27 Aralık 2021

Direniş ve kurtuluş mirası

 

Milletlerin ve fertlerin hayatlarını şekillendiren, bugünlerine yön veren ve onlara bir karakter çizen dünler vardır. Dün yaşananların sürekli hatırlatılması gerekmeden devam eden etkileri biraz dikkatli bakan gözler tarafından görülür.

Bazı milletler ırkçıdır mesela, yüzyıllar öncesinden gelen bir faşizmin kurbanıdır ruhları. Bunu yeni yetme bebelerinde de, görmüş geçirmiş ninelerinde de görürsünüz.

Bazıları zalimdir! Nesiller boyu hep birilerinin kanları ve canları ile beslenmiş ve öyle bir gelecek kurgusu bilinç altlarına yerleşmiştir.

Bunu biraz daha küçük ölçekli örneklerle de anlayabiliriz. Her şehrin halkının iyi olduğu bir alan, tanındığı bir huyu olabilir. Bazı aileler biliriz, nesiller boyu iyilikler ve güzelliklerle anılırlar.

Gaziantep’in direniş ve kurtuluş hikayesinin bu şehrin halkının ruhunun derinliklerinde ne gibi silinmez izler açtığını görmek zaman geçtikçe zorlaşsa da, hala bazı minarelerindeki kurşun yaraları gibi silinmeyen hatıralar bulunuyor.

Mesela Antepliler yemeğe düşkünlükleri ile tanınırlar, boşuna değildir. Zamanında az yokluk ve kıtlık görmemişlerdir. Dedeleri ya da nineleri açlık ve korku ile imtihan olunmuş, bir lokma ekmek için günlerce beklemiş olan nesil, hala hayatta ve o hatıralarla yaşamaya devam ediyor.

Anteplilerin kendilerini beğenme ve gurur noktasında gözle görülür bir farkları vardır. Konular değişse de, bir yerde ortaya çıkan bir Antepli kibri de denebilir buna. Bu da boşuna değildir.

Üstüne döneminin en büyük silahlı güçlerine sahip ve en acımasız işbirlikçi yerli hainlerin desteğini almış Fransız ordusu geliyor ve siz bu orduya aylarca kök söktürüp direniyorsunuz. Hem de kimseden bir destek almadan! Bu da bir nebze genlere gurur olarak işleniyor adeta.

Sonra Antepliler devletçidir genelde, sadıktırlar devletlerine. Devlet onların yok olmak pahasına ortaya koydukları ama açlıktan savaşacak güçleri kalmadığında kaybettikleri şehirlerini, bir anlaşma ile geri almış ve işgalciler bir 25 Aralık günü artlarına baka baka defolup gitmişlerdir.

Nüfusundaki olağan sosyolojik değişikliklere ve modern hayatın getirdiği bütün karmaşaya rağmen, bu şehrin halkının bilinç altında hala bu verilerin oluşturduğu duygular hakimdir.

Şüphesiz bu gibi zamanlarda hatırlanmakla yetinilmemesi ve çağdaş hormonlu kuşaklara aşılanması gereken, aktarılması elzem olan bilinç; maddi ve manevi her tür işgale karşı direniş ruhudur.

Zaman geçip nesiller değiştikçe bu ruhu kaybetmeye başladığımızı görebiliyoruz. Atalarından üç beş parça araziyi miras olarak devralan ve sonra har vurup harman savuran bir mirasyedinin kaybından çok daha büyük ve değerli bir mirasın üstünde oturuyoruz.

Toprağı ve memleketi değerli kılan, üstünde kurulan ve altındakileri incitmeyen bir dünyadır; şehri ve insanı değerli kılan ise, ortaya koyduğu medeni duruş ve ahlaki yaklaşımdır.

Gaziantep bugün sahip olduğu insan ve kültür zenginliğini, geçmişinden aldığı mirasa ve değerlere borçludur.

Antep lehçesi bize bir imparatorluk hikayesi anlatır aslında. Selçukludan Osmanlıya uzanan bir mirasın semeresi olan lehçedeki zenginlik, yediklerimize ve içtiklerimize, dahası ruhumuza da sinmiştir.

İnsanlar ve şehirler, pek çok türden ağacın oluşturduğu bir orman gibidirler. Her ağaç kendi başına bir şeydir ama orman dediğimiz ve içinde bir başka dünyanın hayat bulduğu ve dünyaya da hayat bahşeden zenginliğin derinliklerinden çıktığı şey, tek başına elde edilemez.

Kurdun ve kuşun, hatta birçok zayıf canlının barınabildiği bir ormanı ancak kökleri derinlerde olan ve uzun yıllar aynı yerde sebatla yeşermeye devam eden ağaçlar oluştururlar.

Gaziantep’in direniş destanını ve kurtuluş hikayesini hatırlarken, anlarken ve aktarırken aklımızın ve gönlümüzün bir köşesinde, bu mirasa sahip çıkmanın ve büyütmenin kaygısı olmalıdır. Bu ormana bir fidanla da olsa katkıda bulunmayı hepimiz becerebiliriz. Dallarını kırmamayı, meyvelerini israf etmemeyi başarabiliriz.

20 Aralık 2021

Mülk Allah’ındır, biz emanetçiyiz!

 

İnsan, kendini beğenmeye ve elindekilerin gerçekten sahibi olduğuna inanmaya pek bir meyillidir. Ölenlerin yanlarında gözle görülür bir şey götüremediklerini her cenazede hatırlasak da, hiç bırakmayacak ve hiç elimizden alınmayacak gibi dünyaya sarılmamız biraz da bundandır.

Oysa; kendi nefesimize bile tam olarak sahip olamadığımız gibi, dünyanın her yanına serpilmiş nimetlerin ve güzelliklerin de sahibi değiliz. Emanetçi ve nasip olduğu kadarını kullanıcı olmaktan öte geçmek gibi bir şansımız yoktur. Dünya var olalı beri, hiçbir insanın da böyle bir seçeneği olmamıştır.

Ne peygamber kral Süleyman(a)’ın, ne zalim Cengiz’in ne de adil Kanuni’nin giderken yanlarında amellerinden başka bir sermayeleri olmadığı gibi, hükmettikleri dünyadan avuçlarında tuttukları bir tutam kuru ot bile onlarla gitmemiştir.

Havası, suyu ve toprağı ile, bitkisi, hayvanı ve hatta bakterileri ile bu dünya Allah(cc)’in mülküdür ve O’nun hükümranlığında, ondan başkasının müdahale etmesine izin vermediği, hiçbir alanda, hiçbir güç sahibi, bir yaprağı bile dalından koparamaz.

Kimse rüzgarlara hükmedemez, bulutlara yön veremez!

Kimse yağmurları engelleyemez ya da dilediği yere dilediği kadar yağdıramaz!

Baksanıza, susuzluktan ve kuraklıktan dert yanan ve çare arayan herkesin tek düşünebildiği, daha dikkatli su kullanımından başka bir şey değildir. Kimsenin bir damlacık suyu, yoktan var edecek takati yoktur!

Hiç ama hiç kimse, yerden biten berekete hükmedemiyor.

Son yıllarda beldelerimize düşen yağış miktarında görülen aşırı düşüş karşısında hepimizin, umutla ve dualarla başımızı göğe kaldırmaktan başka bir marifetimiz olmadı. Neyse ki, Alemlerin Rabbi olan Allah(cc), günahsız bebelerin, beli bükülmüş salih ihtiyarların, dertlerini anlatamayan hayvanatın ve sair mahlukatın bereketiyle yağmurunu indiriyor. Hem de felaket değil rahmet olarak!

O dilerse umutla beklenen yağmuru felakete dönüştürür de, kimse bunun önüne geçemez!

Bu bir meydan okumadır ve insanlığa güçsüzlüğünü hatırlatmadır. Kibirlerin kırılması ve boyunların O’nun hükmü karşısında tevazu ile bükülmesi için, Allah(cc)’in altımızdaki toprağı başımıza geçirmesine, sağlam durduğunu sandığımız dağları yerinden oynatmasına, akan suları durdurmasına, yağan karları azaltmasına gerek olmamalı!

Aklı başında, izanı yerinde her kul için, haşyet ve nedametle bakışlarını kendine çevirme, acziyet ve zaaflarını görme, toparlanmak ve toprağa girmeden önce, iyilerin arasına girmenin ve iyilerden olarak kayıtlara geçmenin zamanı yoktur, mekanı da…

Çevreci bakışların, doğal düşüncelerin ise çağımızda hemen pek çok konu gibi sloganlar arasında kaybolan anlamlarını, ancak kulluk ve ibadetin, hesap ve ahiretin şuuruyla yeniden bulabiliriz.

Ağaçların ve böceklerin haklarına riayet etmek gibi bir inceliği barındıran idrak ve medeniyetimizin, suya ve toprağa dair yerleştirdiği müstesna ahlakı hatırlamamız, yerin altındakilere ve üstündekilere hürmetimizin gereğidir.

Evet bizim medeniyetimizde; toprağa, suya, hayvana ve bitkilere yaklaşmanın, muamelenin, kullanmanın ve faydalanmanın da bir ahlakı vardır.

Başıbozukluk ve keyfilik İslam’ın dışındadır.

Acımasızlık ve zulüm İslam’ın karşısındadır.

Cimrilik ve israf insan fıtratının zehirleridir.

Çiçeğe de böceğe de, suya da havaya da nimet gözüyle bakmak İslam’dandır.

Toprağa ve üstünde yetişen her bitkiye rahmet ve bereket gözüyle bakmak imandandır.

Hoca Nasreddin nüktesi gibidir hayat bazen, ne rahmetten kaçılmalıdır ne de rahmet idrak edilmeden tepelenmelidir.

13 Aralık 2021

Sele direnmek gibi

 

Yaşadığımız günlerin en çok konuşulan ve herkesi bir şekilde etkileyen ekonomik şartları, sıkıntıları ve çileleri, gerçekleri ve yalanları ile bizi bir karanlığa çekiyor.

İnsan ve toplum için herhalde en büyük yıkım, umutların kırılması, hayallerin ve beklentilerin yıkılması, güne ve geleceğe dair heyecanın yok olmasıdır. Endişe ve vehimlerin işgal ettiği hayatın meyvesi, faydasız ve tatsızdır.

