06 Kasım 2019

Irkçılık, milliyetçilik, ümmetçilik



İnsan, eşref-i mahlukattır. İnsanın hayatı ve onuru da çok değerli ve saygındır. Ne bozuk ne de tüm para gibi harcanmamalıdır insan; değerinin karşılığı cennet olan varlığını dünyalık basit ve ucuz hedeflerde tüketmemelidir.

Diğerleri kendileri bilir ama, biz Müslümanların dünyada yaşamaktan temel amacı ahirette kurtuluşa ermekten ibarettir. Hayatın ve dünyanın bütün getirileri ve götürüleri, bu temel hedefe göre değerlendirilir ve muameleye tabi tutulur.

Uğrunda bir ömür mücadele verilecek ve elde edilmesi için enerji harcanacak pek çok dünyalık bulunur, dava bulunur, kavga bulunur elbet; oysa aslolan ahiret kazancı için dava sahibi olmak, nefisle, şeytanla ve avanesiyle mücadele etmektir.

Bu serencam içinde, zaman zaman elmalarla armutları karıştırmamız, kendi işimize geldiği gibi isimlendirmemiz, tadını kaçırmamız, kokusunu bozmamız hep insanlığımızdandır.

Kişinin uğrunda zahmet çekmek bir yana, çaba bile sarf etmeden kendisine verilen ve verilme sebebi, tanınmak ve tanışmak olarak bildirilen; ırkını, neslini, soyunu, kabilesini bir övünme ve üstünlük sebebi görmesi en hafif tabiriyle beleşçiliktir. Hele bunlardan dolayı kendini başkalarından üstün görmesi artık basitliğin zirvesi ve düpedüz ırkçılıktır.

Ve ırkçılığın en net tezahürü de, kişinin kendi kavminin ya da kabilesinin zulmüne destek olması ve onları engellemeye çalışmamasıdır.

Ancak kişinin, kendi neslinin veya ırkının fazilet ve meziyetleri ile iftihar etmesi; onları örnek almak ve onlar gibi olmak gibi maksatlarla ifade edilirse hayırdan başka bir şeye değildir. Kuru övgü ve övünme için olursa, boş iş denilse bile ırkçılık sayılmaz, anlaşılır ve kabul edilir bir yanı vardır.

Kendi millet ve halkını sevmek, onlara hayırda ve yardımda öncelik tanımak gibi ayrıcalıklı davranışlar da yine ırkçılık olarak görülemez hatta İslam temelde yardımlaşma ve dayanışmaya önce akraba ve çevreden başlanılmasını emreder.

Bu merhalede, milliyetçilik olarak isimlendirebileceğimiz ve kontrollü olması durumunda herhangi bir sakıncası olmayan bir düşünce ve duruşu kınamanın ya da reddetmenin bir gereği ya da mecburiyeti yoktur. Olay başkalarını küçümseme ya da diğer ırk ya da kabilelerin yaratılıştan sahip oldukları fıtri haklarının engellenmesi aşamasına ulaşırsa ırkçılığa dönüşmüş olur.

Temel insan haklarından nesil emniyetinin sağlanması, dinin maksatlarından biridir. Bunun içine, kültürel ve sosyolojik olarak sahip olunan, dil ve adetlerin tamamı dahil edilebilir. Dinin temel kaidelerine ters düşmemek kaydıyla, toplumların adetlerinin fıkıh usulümüzde delil kabul edilmesi de bunun bir göstergesidir.

Ümmet olmak, dinin mutlak emri ve neticesidir. Kimsenin kimseyi zorla alamayacağı ya da çıkaramayacağı bir kardeşlik sisteminin ifadesidir. İman edenler kardeştir ve ümmetin bir ferdidirler.

Ümmet olmak; kişinin ırkının ya da milliyetinin alternatifi değildir, ona mani de değildir, ortadan kalkması anlamına da gelmez. İslam tam aksine, ırk ve dil gibi Allah(cc)’in ayetleri kabul ettiğimiz özelliklerin korunmasını emreder. Sadece ırk, renk ve dillere değil, adet ve geleneklere, kültür ve meziyetlere de izin verir ve korur.

Sınır bellidir; Allah(cc)’in rızasına aykırı olmadıkça ve dinin herhangi bir emrinin iptaline ya da yasağının çiğnenmesine sebep ya da vesile olmadıkça bu gibi farklılıklar korunur ve desteklenir.

