30 Ekim 2020

Batının özgürlük anlayışını reddediyoruz!

 


Sözün başında hemen belirteyim; batı diye kullanacağım terkip, batılın hak karşısında konumlanan bütün varlığının ifadesidir. Coğrafi bir yöne değil; siyasi ve sosyal bir duruşa, bir saldırıya temsildir. Varlığını hakka saldırmakta bulan, hayatta kalmak için masumların kanıyla beslenen, tek dişi kalmış bir canavardan bahsediyorum.

İşte bu batıda, değer ve içeriği kendilerinden menkul birtakım özgürlük anlayışları ile başımız fena halde dertte. Batılı kafaya göre; bizim mukaddesatımızla alay etmek, aşağılamak ve hakaret etmek gibi söz ya da fiiller, onlara göre bırakın kusur olmayı, marifet bilinecek bir durumdur.

Onların dünyasında sıradanlaşan ama aslında iki yüzlülüğün, sömürgeciliğin ve faşistliğin temellerini oluşturan birkaç gerçeği hatırımızda tutmakta fayda var.

“Modern” dünyanın bazı basit gerçekleri:

- İnsan hakları, “daha fazla insan olan” batılılar için geçerlidir.

Afrika’da ya da başka bir fakir ülkede savaşlar bir yana; satılan ürünler, verilen ilaçlar, desteklenen diktatör idareciler eliyle, o insanların ezilmesi, öldürülmesi, aç bırakılması ve hatta soykırıma tabi tutulması, bir sorun teşkil etmez!

- İnanç özgürlüğü batının hoşuna giden, “İslam dışındaki” dinler için geçerlidir.

İneklere ve farelere tapanlar, kraliçenin valisine itiraz etmedikleri sürece sorun teşkil etmezler. Yahudi ya da Hristiyan olmak da batılı ateistlerin, din düşmanlarının gözünde sıkıntı değildir. Ancak sadece bir Allah(cc)’a kulluktan bahseden, yeryüzünde farklı ilahlar olmasını kabul etmeyen, insanların kullara kul olmasına karşı çıkan, adalet ve merhamete dayalı bir toplum oluşturmak gibi -bırakın planları-, hayalleri bile olan Müslümanların dinlerini anlatma, ilan etme, hakikatlerini dillendirme hakları yoktur!

- Batının gözünde makbul ve kullanışlı bir devlet değilseniz, her konuda haksızsınızdır.

Batı sizin devlet idare sisteminizle ilgilenmez. Halkınıza nasıl bir hayat yaşattığınıza bakmaz. Öldürdüklerinizle ya da süründürdüklerinizle alakası yoktur. Sadece onların dünya hegemonyasına uyumunuz önemlidir. Onların kurguladığı düzene uyan kimse ile sorunları olmaz. Onların düzenlerine karşı çıkmak, planlarına itiraz etmek, daha da ileri giderek; bazı yollarda onların istemediği adımlar atmak; lanetlenmek, dışlanmak ve tabii ki saldırılmak için uygun hedef haline gelmenize yeter. Batıdan daha fazla, -onların dediği anlamda- demokrat olsanız da, laik yaşasanız da fark etmez. Onların çıkarlarına aykırı iseniz, kötüsünüzdür.

Ve fakat biz; batının dayattığı ve neticede bizim kutsallarımıza hakarete varan özgürlük anlayışını kabul etmek zorunda değiliz, reddediyoruz. Daha ötesi var mı? Böyle bir özgürlük olabileceğine kim karar veriyor? Biz kabul etmiyoruz. Mukaddesatımıza saldırılmasını özgürlük olarak görmüyoruz. Kimsenin mukaddesatına da saldırmıyoruz. Karşılığında asgari saygı beklemek bizim en tabii hakkımız, elbette!

Salyalar akıtarak batıya kuyruk sallayan liberallerin yaydıkları iğrenç kokudan da tiksiniyoruz. Batının dümen suyunda kayık yarıştırmaktan başka bir marifetleri olmayan bu zavallılar, sadece batının pis nehrinin akışına katkı sağlıyorlar. Asla kayıkçılıktan kurtulamayacaklar. Yükselebilecekleri en yüksek makam; batının teknelerinde miçoluk ya da kürekçilik olarak kalacak.

Batılı bir lider, insan onurundan ve evrensel değerlerden bahsediyorsa, kastı; onlara ve yaptıklarına karşı çıkılmaması, İslam’a ve Müslümanlara saldırı ve hakaret özgürlüklerine(!) dokunulmamasıdır, yani batının saldırma ve hakaret etme ayrıcalığıdır. Asla dürüst değillerdir ve olamazlar.

Batı bugün batılın temsilcisidir ve fakat neticeyi biliyoruz: “Hak gelecek ve batıl zail olacak”.

 

25 Ekim 2020

Kaldırımlarına şiir yazılası bir şehir olmak

Şehirlerin, geçmişten gelen ve mevcut gelişmişlikle yoğrulmuş bir kültür yapısı olur ve bu; sadece insanların davranışlarında ya da yaşantılarında değil, şehrin alt ve üst yapısında da gözle görülür.

Mesela Kudüs’e gidenler, eski şehrin sokaklarında dolaşırken, bir Osmanlı şehrinde olduklarını “tırnaklarından tepelerine” kadar hissederler. Ayaklarının altındaki taşlar tarihi fısıldar, üstlerindeki kemerler medeniyet hikayeleri anlatırlar. Sokakların köşelerinde öyle alelade dönüşler değil; tarihin şehir ve medeniyet kurgusunda çıkmış, sanat eseri köşeler dönerler.

Gaziantep’in herhalde en sık rastlanan, en çok düzenlenen ama en az yakışan belediyecilik hizmeti; orta refüjlerdir. Aslında kaldırımlarla orta refüjlerin arasında bir tür yarış hatta düşmanlık varmış gibi bir manzara ile karşılaşmak, şehrimizin hemen her yerinde mümkündür.

Gaziantep’in kaldırımları hakkında şiir yazmak mümkün olsaydı, herhalde sokaklarda evsiz kalmış insanların dramlarını anlatan bir edebi eser gibi bir ağıt ortaya çıkabilirdi.

Bu kaldırımlarla uyumsuz orta refüj hatta caddelerin iki yakasını birleştiremeyen kaldırım anlayışının, Gaziantep’in tarihiyle ve mevcut gelişmişliğiyle uzaktan yakından bir ilgisi olmadığını anlamak için yine belediyelerimizin, gerçekten özenle düzenlediği bazı eski mahallelerin durumunu görmek bile yeterli olacaktır.

Şu an biraz bozulmuş olsa da; Bey Mahallesi kaldırım ve orta refüjleri ile bugünden derin geçmişe gerçek bir yol açan, kullanışlı ve estetik, bu şehre ve olması gerekirken olamayan dokusuna pek bir yakışıyor.

