13 Mart 2019

Kötülüğü yaymak


Aklı başında her insanın olduğu gibi normal her Müslüman için geçerli olan bir ahlak kuralı vardır: İyilik etmek ve iyilikleri yaymak, kötülük etmemek ve yayılmasını engellemek, olarak özetleyebileceğim bu kaidenin istisnası yoktur. Yani herhangi bir iyilik ya da kötülük için farklı tercihlerden bulunmak düşünülemez.

Buraya kadar olan kısımda hemen hepimiz hemfikiriz. Lafa gelince de zaten bunu beyan ederiz. İyilik kimden gelirse gelsin takdir eder, kötülüğü kim yaparsan yapsın reddederiz.

İyiliklerden iyilik seçmemiz gerektiğinde daha iyisini, kötülüklerden kötülük seçmek zorunda kaldığımızda da daha az kötüsünü seçeriz. Bu düz mantık, şartların etkilerinden arındırılmış sağlam fıtrat tercihidir.

İyilik ve kötülük anlayışının, kişilere ve toplumlara göre ayrışan yanlarından bahsetmiyorum. Konumuzu herkesin hakkında ortak bir fikri olan genel konular olarak kabul edelim. Örneğin, hırsızlık gibi ya da yalan söylemek gibi normal insanlar için kötülük olduğu tartışmasız konular düşünülebilir.

Aynı şekilde; haksız yere bir cana kıymak, kadın ya da çocukları savaş veya başka kavgaların parçası haline getirip, onlar üzerinden insanların canını yakmaya çalışmakta kötülük olduğu hakkında tartışma olmayacak bir konudur.

Bir şekilde savaşa bahane bulunur ama şehirleri yok edip, savaşla direk alakası olmayan insanların evlerini başlarını yıkmanın, çocukları -kimyasal ya da konvansiyonel fark etmeksizin- silahlarla helak etmenin, kadınların kadınlığını bir işkence malzemesi olarak görmenin normal insan fıtratını muhafaza etmiş bir kafa yapısında bahanesi olmaz, olamaz, olmamalıdır.

Bu aşağılık işleri Bosna’da görmüştük, Afrika’da görmüştük ve en son Suriye’de de görmek zorunda kaldık. Zaman ve mekan değişse de insanlıktan nasibi kalmayan bazı yaratıklar, bu yollarla insanların canını yakmaya ve yurtlarını yıkmaya devam ediyorlar.

Bir diğer kötülük şekli olan ve ahlaksızlık olduğu hususunda, bu cürümleri işleyenler de dahil, hemen herkesin ittifak ettiği bazı günahlar vardır. Bunlar da normal insan fıtratının kabullenemeyeceği işlerdir ve alenen işlenmeleri bir yana savunulmaları da aynı derecede ahlaksızlıktır.

Bazılarının bu cürümleri açıktan ve utanmadan işlemeleri ya da kendilerini ifşa etmeleri, en az bu günahlar kadar iğrenç ve aşağılıktır.

Garip bir şekilde, iyilik ve güzellik arzusundaki insanların bütün bu günahları eleştirmek ve lanetlemek için sayfalar dolusu yaymak ve yayınlamak konusunda gayretlerine şahitlik ediyoruz. Hiç duymak istemeyeceğimiz şeyleri duyup, asla şahitlik etmek istemeyeceğimiz günahları görüyoruz.

Onların niyetlerinin, elbette bu kötülükleri ifşa ederek, insanların kötülerden ve kötülüklerden nefret etmelerini sağlamak, en azından dualarıyla mazlumlara destek olmalarını arzu ettiklerini biliyorum. Hatta ‘kötülüğe engel olamıyorsan onu yay’ şeklinde veciz sözler dolaşıyor ortalıkta ve bunu gören ve kötülükleri karşı elinden bir şey gelmeyen çaresiz ama iyi niyetle insanlar, paylaş düğmesine basmakla bir derin nefes alıp hayatlarına devam ediyorlar.