Tarihimiz buna şahitlik edecek sayısız nesil görmüştür. Çok uzun yıllar İslam hakimiyetinde yaşamış ve halen gayri müslim olan memleketlerin ahalisinin, ne dininin ne dilinin ne de adet ve geleneklerinin yok olmamasının sebebi, İslam’ın onlara verdiği izin ve sağladığı korumadır.

İnsanların; kendi ırklarına ve sembollerine, adetlerine ve bayraklarına, dillerine ve kültürlerine, aile ve akrabalarına sahip çıkmaları, yardım etmeleri, desteklemeleri kınanacak bir davranış değil, normal ve doğru bir iştir.

İslam, tek tip ya da tek ırk insanların dini değil; bütün çeşitleri, tüm renkleri ile insanlığın ortak dinidir. İçine gireni eritip yok etmez; korur ve büyütür, saygı duyar ve duyurur, sahip çıkar ve çıkarır. Sınırları, insanlığı ve çeşitlerini yaratan Allah(cc) koyar.

02 Kasım 2019

Hikmeti doğru yerde aramak



Hayat boyunca iyilik ve güzelliklerin peşinde koşmak, imrenilesi bir erdem ve aslında büyük ve eşsiz bir ilahi lütuftur. Temelde yaratılışımız gereği her birimiz bu kalibrede olsak ta, yetiştirilmemiz ve neticesinde seçtiğimiz yol her zaman iyi ve güzel olmuyor.

Bundandır ki, Allah(cc) insanlardan bazılarını seçerek, diğerlerine iyiliğin ve güzelliğin yolunun elçileri yaptı. Yaşadıkları çağlar kadar, sonrakilere de ibret ve örnek olacak hayatlar yaşayıp, artlarında hikmetlerle dolu sözler ve misaller bıraktılar.

Hikmeti geniş tarif ve detaylarıyla anlatmak için uygun yer burası değil elbette ama kısaca; ince anlayışla idrak edilen bir hakikatin güzel ve kavranması kolay bir ifadeyle sunulması olarak anlıyorum. Bu kadarı bile, bir ömür peşinde koşmak için değerli kılmaya yetecek bir hazinenin haritası gibidir.

Hakikatlerin en temelinde yaratılışımız ve maksatlarının yer aldığı düşünülürse, bunun hikmetini kavramanın ya da kavrayamamanın insan için ne kadar yüksek ya da ne kadar alçak bir hali belirlediğini kolaylıkla çözebiliriz.

Yaratılış hikmetini bilen ve buna uygun yaşayan insan modelinin gerçekleşmesi bütün risalet yani peygamberlik çizgisinin hedefidir. Zira böyle bir insan, Allah(cc)’e kulluğu benimsemiş ve gereklerini yerine getirmek için hayatını feda etmiş demektir. Bunun da akıbetinin hayırlı olması ve ahiretinin güzelliklerle dolması beklenir, umut edilir.

Aksi halde, hayat sebebini bulamayan hatta arama ihtiyacı bile hissetmeyen insan modeli; hayvanlardan farklı olarak sadece konuşmakta ve onlardan biraz daha gelişmiş aletlerle hayatını ihtiyacından fazla kolaylaştırmaktan başka bir başarı ve becerisi olmayan, esas yerini bulamadığından ve kendisine ikram edilen hikmetlerden mahrum kaldığından dolayı da hayvanlardan aşağı düşmüş bir zavallı yaratık olacaktır.

Bu iki hal dışında bir orta yol yoktur ve olmayacaktır. Üçüncü bir yol muhaldir.

Hayat; bir renk çemberi değildir; bugün yeşil yarın sarı, ertesi gün kırmızı bir insan olarak yaşamak mümkün değildir. Dün mü’min, bugün kafir, yarın münafık olmak; teoride mümkün ise de, tercih edilmesi insanlık onuruna ters bir karmaşadır. Aklı başında hiçbir insan, bugün komünist, yarın kapitalist, ertesi gün Müslüman olmak gibi bir ahmaklığı normal görmez.

Hakikatin hikmetini aramak gibi bir derdi olan herkesin, bu uğurda biraz çaba sarf etmesi de kaçınılmaz bir gerekliliktir. Aksi bir hal için tembellik ve cahillik yeterli iken; hikmeti elde etmek arzusu, bir gayreti ve mücadeleyi mecbur kılar.

Allah(cc), hikmeti öncelikle ve özellikle peygamberlerine vermiş ve onlardan da insanlığa yayılmasını murat etmiştir. Tebliğ; varlığın ve hayatın, kainatın ve insanın, dünyanın ve ahiretin hikmetini anlatmaktır.