Yine aynı şekilde; Şehreküstü’nde sokak sokak yapılan restorasyonlar ve Şıh Meydanı çalışmaları sonrasında ortaya; tarihin bir devrinden fırlamış ve bugüne konmuş, müstesna mekanlara ve sokaklara sahip, yine gerçekten bu şehre ve geçmişine, ayrıca bugünkü iddialı duruşuna yakışır bir semt ortaya çıkmıştır.

Bu iki mahallenin bir ruhu, bir estetiği ve gerçek bir şehir görüntüsü olduğunda, kimsenin bir şüphesi yoktur. Gaziantep’in keşmekeşinden yorulan birileri için, bir nevi kaçamak alanlarına dönüşen, taşların insanlarla konuştuğu bu güzelliklerin, şehrin merkezinde durup, bütün bir şehre bir karakter verecek yol ve kaldırım çalışmalarına örneklik etmiyor oluşuna şaşırmamak elde değil.

Demek ki belediyelerimiz, kibar ve güzel kaldırımlar yapabiliyor, ruhu olan ve adeta konuşan sokaklar inşa edebiliyor, hatta tarihi ihya edebiliyorlarmış!

O halde, şehrimizin devasa caddelerindeki anlamsız zıtlıklar, birbirine benzemeyen kaldırımlar, çarpık orta refüjler neyin nesidir?

İki merkez ilçe ve bir büyükşehir, ortak bir şehir karakteri oluşturamıyorlarsa, hangi konuda birlikte iyi çalışıyorlar, merak etmemek elde değil.

Neden ana caddeler, sıradan ve hatta vasatın altında bir görüntü veriyor?

Bakınız, kaldırım yapılmıyor demiyorum, kaldırımlar neden estetik ve düzenli değil, neden zamanında ve yerinde tamiratlarla korunmuyor diyorum.

Sahi neydi belediyeciliğin biz sıradan insanların gözündeki anlamı: Yollar ve kaldırımlar değil mi?

Bu şehrin terk edilmiş sokaklar ya da kaldırımlar gibi görüntülere tahammülü yoktur. Canı isteyenin istediği yerden bozduğu ve ne hesabının sorulduğu ne de tamirinin yaptırıldığı ya da en azından masrafının bile alınmadığı bir düzenin vatandaşı memnun etmesini herhalde beklemiyor kimse.

Belediyelerimizin halkımıza, kaldırım ve orta refüjlerin kamu malı olduğu ve sadece özel izinlerle kazı ve sökme yapılabileceğini, önce kendisi kurumlar bazında uygulayarak öğretmesi gerekiyor.

Kaldırım ve orta refüjlerin, çok sık kontrol edilmeleri ve yeşil alan iseler bakımlarının yapılması, taşla kaplı iseler tamiratlarının yapılması elzemdir.

Kaldırımı olmayan bir caddenin olamayacağını, olmaması gerektiğini önce belediyelerimizin idrak etmesi gerekiyor. Kaldırımların yürünemeyecek kadar bozuk olamayacağına önce belediyelerimizin yetkililerinin inanması gerekiyor.

Her iş gibi, kaldırımların da bir standardının olması gerektiğini, belediyelerimizin uygulamalı olarak bize göstermesi ve ispatlaması gerekiyor.

İlçe ve büyükşehir belediye sınırlarının kesiştiği kaldırımların nereleri olduğunu bizim sıradan vatandaşlar olarak anlayamamamız gerekiyor! Birinin yaptığıyla diğerinin, elma ve armut gibi farklı ve uyumsuz olmaması gerekiyor.

Gaziantep’in, kültür ve tarih geçmişine, bugünkü vizyon ve hedeflerine uygun, modern ve gelişmiş, gerçek medeni bir şehir görümüne ulaşması için; kaldırımlarının ve orta refüjlerinin mutlaka bu misyon ve vizyona uygun olarak inşa edilmesi, tamir edilmesi ve elden geçirilmesi gerekiyor.

Kaldırımlarına şiir yazılası bir şehir olmanın yolu, insanların ayağına taş değmeden dolaşabildiği bir güzelliği gerçekleştirebilmekten geçiyor. Sonra zaten, ayağına taş değirmeyenlere yapılacak dualar tahmin edilebilir.

22 Ekim 2020

Vicdansız dindarlar!

 


Hayatın en geçer akçesi, herhalde tartışmasız olarak; vicdanlı olmaktır. İnsanlar arasında, itibar ve karakter göstergesi, aile ya da yakınlar içinde mevcudiyetin ayrılmaz parçası gibi, dilimizde dolaşan bir temel erdem noktası olarak vicdan.

Vicdanın, insanın yaratılışında verilen bir his mi yoksa kontrol edilerek geliştirilen bir davranış şekli mi olduğu tartışılabilir. Bazılarımız, yufka yüreklidir mesela, onlara birilerine acıması ve yardım etmesi için laf etmeye bile gerek duymayız. Bırakın uyarılmayı, bizim bildiğimiz ve inandığımız manada, ahirete inanmasa da, vicdanlı insanlar vardır.

Yani fıtrattan kaynaklanan diğer hisler gibi, insanın ruhunun taşıdığı, makbul bir erdem, güzel bir histir vicdan.

Bazılarımız acımasız olur; ne ailesine ne çevresine yumuşaklık göstermez, darda kalana el uzatmaz, düşene destek olmaz. Bu insan tiplerinin, temel manada Müslüman olduğunu bilsek ve kendisi de ikrar dahi etse, onda bir eksiklik olduğunu hissederiz.

İnsanlar sayıları kadar farklı karakterlere sahip olabilirler. Hepimizin aynı olması gerekmiyor. Parmak izlerimiz gibi, her birimizin kalbinin ve ruhunun da izleri vardır. Benzeyenlerimiz olur, uyumlu olanlarımız çıkar ama herkes tek başına ve özel bir insandır.

İslam, insanların kendi kontrollerinde olan tüm hareketlerini düzenlemelerini ister. İçinde en ufak bir vicdan taşımasa da, her iman eden mutlaka zekat verecek, hayır ve iyilikler yapacaktır. En acımasız olanımız bile, haksız yere bir canlıyı incitmeyecek, birilerinin hukukunu çiğnememek için, en hassas insan o olacaktır. Aksi düşünülemez.

Ahirete iman eden her bir ferdin, kaçınılmaz bir hesaptan endişesi olur ve orada kendisini zora sokacak, hesabını vermeden ayağının kıpırdayamayacağı işlerden uzak kalmaya çalışır.

Kimine, aman karıncayı ezme dersin; kimisi, karıncayı ezmemek için başı yerde yürür.

Kimine, sadaka ver, zekat ver demek zorunda kalırsın; kimisi, elindekini dağıtır, yetmez başkalarının ellerindekini de dağıtır, yetmez dağıtmak daha fazlasını için çırpınır durur.

Kimileri, önünü ardını, muhatabını mağdurunu düşünmeden, züccaciye dükkanına girmiş bir fil gibi yaşar; kimisi, bir kulun hakkına girmemek için kılı kırk yarar.