Birçoğumuz için artık bombardımanla yıkılmış evlerin hatta şehirlerin fotoğrafları sıradan görüntülere dönüştü. Kan ve ceset görmekten rahatsız olanlarımız baya azaldı.

Birtakım ahlaksızların, kendi günahlarını afişlere yazıp taşıdıkları fotoğrafları yaymak ne kadar normal geliyor artık.

Oysa gözlerimizden gönüllerimize ulaşan bir yol var ve oradan nefretle de olsa geçen her günah görüntüsü bir yerlerimizi yıpratıyor. Gönül yollarımız aşınıyor. İçimizde bir takım setler erozyona uğruyor. Nesillerimizin fıtratı sarsılıyor. Hem de gönüllü olarak ve kendi ellerimizle yaptıklarımızdan dolayı.

Zulüm ve cürümlerinden insanları emin kılmak niyetiyle ve olası tehlikeye dikkatlerini çekip uzak durmalarını tavsiye etmek maksadıyla; bir fasığın günahını ya da bir zalimin zulmünü anlatmakta ve göstermekte elbette bir mecburiyet vardır. Bahsettiğim, üzerinde yaymakla hiçbir etkimizin olmadığı ve olmasının da düşünülemediği olaylar.

Zulmü duyurmamız gereken zaman, gerçekten duyulmadığı zamandır. Oysa şimdi her şey tüm insanlığın gözleri önünde alenen işleniyor. Bizim duyurmamızla değişen bir şey olmuyor.

Günahı ifşa etmemiz gereken yer, başkalarının ondan uzak durmasını sağlamak amacıyla sınırlıdır.

Maksadı aşan miktarda kötülükten bahsetmek onun reklamına dönüşebiliyor, aman dikkat!

Tanıdığım son Osmanlılardan birinin şu hatırasını buraya ekleyeyim:

“Annelerimiz bize ‘medreseye giderken Bulgarların sokaklarından geçmeyin, kulaklarınıza gramofon sesi gelir de kalbiniz kararır ilim öğrenemezsiniz’ derdi.”

09 Mart 2019

Unutkan olduğumuzu da unutuyoruz



İnsan olarak isimlendirilmemize sebep olarak gösterilen açıklamalar arasında aklıma en çok yatanı unutmakla malul oluşumuz olduğundandır, kendim ya da başkaları için unutmayı makul mazeret sayarım.

Unutmanın ne büyük bir nimet olduğunu idrak edebilmek için; bizi darmadağın eden acıları, sevinçten delirten mutlulukları ve sürekli beynimize pompalanan bilgileri unutmama ihtimalinde delireceğimiz gerçeğini hatırlamak yeterli geliyor.

Sürekli bir şeyler öğreniyor, okuyor, konuşuyor ve dinliyoruz. Bütün bunlar beynimize ulaşıyor ve büyük bir kısmını unutuyoruz. Unutmasaydık patlardı herhalde kafamız. Tıpkı sindirim sistemimiz gibi beynimiz de, bilgileri işleyen ve işine yarayacağını umduklarını saklayıp gerisini atan ama pek biyolojik olarak görülmeyen bir usulle çalışıyor.

Kederin de sefanın da unutulması, ruh sağlığımız için gerekliliklerdendir ki; aklını kaybedenlerimiz ya hep güler ya da çok ağlarlar. Akılları başlarındayken, onu taşıran son damlanın keder veya hüzün olduğunu sanmışımdır hep.

Her birimizin kendine özel birer ‘veri tabanı’ var. Kendimizce biçtiğimiz değer sıralamasına göre, bildiklerimizi depoluyoruz. Bilinç altı ya da üstü, neticede bizi biz yapan ve değerlendirmelerimizi, dünyaya bakışımızı, insanlara ve olaylara karşı duruşumuzu belirleyen bu depoda sakladıklarımız.

