27 Ocak 2012

'Katrina' hanımın kırdığı yumurta cılk çıktı!

‘Bir sinek bir kartalı kaldırdı yere vurdu,
Yalan değil, gerçektir; ben de gördüm tozunu..' (Yunus Emre)

Yumurta-tavuk ilişkisi mantık dersi gibi birçok kez karşımıza çıkmıştır. Yaratan ile münasebetleri düzenli olmayanların zeka seviyeleri bu ve benzeri sorularla ölçülür herhalde...
Merak etmeyin konumuz yumurta mı tavuktan, tavuk mu yumurtadan değil ama en az bunun kadar kafaları yoracak bir soru: 'Medeniyetler mi insanları yetiştirir, yoksa yetişmiş insanlar mı medeniyetleri oluşturur?'

Yüksek medeniyetlerin hükmettiği ülkelerden kalifiye insan ya da adam gibi adam yetişmesi olağan işlerdendir. Bu açıdan bakınca hemen akla demek ki medeniyetler insanları yetiştirir diyesi geliyor hepimizin değil mi? Ama o insanı yetiştiren medeniyetin de yine insanlar tarafından kurulduğunu hatırladığımızda biraz yumurta-tavuk hikayesine dönüyor olay.

Bu noktada biraz konuyu adam olma ya da adam tanıma veyahutta adamlığın alametlerine getirelim. Çoğumuzun bildiği bir örnek; zekat verecek fakir bulamayan Osmanlı İstanbul'unun zenginleri zekatlarını Okmeydanı'ndaki ağacın kovuğuna bırakırlardı da, onlardan sonra oraya gelen ihtiyaç sahibi kişi sadece kendisine yetecek kadarını alır gerisini tekrar o ağaç kovuğuna iade ederdi.
İşte benim gözümde bir medeniyeti oluşturan ve bir medeniyetin yetiştirdiği adam gibi adamlara yukardaki zengin de fakir de mükemmel örneklerdir.

Medeniyetlerle insanlar birbirine çok benzerler aslında. Her ikisinin de kalitesi zirvede ve zorda oldukları zamanlarda anlaşılır. Bunu tesis eden arka plandaki yetişme ya da oluşma zamanlarındaki dinamiklerdir.

Bu anlamda medeniyetleri ikiye ayırıyorum; birinci grup kaynağını ve temel dinamiklerini ilahi dinden alan ve insan ve insana hizmet için yaratılan bütün varlıkları korumayı hedef edinen medeniyetlerdir. İkinci grup ise; kaynağını kişilerin ya da birtakım toplulukların heveslerini doyurma, onların ihtiyaçlarını sonuna kadar giderme ve bunu gerçekleştirmek için her türlü yolu kullanmanın serbest olduğu bir mentalitenin ürünleridir.

Yumurta dışı sert ve sağlam, içi ise yumuşak ve faideli bir kombinasyonun sonucudur. Dıştaki sertlik içteki narin yumuşaklığı korumak içindir. Bazan yumurta dıştan hala sağlam ve sert görünürken içten çürüyebilir, ama bunu farketmek için illa da kabuğun kırılması gerekir genellikle. Her ne kadar ihtisas sahipleri kabuğu kırmadan da yumurtanın kalitesini anlasalar da genel için kabuk illa da kırılmalıdır ve illa o pis koku yayılmalıdır ki anlaşılsın o yumurtanın kalitesi...

Zor zamanlarda yani kabuk kırıldığında ya da ateşle imtihan edildiğinde ortaya kalite ya da rezalet çıkar...

Zorbalıkla bir medeniyet oluşturan ve insanlarına zorbalıktan başka hayat dersi vermeyenlerin zor zamanlarında ortaya çıkan manzara işte bizim yumurtanın cılk hali gibidir. Ne konuşmak ne de yazmak tat vermez böylesi olayları... Ne var ki gereken ders bütün insanlık adına alınmalıdır...

Katrina hanımın kırdığı yumurta cılk çıkmış ve kokusu bütün evreni sarmıştır. Dünyaya meydan okuyan ve işlerini zorbalıkla halleden bir medeniyetin(!) yetiştirdiği insanlar, güçten başka meziyet ve iftihar tanımayan, kurşundan başka kalblere hükmedecek bir malzemesi olmayanlar...