Ancak unutulmaması gereken temel husus; İslam’ın temelleri güzel ahlak üzerine kurulu olduğudur. Ahlaksız birinden iyi bir Müslüman olmayacağı herhalde tartışılmayacak kadar net bir durumdur. Yine aynı İslam’ın temel terimlerinden biri de merhamet ve adalettir. Merhametsiz ve adaletsiz birinden iyi bir Müslüman olmayacağını anlamak için çok şey bilmeye gerek yoktur.

Vidan ise, adaletli ve merhametli olmanın kalpte bulunan yansımasının adıdır.

Adaletsiz bir zorbanın vicdanlı olması beklenmeyeceği gibi, merhametten nasibi olmayanlar da aynı zamanda vicdansız olurlar.

Dindarların vicdanlı olması ise, dindarlıklarıyla doğru orantılıdır. Bir insan hem dindar hem vicdansız olamaz. Ya ikisinden biri yoktur ya da her ikisi. Belki de bizim bakışımız yanlıştır.

Dindarlıkla vicdan arasında bir bağ olduğu muhakkak; zalim ve gaddar bir adam iman edince davranışlarını İslam’a teslim eder ve vicdan dediğimiz şey gelişir ve görünür. Munis biri İslam olunca duygusu aynı şekilde İslam’a teslim olur ve gerekirse kurban keser hatta savaşa girer. Bu onun vicdansız olduğu anlamına gelmez. Zira adaleti ve merhameti tesis etmek için bazen kurban kesmek gerekir, bazen savaş vermek.

Kısaca; İslam’ın istediği Müslümanın, duygu ve fiil dünyası zaten İslam ahlakıyla şekillenir ve bunun dışında ve üstünde bir vicdan mefhumu ve uygulaması zaten yoktur. Müslümanın vicdanı İslam’ın adalet ve merhamet ekseninde durur ve İslam’ın adalet ve merhamet anlayışından daha öte ve üstün bir vicdan olamaz.

Bu hem ibadetler hem de muamelatlar açısından, İslam’ın hiçbir emri ya da yasağı vicdana ters düşmez, aksine vicdan ve fıtratın gereğinin yerine getirilmesini ister. İslam’ın emir ya da yasaklarıyla vicdanı çelişenlerin, önce kendilerini sonra da İslam anlayışlarını bir gözden geçirmeleri gerekir. Bir yerde bir hata yapılıyordur.

Vicdansız bir dindarla karşılaştığımızda, ya onun dindarlığının yanlış olduğunu ya da bizim bakışınızda bir sorun olduğunu düşünmemiz gerekir.

Ömer bin Hattab’a (r.a.) ait olduğu rivayet edilen şu söz, insanları değerlendirme konusunda bize bir yol açacaktır:

“Kişinin namazına, orucuna bakmayın; konuştuğunda doğruluğuna, kendisine bir şey emanet edildiğinde güvenilirliğine, dünya kendisine güldüğünde takvasına bakın.”

Münafıklar da namaz kılar veya oruç tuttuğunu söyleyebilir; ancak Mü’min bir adam yalan söyleyemez! Emanete ihanet eden ve insanların kınaması veya alayı nedeniyle dininden ve ibadetlerinden uzaklaşan birinin dindarlığı yarımdır.

Sonra çıkıp, dindarlar vicdansız dersek; hem din hem de vicdan bizden davacı olur.

18 Ekim 2020

Gaziantep’in rögar kapaklarıyla imtihanı

Dev bir orkestra yönetirsiniz, muhteşem bir şefsinizdir. Dinleyenleri alıp götürdüğünüz yerden kimse gelmek istemez. Derken, aradan bir zurnacı, nefesinin yettiği kadar ve olabildiğince yersiz ve gereksiz bir gürültü çıkarır! Eyvah, bütün havanız bitti. Şefliğiniz yerlere düştü. Seyirciler alkış yerine yuh çekmeye başladı.

Belediyecilik biraz böyledir. Her şeyi çok güzel planlamış, en güvendiğiniz firmalar ihaleleri almış hatta işi firmalara bırakmayıp kendi imkan ve elemanlarınızla yapıyor olabilirsiniz. Ancak bir yerde bir “zurnacı” bütün planı ve hedefi göz ardı edecek, gölgeleyecek bir hata yapıverdiğinde, zaten vefasız olan “seyirci” size yuh çekmeye başlayacaktır. Zurnacıyı kimse tanımıyor çünkü.

Şehrinizin bütün caddelerinin asfaltlarını yenileyebilirsiniz. Kilometrelerce uzanan ve gerçekten şehre can damarı olan yollar açıp mis gibi asfaltlar dökebilirsiniz. Ancak bir zurnacı yine çıkmış ve o güzelim caddenin bir yerinde bir rögar kapağını, asfaltla aynı seviyede yapmayı becerememiştir.

Yaptığınız caddeyi kullanan ve tam da size övgüler dizen vatandaş, aniden bir çukura düştüğü ya da bir taşa çarptığı hissiyle sarsılan aracının içinde neler düşünecektir tahmin etmek zor değil.

Biz vatandaşlar, olayın arkasındaki bürokrasiyi bilmeyiz, bilmek zorunda da değiliz. Bizim yaptığınız o caddeye vereceğimiz puanı, o rögar kabağı belirleyebilir. “Kocaman cadde yapmışlar ama bir kapağın seviyesini tutturamamışlar” der ve geçeriz.

Aynı durumla, o uzun ve ince kaldırımlarda da sık sık karşılaşırız. Engelli ya da engelsiz kimsenin hesap etmediği, çukurlar ya da çıkıntılar, kaldırımda normal yürümek için artık bir maharet gerektiren noktaya doğru gidiyor.

O rögar kapaklarını kimin yapamadığıyla ilgilenemeyiz. Tıpkı güzel yaptığınız bir şeyde, aracı firmalara ya da elemanlara değil, bizzat kuruma ve başkanına teşekkür ettiğimiz gibi; hatalarınızda da başkanı ve kurumu mesul tutarız. Biz halkız, her şeyin yolunu yordamını bilseydik aramızda bir fark kalmaz ve size yetkili, bize yetkisiz denmezdi.

Ha sonra, rögar kapaklarının sorun olduğunu fark eder ve büyük ihtimalle bir tamir ihalesi açarsınız. Bir firma alır. Bütün kapakları elden geçirir. Zannedersiniz ki sorun çözüldü. Heyhat! Tamirden geçen kapaklar en fazla 6 ay içinde yanlardan patlamaya ya da çökmeye başlar. Çünkü yama malzemesi genellikle ya uyumsuzdur ya da kalitesiz. Hepsi mükemmel olsa bile, eski ile yeni zemin kaynamaz ve patlar. Her şey güzel yapılsa bile, alt dolgu gevşemiştir, illaki kısa zamanda çöker.