Bu yüzden ne gerçekleri görmezden gelmek, ne de olanı olduğundan büyük görerek felaket tellallığı yapmak gibi yollara sapmamak gerekiyor.

Gidişatın birçok kısmına müdahale etme, değiştirme ya da bir şekilde engel olma gibi güç ve imkanlarımızın olmadığını hepimizin kabul etmesi gerekiyor.

Dünyayı bir gecede değiştiren, duman altı ergen devrimci muhabbetlerinden bize bir fayda olmadığı aşikardır. Ne bu ülkenin ne de dünyanın kaderine hükmetme şansımızın olmadığını, değiştiremeyeceğimiz şeylerin ıstırabı ile kahrolmak yerine, elimizin ereceği, gücümüzün yeteceği yerlere uzanmanın, daha hayırlı ve verimli olacağını görmemiz gerekiyor.

Bu minvalde; kendi şartlarımızda yapabileceğimiz küçük de olsa güzelliklerin ve iyiliklerin peşine düşmek, varılması muhtemel hedeflere yönelmek, dinlenecek sözleri söylemek herhalde daha verimli ve belki de daha radikal olacaktır. Öyle ya; herkesin asıp kestiği, yakıp yıktığı bir ortamda, mutedil olmaktan radikal bir duruş mu olur?

Bütün dünyayı kasıp kavuran ve ülkeleri kendi şartları içinde zorlayan, bizim ülkemizi de kişisel, sosyal ve siyasal sıkıntılarımızdan dolayı daha çok etkileyen bir ekonomik kriz yaşıyoruz.

İdarecilerimiz bu süreçte, fırtınalı havada ortaya çıkan kaptanın maharet ve becerisini göstermekle, tüccarımız ve esnafımız insaf ve insanlığın gereğini yaparak, adil ve dengeli kazanmanın şerefine uygun davranmakla, halkımız yani bizler ise, parçası olduğumuz toplumla aynı gemide olduğumuzu fark etmekle, başarılı yöneticilerin ve dürüst tüccarların değerini takdir etmekle ve desteklemekle yükümlüyüz.

Bizim yönetim anlayışımızı en güzel tasvir eden söylemlerden olan ve bir efsane gibi Sultan 2. Abdulhamid’e izafe edilen, ancak kimin söylediğinden çok sözün kendisinin değerli olduğu bir bakış açısı vardır.

Bizde idare anlayışı, en altta halkın durduğu standart görüntüye göre değil, en altta devlet başkanının durduğu ve bütün bir halkın yükünü onun omuzladığı ters piramit şeklindedir. Her görevli, sorumlu olduğu insanları omuzlarında taşır.

Bu anlayış, idarecilere söylenecek bütün nasihatlerin ve uyarıların temeline yerleştirildiğinde aslında söylenecek çok şey kalmaz. Devletin en ücra köşesinde kurdun kaptığı kuzunun hesabını kimin veya kimlerin vereceği bellidir.

Esnafın toplum hayatındaki yeri ise, en az yönetici ve ilim sahipleri kadar belirleyicidir. Dünya tarihinin en maharetli idarecilerini toplasak, yanlarına en bilgin yardımcıları eklesek bile, ticaret ehlinin dürüst olmadığı bir yerde toplumun felahı ve refahı mümkün olmayacaktır.

Bazı zamanlarda ise tüccarın ve esnafın sadece dürüst olması da yetmeyebilir. Üstüne bir de insafın eklenmesi ve geminin kurtulması için biraz da onların fedakarlık yapması gerekebilir. Bugünlerde olduğu gibi.

Sattığı malın yerine yenisini koyabilmek ve kendi iaşesini de sağlamaya devam edebilmek için zaruri olandan daha fazlasını fiyatlara eklemek, zulmün ve fırsatçılığın bu gibi zamanlarda en alasıdır.

Bu yüzden imkanı olan, gücü yeten ve altından kalkabilen insaflı ticaret ehlinin, şartları daha da zorlaştırmamak adına, dengeli fiyatlar tayin etmeleri elzemdir.

Bizlerin ise, hem kendi menfaatimiz hem de zor zamanlarda mert duruş sergileyenleri destekleme adına, insafını cüzdanında taşımayan, ahiret hesabı için dertlenen ve kul hakkı konusunda eli titreyen insanları arayıp bulmamız gerekiyor.

Her duyduğumuzu yaymamak, her dedikoduya inanmamak ve nihayetinde işlerin sonunun mutlak ve kesin olarak, Alemlerin Rabbi olan Allah(cc)’in elinde olduğunu unutmamak zorundayız.

O Allah ki, dilediğinin rızkını daraltır, dilediğini genişletir. Dilediği toplumu ihya eder, memleketlerini mamur eder, dilediklerinin ise yurtlarını başlarına yıkar.

Verilenleri şükretmek, eksilenlere sabretmek ve kardeş olduğumuz unutmamak temennisiyle…

06 Aralık 2021

Hakkını ve haddini bilmek

 


Büyük işler yapan ya da büyük medeniyetler inşa eden fert ve toplumların ortak genel özelliği herhalde, herkesin kendi işi ile meşgul olması ve haddini bilmesidir.

Haklarının neler olduğunu herhangi bir kibir ya da eziklik hissetmeden idrak etmiş olmak ve şuurlu bir taleple bunları elde etmek için gayret etmek ise, en az had bilmek kadar medeniyet iddiasının ayrılmaz parçalarındandır.

İnsan için haklarını bilmesi ve istemesi ile başkalarına karşı haddini bilmesi, topluma karşı sorumluluk ve görevlerinin bilincinde olması, ahlak ve erdemler üzerine bina edilecek medeniyet yolculuğunun vazgeçilmez azığıdır.

Bunun kişinin konum ya da imkanlarıyla da alakası yoktur. Hangi konumda olursa olsun, Müslüman için ne kendi haklarından vazgeçmek, ne de başkalarının hukuku çiğnenerek hadsizlik yapmak kabul edilebilir bir davranış değildir.

İdarecilerin, kendilerine aslında ağır bir imtihan ve vebal olarak yüklenen görevleri sebebiyle başkalarına üstünlük hissine kapılmaları çok ağır bir ahmaklık olur. Zira ahirette halktan biri hesap verirken, dünyada muamelede bulunduğu insanlar dışında kimseyle hak davası ile karşılaşmazken; idareciler halkın tamamının yanında, bölgelerinde bulunan hayvanların bile hakkının hesabını vereceklerdir.

Ahiret ve hesaba, sorgunun şiddet ve korkusuna inanan biri için bu, herhalde bütün kibir ve benzeri üstünlük duygusunu kül edecek kadar büyük bir ateştir.

“Emir’ul Mü’minin Ömer bin Hattab (ra)’ın; “bir aileden bir kurban yeter” tespiti bütün örnek idarecilik hayatının özeti gibidir.

İdarecilerin azgınlığı, sınırları çiğnemeleri ve zulme meyletmeleri, insan fıtratının zayıflığının ve kendini kaybetmeye bu kadar açık oluşunun delili gibidir. İnsanın, biraz etki ve yetki sahibi olunca, sağlam ayaklar üzerinde durmayan her nesne gibi kayma ihtimali çok büyüktür. Yalnız yüklendiği ağırlığın altında sapasağlam durabilen ve sarsılmadan yolun sonuna kadar gidebilenler müstesna…

Pek ideal olmasa da, alıştığı şartların daha üstünde imkan ve muameleye muhatap olan ahalinin şımarması ise, en az idarecilerin zulme düşmesi kadar vahim bir medeniyet sorunu, yıkıcı bir toplum felaketidir.

Böylesi durumlarda insanlar, kendilerine yetecek olan 3 değer iken 5 elde etmişler ve sonra bunun birini kaybederek 4 ile kalmışlarsa, aslında onlara 3 yettiğini unutarak ve ellerinde hala 4 olduğunu göz ardı ederek, “neden 5 olanı kaybettim” diye feryat, figan ve feveran edebiliyorlar.

Bunun fıtrata dayanan gerekçeleri olsa da, terbiye ile kontrol altına alınan ve ihtiyaç ile alışkanlığı ayırt edebilen fertler olmamız gerekiyor.

Gelecek günlerin ne getireceğini kesin olarak bilemiyoruz ancak, aşırı doymaya alışan bir bünyenin açlığa herkesten daha az dayanabildiğini biliyoruz.

Ayrıca, verilen nimetlere şükretmek yerine nankörlük edenleri, nimetlerin Rabbinin mahrumiyetle cezalandırdığını da biliyoruz.

Bolluğa ve bolca tüketmeye o kadar alıştık ve o kadar benimsedik ki, çöpe dökecek ekmeği ya da yemeği kalmayanlar bile kendini daha iyi hissediyor! Öyle ki, bu artık bir marifet olarak algılanıyor.

İdarecilerinden kibir ve aşağılama görerek yetişen bir fert ya da topluma, hak ettiği normal muamele gösterildiğinde, şımarması ve muhataplarına olan saygısını kaybederek, haddini aşması da bir başka açıdan nankörlüğün alametidir.

Zira iyi bir idareci, refah içinde yüzen bir toplumda yaşamak, dünyalık nimetlerden doyasıya faydalanmak hem büyük bir nimet, hem de büyük bir imtihandır. Şımaranlar ise kaybederler.

Nerede ve hangi konumda olursak olalım, insanların haklarına riayet etmek zorundayız. Ancak onların şımarıklık veya edepsizliklerine katlanmak gibi bir mecburiyetimiz yoktur.

Haklarının çiğnenmesine ve kendilerine hürmetsizlik edilmesine alışanların, gördükleri normal muameleyi, çok özel sanarak şımarmaları ise maalesef sık karşılaşılan bir durumdur.

Kendini ve haklarını bilmek, başkalarının sınırlarına dikkatle yaklaşmak ve çiğnemekten çekinmek medeni insan olmanın bir gereğidir. Toplumları ıslah eden ve medeniyet yolunda taşıyanlar da bu gibi fertlerdir.