Unutmak isteyip unutamadıklarımız kadar, unuttuğumuzu bile unuttuğumuz birçok bilgi ve değerlendirme imkanından sıklıkla mahrum kalıyoruz.

Hem dinimiz hem dünyamız için, işlerimizi kolaylaştıracak ve hayatın karmaşık münasebetler ağında çaresiz bir balık gibi hissetmemize engel olacak ve asla unutmamamız gereken gerçeğimiz; insan olduğumuzdur, yani unuttuğumuz…

Keskin yanlarımızı törpüleyecek, tahammül sınırlarımızı genişletecek ama bir o kadar değerli olarak; erdem ve ahlakımızı güzelleştirecek, dünyada ve ahirette değerimizi artıracak işleri/amelleri yapmamızı sağlayacak ‘selim bir kalp’ sahibi olmamız insan olduğumuzu unutmamamızdan besleniyor. Yalnız kendimizin değil tabi; bizi kızdıran, üzen, kıran, sevindiren ve destekleyenlerin de insan olduğunu unutmamamız gerekiyor.

Unutkanlığın farkında olmadan en çok yaşadığımız şekli; bizim için değerli olan bir bütünün büyüklük ve değerini ondan küçük bir parçaya yükleyerek, kendimizi ve hayatımızı onunla ifade etmektir.

Unuttuğumuz büyük ve asıl bütün yerine, elimizdeki bir küçük parçayla avunmak bize kolay geliyor. Bu da insanlığımızdan elbette. Kolay ve acele elde edileni tercih eder, zor ve uzak olanı unutmayı isteriz; hatta bu zor ve uzak olan çok ama çok daha değerli olsa bile…

Oysa uzun arzu ve emellerimizin bu dünya sınırlarını aşmasından daha akıllıca bir şey yoktur. Sonsuzluğun büyüklüğünü aklında tutmak, kısa günlerin, ayların ve yılların hüzün ve saadetlerini basitleştirebilecek en güzel hatıradır.

Unutmaktan daha kötüsü ve ağırı unutulmak gelir insan oğluna; herhangi birinin değil, unutmasını istemediklerimizin unutmasıdır mesele. Oysa unutmak insanlıktandır. Biz gibi her insanın da unutma gibi bir nimeti vardır.

Tek farkla ki; bizim unutamadıklarımızla başkalarının unutamadıkları her zaman aynı düzlemde kesişmez. Hayat, bir matematik işlemi gibi sabit kuralları ve sonuçları olan bir problem değildir.

Neyse ki unutmak var…

04 Mart 2019

Bu kadar uyanıklık bünyeye zarar!


Nazar ve hased gibi tehlikeli duygular taşıyoruz ve farkında olarak ya da olmayarak gözlerimizle birilerini devirebilir ya da kıskançlığımızla başkalarına zarar verebiliriz. Hasedini terbiye edebilenler, bakışlarını güzelleştirenler müstesna…

Her şeye nazar edilir belki ve belki her şey kıskanılır da; kimse kimsenin aklını, görüşünü, zekasını kıskanmaz ve nazar etmez. Çünkü her birimiz en iyisine sahibizdir bu hasletlerin, bizdekinden daha üstünü muhataplarımızda zaten yoktur, nesini kıskanacak nesine kem gözle bakacağız?

Çevremiz uyanıklardan geçilmiyor, bu yüzden!

Bundandır dolandırıcılarımızın başarısı.

Bundandır hırsızlarımızın marifeti.

Bundandır idarecilerimizin iltiması, adam kayırması.

Bundandır düşmanlarımızın bize galebe çalması.

Oysa akıl, zeka ve marifet odur ki; dolandırılmayalım, hele de şeytana hiç!

Soyulmayalım asla; ne aklımızı alsın kimse, ne de malımızı. Hele dinimizi kimse alamasın elimizden. Çocuklarımızı koparamasın kimse bizden ve canımıza dokunamasınlar.