Olması gereken; bütün rögar kapaklarının, adını sizin çok iyi bildiğiniz ama bizim vatandaş olarak sadece “asfaltla aynı seviyede olması” olarak isimlendirdiğimiz şekilde yapılmasından ibarettir. Orijinal olarak yani, daha asfalt dökülmeden, rögar kapaklarının o caddenin asfaltlı halinin yüksekliğinde yapılmış olması, çok büyük bir marifet mi gerektiriyor gerçekten?

Bunu beceremeyen bir organizasyonun neyi daha güzel yapabileceği hakkında ciddi kuşkular oluşması normal değil mi?

Belediyeciliğin ana tarifi nedir diye sorsak; en cahilinden en bilgilisine, bütün halkın ilk söyleyeceği şey, şehrin sokak ve caddelerinin yapılması, düzenlenmesi olacaktır. Çünkü herkesin mutlaka ama mutlaka, hem de hemen her gün kullandığı tek hizmet yoldur.

Bir belediyede işlerin nasıl yürüdüğünü, kamu kurumları denetliyor olabilir. Ancak vatandaşın denetlemesi böyle basit temel konular üzerinden olur. Yağ gibi asfaltla aracıyla kayar gibi giden sıradan biri olarak çukura düşmekten ya da tümseğe çarpmaktan hazzetmeyiz. Bu kadar basit.

Bir metropol şehir yönetiyorsanız, ona göre profesyonel ekiplerle çalışır ve işin sonucunda, “eskiden bu da yoktu, en azından bu var” dedirtmeyi marifet kabul edemezsiniz. Bundan 40 sene öncesini bilenler, rögar kapaklarının estetiğine bakmıyor olabilir. Kaldırımlardaki tümsek ya da çukurlar onlara çerez gibi geliyor da olabilir.

Ancak bu şehirde, hayata gözlerini modern ve düzenli caddeleri ve sokakları olan bir şehirde açmak isteyen yeni bir nesil var ve onlar eskiden çekilenleri bilmedikleri gibi, bilmekte istemeyebilirler.

Artık olmayan hizmetleri getirmiş olmak değil, hizmetlerin estetik ve en az kusurla sunulmasına ihtiyaç var. Çok sokak asfaltlamak değil, asfaltlanan sokakta ya da caddede; kaldırımların ve rögar kapaklarının, bir uyum ve ne göze ne de ayağa ters gelmeyen bir intizam içinde bulunması asıl beğeni toplayacak iştir.

Kaldırımlar konusunu haftaya ele almak üzere bir kenara bırakıp, yol aldığımız caddede çukura düşmemek ya da tümseğe çarpmamak için dikkat kesilmeye devam edelim. Bazen de ani manevralarla o rögar kapaklarından kaçalım derken kaza yapabiliyoruz, Allah muhafaza. Tabi sorumluluk sahiplerinin bundan haberi olmuyor.

Kusursuz olmanızı değil, kusurun kural gibi hep tekrar etmemesini bekliyoruz.

15 Ekim 2020

Yolcu yolunda gerek; buyurun!

 


Bazılarımızın üstünde hep gitmeye hazır bir yolcu hali vardır. Bir ayağı eşikte, gözleri kapıda, kulakları haberde; gitmek için hazırdır kimilerimiz.

Yolculuğa karar verenin hazırlık yapmasından daha normal ne olabilir ki? İşe gitmek için hazırlanmak gibi, yemek için sofraya oturmak gibi, çayını içmek için karıştırmak gibidir bu biraz. Bir hareketin, bir devamlığın, bir duramamanın, mecburi bir gidişin ayak üstü nefeslenişidir belki de bu…

Sorun onlarda değil aslında, asıl sıkıntı; gitmeyi hiç düşünmüyorken, hiçbir hazırlık yapmamışken, apansız kapıya dayanan bir kolluk kuvveti zorlamasıyla gider gibi, gözü ve gönlü ardında kalarak, eli boş ve güçsüz, üstü başı alelade ve düzensiz, saçları bile taranmadan yolu revan olanlardadır.

Hazırlıksız yakalanmak, bir deyimdir ve her zaman geçerli olduğu tek an; ölümdür.

Suçlular ve günahkarlar hazırlıksız yakalanmaz, bilirler elbet bir gün başlarına gelecek olanın geleceğini. Masumlar için kapının beklenmedik bir vakitte çalınması ve beklenmedik bir zanla oradan oraya gitmek zorunda kalmak, gerçekten beklenmedik bir gelişmedir.

Ahirete iman edenlerle iman etmeyenlerin, ahiret konusundaki tek ortak yanı; ikisinin de beklenmedik bir anda bu yola çıkmasıdır belki de. İnkar edenlerin bütün umutlarının söndüğü o an, iman edenlerin bütün umutlarının gerçekleştiği andır.

Hazırlıksız ve habersiz, hatta yolu ve yolculuğu, dahası menzili bile inkar edenlerin, yola çıkmak zorunda kaldıkları andaki halleriyle; bilerek ve isteyerek, bekleyerek ve özleyerek, hazırlanarak ve toparlanarak, yine de apansız çıktıkları yola çıkma anının birbirine benzememesi gerekir.

Birinin düğüne diğerinin cenazeye gidiş, birinin kurtuluşa diğerinin felakete uğramasındaki benzeyiş, birinin yüz aydınlığı diğerinin karanlığı olan kapıdan geçiş, birinin said diğerinin şaki yazgısının büyük harfler ve parlak ışıklar altında, gözden kaçmayan bir tabela gibi dikiliş anı…

Yol hayattır, hayat yol; insan yolcudur, yolcu insan.

Geriye kalanın hepsi, o yolun aksesuarları, süsleri ya da engelleridir. Geriye kalanın hepsi, insanın yoldaşıdır; yol değil, yolcu değil…

Dünya, yol ya da yolcu değildir;

yolda bir durak,

bir nefeslik bir oturak,

bir kavgada sığınak,

bir hengamede barınaktır.

Bir savaşta şehadet,

bir sabırda metanet,

bir barışta mühlet,

bir hikayede ibret,

bir açlıkta nimet,

bir acıda mihnet,

bir zulümde cinnet,

bir tebessümde saadet,

bir işgalde zillet,

bir işte ücret yeridir dünya…

Bir hayatta yaşamak ve ecelde ölmek yeridir dünya.

Yürümek ya da sürünmek, koşmak ya da uçmak bir gidiş şeklidir. Oturmak ise sabır değil, duruştur. Duruş dediysem; bir anlam ve eylemin, bir fikir ya da aksiyonun duruşu değil, öylesine kelimenin basit ve temel anlamıyla, kuru kuruya ve boşu boşuna bir durmak işte.

Hiç değilse kalbinde ve beyninde yolda olmalıdır insan, gitmelidir. Yoksa yolcu sayılmaz. Niyetlenmelidir, hazırlanmalıdır. Yola çıkmayı istemelidir. Hedefe kavuşmayı arzulamalıdır insan.

Hem insan dediğimizi insan yapan şey; ayrıldığına, özlediğine, ait olduğu yere, geldiği mekana, aslına dönme hissidir belki de.