Onlardan sonra da devam eden bu süreçte, ilim ehlinin peygamberlerin mirasçıları olmalarından maksatta budur. Nihayetinde son peygamberin de vazifesini tamamlayıp dünyayı terk etmesi, ardından gelen ve kıyamete kadar gelecek olan, Kitap ve Hikmet’i kavramış alimlerin onun davet ve tebliğini devam ettirmesi, hikmetin nerede olduğunun ve nerede aranması gerektiğinin de işaretidir.
Bu minvalde sünnet, hikmettir. Sünneti kavrayamayan hikmeti kaybeder. Sünnetten mahrum kalan hikmetten mahrum kalır. Sünnetsizlik hikmetsizliktir.

Kur’an ve Sünnet ilmine sahip olmayan, hikmetin risalet boyutundan uzaktır. Çok akıllı ve bunların dışında herşeyi bilen birilerinin hayatın herhangi bir aşama ya da detayları hakkında bazı hikmetleri keşfetmeleri mümkün olsa da; umumi bir hayat nizamı ve mükemmel bir insanlık modeli için, kamil manada peygamberlerin ve özellikle de son Rasul Muhammed(sas)’in sünnetine ihtiyaç kaçınılmazdır.

Bu gerçek kıyamete kadar geçerli olmaya devam edecek, hayatın en temel hikmetidir. Bunu kavramak için temel insani yetenekler yeterli olmaz ancak onlarla gayret edilmesi sonucu verilecek bir iman nimeti gerekir.

İman ve hikmetten yoksun ama çok bilgili insan diye bir şey yoktur. Bu dünyada yaşayıp, çok şey bilip ama nihayetinde Rabb’ini bulamayan biri cahildir. Rabb’ini bulduğu halde, O’nun peygamberler vasıtasıyla ilettiği mesajın hikmetini kavrayamayan biri de cahildir. Kendisinden alınacak hikmet eksiktir, yarımdır hatta insanı aklından ya da imanından edebilecek kadar tehlikelidir.

Bu sebeple, kimleri dinlediğimiz, okuduğumuz, takip ettiğimiz çok önemlidir. Kimlerde hikmeti aradığımız çok önemlidir. Aklı, kalbi, fikri, sözü ve hayatı sünnetten mahrum ve uzak birinden alınacak hikmet olsa olsa bu halin ne kadar ibretlik bir zavallılık olduğu olur.

Kendisinde ilimden bir paye olduğunu gördüğünüz insanlar konuştuğunda dikkatle dinleyin; belki hayatınızın dünyasını ya da ahiretini belki de her ikisini güzelleştirecek bir hikmeti onun diliyle Allah(cc) size duyuracaktır.

Hikmete ulaşmak büyük bir nimettir.

30 Ekim 2019

“Allah katında din İslam’dır”



Çok seslilikle çok konuşmayı, çok kültürlülükle çok bozulmayı, çok dinlilikle çok dinsizliği karıştırmaya başlayışımızın üzerinden çok uzun zamanlar geçti. İnsanlar, bir kere Allah’ın dininden uzaklaşmayı ama yanında imiş gibi görünmeyi keşfedince devamı geldi.

Bu ikiyüzlülüğün, -hadi açık söyleyelim- bu münafıklığın, sıradanlaşması için gerekli bütün mazeret ve izahatlar, halimizi örtecek karanlık örtüler, maskeler ve eldivenler, hatta şapkalar bulundu ve firavunun sihirbazlarının derin karanlıkları olan şapkalarını kullanmak, neredeyse hepimizin başına şıp diye oturuverdi.

İmanı avucumuza aldık ama ne hikmetse yanmıyoruz!

İslam’ı başımıza tac ettik ama aleme sultan olmuyoruz!

Yetmedi tabi bütün bunlar, şeytan her zaman daha ötesini istedi, istiyor ve isteyecek. Olduğu yerde yalnız kalmak istemiyor şeytan, yanına dostlar ve arkadaşlar, yoldaşlar toplamanın derdinde…

İslam’ın insanın yaratılışı ile ilgili temel bilgilerinden birisi olarak; Adem(a) ile başlayan ve Muhammed(sas) ile sona eren risalet/peygamberlik zincirinin bütün halkaları İslam dinini tebliğ ile vazifelidirler ve tamamı Müslümandır.