Hangi konum ve sıfatta olursak olalım, adam kayırmayalım, kayrılmak istemeyelim, kayırılanlara izin vermeyelim. Rüşvete tevessül etmeyelim, demeye utanalım…

Düşmanlarımızın bize üstün gelme sebebi, onların gücü bizim zayıflığımızdır. Onların gücü akıllarında ve silahlarında iken, bizim zayıflığımız iman ve adalet duygumuzun, takvamızın eksikliğindendir.

Çok uyanık olsaydık bunları başarırdık. Dünyamızın ve ahiretimizin menfaatini sağlayacak işlerde kimse bize engel olamazdı.

Biz uyanıklığı trafikte bir arabanın sağından önüne geçmek sandık. Bir çocuğa gel sana şeker vereceğim diye kandırıp sevmek sandık. Komşunun ve akrabanın hakkını onlara fark ettirmeden çiğnemek sandık.

İnsanlar bizi birisi zannederken aslında başkası olmayı uyanıklık sandık!

O kadar alışmışız ki gizli ajandalara ve arka planlara; dünyanın bütün deveranını gizli bir düzenin işlemesi sanacak kadar ‘kader-i ilahi’yi unuttuk.

Hep bir komplo çözdük, cümlelerin ardındaki sırları anladık, mimiklerinden insanların kalplerini okuduk, uyanıktık ya!

İdarecilerimiz, bir şekilde kendilerinin seçilmesini temin etmeyi uyanıklık saydı. İlim adamlarımız, başkalarının kitaplarından satırlar kopyalayarak sıfatlar ve makamlar edinmeyi akıllılık saydılar. 

Tüccarlarımız, hep en ucuza almayı ve mutlaka en pahalıya satabilmeyi uyanıklık sanıyor.

Yapacağım diye vaatlerde bulunup, sonra unutmak normal kabul ediliyor.

Ben ilim adamıyım, alimim, hocayım deyip; bunlarla makam ve menfaat elde etmek güzel görülüyor.

Etiketleri artırıp sonra indirim yapar gibi yapmak en yaygın kampanya şekli olarak görülüyor.

Uyanığız ya biz!

Bazı meseleleri henüz çözemedik ama bakarsın onların da bir yolunu buluruz:

Mesela Azrail(as)’dan bir saat erteleme alan olmadı henüz. Toprağa değil taşa da gömülse, bin bir metotla mumyalansa da, hayata geri dönen olamadı henüz.

Başka neleri çözemedik diye konuşabilirdik ama ölüm konusunu çözemedikten sonra bulduğumuz neyin bize bir faydası olur ki?

23 Şubat 2019

Mukaddes devletler dünyası


İnsanlık tarihi boyunca tartışmaları, kavgaları ve savaşları tetikleyen en önemli sebep olarak kimin idare eden, kimlerin edilen olduğunu tayin etme meselesi olduğunu söyleyebiliriz. Dindar ya da seküler hemen herkesin, devletin gerekliliği ve önemi hakkında hemfikir olduğu da ayrı bir gerçek olarak tarihe yazılmıştır.

Kendi yaşam tarzını güvende tutmak ve dahası yaymak, hakim kılmak gibi hedeflere ulaşmak için de devlet gücü hep gerekli görülmüştür.

Geçmişin değişik dönemlerinde adalet ve merhametle idare edilen devletlerde, farklı hayat tarzlarının emniyet içinde yaşayabildikleri de olmuştur. Bunların İslami modelleri, yakın devirlere kadar uygulanmış ve hepimizin az-çok bildiği; çok uluslu, çok dinli ve çok kültürlü toplumlar kurulmuş, insanlar dilleri, dinleri ve nesilleri konusunda bir endişe taşımadan hayat sürmüş hatta milletler varlıklarını muhafaza edip bugünlere kadar gelebilmişlerdir.