Hepimizin genlerinde, Adem(a) babamızdan kalan bir anavatan hasreti vardır. Vatan hainliğine kimse normal bakmaz, vatanına dönmeyi istemeyene şaşılır, aleyhinde olana kızılır, babasının mirasına sahip çıkmayana ya da boş yere heba edene aptal denir hatta.

 

11 Ekim 2020

Yaya öncelikli trafik ve belediyelerimiz

Büyük şehirlerin yaşanabilir kalmasında, herhalde en az trafik düzeni kadar önemli bir konu da trafiğin yaya öncelikli bir temele dayanıyor olmasıdır.

Yaya öncelikle trafik demek sürücülerin ikinci sınıf insan kategorisine alınması gibi saçma bir anlama gelmiyor. Zira kimse bu şehirdeki tüm faaliyetlerini bir aracın içinden yürütmüyor. İllaki, bir yerde ve zamanda mutlaka o araçtan çıkıp, kaldırımları ve caddeleri adımlıyoruz hepimiz.

Gerek resmi ve uyulması zaruri kurallar, gerekse yazılı olmasa da insani erdemler nedeniyle; herhangi bir sebeple trafik akışına karışan yayaların yaşam hakkına saygı gösterilmesinden daha doğal bir şey olamaz. Kurallara aykırı bir yerde kaldırımdan indiği için, birine aracıyla çarpma hakkına hiçbir şoför sahip değildir ve olamaz.

Ancak, bu hayatı önceleyen durumdan, bir istismar alanı açarak, kafasına göre her yayanın trafiğe istediği noktadan dalması da kabul edilemez.

Normal bir trafik düzeni sağlanan şehirlerde, yaya ya da sürücü herkes tabi olduğu kuralı bilir ve ona göre hareket eder. Bu da sorunları en aza indirmenin tek yoludur.

Bu noktada; belediyelerimizin standart trafik düzenini denetleyen polislere ve normal akışa uyan, kurallara göre hareket eden vatandaşlara yardımcı olacak önlemler alması, şehir düzeni ve medeniyetinin en kolay görüldüğü yer olan trafiğin akışına katkıda bulunması kaçınılmazdır.

Biz normal vatandaşlar, kimin nerede ve ne kadar yetkili olduğunu bilmeyiz, bilmek zorunda da değiliz. Biz bize sunulan ve öğretilen, dahası denetlenen kurallara uymakla yükümlüyüz. Uymazsak ceza göreceğimizi bilerek hareket ederiz.

Belediyelerimizin herhangi bir yeni semtte yol açtıktan sonra yaptıkları ilk işin kaldırım yapmak değil, asfalt dökmek olması, bakış açılarını ele veren net bir durumdur. Araçlar rahat geçsin, yayalar ne yaparsa yapsın demenin en kibar yolu budur herhalde. Yayaların aynı güzergahtan geçerken, asfalt dururken toprak kaplı kaldırımlardan yürümeyeceğini ve asfaltta yürüyen yayaların, trafiğin akışına engel olmak bir yana, kendi hayatlarını tehlikeye atmalarını belediyelerimizin düşünememesi gerçekten oldukça ilginç bir yaklaşımdır.

Henüz yeni gelişen bir semtte önce asfaltla işe başlayan belediyelerimiz, binalar inşa edildikçe ortaya çıkan, sanki önceden hiç bilmiyorlarmış gibi asfalt döktükleri sokak ve caddeleri bu defa asfaltı keserek kaldırımla donatırlar. Çöpe atılan asfaltın maliyeti bir yana, (bu maliyete bir yana diyecek kadar zengin bir ülke olmadığımız gerçeğine rağmen) çoğunlukla eğri büğrü kesilen asfalta uymayan yamuk kaldırımlarla yol arasında kalan açıklıklar tamir edilseler de, birkaç yıl içinde mutlaka oralardan sökülmeye başlayan asfalt yeniden tamire ihtiyaç duyacaktır.

Belediyelerimiz bilmem kaç yıldır, bilmem kaç kere, aynı hatayı sürekli tekrar ederek, yol yapmayı öğrenecekler belki ama umarım heba ettikleri milli servetin hesabını kolay verirler.

Oysa işin çok basit bir yolu var:

Sayın belediye yetkililerimiz!

Önce kaldırım yapacaksınız!

Sonra o kaldırım taşlarının arasına asfalt dökecek ve sabitleyeceksiniz!

Bitti, sadece bu kadar.

O asfalt yanlarda açıklıklar ve yamukluklar olmadığı için gerçek ömrünü tamamlayana kadar sağlam kalacak, vatandaş olarak biz daha memnun olacağız, sizse bundan politik olarak faydalanmanın yanında, vicdanen de rahat edeceksiniz.

Kaldırım yapmaya öncelik vermeyince, bize de, yaya öncelikli trafik anlayışından uzak olduğunuzu düşünme hakkı doğuyor.

Kaldırımların halini anlatmaya gerek bile yok!

Rastgele dikilmiş elektrik direkleri ve ağaçlar, rastgele yerleştirilmiş ve her kazanın istediği yere koyabildiği rögar kapaklarıyla düzeni bozulan, bırakın engellileri normal yayaları bile zorlayan bir yığın düzensizlik… Kaldırım konusunu müstakil bir yazıda ele almak üzere burada bırakayım.

Yaya öncelikli trafik dediğimizde, akla ilk gelen ve son yıllarda denetlemeler nedeniyle uygulanması biraz yaygınlaşsa da, Gaziantep genelinde maalesef pek umursanmayan, yaya geçitlerinde yayalara öncelik tanınması kuralı anlaşılıyor.

Belediyelerimiz, bu gibi noktaların her birine özel dikkatle yaklaşıp, gerekli düzeni sağlamakla yükümlüler. Kaldırımların yapısından, yaya geçidi çizgilerine kadar tamamı belediyelerin görevi olduğu halde, pek çok yaya geçidinin yerini bulmak baya zor bir maceraya dönüşüyor. Yayaların bulamadığı çizgileri araç içindeki sürücülerin görme ihtimali de azalıyor. Ki maalesef sürücülerimiz tabelalara göre hareket etmeyi bilmiyorlar.

Bu basit gerçekle yaşıyoruz: Evet, sürücüler tabela okumayı ve ona göre hızını ayarlamayı bilmiyor ya da bilmek istemiyorlar.

Şehrin birçok noktasında, örneğin Özdemirbey Caddesi gibi dik inişler olan yerlerde, yaya geçitleri açılması, ne yayalara ne de sürücülere hizmet etmiyor. Zaten silik çizgileri görmeyen sürücüler normal hızla yollarına devam ederken, onları takip edenler de yaya geçidi ihtimalini göz önüne almadıklarından aynı hızla peşlerinden gidiyorlar. Bir yayanın orada geçide adım atması, ya yayanın felaketine ya da sürücülerin zincirleme kazalarına neden olabilecek kadar tehlikeli bir durumu ortaya çıkarabilir.