 

29 Kasım 2021

Hayat ölümün ayağına gider

 


Dünyanın bütün meselelerini, şehrin ve insanın tüm sorunlarını, hayatın gailesini bitiren, sevinç ve acıları unutturan, gelmesiyle gidilen elçi ölümdür.

Kalabalıkların arasından tek tek, azar azar insanları eksilten ama çoğumuzun hiç farkında olmadığı bir avcıdır ölüm.

Şehrin caddelerini aydınlatan lambaların, ışıklarına çarpan simaları tanımaması gibi; gözlerimize yüzleri takılan ama tanıma ihtimalimiz olmadan hayattan ayrılan insanlarla birlikte yaşıyoruz.

Günlük onlarca cenazenin kalktığı şehir mezarlıkları ve farklı yönlere tabutlar taşıyan belediye cenaze nakil araçları hiç durmadan faaliyetlerine devam ediyorlar.

İnsanın dizlerini kıran, belini büken acıları karşısında; yanında olan ve bu işlerini kolaylaştıran, düşünmesine gerek kalmadan çözen, buna karşılık bir maddi külfet yüklemeyen ve bunu artık sıradan bir hizmet gibi sunan belediyelere de ciddi bir teşekkür borçluyuz.

Şehirlerin kıyısında birer büyük liman gibidir mezarlıklar ve şehir büyüdükçe mezarlıklara daha çok yaklaşır evler. Sonra kaçınılmaz komşuluklar oluşur. Penceresinden, sokağından bakıldığında mezarların görüldüğü, mezarlık manzaralı evlerde, ölümü unutarak yaşamaya devam eder insanlar.

Mezarlıklar çeker şehri kendine doğru, insanları çeker, hayatı çeker kendine mezarlıklar.

Hayatın son bulduğu yer değil başladığı kapıdır mezar ve aslında mezarlıklar bir kapılar şehridir, şehrin kapılarıdır her bir mezar. Bu defa dikey değil de yataydır kapı ama neticede geçilir ondan ve başka bir ortama, aleme ve hayata ulaşılır.

Ölüm, bir başka hayatın adıdır!

Bir başka hayat için doğumun adıdır.

Bu yüzden insan ölümden değil aslında o gideceği hayattan endişe etmelidir. Neticede çaresiz geçilecektir mezar denilen kapıdan.

Bütün mesele, bu hayatın uzunluğu ya da kısalığı değil, nerede ve nasıl geçirildiği ile ilgilidir. Mesele, ölmek değil, nerde ve nasıl ölündüğü ile ilgilidir.

Daha dün dört genç, hayırlarla ve iyilik yolunda yürürlerken yolları mezar kapısına dayandı. O kapının onlar için hayırlar ve iyilikler getirmesi en büyük umut ve teselli oldu. Tanıyan tanımayan herkes bu güzel hayatların ardından gözyaşı ile dualar etti.

Nerede, nasıl ve ne zaman geleceğini bilmediğimiz elçi mutlaka bize de uğrayacak ve izin istemeden dalacak hayatımıza ve onu bizden alacak.

Bu gerçek, amir ve memur, zengin ve fakir, güçlü ve zayıf, yaşlı ve genç hepimiz için tartışılmaz bir sonun haberidir.

Koşarak eşiğine gittiğimiz kapı mezardır; tıklatmadan açılır ve açılmamak üzere kapanır.

Hayat; bütün süsleri ve zevkleri ile, acıları ve tatları ile koşar adım gelir ve mezar kapısında durur. Başka gidecek yeri olmayan çaresiz bir yolcudur hayat!

Bundandır, bizim medeniyetimizin mezarları ve mezarlıkları hayatın içinde tutan anlayış ve pratik uygulamaları. Cami hazirelerinde, mahalle aralarında, şehrin kenarlarındadır mezarlar.

Ölümü unutmayın diye!

Öyle ya da böyle, bugün ya da yarın ama mutlaka tadılacak olan bu şerbetin tadını yaşarken için kattığımız iyilikler belirleyecektir.

Hayat, ölümün ayağına gider ve mezar taşlarına kapanıp gözyaşı döker yaşayanlar.

Unutmayın efendiler, öleceğiz…

22 Kasım 2021

Başarıya tapınmak



İnsan, eşrefi mahlukattır. Diğer yaratılmışlardan üstün kılınmış, alem hizmetine sunulmuştur. Bu büyük sıfatın karşılığında ise ondan, tek bir Allah’a kulluk etmesi ve kendi de dahil kimseye tapınmaması, kendi hevası dahil hiçbir heves uymaması istenmiştir.

Yaşadığımız çağda artık bir Firavun yahut benzeri ilahlık taslayıp da insanları secdeye zorlayan kimseye rastlanmazken, dolaylı ve sistemli bir şekilde insanların gerek kendi arzularına, gerekse başkalarının isteklerine boyun eğmeleri sağlanmaya çalışılmaktadır.

Fert olarak her birimize ben merkezli bir bakış empoze edilirken, topluma da farklı açılardan ve değişik dozlarda ama sürekli olarak yücelik aşılanmakta. Hayatın hemen her aşamasında yer alan fertler, kendini imkan ve ortam nispetinde, çevresindekilerden üstün görmeye, onlara hükmetmeye hatta gücü yeterse zulmetmeye kalkıyor.

Her evde kendisine tapınılan çocuklara rastlamak mümkün, her işyerinde kendisine tapınılan patronlara rastlamak sıradan, her kamu kurumunda kendisine secde edilmesi istenen bir Firavuna rastlamak olağan bir vehamete dönüşmüş durumda.

Toplum düzenimizin bu hale gelmesinde, istisnasız hepimizin katkısı var. Daha yetişme çağından itibaren çocuklara, başarılı olmak ve diğerlerinden öne geçmek mecburiyetini dayatıyoruz. Bu konudaki uzmanların hep söylediği gibi, bir nevi yarış atı muamelesi gören çocuklar; büyüdüklerinde canları istediğinde şaha kalkmayı, hoşuna gitmeyenleri tekmelemeyi ve dahası sırtına semer vurulmasını normal görmeye başlıyorlar.

Öğrencilik hayatı sürekli yükselen puanlara ulaşmak ve hep birilerini geçmek zorunluluğu ile kurgulanan, alacağı eğitim ya da bilginin değil, yarışta kazanacağı sıralamanın peşinde ter döken çocuklar, toplumun da en rahat, en çok kazanan, en lüks hayat süren kesimlerini kendine hedef alarak yola devam ediyorlar.

Daha sonraki süreçte, hayatın kaçınılmaz bir getirisi olarak bu yarış atlarımız (çocuklarımız) her biri bir yerlere etkili ve yetkili konumlara geliyorlar. Geldikleri yerde de aynı mantığı devam ettirip, önüne geçmeye çalışanlara tekme atarak, bazen de ezerek hep başarıya, hep ileriye koşturup duruyorlar.

Başarısına ebeveyninin tapındığı çocuk, başardığında kendini tapınılması gereken bir put olarak görmeye başlıyor. At gibi yarıştırılan birinin, yarışın sonunda insana dönüşmesi ciddi bir zorluğu getiriyor ve çoğu zaman başarılamıyor.

Makam ve mevki sahiplerinin, idarelerinde bulunan insanlara kendilerini bir tür yarı tanrı görerek yaklaşmalarının temelinde, yetiştikleri süreçte başarıya tapınılmasının etkisi korkunç boyutlarda. Gün gelip de hasbelkader başardığında, Firavunlaşan birinin, Allah’a kulluk etmesi ve buna davet etmesi zaten beklenmiyor.

Benzer durumdaki başarısı, maddi güç olarak kendisine dönenlerin de Karunlaşması ve elde ettikleri sebebiyle kendine ve gücüne, önce kendisinin tapınması sonra da madden ondan zayıf olanların tapınmasını istemesi normal gelmeye başlıyor.

Biliyorum pek çoğunuz, hayat şartları ve günün gerçekleri ile bu gibi teorilerin ütopik olduğunu düşünüyorsunuz. En küçük idareciden ve toplumun geneline göre azıcık zengin sayılan birinden, kibir ve gururdan başka bir şey görmeyi beklemiyorsunuz.

Öyle ki; mütevazi bir idareci veya cömert bir zengin, görmesi gereken normal saygıyı göremez hale geliyor.

Protokoller sadece resmi kabullerde değil hayatın her alanında keskin bir şekilde uygulanıyor.

Camilerde herkesi aynı safa, omuz omuza dizen ve herkese başkasının ayağını bastığı yere secde ettiren İslam; hayatımızın diğer alanlarında kendine yeterince yer bulamıyor, duygu ve davranışlarımızda görülemiyor.

Sözüçok tanıdık bir hatırlatma ile bitireyim:

Buyurun hep birlikte bir Kelime-i Şehadet getirelim!

15 Kasım 2021

Medeniyetin temeli ahlaktır

 


İnsanlık, Adem(a)’ın dünyaya ayak bastığı günden bu yana, kendisine vahiyle bildirilen gerek maddi imkan ve keşiflerle, gerekse manevi ibadet ve ahlakla, onu diğer yaratılmışlardan üstün kılan farklılığını koruyabilmiştir.

Halen yeryüzünde karşımıza çıkan ve modern bilimlerin, aklımızla bulduğumuza hepimizi ikna etmeye çalıştığı birçok medeni adımın temelinde, kuşkusuz vahiy yani bizim aklımızın da üstünde bir yönlendirici güç vardır, işaret vardır.

Bilim; bizim, buğdayı ekip sonra biçerek un yapmayı ve ardından hamur yoğurup ekmek yapma aşamasına geçmeyi Kabil’in düşünerek bulduğuna inanmamızı ister. Yahut hayvanları evcilleştirip sürüler halinde beslemeyi ve ardından sağken sütünden ve yününden, ihtiyaç olduğunda ise kesip etinden ve derisinden faydalanmayı Habil’in düşünüp keşfettiğine inanmamızı bekler.

Bunun yapmaktaki temel hedefi; bir sonraki yani manevi hayatımızla ilgili kararlara Allah(cc)’in karışma ihtimalini daha baştan engellemek ve yaratılış ve gelişmeyi kendiliğinden olan, ilahi kudretin dışında, evrimle izah etmeye çalışarak, ilahi bir minnet ya da hamd ve şükür mecburiyetinin altına girmekten kaçmaktır.