Yüzyıllar boyu Osmanlı hakimiyeti altında kaldıkları halde, her yönüyle kültürlerini koruyabilen Balkan halkları bunun en kolay bilinen şahitleridir. Yunan ya da Sırp veya Bulgar gibi çok duyduğumuz ve gerek dinleri gerekse dilleri bakımından bizden farklı bu milletler, -ister kabul etsinler ister reddetsinler- İslam medeniyetinin sağladığı özgürlüklerin gölgesinde varlıklarını bugünlere taşımışlardır.

Bugünün medeni(!) batısının atalarının bizimle ilk mücadelelerinin, 11. Yüzyıl sonunda ele geçirdikleri Kudüs’te tek bir Müslüman ve Yahudi sağ kalmayıncaya kadar katliam yapmakla başlatabileceğimiz anlayışları, son birkaç yüz yıldır dünyanın hemen her yerinde devam eden soykırımlarla sürmüştür.

Çok fazla tarihe dalmaya gerek kalmaksızın, biz yaşarken yapılan nesillerin soykırımları ve kültürlerin imha hareketleri ile dünyaya nizam vermeye çalışan, bu vampir ve asalak batı canavarının insanlığa sunduğu en korkunç şey; devletlerin kutsiyeti ve insanların tanrılara kurban edilmesinin sıradanlaşması oldu.

İslam kültüründe devlet ya da güç, mukaddes olan ve insana ait değerler diyebileceğimiz her şeyi koruma altına almak olarak anlaşılır. Yani devlet değil korumakla yükümlü oldukları mukaddestir.
Batı, bugünlere gelinceye kadar kendi devletlerinin gücünü ve kutsallığını korumak uğruna; hem nesillerini feda etmekten çekinmemiş, hem de dünyanın neresine eli uzanabiliyorsa oraların tüm varlıklarını kendisi uğruna harcamaktan, tüketmekten çekinmemiştir.

Neticede gerek batıda gerekse doğuda bugün hakim olan anlayış; devletin kutsallığı üzerine bina edilmiştir. Bu kutsal tanrı devletleri, gerektiğinde kurban istemekte ve elbette istediğini almaktadır. Kurban; halkının canı, malı, nesli ya  da dini olabildiği gibi, aklını da gerektiğinde devletine kurban etmesi istenmektedir.

Dünyanın son 40 yılında, bizzat yaşayarak gördüğümüz olaylar bunu anlatıyor. Devletler özelinde örneklendirecek olursak; Türkiye’de 28 şubat mağdurları diyebileceğimiz insanların o dönemde devletin istediği kurbanlar oldukları ve adeta bu sebepten geri alınamadıklarını söyleyebiliriz. Tepeden halka, hemen herkesin eleştirdiği o günün yargısının uygulamalarının iptal edilememesinin başka bir izahını bilmiyorum.

İran’da bunu 1979 devriminden sonra yaşananlarda çok rahat görebiliyoruz. Devrim esnasında ve sonrasında halkının canları ve kanları ile kurulan düzeni muhafaza edebilmek uğruna, gerektiğinde savaşı, gerektiğinde dini kullanan bir rejim anlayışı halen Ortadoğu’nun bir çok bölgesinde kendine kurbanlar aramakta ve kolayca bulmaktadır. Mukaddes devlet uğruna can vermeye halkını ikna etmesi çokta zor olmadığından, fakru zaruret içindeki halkın en ufak kıpırdanışını kanla bastırmak ve idam sehpalarını meydanlara kurmak yoluyla da ikna metotlarını genişletebiliyorlar.

Suudilerin krallıkları uğruna, batıya yaranabilmek için halklarının zenginliklerini onlara peşkeş çekmekten gocunmayan devlet anlayışı, gerektiğinde halkının ve onları uyandırma ihtimali olanların canlarını almaktan çekinmemektedir. Son olaylarda görüldü ki; bu bir tür manda devleti, zenginlerini hapsedip mallarından bir bölümünü bağışlamaları karşılığında serbest bırakırken, gerektiğinde sözünü dinlemeyen vatandaşlarını vahşi metotlarla parçalamakta bir mahzur görmemektedir.

