve aslında insan yaşamına uygun olmayan alanların yeşil alan olarak ayrılmalarını ve ağaçlandırılarak korular haline getirilmelerini isterim.
  8. Belediyelerin kültürel faaliyetlerini en aza indirmelerini, mümkünse tamamen kaldırmalarını tercih ederim. Bu alanın şehircilik gibi asli belediye hizmetleriyle bir alakası olmadığını düşünüyorum. Tiyatro, konser ve konferans gibi etkinliklere belediyelerin bütçe ve zaman ayırması, bu alanlarla hiç ilgilenmeyen büyük halk kesimlerinin haklarını heba etmek gibi geliyor. Buna Ramazan etkinliklerini de dahil ediyorum.
  9. Toplu taşımada çok geri kaldığımızı herkes biliyor ancak belediyelerimiz bu alanda gereken adımları atmakta hala çok yetersiz ve eksik; şehrimin her yerine toplu taşıma ile süratle ulaşabilmek isterim. Özellikle trafiği etkilemeyen metro çözümünün uygulanması gerekir.
  10. Belediye başkanlarının sürekli ve sık sık, halk ile etkileşimde olması gerektiğini düşünüyorum. Cami ve pazar yeri gibi halkın toplandığı mekânlarda bulunmalarını, şikâyet ve istekleri direk dinlemelerini isterim. Bu hem onların hem de halkın menfaatine olacaktır.
Bunlar ilk etapta aklıma gelen çok genel şeyler olabilir, her birimizin benzer farklı beklentileri de olacaktır. Ama isteklerimizi basit tutmamızda yerine gelme ihtimali bakımından fayda olduğunu düşünüyorum. Afaki şeylerle vakit kaybetmek yerine gerçek ihtiyaçlarımızı istemek ve beklemek daha hayırlı olur diye umut ediyorum.
Temennim, esas konunun “halkın dünya ve ahiret saadeti” olduğu konularla meşgul olmamızdan ibarettir.

30 Kasım 2018

Ceza mı Rıza mı?


Her insanın bir takım değer yargıları, ölçüleri, kırmızı çizgileri vardır. Günlük hayatımızda bunlara göre tavır alır, tepki gösterir ya da göstermeyiz.

Temel insani değerler diyebileceğimiz, fıtratımızdan kaynaklanan sınırlarda hemen her görüşten, en azından çoğumuz hem fikirdir. Yine yaratılışımız gereği her türlü sapmaya, bozmaya, sınırları aşmaya meyyal olduğumuz için, en umulmadık terslikleri, edepsizlikleri yahut zulümleri de biz insanlar yapabiliriz ve hatta yaparız.

İçimizden bazıları, ne yaratan Rabbi’ni ne de çevresindeki kullarını incitmemek namına; Allah(cc)’in kurallarına riayet eder, kulların da haklarına azami hassasiyetle dikkat ederler.

Temel maksatları rıza olan bu Rahman’ın kulları, toplumlarımızda genellikle en büyük hüsnü kabule muhatap olurlar. Parmakla gösterilir, örnek alınır, takip edilirler.

Bunların bir şeyi yapmaları ya da yapmamaları için başlarına bekçi dikmeye, hareketlerini gözetlemeye, cezalarla yola getirmeye ihtiyaçları olmaz. İnandıkları hesap gününde, boyunlarında başka bir insanın hakkı olmadan dirilmeyi hedefledikleri için, dünyadan zaten bir parça süssüz ve desensiz bezle ayrılırken, yanlarına başkalarının ağırlıklarını almayı istemezler.

Elleri ve dilleriyle başkalarını incitmekten sakınırken; yürürken toprağı incitmez, istikametlerini bozmadıkça kimsenin yolunu da kesmezler.

Rahman'ın kulları yeryüzünde alçak gönüllülükle yürürler ve bilgisizler kendilerine laf attıklarında 'selam' derler. (Furkan 63)

Bazılarımız içinse, başlarının üstünde sallanacak bir sopa elzemdir. Ceza tehdidi ya da korkusu olmadan bir iş yapmazlar, kurallara uymaz, yolda kalamazlar. O kadar ki, bir trafik ışığına uymak için bile onları gözetleyen ayrıca bir kamera olması gerekir. Başkalarının haklarına riayet etmek bir yana, hiç akıllarına bile getirmezler.

Çiğnedikleri hukukun, görmezden geldikleri kul haklarının dünyada ve ahirette karşılarına çıkma ihtimalini unutarak yaşar, ancak gözle görülür bir takipçi ya da takip sistemi olduğunda yola gelirler. Bunları dünyalık işler için bir şekilde sağlamak mümkün olsa da uhrevi meseleler için melekleri gözleriyle görmek isterler.

Oysa hiçbir toplum sistemi yahut devlet düzeni her vatandaşını ayrı ayrı takip edecek bir yapıya sahip değildir. İnsanları ve toplumları nizama kavuşturan temel çözüm, insani bir vicdan ve uhrevi bir merhamet duygusudur.

Bozulmamış bir fıtratın sahip olduğu vicdan ve ahiret hesabını bilerek davranan selim bir kalp, insan olarak dünyada elde edilebilecek bütün üstün meziyetleri taşımaya yeterli altyapıya, temele, verimli toprağa sahip olmak demektir.