Bilimin yaratılışı inkar ederek elde ettiği ve kendince insan aklına, gerçekte ise insanın heva ve hevesine bırakmak istediği, kişisel ve sosyal hayata yön veren ahlak kurallarını koyma yetkisini elinde tutmak, sorgu ve hesaptan kurtulmak ve tabi bu mümkün olamayacağı için, kestirmeden bunları inkar etmek, kendince bulduğu basit, bayağı ve kibirle ortaya koyduğu bir küçüklük ve düşüklüktür.

Bu yüzden medeni olmanın temel çıkış noktasının ahlak olması kaçınılmaz bir zarurettir.

Mekanik ya da teknolojik gelişme ya da ilerlemeler medeniyet olsa idi, geçen yüzyılın başında, insanlığın hayallerinin üstünde bir teknik gelişmeye yol açan Nazilik mukaddes bir yol olur, Hitler bir peygamber gibi anılırdı. Zulüm ve ahlaksızlık bu sürecin medeniyet olmadığına herkesi ikna etmeye yetti.

Şimdi aradan geçen bunca zamandan sonra, insanlığın yeniden ama bu defa daha ustaca bir metotla, teknolojik üstünlüğün, paraya hükmetmenin medeniyet olduğuna inandırılması söz konusu. Hitler’in yaptırdığı füze teknolojisiyle uzaya gidip bununla insanlığa üstünlük algısı empoze etmek gibi, aslında ilahi kudretle savaşan ancak bunu açıkça itiraf etmekten kaçınan, iki yüzlü ve zalim bu zenginliğin medeniyetle bir alakası yoktur.

Fert planındaki tanıdık örneklerle bunu sıklıkla yaşarız. Sonradan görme tabirinin temsili mahiyetindeki bazılarının, çok pırıltılı ve süslü hayatlar yaşamaları, lüks ve ihtişamda boğulmaları onları asla medeni birer insan yapmaz. Bunu onların ahlak ve yaşantısından, insanlara yaklaşımlarından ve sosyal hayatlarından anlayabiliriz.

Zengin ancak terbiyesiz, varlıklı ancak ahlaksız bir adamın değeri, normal insanlar nezdinde ne ise; bunun devlet versiyonu da ancak aynı değere ulaşabilir. Mahallenin yüz karası bir adam ya da aile gibi, dünyanın yüz karası devletler ve toplumlar vardır.

Karun’a imrenen insanların, onun yerin dibine geçen saltanatı karşısında ulaştıkları idrakin Kur’an-ı Kerim’de bize aktarılmasından elde edeceğimiz temel mesele, medeniyetin zenginlikle olmadığıdır.

Üstünlüğün, büyüklüğün veya değerin yaslandığı temelin ahlak değil de güç ya da zenginlik olduğu durumlarda, medeniyetten bahsetmemiz pek mümkün olmayacaktır.

Şehirlerimizi imar ederken, ihya ederken, zenginleştirirken, kalabalıklaştırırken kısaca her bakımdan büyütürken, ahlaksızlığı küçültmemiz medeniyet yolculuğumuzun göstergesidir.

Ahlakın azaldığı yerde artan zenginlik, azgınlığın destekçisi ve göstergesi olurken; azgınlığın arttığı yerde çoğalan fakirlik, haksızlığın çokluğunu gösterir.

Medeni toplumların hedefi, dünyanın tüm hengamesine rağmen, insanların elde ettikleri ile huzur ve sükûnete ulaşmalarını sağlamaktır.

Dünya durdukça gelir dağıtımındaki eşitsizlik devam edecektir. Bu hayata Allah(cc)’in koyduğu bir kanundur, imtihandır.

Yine, dünya durdukça azgınlıklar ve serkeşlikler olacak ve insanlar bunlardan dertlenecek, rahatsız olacaklardır. Bu da yine “sünnetullah”tandır.

Mesele, insanların genelinin kendisine haksızlık yapılmadığına kani olmasındadır. Aldığı ücrette diğer kamu hizmetlerine kadar, layıkıyla karşılık gördüğüne ikna olan fert huzurlu olur. Böylesi fertlerin çoğunluğu teşkil ettiği toplumlarda ise huzur hakim olur.

08 Kasım 2021

İyi bir Antepli olmak zor değil

 

Temelde iyi olmak zor değil aslında. İyiliğin kendisi zor değil çünkü.

İyi bir insan olmak için özel gayret gerekmiyor. Fıtratına yani yaratılışına dönen, o hani çocukluk döneminde hiç bozulmadan ortaya koyabildiği bütün saflık ve masumluğuyla yaşanan şey fıtrattır ve iyilik onun doğal sonucudur.

Kendisine iyi davranan herkese gülümseyen bir çocuk asla aptal değildir. Bunu yapan büyük de ahmak değil! Kimin samimi kimin sahtekar olduğunu ölçme ya da anlama imkanının pek olmadığı düşünülürse; iyilikle bakana, iyilikle konuşana, iyilikle davranana iyilik etmek, iyi davranmak ve iyi konuşmaktan daha normal ne olabilir?

İyilik; kalbinde, büyüğü nifak, ortası haset ve küçüğü nefret olan felaket çemberini bozabilecek tek yoldur. Ve bunların arasında bulunan sayısız kötülüğü ve kötü emeli etkisiz kılabilecek tek ilaç.

İyiliğin icra yeri ve zamanı, son kullanma tarihi ya da sınıfı, mesleği, semti yoktur. Kim, nerede ve nasıl bir imkan bulursa onunla iyilik edebilir. İyi olabilir.

İyilik; evde, okulda, sokakta, markette, trafikte, hayatın her alanında mutlaka yanımızda dolaştırmamız, gönlümüzden çıkarmamamız gereken bir hazine gibi.

Kendisiyle bir mal ya da hizmet değil, gönüller satın alınabilen bir hazine!

Bir ailenin iyi bir ferdi, bir semtin iyi bir sakini, bir şehrin iyi bir halkı, bir ülkenin iyi bir vatandaşı olmak mümkün ve gereklidir. En azından, normal bir hayat sürmek isteyenler için.

Yaşadığımız şehrin, nüfus çeşitliliği, kültür farklılıkları, ekonomik dengesizlikleri ve tabii ki büyük olmanın getirdiği yükleri ile; iyi insanlara, iyiliklere ve iyi şehir halkına her zamankinden daha çok ihtiyacı olduğu aşikar.

Ve daha da güzel olanı, bunun gerçekleştirilmesinin çok küçük adımlara, basit inisiyatiflere kalmış olmasında. Şehrin bir köşesinde yapılan küçük bir iyiliğin, halka halka yayılacağı mutlaktır.

Bize az gelen, kolay olan, basit bulunan birçok iyilik, başkaları için hayatlarının dönüm noktası olabilir.

Hayatlarının bir anına iyilikle dokunduğumuz her bir kişinin, bunun idrakine varması ve sonunda kendisinin de -farkında olarak ya da olmayarak- iyilik kervanına katılması işten bile değildir. Ki, iyilik muhatabından bir geri dönüş, bir karşılık beklenmeden yapıldığı zaman iyilik olur.

Bir karşılıkla yapılan her iş ticarettir.

İyiliğin satın alanı ve karşılığını verecek olanı ise Allah’tır. Mülkü aklımızın sınırlarını aşan ve kendisi için fakirlik ihtimali asla düşünülemeyen, zenginlerin de en zengini ve sadıkların en doğrusu, söz verenlerin en hayırlısı ve ücret ödeyenlerin en adili olan Allah ile ticaret yapmak, en karlı ve akıllı iştir.

Evden işe, trafikten çarşıya kadar, birlikte yaşadığımız her yerin, ortak kullanılan her alanın iyilikle kuşatılması gerekiyor. O kadar çok iyilik olmalı ki, kötülere ve kötülüğe kalan alan daralsın. İyiler ve iyilik değil, kötüler ve kötülük bunalsın.

Şehrin hayat damarlarında akan kan gibi sürekli devam eden ve devam etmek zorunda olan trafiğinde, iyi olarak kalmak ve iyi hareketlerde bulunmak, en azından kalp sağlığı kadar değerli ve vazgeçilmez bir seçenek.

İyilerle kötülerin hayatın her alanında olduğu gibi trafikte de varacakları yere ulaşmalarının süresi hiç değişmiyor. Çok kere şahit olmuşuzdur. Deliler gibi trafiği alt üst eden birileri, biraz ileride ya artık hareket edemeyecek kadar ağır bir kaza geçirmiş ya da kaderin cilvesi olarak, yol kapanarak onu engellemiştir.

Kötülüğün hızlı hareketlerle, başımızı döndüren başarılarla, güçlü sanılan büyüklüğüyle bizi yenmesine izin veremeyiz.

Dünya durdukça sürecek olan bu mücadele, iyilikle kötülüğün kavgası; bütün mesele ve davamız budur.

Öyle büyük kavgalardan bahsetmiyorum.

Sokağa çöp atan, bu kavgada yenilmiştir mesela!

Biz çöpümüzü sokağa attığımız sürece, batıya galip gelemeyeceğiz!

Tükürdüğümüz sokaklarda başı dik gezemeyeceğiz!

“Temizlik imandandır” hadisini duyduğumuzda, temiz olmadığımızda imanımızdan bir şeyler eksildiğini düşünmüyorsak, okuma bilmiyoruz demektir!

01 Kasım 2021

Duruşumuz kalitemizin resmidir

 Bugün hemen herkesin elinde dolaşan ve cebine sığan aletler arasında küçük bir ayrıntı olarak kalan kameraların temelinde yer alan İbni Heysem’in optik alanındaki keşifleridir. Onun hayalinde çoluk çocuğun elinde dolaşacak bir kameranın olup olmadığını bilemiyoruz. Ama sonucun vardığı yeri yaşıyoruz.

Işığın ve gölgelerin hapsedilme hikayesinin 11 yüz yıllık bir geçmişi olması yine de yeterince ilginç. İnsan fotoğraflamayı ve resimlemeyi pek bir seviyor. Öyle ya; bilmem ne adındaki, uluslararası üne sahip bir ressamın tablosuna verilen paralar, dudak uçuklatıyor.