Kaddafi’nin Libya’sı ya da Saddam’ın Irak’ı da bunlardan pek farklı değildi elbette…

Mısır’ın firavunu ise devirler değişse de zulümle tahtında kalmaya devam ediyor. Firavun, bir şahsın adı değil bir düzenin temsilcinin adıdır, o düzen de kutsal devlet uğruna halkının kanını içerek beslenen bir krala dayanır. Dün adının Mübarek olmasıyla bugün Sisi olması arasında bir fark yoktur.

Tanrılarına insanlarını kurban eden ilkel kabilelerle bugünün modern devletleri arasında pek bir fark yoktur. Belki ifadeler, şekiller biraz değişti ama o kadar, dahası yok…

20 Şubat 2019

Rüzgara karşı duruş



Hayatımızın en kaçınılmaz gerçeği olarak, birbirimizle ve hele de güç ve otorite sahipleriyle münasebetlerimizi, bir düzene ve eksene oturtmak gibi erdemli ve ahlaklı davranış şekli olma zorunluluğu vardır.

Kendisinden bir şekilde sıyrılma, kurtulma ya da uzak durma ihtimalimiz olmayan hemen her canlı-cansız mahluk ya da etkene karşı, erdemli bir duruş geliştirmek mümkündür.

Rüzgara direnmek bir duruştur; yıkılmamak ya da kırılmamak için eğilmek bir duruştur, dik durup kırılmak ya da yerinden sökülmekte bir duruştur. Rüzgarı durdurmaya gücümüzün yetmediği ve sığınılacak bir emin mekan bulunmadığı zamanlarda bunlardan birini seçmek insanidir ve normaldir.

Yağmura direnmek bir duruştur; ıslanmamak ve üşütmemek için şemsiye açmak bir duruştur, başını göğe kaldırıp ciğerlerine kadar ıslanmayı göze almakta bir duruştur. Yağmuru durdurmaya gücümüzün yetmediği ve altına sığınılacak bir emin mekan bulunmadığı zamanlarda bunlardan birini seçmek yine insanidir ve normaldir.

Zamanın getirdiği akışın karşısınca kürek çekmek bir duruştur, çoğunluğun hoşuna gideni değil Allah’ın rızasını uyanı seçmek bir duruştur.

Güçlünün değil zalimin karşısında olmak bir duruştur. Zulme engel olmak için çırpınmak, kolunu-kanadını mazlumlara germek bir duruştur. Kenara çekilip sessiz kalmakta bir duruştur, dikilip seyretmekte…

Zalimi alkışlamak ise bir duruş değil bir boyun eğiştir!

Zalime yaltaklanmak bir duruş değil, insanlık izzetinin yerlerde sürünüşüdür.

Zalime karşı durmaya güç yetiremediği, zulümden korunmak için bir emniyet bulamadığı zamanlarda bunlardan birini seçmekte yine insani ve normal bir davranış şeklidir.

Herkes kahraman olamaz, olmak zorunda da değildir, olmamalıdır da. Yoksa kahramanlığın bir değeri kalmaz zaten.

Ancak kahraman olmadığı halde kahraman pozları vermek bir duruş değildir.

Şecaatten mahrum iken yiğitlik taslamak bir duruş değildir.

Rüzgardan korkan tohum filiz vermemelidir…

12 Şubat 2019

Dünyayı ve yaşamayı seviyoruz



Bütün kızgınlıklarımız ve kırgınlıklarımız bir yana; hepimiz yaşamayı seviyoruz ve bu dünyada yaşamak için gerekli olan her şeyi baya baya seviyoruz. Hatta yaşamak için gerekli olan miktarından fazlasını elde etmeyi seviyoruz.