Bu şu anlama geliyor:

Her yere rastgele yaya geçidi açmak ve en fazla birkaç haftada silinecek çizgiler çekmekle, yaya öncelikle trafiğe hizmet edilmiş olmuyor. Aksine her türlü kazaya yol açacak bir nevi tuzak gibi tehlikeli bir durum ortaya çıkıyor.

Öylesi yoğun trafikli caddelere dik yokuşun ortasına, yaya geçidi değil üst geçit yapılması gerekir ve orta refüjün de, yayalar tarafından kullanılmasını önlemek için engeller inşa edilmesi maalesef bir gereklilik olarak karşımıza çıkar.

Maalesef diyorum çünkü Gaziantep’te belediyemiz, bazı kavşaklarda yayaları demir parmaklıklarla engellemek zorunda kalıyor. Bu konuda yapılacak en iyi şey bu mudur, bilemiyorum ama belediyeyi bunu yapmaya mecbur bırakan da bu şehrin insanları, başkaları değil.

Belediyelerimizin saha şartlarına normal ve sıradan vatandaş gözüyle bakacak uzmanlarla çalışması ve yaya geçitlerinin durumunu incelemesi gerekiyor. Yaptık oldu ve bitti ile bu çağda belediyecilik yapılamıyor.

Yol ve yaya geçitlerindeki çizgi ve tabelalarının, uzun ömürlü ve istemesek de görülecek kadar netlikte ve büyüklükte olması gerekiyor.

Belediyelerimizin, vatandaşları tereddütte bırakacak silik ve anlaşılmaz çizgileri yok etmesi ve kanuni zorunluluklara uygun tabela ve çizgileri mutlaka ama mutlaka sürekli net görülecek şekilde elden geçirmesi gerekiyor.

Belediyelerimizin, yaya geçitlerini özel takip ederek, gerekirse engeller inşa edip, trafiği yavaşlatmayı garanti etmesi ve yayaları, o geçitleri kullanmanın güvenli olduğuna ikna etmesi gerekiyor.

Belediyelerimizin, daha çok üst geçit inşa etmesi gerekiyor. Trafiğin zaten sık sık tıkandığı bir şehirde, kontrollü ya da kontrolsüz yaya geçitlerinin çoğalması, sadece işi daha da içinden çıkılmaz hale getirmekten başka bir işe yaramıyor.

Belediyelerimizin, kaldırımları işgal eden iş yerlerine ve kaldırımları kullanmayarak trafiğe engel olan yayalara ciddi uyarılarla bu işi normal seyrine getirmesi gerekiyor.

Aslında her şeyin kural ve kanunlara göre uygulanması ve bunun çok iyi denetlenmesinden başka bir yol bulunmuyor. Biliyorum ve hepimiz de biliyoruz ki; bu ülkede ve bu şehirde aslında her şey kurallara göre uygulansa, sorunların en az yarıya inmesi işten bile değildir. Ancak ne hikmetse, her birimiz, başkaları da yapıyor diyerek kaytarmanın mazeretini buluyoruz.

Biz ne isek, kurumlarımız da öyle, biz nasıl bir hayat yaşıyorsak şehrimiz de öyle görünüyor. Bu şehri, şehir yapan biziz, medeniyet dediğimiz şeyin bu şehre gelmesini sağlayacak olan da biziz…

 

 

08 Ekim 2020

Dünya böyle bir yer

 


Kurulduğu günden insanların ayak bastığı güne, yine insanların ayaklarının üstünden kaybolacağı ve -belki de- tamamen yok olacağı zamana kadar, dünya hep eksikliklerin, yarım bırakılmışlıkların, mahrumiyetlerin yurdu olmaya devam edecek. Çünkü varlıkları ve nimetleri geçici, geçici olarak verilecek ve hep bir yanı eksik olarak verilecek.

Dünyanın dengesi; azlarla çokların sürekli yer değiştirmesi, birinde olanın diğerinde olmaması, bugün verilenin yarın alınması, devranın hep dönmesi üzerine kuruludur.

Ebediyete kadar sürecek bir güç ya da iktidar olmadığı gibi, zenginlik ve varlık da yoktur. Tıpkı bunların tam aksinin de edebi olamayacağı gibi.

Hayatın ve ölümün olduğu, yani insanın varlığının başlangıcının ve sonunun olduğu bir yerde; diğer tüm mahlukatın da, bu intizama tabi olduğunu tahmin etmek için çok şey bilmeye değil, iman etmeye ihtiyaç duyuyoruz. Gerçi bilgi de bunun ispatından ibarettir.

Bilmek dediğimiz şeyin nihayetinde, mesela Cern’de yapılan deneyin sonunda, insanlığın ulaşacağı zirvenin en tepesinde bulacağı şey; Allah(cc)’in hayatı ve ölümü yarattığından başka bir şey olamayacaktır. Tabi bunu itiraf ve kabul, ikrar ve iman etmek ayrı bir nasip meselesidir.

Kadim bilginin ve erdemli insanlığın ortak kanaatidir ki; “her yeni eskiyecek, her doğan ölecek” ve fakat “utanmayan istediği her şeyi yapacak”. Yani bu gerçeklerle yüz yüze kaldığı halde, insanlığın en zayıf yanı olarak, adeta boş kalede çizgi üstünde duran topu taca atmayı başaracak.

Dünyanın inkar edilemez ve değiştirilemez gerçekleriyle iç içe yaşarken, bunlardan azade ve başka bir yol tutarak kendini kandırmakta, başkalarını bir yalana inandırmaktan daha beceriklidir insan evladı.

Hayat yarım kalacaktır, çünkü ölüm var. Hayatın içinde elde edilecek her şey eksik ve yetersiz olacaktır, çünkü ahiret ve cennet var. Ahiretten nasibi olanın dünyadan eksiği illaki olacaktır. Hatta ahiretten nasibi olmayanın da dünyadan pek çok eksiği olmaktadır.

Dünyanın en varlıklı insanları da, en fakir garipleri de; neticede temel kapasitesi 2 litre olan ve mide denilen küçük bir torbayı doldurmak zorundadır, en azından bunun gayretindedir. Yine her türden ve sınıftan insan, yediği ve içtiği her ne olursa olsun; sonunda iki dizini büküp çökmek zorundadır.

Yaratılışının kanununa direnmeye kalkan, hayatını zehir eder. Hep yemek ve hiç çıkarmamak mümkün müdür? Hep almak ve hiç vermemek mümkün mü?

Bedenlerimizin bizi mecbur ettiği hayat kaideleri kadar, ruhlarımızın bizi meylettirdiği kurallar da vardır. Hepsinden azade, her şeyden müstağni olmak yaratılmış olmaya terstir.

Bütün bu serencamın neticesi, kul olduğunu fark etmek ve evet, köleliği boyun eğmekten ibarettir. Kul ve köle aynı anlamdadır değil mi?

Özgürlük teraneleri okuyanların, aslında Allah(CC)’e kul olmaktan vazgeçtiklerini ve bunu kulaklara hoş gelecek bir kelimeyle ifade etmek istediklerinden, kendilerini ve başkalarını bu büyük yalana inandırmak için kullandıkları, şeytani bir yalana teslim oldukları ortadadır.