İbrahim Müslümandır, Davud, Süleyman, Yakub, Yusuf ve adlarını bildiğimiz ya da bilmediğimiz, tüm peygamberler Müslümandır. Meryem oğlu İsa da Müslümandır. (Allah’ın selamı hepsinin üzerlerine olsun)

“Muhakkak Allah katında din İslam’dır. Kitap verilenler (yahudi ve hristiyanlar), ancak kendilerine ilim geldikten sonradır ki, aralarındaki hak tanımazlık yüzünden ayrılığa düştüler. Allah’ın ayetlerini inkâr edenler bilmelidirler ki Allah’ın hesabı çok çabuktur.” (Ali İmran 19)

“Kim İslam’dan başka bir din ararsa, bilsin ki bu kendisinden asla kabul edilmeyecek ve o ahirette hüsrana uğrayanlardan olacaktır.” (Ali İmran 85)

“Ehl-i kitap’tan ve müşriklerden kafirler, içinde ebedi olarak kalacakları cehennem ateşindedirler. İşte yaratılmışların en şerlileri onlardır.” (Beyyine 6)

“O, Nuh’a buyurduklarını, sana vahyettiklerimizi, İbrahim’e, Musa’ya ve İsa’ya buyurduklarımızı size din kıldı ki o dini ayakta tutasınız, o konuda ayrılığa düşmeyesiniz. Kendilerini davet ettiğin bu din müşriklere ağır geldi. Allah dilediğini seçer ve kendisine yöneleni doğruya iletir.” (Şura 13)

Bu ve benzeri ayetlerden ve Rasulullah(sas)’in hadis ve siretinden ortaya çıkan, salih ve sahih tüm geçmiş Müslümanların üzerinde ittifak ettikleri bir gerçek olarak; İslam’dan başka bir dine mensup olan birine cennet haramdır.

Yahudilik ve Hristiyanlık; Allah(cc)’ın dini değil, Allah(cc)’ın dininin tahrif edilmesi sonucu ortaya çıkan insanların sapkınlığının ismidir. Dolayısıyla, “üç ilahi din” gibi tamlamalar da tamamen batıl ve saçma yaklaşımlardır. Zira ilahi olan tek din İslam’dır!

Burada anlatılmakla ve izah edilmekle bitmeyecek kadar, muhkem ve mutlak deliller neticesinde idrak edilmesi gereken, İslam itikadına göre Yahudi ve Hristiyanların cennete değil cehenneme girecekleridir. Tevbe edip İslam’a dönmedikçe onları bekleyen akıbet budur.

Bazı Ehli Sünnet düşmanı, hoca kılıklı soytarıların, ısrarla ama yavaşça ve gizlice, Yahudi ve Hristiyanları cennete sokma uğraşıları, onların merkepliğini yapmalarından kaynaklanmaktadır. Onlar bunların sırtlarına binerek dünyada hedeflerine ulaştıkları gibi ahirette asla ulaşamayacak ve hepsi birlikte -eğer tevbe etmezlerse- cehennemin dibini boylayacaklardır.

Dünyada Ehl-i Kitap’a merkeplik yapanların ahirette de bu hal üzere olacakları, dünyada sırtlarına aldıkları gibi ahirette de sırtlarında taşıyacakları, tahrif edilmiş sapkın inanç sahiplerinin gideceği yere onlarla beraber gitmek olacaktır.

“Kimsenin Allah(cc) namına konuşma hakkı yoktur” gibi, aslında hakikati ifade etmekle birlikte, bu konuda kullanıldığında, sığ ve çiğ kalan savunmaların bu hükmü değiştirmesi ve geçersiz kılması mümkün değildir. Allah(cc) adına Peygamberler konuşmuş ve hakikati biz insanlara öğretmişlerdir. Onların yolu ve yaşantıları, sözleri ve işaretleri ile sabit bir gerçeğin,  bizim tarafımızdan dile getirilmesine, Allah(cc) namına karar vermek olarak görmek, ya ahmaklık ya da demogojiden ibarettir.

24 Ekim 2019

Duygusal sömürgeciler



Emperyalist batılılar kendi topraklarında sahip olduklarıyla yetinemediklerinde, dünyayı en yakınlardan en uzaklara kadar sömürmeye başladılar. Bu işi öyle bazılarımızın sandığı gibi, kibar tüccar pozlarıyla değil; bizzat silahları ve katilleriyle, gerektiğinde soykırımlar yaparak ve ülkeleri yakarak, yıkarak gerçekleştirdiler.