Ve onlardan sadır olan iğrenç fiil: Yardımına koştuğu insanın derisinin rengini kontrol etmek! Beyazlara öncelik tanıyıp kara derililerin açlıktan ceset yemesine aldırmamak! Kurşunu olanların olmayanların ekmeklerine göz dikmesi!

Sizin yumurtalarınız cılk çıktı ey batı medeniyetinin burnu bulutlarda gezen önderleri. Dilerim bundan gereken dersi alırsınız, yoksa mazlumların gözyaşları medeniyetinizi boğmadan kendi halklarınız sizi boğacak...

Ve son söz; medeniyetleri oluşturan ve ayakta tutan gerçek güç; insanların kalblerine hükmedebilmek ve güçlü de olsa hak yememek, zayıfta olsa haklının yanında yer alabilmektir.

Ufuk Gazetesi - Ekim 2005

20 Ocak 2012

'Fitne ölümden şiddetlidir!'

İnsanlık tarihinin dönüm noktalarının meydana geldiği, tarihin en eski yerleşim bölgesi. İnsanlığın atası Adem'in (as), ikinci atası Nuh'un (as), kendisinden sonra gelen herkesin hayırla yâd ettiği İbrahim'in(as) ve alemlerin efendisi Muhammed'in (as) hayat sürdüğü, hemen her iktidar sahibinin ele geçirmek için çırpındığı, hem zalimlerin hem de mazlumların bolca bulunduğu, en verimli nehirlerle en büyük çöllerin arasında bir ok atımı mesafe ancak bulunan, toprağın altının ve üstünün yeryüzünün başka hiçbir bölgesinde olmadığı kadar zenginliklerle dolu olduğu, savaş ve barışların sebebi ya da bizzat kaynağı bir toprak parçası!

Dünya savaşları bile bu topraklar üstündeki hesaplar için çıktı ya da çıkarıldı. Sultan II. Abdulhamid'in 33 yıllık hükümdarlık döneminin son bulmasına sebep olan en mühim icraatı elbette dünya islam birliğine verdiği önemin yanı sıra; Filistin topraklarında 'büyük bir çiftlik' kadar bile olsa Yahudilere toprak satmayı kabul etmemesi idi. Tahttan indirilmesinin ardından çıkartılacak olan savaş sonucunda Osmanlı İmparatorluğu'nun tarih sahnesinden silinmesi kimin ya da kimlerin önünü açtı? Birinci Dünya Savaşı sona erdiğinde Çanakkale'de, Kafkaslarda, Yemen ve Bağdat cephelerinde verdiği milyonlarca şehide rağmen Osmanlı mağlûp sayıldı ve İstanbul işgal edildi.

Ve Filistin... Dünya savaşınn ardından sahipsiz kalan mübarek topraklar... Karış karış ince hesaplarla yahudilere satılan, ya da bin bir dalaverelerle yavaş yavaş işgal edilen araziler sıradan olaylardan oldu.

1930'lu yılların sonlarına gelindiğinde Filistin'de bir Yahudi devletinin kurulmasına tek engel bölgede yaşayan Yahudi sayısının komik rakamlarla ifade edilecek kadar az olmasıydı. Bu sayıyı artırmanın yolunu yine yahudice bir mantıkla buldular. Avrupa'da rahat bir yaşam süren Yahudi halkları Filistin'e göç etmeye ikna etmek için bir Hitler yeterli idi... Anne tarafından yahudi olan ve zaten yahudi sayılmak için şart olan kan bağına sahip Hitler bir şekilde Avrupa'lı Yahudileri Filistin'e göçe ikna etti!

Yeryüzünde hedeflerine ulaşmak için kendi halkına eziyet etmeyi mazur gören tek halk yahudiler değildi elbet... Son da olmayacaklardı zaten.

Üstad Necip Fazıl'ın deyimi ile 'Yahudiler sigaralarını yakmak için dünyayı ateşe vermekten çekinmeyecek kadar' kendi menfaatlerine düşkündürler.

İkinci Dünya Savaşı sonrasında dünya üzerinde meydana gelen tek ve en mühim gelişme İsrail devletinin kurulması idi. İki dünya savaşı ile bir devlet elde edenlerin 19. yüzyılın sonunda kararlaştırdıkları Büyük İsrail'in kurulması için neler yapabileceklerini ise hep birlikte göreceğiz.

Peki bu Ortadoğu nerenin doğusundadır?