Onların özgürlükten kastı; helal ve haramların olmadığı, suç ve cezanın düşünülmediği, dünyanın ve ahiretin hesap dışında bırakıldığı, fıtratın bütün kural ve kanunlarının inkar edildiği ve aksinin icra edilmek istendiği, tepeden tırnağa bir şeytani isyan hayalinden ibarettir.

Ve fakat; kıyamete kadar izin verilen şeytan gibi, kıyamete kadar yeryüzünde de isyan ve nisyan eksik olmayacaktır. Bu dünyanın eksikliğinin ve yarımlığının bir diğer yanıdır. Küfrün ve haramın da yaşanmasının da mümkün olduğu yerdir dünya.

Hiçbir zaman tertemiz olamayacaktır, hep bir yandan kirlenecek, bir yandan temizlenecektir. Hiçbir zaman bitmeyecektir zulüm ve isyan, bir yandan zalimler, diğer yandan mazlumlar akacaktır dünya sahnesine.

Her şeyin yolunda olduğu bir dünya yoktur, aksine bir şeylerine mutlaka yolunda olmayacağı bir yerdir dünya.

Muratların, arzuların ve heveslerin yarım kaldığı yerdir dünya.

Dünya bir hayaller ülkesi, bir efsaneler yurdudur. Bir uyku tulumudur; uyanılacak, içinden çıkılacak ve kabre girilecektir.

03 Ekim 2020

Gaziantep ne kadar engelli dostu?

Doğuştan engelli insanların hayatın asla unutulmaz bir gerçeği olduğunu, bilişim çağındaki insanlara anlatmak için birtakım günler ve kurumlar ihdas ediyoruz. Oysa zaten hep gözümüzün önünde olan bu gerçek, her an, her birimizin kapısını çalabilir.

Bir çoğumuzun yakın çevresinde mutlaka engelli insanlar vardır. Hiç yoksa yaşlılarımızın artık normal hayat meşgalelerini kolaylıkla yerine getiremediğine mutlaka şahit olmuşuzdur.

Savaşlar, insanların sonradan engelli olma sebeplerinin başında geliyor. Gazi deyip geçtiğimiz kelimenin aslında ne büyük imtihanları özetlediğini çoğu zaman bilmiyoruz.

Bir hastalık yahut kaza sebebiyle engeli olanlarımız, tüm sağlamlarımız için çok açık bir mesaj veriyorlar. Kaza dediğimiz şey, kaderin tecellisidir ve bir adım sonrasını gözümüzle görsek de, neler olacağını ancak Allah(cc) bilir.

Hayatın her alanında engellilere engel olan şeylerle mücadele etmek, engelliler kadar engelsizlerin de vazifesi olarak karşımızda duruyor. Kurumsal bazda ise belediyeler, şehirdeki engellilere engel olan konuları çözmekle yükümlüler.

Her geçen gün, bu konudaki bilinç düzeyinin yükselmesiyle belediyelerin çalışmalarında engellilerin hayatlarını kolaylaştıracak adımlar da artıyor. Ancak hep daha iyisinin mümkün olduğu anlayışıyla yapılanların eksikliklerini söylemek, engelli ya da engelsiz hepimizin vazifesidir.

Merdiven çıkmakta büyük sorunlar yaşayan biri olarak, bu alanda karşılaştıklarımı dillendirmek ve yetkililerin dikkatini çekmek için çok uzun zamandır özellikle sosyal medyadan yazmaya devam ediyorum. Ancak ne hikmetse, yazdıklarımla ilgili şu ana kadar herhangi bir gelişmeye şahit olmadım.

2014 yılında, ilk kez sosyal medyadan belediye yetkililerine, şehir merkezindeki üst geçitlerin asansörlerinin çalışmadığını ve engellilerin, yaşlıların ve çocuk arabası olan annelerin, üst geçitleri kullanmakta çok zorluklar yaşadıklarını yazmaya başladım.

Bu konuda yazmaya 6 yıldır zaman zaman devam ettim. Hürriyet Caddesi üzerinde bulunan, özellikle eski küçük sigorta binasıyla hastane arasındaki üst geçitte, o kadar çok olaya şahit oldum ki, anlatmakla bitmez. Sigorta ile hastane arasında en çok hastalar gidip geliyordu ve hala çok kullanılan bir üst geçit olarak duruyor.

Biraz daha ileride bulunan ve eski Bedesten alışveriş merkezi varken, bir dönem çalıştığı halde sonradan çalışmaz hale getirilen yürüyen merdivenler, atıl durumda çürümeye terk edilmiş gibi duruyor.

Bu arada şehrimizde sanırım tek çalışan üst geçit asansörü, üniversite hastanesi karşısındaki üst geçitte bulunuyor. Ancak onu da kullanabilmek için büyükşehir belediyesinden engelli kartınız olması gerekiyor. Yani hastalıktan ayakta duramıyor olsanız da asansöre binemiyorsunuz. Çocuklu bir anne iseniz ve kendiniz ya da çocuğunuz hasta olsa da asansöre binemiyorsunuz. Ne yardım edecek bir görevli ne de başka bir alternatif geçiş imkanı var.

Belediyemiz, üst geçitleri kullanmak isteyen yaşlı, engelli ya da hastalarla, çocuk arabalı annelere; “ne haliniz varsa görün” diyor, bir bakıma!

En son bu yaz 20 Temmuzda sosyal medyadan, konuyu yazdığım belediyemiz, ekiplere durumun iletildiğini yazmıştı. Bir şekilde cevap vermiş olmaları bile şaşırtıcı oldu benim için, çünkü 6 yıldır yazdığım bir konuda ilk defa geri dönüş aldım. Umarım ekipler bu bilgiyi değerlendirir diye bekliyorum.

Gaziantep, her fırsatta engellilere yaptığı hizmetleri anlatarak engelli dostu şehir olduğumuz söylüyor. Ancak benim gibi yarım engelli biri bile yıllardır böyle bir sorundan muzdarip olduğu halde çözüm üretilmiyor. Diğer engelli, yaşlı ve çocuklu annelerin halini düşünmek, hem bizim hem belediyemizin görevidir. Bu vesileyle tekrar ricamı yenileyeyim:

Lütfen, Gaziantep’in tüm üst geçitlerinde asansörler çalışsın, sadece engelli kartı olanlar değil, ihtiyaç hisseden herkes kullanabilsin bu asansörleri. Yürüyen merdivenler yapılsın ve bunlar çalışsın. Balıklı parkından Eyüpoğlu Camii istikametine karşıya geçiş için bir üst geçit yapılsın, asansörü ve yürüyen merdiveni de olsun.

Engellilerin kaldırımlarda yürümelerine yardımcı olan şeritler hep bakımlı ve doğru düzgün olsun. Gözleri görmeyen hemşerilerimiz sopasıyla bulmaca çözmek zorunda kalmasın. Engelli geçişlerini eşya koyarak kapatanlara, bir daha asla yapmaya cesaret edemeyecekleri kadar ağır cezalar verilsin.