Zenginliğin tadını alan ve hesap sorulamayan suçlar işlemenin vahşi hazzını tadan batılılar, bir daha bu yoldan vazgeçmediler. Halen de vazgeçmiş değiller. Gerektiğinde fiziksel olarak işgal ederek, gerekmediğinde ise kontrol ettikleri yerli kuklalar eliyle, sömürmeye ve semirmeye devam ettiler.

Sömürü düzenlerinin devamı için her şeyi ve herkesi kullandılar. Toplumsal ayrılıkları, yaraları ve ızdırapları sömürmekten kaçınmadılar. Zaafları ve açıkları çok iyi kullandılar. İhtilaflardan kendileri lehine avantajlar ürettiler.

Yakaladıkları sineklerin kanatlarından yağ çıkartıp, ellerine ve yüzlerine sürdüler!

Sömürecekleri toplumların zayıf kalmasının direnci en aza indireceğini gördüler ve zayıflık için en kestirme yolun, en sağlam bünyelerin bile, belini büken iç hastalıklar olduğunu keşfettiler. Mikrop gibi adamlarını saldılar içlerini ülkelerin, bakteri gibi çoğaldı onlara hizmet etmekten onur(!) duyan ve onlara yaltaklanmayı şeref(!) zanneden tek hücreli, tek beyinli ve tek kalpli canlı türleri.

Sonra bir gün iç hastalıkların da bir yerden sonra bizi yıkmaya yetmediğini görünce, karşımıza kendi türümüzden toplumlar çıkartmayı düşündüler. Bize benzeyen, bizimle aynı şeyleri yiyip içen ve hatta bizimle aynı dine mensup olduğunu söyleyen devasa toplumlar türettiler ya da zaten hazırda türemiş olarak bulunan ama yol yordam bilmeyen sürüleri kontrolleri altına aldılar ve istikamet belirleyip sürdüler üstümüze.

Üstümüze her gelen bizden bir şeyler aldı, yensek de yenilsek de kurduğumuz temasla bize de bulaşanlar bulaştı ve kaptık batının iğrenç sömürge bakterisini. Çünkü artık aşıya dirençli, bizden birilerinin kanında gelmişti mikrop ve savunmasız yanlarımızdan yakaladılar bizi…

Yaralarımızı biliyorlar, acılarımızı da biliyorlar. Neremizden tutacaklarını çok iyi biliyorlar.
Biz ise onları ancak buradan tanıyabiliriz.

Karşılaştığımızda ilk akıllarına gelen şey yaralarımız ve eksik kalan, ezilen yanlarımız oluyor. Bize hitap ederken önce, en zayıf yanımıza bir dokunuyorlar. Fakirliğimizi, sahip olamadığımızı makamları ve sosyal durumumuzu çok iyi kullanıyorlar. Hele ırkımızdan dolayı oluşturulan bir mağduriyet girdabı varsa, onun içine çekmek için en çok onlar seviyor görünüyorlar bizi. En çok onlar düşünüyorlar bizi.

Böylelikle bizden birilerini veya bizden bazı toplumların yularlarını ellerine geçirmeleri pek kolay oluyor. Sonra vuruyorlar kamçıyı ve istedikleri yöne koşturuyorlar. Karşılarına çıkanların dinine, kimliğine ve kişiliğine bakmadan ve en ufak bir saygı da duymadan ezdiriyorlar.

Soyut bir masal anlatmıyorum aslında ama meramımın anlaşılması için sadece iki kelime eklemem yeterli olacak sanırım: Yemen ve Suriye.

Aramızda pek çok gönüllü elemanları dolaşıyor. Bizden elemanlar bunlar, en az bizim kadar bizdenler. Ama sözleri ve duyguları onlardan yana akıyor. Hatta onlara küfrederken bile onlardan yanalar. Sorsan en çok onlar düşman ve en çok onlar bağırıyor “Büyük Şeytan” diye, en çok onlar, hep en çok onlar…

Oysa önce yaramı gören bir bakış masum olmalıydı, en çok teselliye ihtiyaç duyduğumuz yeri sıvazlayan el dürüst olmalıydı. Bize hep böyle geldiği için yanıldık ve yanılmaya devam ediyoruz.
Biriyle karşılaştığımızda ilk olarak aklına; makamımız, malımız, sosyal statümüz ya da ırkımız geliyorsa o bizim dostumuz değildir. İlk aklına gelen şey, dinimiz ve ahlakımız değilse dinde kardeşimiz de değildir.