Resmin kalitesi ressamından, emeğinden ve ortaya çıkan neticeden oluşuyor. Hoş yeni zamanlarda boş çerçevelere de büyük para verenler olmadı değil! İşin politik boyutu olduğunun resmi idi tabi o tabloda yer alan ama yoktu ve görülmedi.

Neticede her birimiz, her an meleklerin kayıt altına aldığı kareleri yaşıyoruz. Hayatımız anlatsak film olur diyoruz ya sorulduğunda, hah işte çok doğru; bir film oluyor zaten.

Bir önemli farkla ki; bu film piyasaya sürülmek ve sinemalarda hasılat rekorları kırmak için değil, ahiret akıbetimizi tayin için ve sadece bize özel çekiliyor. Kişiye özel film ve kişiye özel gösterim! Aleme rüsva olmayı kimse istemez ne de olsa…

Ne ki; her şey meleklerin kayıtlarından ibaret değil. Hayat devam ederken birçok şahidimiz de filmimizi daha çekim aşamasında izliyor. Sonradan düzeltmeler yapsak bile, olay anında izleyenler için artık biz, o karede gördüğü kişi ve hal oluyoruz.

Yani, sadece kameralar değil, insan gözü ve gönlü de kayıt alıyor. Verdiğimiz her bir kare, muhataplarımızın zihinlerinde bize dair bir fotoğraf oluşmasını sağlıyor.

Nasıl durduğumuz, nasıl konuştuğumuz, nasıl hareket ettiğimiz gibi veriler, insanlık kalitemizin en net göstergesi oluyorlar. Tabii eğer münafık değilsek!

Münafıklığı sadece dinde nifak olarak değil, hayatın her alanında bir tür duruş şekli olarak kullanıyorum. Yani marangoz olmadığı halde, meslek erbabı gibi davranan da bir tür münafıktır. Örnekleri çoğaltmak mümkün.

İyi biri olmadığı, insanlara iyi davranmak istemediği, şartlar gereği içinden geldiği gibi olamadığından dolayı, genel kabul görecek bir duruş gösterme çabası da başlı başına münafıklığın resmidir.

Bütün konularımız ve konuşmalarımız, bir yerde dönüp dolaşıp insan kalitemize, insanlığımızın kalibresine gelip dayanıyor ve bir bakıma orada tıkanıyoruz.

Çok güzel işler yapmak istiyoruz. Pek teferruatlı planlar yapıyoruz. Detaylı kurallarımız, kapsayıcı kanunlarımız ve tabii cezalarımız var. Ama bir türlü istediğimiz huzur toplumunu kuramıyor, suçu azaltamıyor, uyuşturucu salgınını engelleyemiyoruz.

Büyük laflar ediyor, büyük katılımlı toplantılar tertip ediyoruz. Kocaman harflerle ilanlarımız, gözden kaçması mümkün olmayan ışıklı panolarımız var. Ama bir türlü anlatamıyoruz; bazılarına, bazı şeyleri!

Fotoğrafçımızın elimize verdiği resim pek iç açıcı değil. Kendimizi pek beğenmiyoruz. İnsanlarımız en yakınlarından en uzaklarına kadar, herkese karşı patlamaya hazır bir öfke bombası gibi geziyor.

Hak, hele de kul hakkı konusunda umursamazlığımız, artık hesaba ve kitaba, mizana ve sırata olan inancımızı sorgulatacak seviyelerde.

Bunun farkında olanlarımızın, en küçüğünden başlayarak adımlar atmaları gerekiyor. Küçümsenen ve değersiz sanılan pek çok şey birleşip dev sorunlar olarak karşımıza çıkıyor.

Toplumun en sorunlu kişilerinin verdikleri resmi, yine toplum olarak biz çiziyoruz. Hem fert olarak hem toplum olarak, bizi bizden başkasının bozması da düzeltmesi de mümkün değil.

Bir kelebeğin kanat çırpması ile oluşan ve hissedilmesi imkansız esintinin, biraz ileride fırtınaya dönüşme ihtimalini fark etmemiz gerekiyor.

Tıpkı sokağa attığımız her bir parça çöpün, dönüp dolaşıp bizi ve hayatımızı kirletmesi gibi; sokağa atılan her bir öfkenin, nefretin, zulmün ve küfrün geri dönüp bizi ve hayatımızı, hayatımızdaki diğer insanları etkilemesi kaçınılmaz bir sonuç.

Bir durup nefeslenelim ve kayayı delen damlalardan kaçının bizim elimizden sızdığına, yamuk yumuk taşları pürüzsüz birer cilalı çakıllara dönüştüren dalgaların başladığı noktadaki rüzgarın değişiminde kimin ne kadar etkisi olduğuna bir bakalım.

Bir şeylerin değişebileceğine olan inancımızı asla yitirmeyeceğiz. Fırtınalara yol açacak olan nefesi üflemek bizim sinemizde beslenen imana bağlıdır. Durduğumuz yer ve gösterdiğimiz duruş, Müslümanlığımızın kalitesinin resmidir!

25 Ekim 2021

Eşitlik hayaldir, adalet hedef

 Dünyada eşit paylaşım ya da denge sağlamak şeklinde hemen her ideolojinin hedefleri arasında koyduğu bir ütopya vardır. Çoğu zaman olayın maddi imkanların paylaşımı olarak algılanması, sol ve sağdan bakış açılarının da buna bina edilmesine yol açmıştır.

Sağcılar genelde solculara uyuz olduklarından; sosyalistliğin gereği olarak lanse edilen, eşit ekonomik imkan yalanına inat, dengeli olduğuna inandıkları, herkesin çalıştığı kadar kazandığı hayalini kapitalizmin temel unsuru bilip yola çıkarlar.

Solcular ya da komünistler için inanılan yalanın boyutlarının fikir dünyalarına sığmayacak kadar büyümesi yeterlidir. Bir zamanların hayal ülkesi SSCB yıkılınca, bütün umutlarını Küba’dan gelen haberlere bağlayan, arada Kuzey Kore aşkları depreşen bu kitlenin, sağlıklı bir sevinç yaşama şansı pek yok gibi duruyor.

Bu anlamda batıya tapan, AB kriterlerine iman eden ve yüce tanrı ABD’ye secde etmeyi fazilet bilen kapitalist hatta biraz da emperyalist köleler için, iyi bir maaş, iyi bir ev ve iyi bir tatil teslisini elde etmekten daha yüce bir makam yoktur.

Bütün bu hengamede, bir de görece bir şeylere sahip olduğunu zanneden ve kendini herkesten üstün görecek kadar hayattan ve insanlıktan habersiz kitleler var. Bizde bolca hem de…

O hep bildiğimiz; birkaç nesil önce buralara geldiği için kendinden sonra gelenleri aşağılama yoluyla içindeki ezikliği tatmin etmeye çalışan güruhun, hasbelkader muhataplarının ezik ve hatta fakir olmadığını fark ettiği ya da beklediği standartların üstünde bir hayat yaşamayı başardığını gördüğü anda hissettiği hayal kırıklığı ile geçirdiği cinnet sonucu, kuduz köpek gibi etrafına hırlaması, kişilik ve kimliğini ele veren önemli bir göstergedir.

İyi bir evde oturan, iyi bir araca binen Türkiyeli bir gurbetçi ne kadar Almanya’da kem bakış ve sözlere muhatap oluyorsa; buralarda da iyi bir arabaya binen ve iyi bir evde oturan Suriyeli o kadar düşmanca bakış ve sözü muhatap oluyor.

İşin tek farkı, orada bunu yapanlara çoğumuz Neonazi lakabını takıp lanetliyorken, burada bunu yapanlara milliyetçi ve vatanperver muamelesi yapılması!

Evet sevgili halkımız; Suriyeliler de normal insanlar. Yeme, içme ve benzeri insani ihtiyaçlarını gideriyorlar. Adetleri ve alışkanlıkları farklı da olsa, birlikte yaşamak pek de zor olmayan, simaları da bize çok benzeyen, dillerinin yarısını dikkatle dinlesek anlayabileceğimiz, ırk ve nesil olarak da bize çok uzak olmayan insanlar.

Suriyelilerin hepsi fakir ve işsiz değil!

Suriyeliler de muz yeme hakkına sahipler!

Suriyeliler de çalışıp para kazanabiliyor. Her ne kadar o pek dürüst(!) ve adil(!) insanlarımız maaşlarını, onların zor durumda olmasını fırsat bilerek oldukça düşük ödeseler de…

Suriyelilerin çocukları da çocuk, biliyor musunuz? Parkta bahçede oynamak istiyorlardır, emin olun. Evlerinde koşmak gibi en basit yaramazlıkları yapmak gibi…

Bu noktada tekrar başa dönüp, fikir ve bakış açımızın hangi yerine ve nasıl oluyor da sığdırdığımızı bir türlü kabul ve itiraf edemediğimiz faşist ırkçılığımızı yeniden sorgulamamız gerekiyor. Sağcı bir kapitalist miyiz, solcu bir sosyalist mi?

Adamlar, en ucuz iş gücü olarak kapitalistlerimizin arayıp bulamadığı kitle!

Adamlar, sosyalistlerin propaganda için kullanabileceği her türlü sosyal eksikliği yaşıyorlar. Aklı başında bir solcu için bulunmaz nimet varlıkları.

Müslümanlara söz söylemeye hiç gerek yok!

Müslümanlar için konu kardeşlik kelimesi ile başlıyor ve vefa, hüsnü zan, isar gibi ideal kavramlarla devam ediyor.

Yani demem o ki; dünyanın hangi kutbunda durursanız durun, hangi yönden bakarsanız bakın, gördüğünüz göreceğiniz dünyanın yuvarlık olduğu ve üstünde ebedi kalınmadığı olacaktır.

Kendini çok bir şey zannetmenin alemi yok, neticede geldiğimiz yer toprak, gideceğimiz yer toprak. Arada çamurlaşmadan yaşamak ve adem kalmak, insan olmak mümkün.

Bu arada evet, Suriyelileri de Allah yarattı ve onları da topraktan yarattı ve onlar da ölünce toprağa gömülüyor.