Vicdan ve merhamet dolu bir kalp için, Allah(cc)’in ya da insanların hukukuna riayet etmek için takip sistemlerine, kameralara, cezalara gerek kalmaz.

Çoğumuzun ezbere bildiği şu hadis bize nasihat olarak yetmez mi?

İman, yetmiş küsur şubeye ayrılır. En üst derecesi ‘La ilahe illallah’ sözüdür. En alt derecesi ise yolda insanlara eziyet veren şeyleri kaldırıp atmaktır. Hayâ da imandan bir şubedir. (Müslim)

Tefekkür, her akıl sahibi için nefes almak kadar hayati bir zorunluluktur.

Başkalarının haklarına riayet etmek; temiz fıtrat sahibi ve ahirete iman eden her insan için, özel bir gayret sarf etmeyi gerektirmeyen bir erdemdir.

28 Kasım 2018

Cehalet ve acziyet


Bizim toplumumuzun temel dinamiği ilimdir. Yaratılışımızdan varlığımızı sürdürdüğümüz dünya hayatımız boyunca kendi aramızda ve diğer varlıklara karşı her alanda üstünlüğün sebebi de budur.

Çok bilen, bilgiyi doğru kullanan halklar diğerlerine üstün gelmiştir. Silahlar yapmak için kullanılan bilginin silahlardan güçlü olduğunu söylemek yanlış olmaz. Artık klasikleşen ‘kalem kılıçtan keskindir’ kelam-ı kibarı bu gerçeğin genel bir kabulünü gösterir.

Geçmişte yaşanan ve yüzyıllar sonra hala hasretle yad ettiğimiz ‘güzel ve kutlu günler’ ancak ilme ve ilim sahiplerine layık oldukları makam ve ihtiramın gösterilmesi ile meydana çıkmıştır. Dün ve bugün yaşadığımız zor ve kötü devirler de ilmi ve alimleri kaybettiğimizdendir.

Bunu sadece dini ilimler bağlamında söylemiyorum. Gerçi bizim anlayışımızda dini ilimlerle fenni ilimlerin sert bir ayrımı ya da karşıtlığı söz konusu değildir. Sadece faydalı ve faydasız olarak sınıflandırır ve faydalı olan ilimlere sahip çıkarız, öğreniriz. Faydasız işlerden ve ilimlerden uzak durmakla kendimiz ve toplumumuz için hayrı ve menfaati hedefleriz.

Cehalet her şeyden önce acziyetin ve kifayetsizliğin temelidir. İlmin olmadığı zemin, bir nevi bataklık gibidir; onda ne bir ürün yetişir, ne de insanlara bir fayda beklenir. Daha da kötüsü, içine düşen çırpınmakla kurtulamaz, aksine daha da batar.

Cehalet bir çaresizlik bitkisidir. Yetiştiği bataklığı daha da pis, içinden çıkılamaz ve zararlı hale getirir.

Ve hepsinden beteri, cehalet; ilme ve ilim sahiplerine hürmeti kaybetmektir. İşte tam da bu noktada acı bir hakikat cehlin suratını tokatlar:

İlmi ve ilim sahiplerine saygısı olmayan ilim öğrenemez!

İlmin ve ilim sahiplerinin değerini kaybettiği toplumlar için bir çölleşme ya da bataklıklaşma süreci başlar. Çünkü çok su da öldürür, susuzlukta! Bataklığın öldürmesi yani cehaletin öldürmesi, hayatın sonu ermesi değil anlamını kaybetmesidir.

İlim, insanı yaşatmıyorsa yani hayatın gayesine ulaştırmıyorsa, aşırı sulanmış ve bataklığa dönüşmüş bir arazi demektir.

Alimlerin azciyeti, ilmin değerini kaybetmesi ile varılan bir bataktır. Bundan tek sorumlu, ilmin değerini bilmeyen biz sıradan insanlar değilizdir elbette, alimlerin kendileri de ilimlerini layık olduğu yücelikte tutmakla yükümlüdürler.

Dünyalık bir takım ucuz menfaatler uğruna, idarecilere ya da zenginlere yaranmak için ilimlerini ayağa düşüren alimlerin akıbeti biz cahillerden pek güzel olmayacaktır.

Şahitlik edeceğim bir hakikat olarak; ‘ilme hürmeti olmayan ne kadar öğrenirse öğrensin alim olamıyor, alime hürmeti olmayan ne kadar okursa okusun öğrenemiyor, ilmin izzetine sahip çıkamayanı ilim yüceltmiyor’.

Bugün yaşadığımız fetret devri; cehaletin yaygınlık kazanması ile ilmin kenarlara, köşelere itilmek yoluyla gündemden, hayattan ve insanlardan uzaklaşmasıdır. İnsanlığın peygamberlerden mahrum kaldığı ‘boş’ dönemlere ‘fetret devri’ denilir aslında. Bu aynı zamanda ilimden mahrum kalmanın adıdır.

Çözmemiz gereken en büyük sorunumuz, bu cehaletimiz ve alimlerimizin acziyetidir.

Hariçten gazel okumak; Suriye ve Filistin

  Hızlı zamanlarda yaşıyoruz. Günlük hatta saatlik değişimler, olaylar ve bilgiler su gibi hatta esen bir yel gibi akıp duruyor. Bu haber ve...