Muhatabımız elini elimize uzatırken dilini yaramıza uzatıyorsa büyük ihtimalle bir vampirdir ve açık yaramızdan kan içmek derdindedir. Dilini gönlümüze uzatırken elini yaramıza uzatıyorsa doktor olma ihtimali daha yüksektir.

Ne ki, iki yüzlü bir çağa denk geldik! İki yüzlü devletlere, iki yüzlü toplumlara ve insanlara her devirde rastlanıyordu da, bize denk gelen baya ağır geldi.

Allah sonumuzu hayreylesin.

17 Ekim 2019

Batı ile yüzleşmek



Hemen sözün başında batı derken neyi kast ettiğimi ifade edeyim ki, olası zanlar ve gereksiz tartışmaların hiç değilse bir kısmı bertaraf olsun.

Batı; güneşin battığı yönün adı olmakla birlikte, kadim insanlık yurdu olan Asya, Avrupa ve Afrika kıtalarının birleşme noktasının batısında kalan coğrafyanın, tarihi ve bugünü ile temsil ettiği zalim ve azgın bir fikrin, dünyaya hegemonya kurmak için ürettiği ve yürüttüğü, yaydığı ve desteklediği, şeytanın arkadaşlarının hamiliğini yaptığı, temelinde menfaat ve para bulunan bir emperyalist görüşün, duruşun ve savaşın adıdır.

Batı, derken bir ulusu, devleti ya da bölgeyi kast etmiyorum. Bir yönüyle yönlerden bir yönü de kast etmiyorum. Zira batılı kafanın Çin’de yani doğumuzun en doğusunda da tezahür etmesi mümkündür.
Batı; sömürgeci ve yüzsüz, azgın ve sınırsız, hep aç ve hırsız, duygusuz ve vicdansız, hem zalim hem arsız, bir batıl ideolojinin, bir şeytani planın, bir vahşi savaşın adıdır.

İşte bu batı ile bugünlerde yeniden ve apaçık bir daha yüzleşiyoruz.

Menfaat ve madde için her türlü ahlaki değeri yok sayabilen batı, şimdi bize bir kere daha aşağılık yüzünü gösteriyor.

Batı, Türkiye'ye paralı lejyonerleri ve kiralık askerleri uğruna ambargo uyguluyor. Bu onlar açısından anlaşılır bir durum, onca plan ve masrafın çöpe gitmesi azımsanmayacak bir kayıp ama biz de bunu unutmamalıyız; batı için kimin ne kadar haklı olduğunun değil, menfaatlerinin önemi vardır.

O yere göğe sığdıramadıkları; insan hakları, demokrasi ve hukukun üstünlüğü, teröre karşı savaş, askeri ve siyasi ittifaklar, savunma hakkı, güvenlik gibi kavramların -sadece ve yalnızca- onların hesaplarına ayarlı olduğunu unutmamalıyız.

Emperyalist devletler aralarında bir fark olmaksızın, dünyanın değişik yerlerinde katliamlar ve işgallerle savaş suçları işlediler ve işlemeye devam ediyorlar. Ne yazık ki mevcut dünya düzeninde onlara bunun hesabını sorabilecek kimse yok, utanmaları zaten yok.

Şu an batılıların Türkiye’ye gösterdiği canhıraş tepkinin -asla ve kesinlikle- hukuk ya da insan hakları gibi masalsı kaygılara dayanmadığı ve olayın sadece batılı emperyalist şeytanın, oyuncağının kırılması sonucu getirdiği cinnet olduğu ortada.

Abd, Rusya, İngiltere ve Fransa’nın başını çektikleri batılı bloğun; Kürtleri ve onların geleceğini düşündüğünü zanneden ahmaklar, bu devletlerin yakın ve uzak geçmişlerinde dünyanın değişik yerlerinde Kürtler kadar sevdikleri halklara neler yaptıklarına baksınlar, kafi.

Nihayetinde iş son noktaya gelip, bu coğrafyada Müslümanların kökünü kurutmak için üstümüze yürüdüklerinde, unutmamamız gereken gerçek; bin yıl önce Malazgirt’te Bizans ordusunu durduran Sultan Alparslan Muhammed’in Türklerin, Arapların ve Kürtlerin komutanı olduğudur.

Batının aramızdan kendine sadık müritler bulması da pek kolay oluyor. Hasan Sabbah müritlerine ne içiriyorsa aynısını içiriyorlar, onun sahte cennetinde ne varsa bunlara tattırıyorlar, devamında ver canını deseler verecek psikopat haşhaşi sürüsü peşlerine takılıyor.

Evet, neydi? Batı medeni, evet batı gelişmiş!