18 Ekim 2021

Okullarda güvenlik ve temizlik

 Büyük adımlar atarken, küçücük taşlara takılır insan ve insanın yaptığı her işte böyle küçük kusurlar birleşip devasa sorunlara yol açarlar.

Hızlı yürüyenin veya koşanın dengesi daha kolay bozulur, yüksek hızlarda seyreden araçların kontrolden kolayca çıkması gibi.

Çağımız bir nevi hız çağı; her şey ve herkes hızlı olmak zorunda. Eğitim de hızlandı, okullar da.

Eskiler hatırlar, kimsenin okul servisi olmazdı, en azından kenar mahallelerde. Ve herkes yürüyerek giderdi okuluna. Şimdi çok hızlı seyreden okul servisleri hayatın ayrılmaz bir parçası oldu.

Ben onlara “okul servisi terör örgütü” de diyorum. Genellikle trafikte terör estirdikleri ve bazen de çok can yakıcı kazalara sebebiyet verdikleri için…

Hızla hareket eden servisler, koşuşturan öğretmenler, yükselen internet hızları, derken hızla tüketilen bir hayat ve bir eğitim dönemi.

Bu hızlı işleyişin içinden savrulan, okulların çevresini mesken tutan ve her türlü suça meyilli, kullanılmaya çok müsait, sayısı belirsiz genç var.

Kenar mahallelerde ders veren, daha doğrusu vermeye çalışan öğretmenleri dinliyorum. Güvenlik eksikliğini, duvarları aşıp okullara giren elleri bıçaklı çeteleri, bahçelerde yaşanan kavgaları ve karmaşanın ortasında kalan öğretmenlerin çaresizliğini anlatıyorlar.

Bir başkası, okulun pisliğini, hademe tutacak bütçe olmadığını, velilerden para toplamanın yasak olduğunu anlatıyor.

Özet geçtiğim iki konu yani güvenlik ve temizlik, herhalde bir eğitim ortamının olmazsa olmaz ilk şartlarıdır.

Çöplükte gül yetiştirmek zor iştir, yetiştirseniz bile kokusunu alamazsınız, o pisliğin içinde kaybolur gider.

Devlet açtığı okulun güvenliğini sağlamakla yükümlü olsa gerek, temizliğini yaptırmak da en az binasını inşa etmek, öğretmenleri atamak ve diğer fiziki şartları sağlamak kadar önemli.

Acaba neden okulların temizliği umursanmıyor?

Neden güvenliği için bir çözüm bulunmuyor?

Okul çevrelerinde görev yapacakları ilan edilen timler ne oldu?

Gaziantep’in kenar semtlerindeki okulların bu kadar unutulmuş olması mümkün mü?

Eğitim yuvalarının bırakın öğrencileri, öğretmenleri bile tedirgin eden, bir kara kutuya dönüşmesi kabul edilebilir mi?

Kamu idaremizin tepe noktalarında yer alan gayretli ve benzer konularda oldukça hassas yetkililerimizin durumdan haberdar olmamaları düşünülebilir mi?

İlkokul seviyesine kadar inen okul çetelerine seyirci kalmanın sonuçları nedir, merak eden var mı?

Kaç çocuk mağdurdur, kaç çocuk bu şekilde suça itilmektedir?

Kaç ailenin umudu, evladı, ciğer paresi elinden kayıp gitmektedir?

Salgın hastalıkla bu kadar yoğun mücadele edilen bir dönemde, okulların temizliğinin göz ardı edilmesi görmezden gelinebilecek bir konu mudur?

Konunun ilgililerine ve en başta da valimiz sayın Davut Gül’e açık çağrımdır:

Lütfen okulların güvenlik ve temizlik sorununa el atın. Gayret ve özverinize pek çok alanda şahitlik ettik ve çözüm sağlandığını da gördük. Bu alanda atacağınız adım, hem eğitimcilerimizin hem de öğrencilerimizin hayatlarına direk dokunacaktır. Ailelerimizin beklentileri de bu yöndedir.

Elden ele ve dilden dile dolaşan şikayetlerin duyulması ve gereğinin yapılması, şehrin huzur ve güven ortamına sağlayacağı katkının yanında, eğitim ve öğretim hayatımıza da olumlu yansıyacaktır.

Çekirdekten temiz ve saygın bireyler olarak yetişen, suçtan ve kötü alışkanlıklardan koruyacağımız çocuklarımızın gelecekte ülkelerine sağlayacakları katkıda hepimizin payı olacaktır. Ya da tam aksi!

11 Ekim 2021

Şehir ve kitap

 


Gaziantep tarihi üzerine değerli araştırmalar yapan hocalarımızın derledikleri bilgiler bize, şehrin hemen her devirde, mevcut medeniyet ve kültür mirasının ayrılmaz bir parçası olduğunu gösteriyor.

Geçmişte ev sahipliği yaptığı mirası bugüne aktarmakta belki coğrafi gerekçelerle çok başarılı olamasa da; yerleşik hale gelen bir kültür hala izlerini korumaya devam ediyor.

Göç yollarının ve dünyanın en kadim yerleşim yerlerine olan yakınlığın getirdiği, kültürlerden ve bunun yanında savaşlardan ve felaketlerden de çok hızlı etkilenen bir yerde kurulmuş olmak, bu şehrin bazı bakımlardan lehine de olsa, nihayetinde medeniyet mirasını muhafaza konusunda aleyhine olabiliyor.

Yakın tarihimizde gördüğümüz bazı gelişmeler bize, medeniyet yolculuğunda, farklı fikirlerden faydalanmayı bilmenin değerini gösteriyor. Osmanlı topraklarında, matbaanın kurulduğu ilk üç şehirden biri olmayı ve bu tesisin aslında İncil basımı için kurulmuş olmasına rağmen, faydalanmakta ve çocuk dergisinden başlayan, anlamlı ve değerli kültürel faaliyetlere yönelmekte oldukça başarılı olan yetişmiş insan potansiyeli bize bir şeyler anlatıyor.

Medeniyet yolculuklarında, birlikte olduğumuz insanların farklılıklarını, yük değil imkan, sorun değil desen görebilmek, İslam’ın üstün fikir ve inanç özgürlüğü teorisini kavramış ve pratikte yaşamış insanlarımızın, mazide bu kadar güçlü ve sağlam yere basmalarına yol açan önemli etkenlerdendir.

Bütün bu üzerinde yazdığımız, okuduğumuz ve konuştuğumuz konuların tamamı ise kitaplardan kitaplara, o kitapları telif edenlerin zihinlerinden ve gönüllerinden, şehrin ve halkın sonra da ülkenin ve dünyanın ufkuna tutulan parlak bir ışıktır.

Geçtiğimiz on gün boyunca Gaziantep’te Şahinbey Belediyesi organizasyonuyla gerçekleşen ve kamu idaresi ile üniversitelerin destek verdikleri, dışarıdan gelen yayıncı arkadaşlarımızın ifadeleriyle “muhteşem” bir kitap fuarı düzenlendi.

Gerek katılımcı yayınevleri gerekse konuşmacı ve imza günleri ile oldukça yoğun bir ilgi çeken ve Şahinbey Kitap Günleri olarak adlandırılan etkinliği, nihayetinde siyasi bir arka planı olan belediyenin düzenlemesi ve konukların da doğal olarak bu topraklardaki insan ve medeniyet kavgamıza katkıda bulunan şahsiyetlerden seçilmiş olması bazı olumsuz tepkileri de doğurdu.  Bu da en az gösterilen olumlu ilgi kadar başarının bir diğer göstergesi aslında.

Bu topraklardaki varlık kavgamızın bin yıla yaklaşan serüveni içinde, hep karşımızda duran ve ayağımıza çelmeler takanların, en küçük aydınlığa bile saldırmaya ve küfretmeye hazır duruşları hiç değişmedi.

Misafir konuşmacıların yelpazesi daha da genişletilebilir miydi?

Evet.

Peki bu çevreleri memnun etmeye yeter miydi?

Hayır!

Çünkü onların derdi, konukların çeşitliği ya da fikir yelpazesi değil çünkü. Onların kavgası bizimle ve temsil ettiğimiz iman ve ondan neşet eden medeniyetle. Onlara yaranmak ya da gönüllerini hoş etmek için atılan her adım ise sırtımızı yasladığımız değerlere yapılacak bir ayıp ve onurlu duruşumuz için züldür.

Kitap fuarında, Antepli düşünür ve yazarlarımızın kendi yayınevleri aracılığıyla kendi hemşerileriyle buluşmalarına imkan sağlansa da, hiç değilse bir panel benzeri uygulama ile seslerinin yükseltilmesi sağlanabilirdi.

Ancak hepimiz biliyoruz ki, bugün artık fikrin ve sözün de bir pahası var. Biraz sesi yüksek çıkan, biraz takdir ve taltif gören, bunu hemen çevresine ve özellikle de siyasi irade sahiplerine fatura etmeye çalışıyor.

Sadece Allah için, hakikatin ilanı ve idraki için konuşmak, artık zor bulunur bir lüks oldu. Fikri ve uğrunda verilen kavgayı, geçim derdiyle heba etmeye mecbur olunmasaydı belki biraz daha rahat yazabilirdim. Nihayetinde yazarlar da insan ve onların da bakmakla yükümlü oldukları birer aileleri var.

Siyasilerle fikir ehlinin münasebetleri tarihe mal olmuş ve üzerinde çok konuşulmuş bir konudur. Ve fakat iki tarafın da kendini temize çıkarmak için diğerini çiğnemesi her zaman ve her devirde yapılacak en büyük yanlıştır.

Kendi binası camdan olan başkasının evine taş atmasın diyen, kim idi ise güzel demiş…

04 Ekim 2021

Şehrin kimlik ve kültür arayışı

 


Hayatın akışı, zamanın geçişi ile insanlar, farklı bölgelerde farklı sebeplerle, şehirleşme yolunu tutalı tarih kadar eski bir vakıa. Zaman içinde başladığı noktadan çok uzaklara savrulan ve yok olan şehirler olduğu gibi, hiç hesapta yokken öne çıkan, büyüyen ve bir şehir kültürüne sahip yerleşim yerleri de var olageldi.