Kaldırımların otopark alanı değil yayaların yürümesi için olduğu ve esnafın ürün sergi alanı olmadığı öğretilsin bir şekilde.

Kaldırımların geçiş noktalarında engelli araçları devrilme tehlikesi atlatmasın. Eğimler, engellilere ve çocuk arabalı annelere sorun kaynağı olmasın. Kaldırımlarda sökülmüş parkeler, nasıl oluştuğu meçhul çukurlar ve rast gele dikilmiş ağaçlar olmasın. Engelliler komando eğitimi yapmak zorunda kalmasın bu şehrin kaldırımlarında.

Elektrik ya da başka hizmetlerin aktarımı için dikilmiş direklerin bir standardı ve sabit çizgide yerleri olsun; her seferinde manevra yapmak zorunda kalmasın engelliler ve çocuk arabalı anneler.

 Gazi şehir Gaziantep; adına yaraşır şekilde, gerçekten gazi dostu, engelli dostu bir şehir olsun!

01 Ekim 2020

Altını tenekeden ayırt etmek

 


Her konuda her şeyi çok iyi bilmemiz imkan ve ihtimal haricidir. Her mesleğin kendi kurallarını ve kıstaslarını en iyi o işin ehli bilir ve haliyle de o konuda uzman olan onlardır. En basit tamir işine bile ehlini arar, mümkünse en az hata ile yaptırmak için araştırırız.

Dinimiz yani kalbimiz, hayatımız, dünyamız ve ahiretimiz söz konusu olduğunda da; en az arabamıza usta aradığımız kadar hassas, cep telefonumuzun çizilmemesine gösterdiğimiz kadar titiz bir tavırla, kimden ve nasıl öğrendiğimize dikkat etmek, ekmek aldığımız fırını seçmekten çok daha büyük bir inceleme ile din aldığımız ağızları araştırmak, herhalde en değerli vazifemizdir.

Alimlere hürmet şiarımızdır ancak Allah(cc)’in dini söz konusu olduğunda kimsenin hatırına hakikat feda edilemez. Hele bir de o kişi insanları saptırma potansiyeline sahip bir pozisyonda ise görmezden de gelinemez. Sevdiğimiz bir hoca söyledi diye batıla hak elbisesi giydiremeyiz.

Alimlere gerçek hürmet, onların ayaklarının kaydığını fark ettiğimizde, ateşten kurtarmaya çalışmaktır. Bu din yolu, en ustaların bile ayaklarının kayabileceği kadar pırıl pırıl ve tertemiz bir yoldur.

Uydurma bir hadisi, uydurma olduğunu bile bile anlatıp, Rasulullah’a(sas) yalan izafe etmekten çekinmeyen bir hocanın başka konularda ne kadar yalan söyleme potansiyeline sahip olacağını tahmin etmek zor değil; cehennemdeki makamına hazır olan neden çekinecek?

Çok şirin bir hoca, çok esprili, onu dinlemek çok hoşumuza gidiyor olabilir ama emin olun bu meddahlıkla hocalığı karıştırmanın ahiretteki karşılığı çok ağır olacaktır.

Ha, insanlar kandırılmayı seviyor ya da kandırıldıklarının ortaya çıkmasından hoşlanmıyorlar, bu da ayrı bir vakıa. Hepimiz gittiğimiz yolun, peşinde olduğumuz adamın en güzeli ve doğrusu olduğunu düşünür ve aksine inanmak istemeyiz.

Her güzel konuşanı hoca zannetme yanılgısını anlamak mümkün gerçi; hayatında hiç salih bir alim görmemiş olan biri, peşinden gittiğini haliyle evliya zanneder.

Yapacak bir şey yok; herkesin hocası, alimi, şeyhi kendine. Kimse kimsenin hocasını eleştiremez, hatası yoktur şeyhlerimizin ve kusursuzdur liderlerimiz.

Peygamberler bile zelle/hata eder ama bizim hocamız haşa!

Bu anlayışın sapkınlığını anlatmaya bile gerek yoktur.

Hakikate insanların çoğunun kulağı kapalı, dile getirenlerin ise sesini çağın saçma curcunasının gürültüsü bastırıyor ve daha kötüsü; yalanın şöhreti yalancının şöhretine bağlı, inanmayanlara bile bulaşıyor.

Medya, yalanları ve yalancıları parlak ışıklarıyla süslüyor, maalesef.

Ve fakat:

Allah(cc) el-Muzill’dir; dilediğini alçaltır ve rezil eder.

İnsanların göklere çıkarttıklarını yerin dibine geçiren O’dur. İnsanların yerlere attıklarını göklere çıkartan yine O’dur.

Bu ümmetin salih alimleri, tıpkı geçmiş kavimlerin peygamberleri gibi -içinde bulundukları toplumun adet ve fıtratlarına göre farklı nüanslarla da olsa- dillendirdikleri hakikatler, uyguladıkları hayat düzeni ve inşa ettikleri toplum yapısı aynıdır.

Alimlerimizin fıkhi hatta akidevi ihtilaflarında bile ümmetin hayrının ve maslahatının olduğunu bize kalan devasa mirastan anlıyoruz. Onların farklı yönlere büyüyen dallar gibi İslam ağacını büyüttüklerini ve ana bedenden kopanları nasıl çürüttüklerini görüyoruz.

Bu geçmiş bilgisi bize bugünü değerlendirmede isabet ihtimali sağlıyor. Meydanda alim, hoca ya da şeyh diye dolaşanların; neye ve kime benzemeleri gerektiğini, neyle onları kıyaslayacağımızı böyle anlıyoruz.

Ebu Hanife’nin mezhebindenim diyene bakıyoruz, ne kadar benzer ona diye. Tabi bu mukayeseyi yapabilmek için, bizim de mezhebinden/yolundan gittiğimizi iddia ettiğimiz alimleri, bir nebze tanımamız gerekiyor. Bu biraz zahmetli bir iş ama aksi halde bize sunulan her zatı, muhterem bilip dizinin dibine oturup kalırız.

Altınla tenekeyi ayırt etmek için kuyumcu olmak şart değil, aklı başında olmak ve biraz bu maddeleri tanımak yetiyor. Lakin altın suyuyla boyanmış tenekeleri anlamak için ehlinden yardım almaktan başka bir yok yoktur.

İlim ehli olmayabiliriz, farz olanları bilsek kafi ama birinin peşinden gideceksek onun gerçekten salih bir alim olduğundan emin olmak zorundayız. Altın suyuyla boyanmış bir tenekeye, dünya ve ahiret servetimizi feda edersek, çok yazık olur.

Hariçten gazel okumak; Suriye ve Filistin

  Hızlı zamanlarda yaşıyoruz. Günlük hatta saatlik değişimler, olaylar ve bilgiler su gibi hatta esen bir yel gibi akıp duruyor. Bu haber ve...