Hayır bin yıldır yerlerinde sayıyorlar, biz durduğumuz için onları ileride görüyoruz!

12 Ekim 2019

Ünlü uyumsuzluğu



Kelimelerimiz ünlü ve ünsüz harflerden oluşur ve biz uyumlusunu ya da uyumsuzunu düşünmeden kullanırız. Uyum da uyumsuzlukta dil bilimcilerin konusudur, bir de geçer not almak zorunda olan öğrencinin.

Toplumumuz da ünlü ya da ünsüz insanlardan oluşur ve biz yine uyumlusunu ya da uyumsuzunu düşünmeden, hayatımızın bir yerlerine dahil olmalarına izin veririz. Bir bakıma yine kullanırız onları, ya da kullanılırız onlar tarafından. Uyumları ya da uyumsuzlukları kimsenin konusu değildir; ne bilim ehli ne de öğrenci sınıfı ünlülerin bize ne kadar uyumlu olduğunu araştırmaz, düşünmez.

Biz onları şarkıcı artist falan zannediyoruz ama aslında onlar, emperyalistlerin bize ve köklerimize açtığı savaşın perde önündeki piyonlarıdırlar.

Elinde silah olan piyonlarla savaşıp, can verip can alırken; neslimizi, toplumsal ahlakımızı, kültürümüzü yok eden bu haşereleri alkışlayamayız.

Onların bize ve bize ait olan değerlere en ufak bir saygıları yoktur; dilleriyle edepsizlik, bedenleriyle hayasızlık yayıyorlar. Senaryoları, dizileri, filmleri, gösterileri, şarkıları sürekli mukaddesatımıza hakaret kusuyorlar.

Eğer bir büyük resim istiyorsak; şeytanın ve avanelerinin yeryüzünü ifsat etmek, nesli ve ekini yok etmek, adalet ve emniyeti çiğnemek için kullandıkları bütün piyonlara bakalım, göreceğimiz üç boyutlu, uzun metrajlı bir fitne ve fesat, merhametsiz şeytani bir düşmanlıktır.

Bu yüzden ünlüler bizim toplumumuza uyumsuz, küresel emperyalistlerin planlarına uyumludurlar.
Bu yüzden sahiplerinin bir başka alanda kullandıkları piyonlara laf edemezler, karşı çıkamazlar, ekmeğini yedikleri hatta kanını sömürdükleri, beynini çürüttükleri halklarının yanında duramazlar.

Onlar zaten bu sebeple ünlendirildiler, bu vazifeyi icra etmek için gülüyor, konuşuyor ve rol kesiyorlar. Sahi unuttuk mu; bu adamların yeteneği rol yapmak, sahte sözler ve sahte duygularla ekranlardan veya sahnelerden insanları kandırmak, aldatmak ve duygularını, paralarını, hayatlarını ve çocuklarını sömürmek.

Onlar medyanın yani medyumların insanların gözlerini boyamak için yaptıkları sihrin malzemeleridirler; insan olmaları, nefes alıp vermeleri, bir insan onuruna sahip oldukları anlamına gelmiyor maalesef.

Bu uyumsuzluğun bizim ellerimiz, gözlerimiz ve ceplerimizle besleniyor olması da bizim ayıbımız.

09 Ekim 2019

İslam barış dini midir?



İnsanoğlu diğer canlılardan farklı olarak iletişim için dilini kullanır, yani konuşarak anlaşır ve konuşmanın temeli kelimeler ve kavramlardır.

Kelimelerin anlamları konusunda anlaşma sağlayamayan birileriyle konuşamazsınız. Açlıktan ya da susuzluktan öldüğünüzü anlatmak için muhatabınızın açlık veya susuzluğun ne olduğu konusunda sizinle aynı şeyi anlıyor olması gerekir. Aksi halde diliniz bir işe yaramaz, ancak işaretlerle meramınızı anlatarak hayatta kalmayı deneyebilirsiniz.

Bu en temel ve basit kavramlarda bile böyleyken, din konusunda konuştuğumuzda da mutlaka ortak bir anlamı kabullenmiş olmamız gerekir ki birbirimizi doğru anlayabilelim.

Dinimiz İslam’dır, İslam dinimizin adıdır.

İslam dediğimizde hem tek tek bu dinin tüm içeriğini, hem de topyekun dinin emir, yasak ve tavsiyelerini kast etmiş oluruz.