Birinci Dünya Savaşı ile sömürge taktiklerini değiştiren İngilizler dünya haritasını yeniden çizerken her yeri kendilerine eksenledikleri için onlara göre batıda kalan sadece Amerika kıtası oldu. Avrupa ise doğu olarak kabul edildi. Asya Uzakdoğu olunca Avrupa ile Asya arasynda kalan dünyanın asıl merkezi Ortadoğu olarak isimlendirildi.
Bu bölgeyi Ortadoğu olarak isimlendirmek bir bakıma İngilizler'in tasnifini de baştan kabullenmek gibi geliyor bana.
Hayır, bu topraklar ne Yakındoğu ile Uzakdoğu’nun arasında sıkışmış/sıkıştırılmış Ortadoğu’dur ne de bir başka sınıflandırma ile es geçilebilecek kadar kolay!

İnsanın dünyaya ile ayak bastığı ve belki de son basacağı ve insanın Rabb'ine ilk ibadetgahını inşa ettiği ve kıyamete kadar yalnız Allah'a ibadet edilecek topraklar.

Melheme-i Kübra'nın ya da batılıların anladığı dille Armegedon'un cereyan edeceği sahne! Hem onlar hem biz bunu biliyoruz ve emin olun onlar Muhammed'(as)in asla yalan konuşmayacağına en az bizim kadar eminler!
Irak'a Saddam yıllar yılı hükmetmeli, İran'la savaşmalı! Suriye'de Esed zulmetmeli, Ürdün Filistinliler'e İsrail'den önce saldırmalı!

Haremeyn Suud ailesinin keyfine verilmeli, Mescid-i Aksa yakılmalı!

Bunlar olanlardı ya olacaklar?

Bir şekilde Irak'tan başlayan işgal genişletilmeli, Suriye ve İran vurulmalı, Türkiye savaşın içine mecburen çekilmeli çünkü güneydoğusu Büyük İsrail sınırları içinde kalıyor! Buna sebep mi bulunmalı? En kolay iş bu!

İsrail nükleer silah edinebilir ama bir başkası bırakın silahını adını bile anamaz!

Gelecek günler büyük olaylara gebe... Bakalım kimin hesaplarıhem evde hem çarşıda tutacak? Bakalım hesapların üstünde bir hesabı olan Allah neye hükmetti?

'Fitne ölümden daha şiddetlidir!' ve 'Geleceği yalnız Allah bilir!’

Ufuk Gazetesi - Ocak 2012

15 Ocak 2012

'Büyük Dost'u istiyorum!

‘Ölüm güzel şey budur perde arkasından haber
Hiç güzel olmasaydı ölür müydü peygamber’ (NFK)

İnsanız; kolayı zora, yakını uzağa, güzeli çirkine, temizi pise, hayatı ölüme tercih ederiz. İnsanız; doğum günlerini kutlar, ölüm günlerini unuturuz. İnsanız; doğuma sevinir ölüme ağlarız. Doğumun da anne rahmi için bir ölüm olduğunu düşünmez, ölümün ahirete doğum olduğunu hatırlayamayız. Ölümün yokluk olmadığını bilir, ebedi hayata inanırız... Ama insanız, unuturuz!

Geçtiğimiz ay Kutlu Doğum ayı idi adeta. Zaten saz telleri gibi gergin duygularımıza bu doğum hatırası da eklenince sağanak yağmurlar halinde sevgi ve iman aktı gönüllere... İnsanlığın yüzakının doğumu idi, yeryüzünün gördüğü en nadide mücevherin, en parlak yıldızın doğumu idi. O hatırlanmaya, sevilmeye en layık olan idi.

O'nu anlatmak için yüzyıllardır bütün kalem erbabı bütün hünerlerini ortaya koydular. Kimi na'tler, methiyeler yazdı, kimi kitaplar dolusu şiirler. Kimi O'nun hayatını bilmem kaçıncı defa yeniden anlattı, kimi O'nun simasını tasvir ile meşgul oldu. Ama yetmedi, ama yetmeyecek... Kıyamete kadar hep O anlatılacak, hep O yazılacak! Ama yazılacaklar, söylenecekler bitmeyecek, bitirilemeyecek!
O'nun sevinçleri ile sevinecek, O'nun hüzünlerini ciğerlerimize her nefesle birlikte çekeceğiz. Mekke denilince akla O gelecek, hüzün gelecek... Bedir denilince secde yeri ıslak bir dua hatırlanacak! Uhud hepimizin yüreğine miğfer halkasının saplandığı dağın adı, Hendek açlıktan yanan midelerle kazanılan müjdeli bir zafer olacak!