Verimli topraklara yerleşenler, ticaret yollarının kesiştiği yerleri mesken tutanlar kadar; ilmin ve irfanın ardından giden nesillerin toplandığı, medeniyet kültürünün köşe taşı olan şehirlere de rağbet hiç azalmadı.

Dünyanın kurgusu böyledir. Herkes bir yana ya da bir işe yönelse, meşhur Hoca Nasreddin deyimiyle, “dünyanın dengesi bozulurdu”.

Bütün sebepleri bir araya toplayan ve bugün kendilerine metropol denilen, büyük şehirlerin hikayeleri ise; çoğunlukla karmaşa ve kalabalık üstüne bina edilen, üstüne biraz kültür ve biraz da medeniyet eklenerek, çok net yazılamayan öykülerdir.

Bu konuda önümüzdeki en net örneklerden biri, bizden bir örnek olarak İstanbul olabilir. Kendine has bir lehçesi, kültürü ve tarih içinde biriktirdiği medeniyet ile, kendine has ve özel bir şehir olmayı başaran nadir yerlerden.

Gaziantep’e “doğunun İstanbul’u” dense de, kendi kültürünü ve lehçesini kaybeden bu şehrin, bir medeniyeti olduğunu söylemek, tüm iyi niyetimize rağmen, pek mümkün görünmüyor. Bu şehrin hikayesinde yanlış giden bir şeyler olduğunda hemen herkes hemfikir.

Burası bir ticaret şehri, ekonomik bir cazibe merkezi ve bu, azımsanacak, kenara itilecek bir şey değil.

Buranın önemli yolların kavşağında olması sebebiyle bile, çok farklı kültür ve geleneğin buluştuğu bir yer olması, ihmal edilecek bir açı değil.

Zamanın yıpratmasından korunamayan şehir kültürünün, aldığı göçlerle yaşadığı değişim ve dönüşümlerin sağlıklı gittiğini ne dün söyleyebilirdik ne de bugün söyleyebiliriz. Kendine özgün bir kültürü ve kimliği olan bir yere yeni gelenler, doğal olarak biraz kendilerinden bir şeyler katsalar da, hakim anlayışa uyum sağlarlar. Ya da uyum sağlayarak daha müreffeh bir hayata adım atabilirler.

Ancak, kendi kimlik ve kültürünü kaybetmiş, ne olduğu hakkında kimsenin bir fikrinin kalmadığı ve daha da acısı, kimsenin bunu dert etmediği bir şehirde, yeni gelenlerin uyum sağlayacağı bir düzen değil, katkıda bulunacakları bir kaos vardır.

Bu eksikliğin vebalini ise ne eskilere ne yeni gelenlere çıkartmak doğru olmayacaktır. Bütün mesele, elimizdeki ile en iyisini ve doğrusunu yapabilmek için atılacak adımlardan ibarettir.

Bir şehrin kimliği ve kültürü, birkaç yılda oluşmaz ya da değişmez. Milyonların yaşadığı bu şehirde, kimlik ve kültür, birkaç yüz bin kişi ile de bozulmaz ya da düzelmez.

Peki ideal bir huzur toplumuna giden yolda, illa bu milyonların tamamının aynı noktada buluşması mı gerekiyor?

Bu sorunun cevabı tarihte yaşanarak verilmiş, hem de buralarda, bu topraklarda.

Anadolu’ya ilk yerleşen ve batıya doğru yayılan, daha sonra Selçuklu ve Osmanlı medeniyetlerini inşa edecek ve şehirlerini imar edecek olan insanların sayısı, yerleşik halktan çok azdı. Doğal olarak, yeni bir şehir fethedildiğinde, oraya yerleştirilen Müslüman sayısı da nüfusa oranla azınlıkta kaldı.

Ancak öyle bir kimlik ve kültür, öyle bir örneklik ve güzellik ortaya koydular ki, Saraybosna, Sofya, Selanik gibi şehirler, birer medeniyet merkezine dönüştüler. Konya’ya ilk Müslümanlar hangi tarihte yerleşti hatırlayanınız var mı? Ama bugün ülkenin mütedeyyin şehirlerinin önde gelenlerinden biri olarak anılmaya devam ediyor.

Gaziantep’e daha henüz Ayıntab iken, “Küçük Buhara” denilmesine sebep olan, ilim ve irfan ehlinin yol haritasında yer bulmasını sağlayan kültür ve kimlik; bugün aranmayan kayıplar deposunda ya da terk edilmiş, unutulmuş eşyalar arasında tozlanıyor.

Çok değil ama bir şehri değiştirmeye yetecek kadar kimlik ve kültür sahibi, medeni insana ihtiyacımız var. Bu aradığımız insanlarsa, bu şehirde varlar. Bunları aktif hale getirecek kamu ve sivil irade de var.

Sonucu biz değil ancak gelecek nesiller alacak olsa da, uğrunda emek sarf etmeye değecek bir hikaye yazılabilir. Umut hala var, hem de çok…

 

27 Eylül 2021

Derdimiz davamız ne?

 


Nihayetinde hepimiz birer insanız. İhtiyaçları, zaafları, hedefleri, zevkleri, ihtirasları, kinleri, sevgileri ve bütün duygularıyla, tüm fikir ve hesaplarıyla, hepimiz birer insanız.

Kendimizi temize çıkartmaktan, başkalarına iyi ve güzel görünmekten, başarılı ve önemli biri olmaktan, dünyada rahat yaşamaktan vazgeçmeyiz. İman edenlerimiz bunların üstüne bir de ahirette cennetlik olmayı eklerler.

Fikirlerimiz genelde doğru, özelde hep en iyisidir. Davamız her zaman hak ve yolumuz hep en güzelidir.

Arada nadiren de olsa kendini sorgulayanımız, gidişatını değiştirenimiz ve bunu hem kendine hem de çevresine itiraf edenimiz olsa da; biz genel olarak mükemmel insanlar ve müstesna Müslümanlarızdır.

Varsa kusur başkalarında, eksik ötekilerde, hata berikilerdedir, bizden alası gelmemiştir aleme…

Bundan nasıl bu kadar eminiz sorusunun cevabı bir tane değil ama birkaç tanesini hepimiz biliyoruz.

Kendi eksiklerimizi ve kusurlarımızı göremeyecek kadar başkalarıyla uğraşmak ve birtakım teviller ve kendine has yorumlarla, yaptıklarımızı ve yaşantımızı idealize ederek, buna bütün kalbimizle inanmamız.

Bir kere kendimize inandıktan sonra, yani bir bakıma kendimize tapınmaya başladıktan sonra zaten devamı geliyor. Bu kişisel dinin bütün esaslarını zaten biz belirliyoruz. Helal ve haramları tamamen keyfimize göre. İbadet ve itaatlerin ölçüleri de elimizde.

Hakim biz, savcı biz, avukat nefsimiz olunca, davayı kazanmak işten bile değil!

Peki bu dava ne?

Kazandığımız nedir?

Elimize geçen ne kadardır?

Ve hepsi bir yana, bu kazancın süreceği ömür ne kadardır?

Ölüme çare bulamadık ya hala, onu hatırlatmak istiyorum…

Ha yok, biz böyle küçük işlerin adamları değiliz. Biz büyük bir dava güdüyoruz. Kimimiz insanlığı, kimimiz ümmeti kurtarırken, bazılarımız da memleketi kurtarmakla yetiniyor. Bunlar aramızdaki en mütevazi kesim sayılabilirler.

Kendimizi ve neslimizi kaybediyoruz.

Dinimizi ve dünyamızı kaybediyoruz.

Bütün bu kayıplar üstüne bir ahiret sarayı inşa edemeyeceğimizi ise düşünmek bile istemiyoruz.

Bizim umut ve korku dengesini kuran gönül terazimizde, nedense hep umut yanı ağır basıyor. Cehennem korkusu semtimize pek uğramıyor. Büyük ve sonsuz bir ateşin azabını tefekkür etmek hoşumuza gitmiyor.

Cenneti garantileyenlerden olma lüksü, bir heves gibi bizi sarıp sarmalıyor.

Ağzımızın tadı kaçmasın diye ölümü, ölümden sonrasını ve kaçınılmaz olarak gelecek olan hesabı pek hesap etmiyoruz.

Kendimizi kendilerine nispet ettiğimiz, davalarını davamız, yollarını yolumuz bildiğimizi iddia ettiğimiz örnek ve önder şahsiyetlerle aramızda böyle bir fark var. Bu fark bizim onlarla ahirette yollarımızın ayrılmasına sebep olacak kadar büyük ve korkunç!

Hangi konumda olursak olalım, hesabın ve azabın bizi beklediğini unutmamak zorundayız.

Amirler ve alimler de ölüyor, fakirler ve cahiller de…

Kimin hesabının nasıl olacağını hep birlikte göreceğiz. Aramızda hala salih kulların ve iyi insanların var olduğunu biliyorum. Onlarla beraber olmak ve yoldaşlık etmek gibi bir güzel haslete ulaşmak derdinde olmamız gerekiyor.

Davasını gütme iddiasında olduğumuz dinin temelinin emniyet yani güven tesis etmek olduğunun altını çizmek istiyorum. Tabi bunun da gerçek olması gerektiğini, sahte duygu ve davranışların münafıklık olduğunu unutmadan…

20 Eylül 2021

Marifet sözde değil işte!

 


Bugün iğneyi; çok konuşan, çok yazan, çok tartışan, çok itiraz eden, çok eleştiren ve hatta bunlarla tanınan, bunlardan başka işi yokmuş gibi bilinen biz kalem ve söz ehline batırmaya niyetlendim.

İnsanlık tarihi boyunca vahiy ve fıtratın doğru zeminde anlaşılması ve uygulanması için nasihat ve tavsiyelerin her zaman özel bir yeri olmuştur. Zaten peygamberlerin vazifesi olarak bilinen tebliğ ve davetin, söz ve konuşma olmadan muhataplarına ulaşması mümkün değildir.

Vahyin nihayetinde, Allah(cc)’in kelamının insanların dilinde yazılıp okunması ve anlatılması bütün Müslümanların temelde bildiği ve uygulamakla yükümlü olduğu bir vazifedir. Kur’an tefsiri başta olmak üzere bütün ilimlerin özeti de budur; vahyin anlaşılması ve anlatılması neticesinde insan hayatının, hem dünya hem ahiret için güzelleştirilmesi.