Özendiğimiz o kadar çok şey var ki, saymakla bitmez. Bazılarımız bazılarının hayatlarını yaşamak istiyor, ne garip! Bir başkasının yerinde olabilmek mümkün olabilseydi; mesela bukalemunların renk değiştirmesi gibi biz de hayat standartlarımızı değiştirip deneme imkanına sahip olsaydık, herhalde şekilden şekle, kılıktan kılığa, hayattan hayata geçmekten yorulur, biter ve o yolda helak olurduk.

Elimizden gelecek pek fazla bir şey de yok.

En akıllılarımız ve en iyilerimiz, halinden memnun olabilenler oluyor. Yaşadığı standartları ve verilen imkanları kabullenen ve selim bir kalp ile hamd edebilenlerimiz kurtuluyor.

Kurtuluyor dediysem, yalnız dünyada değil elbet, ahirette de kurtuluyor.

Din; dünyada kendisine verilenlerden razı olan bireyler yetiştirme kuralları manzumesidir, şeklinde bir tarif yapsam yanlış olmaz, haddimi de aşmış olmam sanırım.

Verilenden memnun, verilmeyenden razı, istenileni yapan ve yasaklananlardan kaçınan insanlar; mutlu ve mesut bir dünya hayatını ve dahası aynı şekilde bir ahiret hayatını kazanabilme umudu en yüksek olanlarımız oluyor.

Bizi bozan ve yoldan çıkaran, bütün istek ve arzularımızı kontrol altında tutmamızı sağlayacak olan da bu sonra gelecek olan yani ahirimizde elde etmeyi umduğumuz kazançtır.

Gözümüz ve gönlümüz doymak bilmez tamam ama doymayı bilen midelerimizle bile sorunumuzu çözemiyoruz.

Hem dünyanın hem ahiretin en yüksek makamlarına talip oluyor ama tırnağımız incinmesin istiyoruz. Bedelsiz bir sefa sürme sevdasıdır aldı gidiyor…

Gerek geçmiş nesillerden gerekse çağdaşlarımızdan, büyük emeklerle büyük kazançlar elde edenlerin hikayelerine bayılıyoruz. Biz galiba, bilgi çağının her şeyi sadece bilgiden ibaret gören nesilleriyiz. Bilmek yetiyor bize, yapmaya gerek görmüyoruz.

En basit hayat kurallarından en ağır sorumluluklara kadar, kaçabildiğimiz ne varsa kaçmayı marifet biliyoruz.

İdeallerimiz hatta din anlayışımız bile bu keyfin etrafında şekilleniyor. Bizi yoran hayırlardan kaçıyoruz. Kolay ve kısa vadeli zahmetlerle büyük menfaatler elde etmek cazip geliyor. Bunu sorun olarak görmek istemiyoruz, ona da tamam. Ama bari kendimizi dev aynasında görmeseydik…

Kendimizi sigaya çekmekten korkuyoruz. Baksanıza bu satırlarda hep ‘biz’ kullanmışım, hiç ‘ben’ yok. Ucu bana dokunmasın da kim ne derse desin, kim ne yaparsa yapsın!

Nasihatlerin fayda etmemesinin ne kadar basit ve anlaşılır bir sebebi olduğunu görmek için çok akıllı olmaya da çok şey bilmeye de gerek yok.

Bizden bir sonraki nesli beğenmememizin haklı yanı elbette var ama biz de bizden önceki nesilden daha iyi değiliz.

08 Şubat 2019

Çünkü biz de insanız



Hayat her birimize farklı sıfatlar ve konumlar tayin ediyor, dünyanın kanunu bu; herkes ve her şey birbirine bağlı gibi ama bir o kadar da bağımsız.

Zenginlik ya da fakirlik, güçlülük ya da zayıflık gibi en sıradan tarifler bile karşılığı olmaksızın anlamsız ve değersiz kalıyor. Yani demem o ki; birileri fakir olmasa zenginliğin ne değeri olabilir, ya da birileri zayıf olmasa gücün ne anlamı kalır?