Yesrib O'nunla Medine olacak ve sonra hepimiz Medineli olmayı yücelmeye isim yapıp ona medeniyet diyeceğiz! Muasır medeniyetler diye birşeyin mümkün olamayacağını, bu kelimenin anlamını O'ndan aldığını unutacağız...

Hiç kimse O'nun kadar sevilmeyecek! Hiç kimse O'nun kadar özlenmeyecek! Aradan geçen yıllar ne kadar uzun olursa olsun, O'nun hatırası hep yüreklerde büyüyecek... Yeryüzünde hiçbir acı, hiçbir sevinç bu kadar uzun yaşayamayacak!

Gelin bu defa bir değişiklik yapıp O'nun vefatını da analım. Medine'nin karalar bağladığı hicretin 11. yılının Safer ayının 28. gününü yani 23 mayıs 632 tarihini zihnimizin bir yanına kazıyalım. Medine'ye gidelim! Kerpiçten yapılmış, hiçbir süsü olmayan Mescid-i Nebevi'yi hatırlayalım... O mescidin içinden açılan kapılarla girilen hücreleri Medine'de doğan ilk muhacir çocuğu Abdullah bin Zübeyr'in tarifi ile, 7-8 yaşlarında bir çocuğun zıpladığında eli tavanına değen, yetişkinlerin boyunlarını eğmeden ayakta duramadığı kadar engin odacıkları tanıyalım. O odacıklardan kıyamete kadar dünyaya yetecek bir medeniyetin vahiyle yücelişini öğrenelim.

İşte o odacıklardan biri olan Aişe'nin odacığında 'Büyük Dost'u isteyen bir Peygamber! Meleklerin en büyüğü Cebrail, insanların en büyüğü Muhammed'e (s.a.v.) kainatın Rabb'inden bir haber getiriyor:

'Rabb'in Sen'i kıyamete kadar hayat ve bütün dünyaya hükümdarlık ile şimdi ölüm arasında muhayyer bıraktı. Dilersen San'a kıyamete kadar hayat ve hükümdarlığı verecek!’

Cevabı çok kısa:

'Hayır! 'Büyük Dost'u istiyorum!’

'Öyleyse kapında bekleyen meleğe izin ver, o bugüne kadar kimseden yanına gelmek için izin istememişti, bugünden sonra bir daha da kimseden izin istemeyecek!’

Hayatı ile örnek idi, ölümü ile de örnek oldu! Yaptığı tercih kıyamete kadar insanlığa ders olarak kaldı!

Güzel yaşadı, güzel öldü! İncindi ama incitmedi. Daima düşünceliydi. Susması konuşmasından uzun sürerdi. Lüzumsuz yere konuşmaz; konuştuğunda ne fazla, ne eksik söz kullanırdı. Dünya işleri için kızmazdı. Kendi şahsı için asla öfkelenmez ve öç almazdı. Kötü söz söylemezdi. Affediciliği tabii idi. İntikam almazdı. Düşmanlarını sadece affetmekle kalmaz, onlara şeref ve değer de verirdi.

Kendisini üç şeyden alıkoymuştu: Kimseyle çekişmezdi. Çok konuşmazdı. Boş şeylerle uğraşmazdı. Umanı umutsuzluğa düşürmezdi. Hoşlanmadığı birşey hakkında susardı. Hiç kimseyi ne yüzüne karşı, ne de arkasından kınar ve ayıplardı. Kimsenin kusurunu aramazdı.
Kimseye hakkında hayırlı olmayan sözü söylemezdi. Yanında en son konuşanı ilk önce konuşan gibi dikkatle dinlerdi. Bir toplulukta bulunduğu zaman bir şeye gülerlerse, o da güler; bir seye hayret ederlerse, o da onlara uyarak hayret ederdi. Gerçeğe aykırı övgüyü kabul etmezdi. Her zaman ağırbaşlıydı.

Konuşurken çevresindekileri adeta kuşatırdı. Kelimeleri parıldayan inci dizileri gibi tatlı ve berraktı. Yürürken beraberindekilerin gerisinde yürürdü; ayaklarını yerden canlıca kaldırır, iki yanına salınmaz, adımların geniş atar, yüksek bir yerden iner gibi öne doğru eğilir, vakar ve sükunetle rahatça yürürdü. Kapısına yardım için gelen kimseyi geri çevirmezdi.