Peygamberlerin mübarek davetlerini yerine getirmeleri ve bu daveti, ümmetlerinin bilenlerine miras bırakmaları sonrasında, kaçınılmaz olarak söz çoğalmış, ilim büyümüş ve ihtiyaçlarla gelişen dünyanın ve insanın vardığı noktalarda, hakikate ve yaşanmasına olan ihtiyacı kadar gelişmiştir.

Ancak, peygamber ve ilk davete muhatap olan neslin sonrasında, ihtilaflar ve çekişmeler neticesinde, esasında bir hayat sistemi ve yaşam tarzı olan din; kavgada sopa, savaşta silah, münazarada delil, nefislerde gurur sebebi olurken, pratikte hem fert hem de toplum hayatından azar azar çekilmiştir.

İşte bu gelinen nokta, ümmet olarak bizim özelimizde ifade edersek; Rasulullah(sas)’in sahabesi ile bizim aramızdaki en net ve büyük farktır. Dini yaşamak ile kullanmak arasında hiçbir hayırlı neticenin aşamayacağı büyüklükte bir hendek vardır. Hayırları birbirinden ve ümmetin genelinden ayıran bu derin ve büyük hendek, ancak söylenenlerle amel edilmesi ve dinin kavga ya da tartışma aracı değil, hele menfaat veya kazanç sebebi hiç olmadığı bir noktada ancak konuşulmaya başlanabilir.

Biz söylemekle meşgul ve meşhur olanlar ile yaşamakla meşgul ve meşhur olanlar arasında işte böyle büyük bir mesafe bulunuyor.

Oysa, bilmek ve üzerinde konuşmak gibi iman etmekle ilgisi olmayan adımları atabilen birçok gayri Müslim (müsteşrik) vardır. Bunlar, İslam’ı ve Müslümanları gayet iyi bilir ve hatta sorunlarına tartışacak ve çözüm sunacak kadar onlarla beraberdirler.

Kur’an ve Sünnet başta olmak üzere, bilinmesi farz olan ilimleri bilen, hatta sıradan Müslümanların bilmediği birçok karmaşık meseleye hakim bir müsteşrikle, samimi bir Müslüman arasında, meselelere bakışta ve pratikte oldukça net ve büyük farklar olması gerekiyor.

İlimden maksat amel, amelden maksat ihsan ve ondan da maksat nihayetinde Allah(cc)’in rızasını kazanmak olmalıdır. Aksi halde mistik araştırmacılarla, modern müsteşrikler arası bir yerde durup kendimizi Müslüman zannetmeye devam ederiz.

Tartışmalarda haklı çıkmak veya insanlara bilgisi ile üstün gelmek, önemli biri gibi görünmeye benzer, zehirli ve helak edici yaklaşımlardan ve anlayışlardan uzak durmamız, şahsi menfaatimizedir.

Söylediklerimizin ve yazdıklarımızın, hesabını mutlaka vereceğiz hatta bazılarının hesabı daha can vermeden görülecektir. Ölüm gibi kaçınılmaz bir sonun bizi beklediği dünyada, hesabı hesaba katmadan yaşamak için ya ahirete iman etmemek ya da oldukça ahmak olmak gerekiyor.

Yazan ve konuşan hatta tebliğ yapmaya gayret eden birçok Müslümanın, maksadının artık bu işler haline gelmiş olması, bilginin idrak ve yaşamak için değil, süsleyerek muhataplarına pazarlamak için elde edilen bir meta haline dönüşmesine sebep oluyor ki; buna da bir nevi kıyamet senaryosu dense yeridir.

Hulasa; çok konuşuyor ve itiraz ediyoruz, çok yazıyor ve tartışıyoruz ancak yaşamayı ihmal etmemiz gibi büyük bir sorunumuz var ve hepimizin oldukça mantıklı gerekçeleri bulunuyor.

Artık bir yerde durup kendimize bakmanın ve bildiklerimizi pratiğe aktarmak gibi vazgeçilemez bir adımı atmamızın zamanı çoktan geldi de geçiyor bile.

Öyle ya; ömür denen sermayenin hesabını bilen yok! Kasanın ne zaman boşalacağını bilen yok! Geriye müflis bir tüccar olarak kalmamak için, hesaplı harcamak ve hesabını iyi yapmak gerekiyor; bu hayatın sonrasında da bir hayat var!

Bu sebeple, çok ve güzel söz söylemenin ya da yazmanın değil; az da olsa düzenli ve sürekli olan salih amel işlemenin hayırlı olduğunu söylemek ve hatırında tutmak gerekiyor.

13 Eylül 2021

Olayların merkezi insan

 


Hayatın akışı, olayların hızı, işlerimiz ve meşgalelerimiz arasında, çoğu zaman gözden kaçırdığımız asıl faktör, asıl değer, asıl önemli olan; insandır.

Her ne iş ile meşgul olursak olalım, nihayetinde işin vardığı noktada karşımıza insan çıkacaktır. Bu, ülke yönetenlerden aile yönetenlere kadar devam eden, hatta tek başına yaşayanları da kapsayan genel bir gerçekliktir.

Kainat, insan için var edilmiş ve olayların merkezine de insan yerleştirilmiştir.

İnsanın yaratılışı ile elde ettiği değeri, yine biz insanlar bir şekilde iptal etmeye, ihmal etmeye pek bir hevesliyiz. Alemlerin Rabbinin, her insanın bizzat kendisine sunduğu imkan ve nimetleri yine bir takım insanların elinden almayı marifet sayarız.

Oysa, dünyanın huzur ve dengesinin üzerine kurulduğu mihenk insandır.

Evet, hayvanların da yaşadığı ve faydalandığı bir dünyada yaşıyoruz ama o hayvanlar da insan için vardır. Evet, yeşilin, doğanın ve çevrenin de çok önemli olduğu bir çağda yaşıyoruz ama onların değerli olma sebebi de yine insandır.

Kısaca, dünyada var olan her şey hakkında düşündüğümüz ve yaptığımız şeylerin insana ne gibi bir fayda ya da zarar getirdiğini hesap etmek ve ona göre karar vermek durumundayız.

İnsana rağmen çevreci olunamaz. Buna çevreye tapınmak denir.

İnsana rağmen hayvansever olunamaz. Buna hayvana tapınmak denir.

İnsana rağmen idareci olunamaz. Buna kendine tapınmak denir.

İnsana rağmen demekten kastım; insanın zararına sebep olarak, onlara fayda sağlanmadan yapılan iştir.

Bu popüler kavga alanlarının merkezinde insan yoksa, büyük bir sorun var demektir. Birileri bu konuları, politik ya da ekonomik çıkarı için kullanıyorsa, orada büyük bir istismar vardır.

Meşhur ve makbul söylemlerdendir; “insanı yaşat ki devlet yaşasın”. Şeyh Edebali’nin bu nasihatinin üzerine bina edilen devletin onca yozlaşma ve tahribata rağmen nasıl ve ne kadar ayakta durduğunu herkes biliyor.

Genelde devlet, yerelde ise belediye hizmetleri, insanları memnun etmiyorsa başarısızdır. Tabi herkesi memnun etmek gibi bir ütopya henüz sağlanamadı. Ancak normal ve herhangi bir art niyeti olmaksızın hayatını devam ettiren, ortalama bir vatandaşın memnuniyeti ölçü olmak zorundadır. Bunun oranı en az yarıdan fazla olmalıdır ki, memlekette huzur olsun, sükûnet olsun, refah içinde yaşansın.

Bu köşeyi takip edenler bilirler. Geçen yıldan bu yana özellikle yerel meselelerdeki sıkıntılara dikkat çekmeye çalışıyorum. Örneğin, şehrimizde çalışmayan yürüyen merdivenler, orta refüj problemleri, kullanılamayan dönel daireler gibi. Olması gerektiğinden yüksek ya da engin kaldırımlar, bir türlü düşünülemeyen araç park yerleri gibi.

Geldiğimiz noktada, insan faktörünün etkisinden ve merkezde olmasından bahsediyorum. Bütün bu eksikler ya da fazlalıklar, insanların takdir ya da eleştirisine göre şekillenmeliydi. Dahası, bir adım ilerisini gören idareciler, beklentilerden daha modern ve temiz bir şehir için sürpriz adımlar atmalıydılar.

Bir yıldır uzun ince bir yolda gittik ve geldik ama geri dönüp baktığımızda bir arpa tanesi kadar mesafe ancak alabilmişiz.

Şehrimizde bazı merdivenler yürümeye başladılar, insanlardan bir kısmını hem de büyük kısmını mutlu eden, Gaziantep için büyük ancak insanlık için küçük bir adım bu!

Yıl 2021 ve biz milyonluk bir metropolde, yürüyen merdivenlerin yürüyebilmesine seviniyoruz. Bu da halimizi anlatmaya yeter! Hoş o merdivenler akşam mesailerini bitirince duruyorlar ama olsun hiç değilse mesai saatlerinde bir hareket var.

Muhterem yerel yöneticilerimiz, çok iyi işler yaptığınızı biliyoruz. Denizi geçip derede boğulmayın diye yazıyoruz.

Biz sıradan vatandaşların kıstası çok basittir:

10 kilometre mis gibi asfalt yapmış olabilirsiniz ama eğer ben aracımla o yolu kullanırken, rögar kapağı engeline çarpıyor ya da çukuruna düşüyorsam, başarısızsınız!

Aynı yolun kaldırım kenarlarında kalan boşluklar pislik içindeyse, başarısızsınız!

Bilmem kaç milyonluk bir şehir bir türlü şehir temizliğine ve düzenine ulaşamıyorsa, hiç kusura bakmayın, başarısızsınız!

Bundan biz vatandaşlar sorumlu olabilir, suçlu olabiliriz ancak biz eleştiri ve şikayet, siz ise dinleme ve düzeltme makamındasınız.

 

Hariçten gazel okumak; Suriye ve Filistin

  Hızlı zamanlarda yaşıyoruz. Günlük hatta saatlik değişimler, olaylar ve bilgiler su gibi hatta esen bir yel gibi akıp duruyor. Bu haber ve...