Namaz İslam’dır, oruçta öyle, hac ve zekatta İslam’dır. Cihad İslam’dır ve aynı şekilde sulh yani barışta İslam’dır. Ancak İslam bunlardan sadece birisidir demek büyük bir yanlış olur. İslam sadece namaz, oruç, hac, zekat ya da cihaddan ibaret değildir zira.

Daha açık ve net haliyle; İslam barıştır ancak barıştan ibaret değildir İslam. Savaşta İslam’dandır ve İslam’ın farzlarındandır.

İslam barıştır evet ve bu anlamıyla İslam; Allah(cc) ile, Rasulü(sas) ile ve mü’minler ile barış içinde olmaktır önce. Allah(cc) ile arası iyi olmaktır, Peygamber(sas) ile arası iyi olmaktır ve diğer Müslümanlarla iyi geçinmektir İslam.

İslam; Allah(cc)’e teslim olmaktır.

Bunun yolu ise; Allah(cc)’in emir ve yasaklarına, Rasulullah(sas) sünnetine ve bu iki kaynağa doğru ve samimi bir şekilde tabi olan Müslümanların sözlerine uymak ve öncelikle onlarla barış içinde olmaktan geçer.

Elbette diğer insanlarla da durup dururken savaşmak gibi bir yol yoktur. Bunun için bazı sebepler gerekir ki, biz bunları da yine temel kaynaklarımızdan yani Kur’an ve sünnetten öğreniriz.

Zulme uğrayan ve Allah(cc)’in kendilerini hak olarak verdiği meselelerde engellenen Müslümanların savaşmasına kesin olarak izin verilmiş ve hatta emredilmiştir. Buna kendilerinin gücü yetmezse, diğer Müslümanların onları bu zulümden kurtarmak için savaşmaları boyunlarında ilahi bir borçtur.

Yine gerek Nebi(sas) ve gerekse O’nun seçkin ashabının yaptığı gibi; Allah(cc)’in dini ile insanlar arasında engel olanların ortadan kaldırılması için savaşılması ilahi bir emirdir ve bu Kur’an, sünnet ve bütün ümmetin alimlerinin icması ile sabit bir gerçekliktir.

Fitnelerin engellenmesi, yok edilmesi ve yeryüzünde barış ve huzurun egemen kılınması için savaşılması da yine aynı temellerle ve aynı şekilde emrolunduğumuz bir farzdır.

Bütün bunlar karşımızda dururken, İslam barış dinidir diye bir şekilde kendi siyasi hedeflerine yol aramanın samimiyetle alakası olmadığı açıktır. Peşlerinden gittikleri emperyal zalimlerin, kanlı ve iğrenç yollarına tek laf edemeyen, bırakın laf etmeyi onaylayan bu tiplerin isminin sonunda hoca gibi bir lakabının olması sözlerine herhangi bir değer katmaz.

İslam, tokat atana diğer yanağını dönmeyi değil, o bileği bükmeyi ve hatta gerekirse kırmayı ve bir daha İslam’a ve Müslümanlara tokat atamayacak hale getirmeyi emreder.

Tokat atana diğer yanağını çevirmek bir Hristiyan öğretisiydi, haçlı seferleriyle bin yıldır onlara fiske atmamış milyonlarca insanın canlarına sebep oldular. Yurtlarımızı yıktılar, yaktılar ve harap ettiler. Geçtikleri yerlerde taş üstünde taş, omuz üstünde baş bırakmadılar.

Müslümanlar bugün bırakın onlara saldırmayı, kendilerini ve topraklarını savunmaktan bile acizken, kimin barışçı kimin savaşçı olduğunu konuşmayalım.

Biz onlara diğer yanağımızı asla dönmedik, dönemezdik te. Tarih boyunca savaştık, yendik ya da yenildik ama zillete düşüp, onlara boyun eğip, sonra da barışçıyız demedik. Gerektiğinde Müslüman beldelerini korumak için kandan dereler akıttık, bedenlerimizden tepeler kurduk ama yılmadık ve yok olmadık.

Dünyanın kanunu böyle; bu günler aramızda dönüp duracak, bir gün onlar ertesi gün biz galip geleceğiz ve bu kıyamete kadar devam edecek.

Tarih; bizim yaptıklarımızla onların yıktıklarının hikayesini yazmaya devam edecek!


Hariçten gazel okumak; Suriye ve Filistin

  Hızlı zamanlarda yaşıyoruz. Günlük hatta saatlik değişimler, olaylar ve bilgiler su gibi hatta esen bir yel gibi akıp duruyor. Bu haber ve...