Dostluk ya da ıstılahi anlamda kardeşliğin de değeri ancak yabancıların, nankörlerin ve hainlerin varlığıyla mı anlam kazanır? Yoksa her açıdan zaten değerli ve eşsiz olan bu erdemli münasebetlerin yokluğuna mı üzülüyoruz?

İnsanız, kim ve ne olduğumuzdan çok ama çok önce insan…

İnsanlığın bu saf ve sade, bu dürüst ve samimi, bu hesapsız ve açık, bu rahat ve kolaylıkla ortaya konmasını da yine insanlığın baş tacı Abdullah’ın oğlu Muhammed(sas)’den öğreniyoruz.

Önce, 1,5 yaşında toprağa verdiği oğlu İbrahim’in ardından döktüğü gözyaşlarında görüyoruz. Mezarındaki sivri bir taşı temizletmesinde görüyoruz. Cansız beden bundan etkilenmez hatırlatmasına “ama yaşayanların canını acıtır” demesinde görüyoruz.

Sonra, çok sevdiği amcasının katilini görmek istememesinde görüyoruz. Bütün insanlara, bütün sıkıntılara, insanların türlü incitmelerine katlanışında ama amcasının katilini görmeye dayanamayışında görüyoruz.

İnsanız ve bir gönül kırgınlığı bütün bir ömür yakamızda diken gibi takılı kalabilir.

İnsanız ve bir acı yüreğimizi yakıp, ciğerimizi eritebilir.

İnsanız ve kardeş ya da dost bildiklerimizden gelen darbenin yarası iyileşse de izi geçmeyebilir.

İnsanız ve bize Allah(cc), hakkımızı alma hakkı vermiştir. Hakkımızdan vazgeçmeme yani helal etmeme hakkımız da vardır. İnsan hakları diye evrensel beyannameler dizen insanlığın yerine koyamayacağı bir takım haklar için Allah(cc)’ın karışmadığı bir hesaplaşma vardır.

İnsanız yani yaratılıştan saygı duyulmayı hak ediyoruz. Kullanılmamayı, kandırılmamayı, dolandırılmamayı becermek zorunda değiliz. Aksine bunlardan korunmak zorunda olmadan yaşama hakkına sahibiz.

Kısacası; hırsızın hiç mi suçu yok diye soran Hoca’nın aradığı cevap şu: Hırsız suçludur!

Haklarına riayet etmediklerimiz değil biz suçluyuz.

Dünya hayatı öyle çok uzun bir zaman değil, göz açıp kapayıncaya kadar geçen yıllardan biliyoruz. Ölüm öyle çok uzak değil, her gün çevremizden eksilenlerden biliyoruz.

Hepimiz iyi değiliz, öyle olsaydık toplumumuz da iyi olurdu. İyi olmayan yanlarımızı görmeliyiz. İyiliği yok eden işlerimizi bulmalıyız. Herkes kötü de yalnız ben iyi değilimdir. Her birimiz parça parça iyilikler ve parça parça kötülükler koyarak bu toplumu oluşturuyoruz.

Kendimizden ve dolayısıyla toplumdan kaldıracağımız her kötülük parçası iyilik yolunda atılmış bir adım olacaktır. Kötülüklerin boşluğunu iyiliklerle doldurmak zorundayız. İyilik dünyanın en hızlı çoğalan nesnesidir hem, tüketildikçe çoğalan bir şey iyilik…

İnsanız ve birbirimize insan gibi davranmak yapabileceğimiz en güzel ve en kolay iştir.

Hariçten gazel okumak; Suriye ve Filistin

  Hızlı zamanlarda yaşıyoruz. Günlük hatta saatlik değişimler, olaylar ve bilgiler su gibi hatta esen bir yel gibi akıp duruyor. Bu haber ve...