Bir gün kendisinden yaşça küçük bir dostunun omuzlarından tutarak şöyle demişti: "Sen dünyada garip bir kimse yahut bir yolcu gibi ol!" Her zaman hüzünlü ve mütebessim bir halde dururdu. Adet üzere sarfedilen hiçbir kötü sözü ağzına almamıştı. Sıkıntl hallerinde kabalaşmaz, bağırmazdı. Fakirlerle birlikte yerdi; öyle ki onlardan ayırt edilemezdi. Önüne ne konulursa yerdi. Sade kıyafetler giyer, gösterişten hoşlanmazdı. Konuşurken yüzünü başka tarafa çevirmez, bulunduğu mecliste ayrıcalıklı bir yere oturmazdı. Sabahları evinden çıkarken şöyle söylerdi. "İlahi, doğru yoldan sapmaktan ve saptırılmaktan, kanmaktan ve kandırılmaktan, haksızlık etmekten ve haksızlığa uğramaktan, saygısızlık etmekten ve saygısızlık edilmekten sana sığınırım. Sıradan değildi; ama sıradan insanlar gibi yaşardı.

O, MUHAMMED'di. (sav)

Ufuk Gazetesi - Mayıs 2006

21 Aralık 2011

Titre ve kendine gel...

Bir yerlerde kulağımıza değmiştir mutlaka, zerreden kürreye bütün bir kainatın aslında birbirine çok benzeyen yapıtaşlarından ve sistemlerden oluştuğu.. Ve aslında bizim gazete, bilgisayar ya da taş yahut latif bir çiçek sandığımız şeylerin kıvıl kıvıl devinen, sürekli atom çekirdiği etrafında dönen ya da bir başka deyişle kendi kabelerini tavaf eden elektronların hareketlilikleriyle dopdolu yapının dışarıdan bu kadar sakin görünmesi ne kadar aldatıcıdır.

 

Bir gün insanoğlu bu atomun yapısını bozmayı keşfettiğinde yani Rabbani düzene yine Rabb’in izniyle çomak soktuğunda ortaya, ortadaki her varlığı kahreden bir küçük kıyametin çıktığını göre göre öğrendik.

 

Keşfettiğimiz her hakikat insanlığımızı ve acziyetimizi defalarca yüzümüze yüzümüze vurdu durdu. Herşeye güç yetirebileceği bir dünya hayalinden vazgeçmeyen zavallı insancıklar hep bir yerlere kafalarını çarpıp dolaşıyorlar.

 

Her çarpma bir sarsıntı aslında, her sarsıntı bir travma. Hayat insanları hep bir yanından sarsmaya devam eder, bazan bittikten sonra bile. Ardından bıraktığın hatıra sarsacaktır mezarını!.. Asıl deprem mezarların sallanmasıdır. Ve o gün enkazın altında hiç ama hiç kimse kalmaz, kalmayacak!

 

Söz depreme gelmeden bir konuyu artık zihinlerimizde yeniden netleştirelim, dünyanın değişmez en basit gerçeğini yeniden hatırlayalım:

 

Henüz yeryüzüne insan ayağı basmadan hatta yeryüzü bile yok iken; dünyada kuruyupta dalından kopacak son yaprağın hangi ağaçtan düşüp hangi rüzgarla savrulacağı ve hangi taşa takılıp azıcık duracağı ve sonra hangi rüzgarla nereye kadar savrulacağı ve tam da o anda kıyametin gürültüsünün kopup hangi dağın yürüyüp gelip o yaprağı silip süpüreceği bile belli idi, herşeyi bilen biliyordu ve yazmıştı!..

 

Ve size bu satırları yazanın parmaklarını oluşturacak toprak yaratıldığında birgün o toprağın bu işleri göreceği ve yine bir gün yeniden aslına döneceği, topraklara karışıp görünmez ve bilinmez hatta hiç yaşamamış gibi olacağı belli idi.

 

Sizin bu satırları okuyan gözleriniz, gazetelerin kağıtlarını oluşturan atomlar, ekranlarınız ve ışık bile yaratılmamış iken belli idi bu satırları okurken kullanacağınız bakış! Belli idi bunları okurken zihinlerinize dolacak hisler ve fikirler.

 

Konuyu mecrasına çekmek için hemen bir Molla Kasım hızıyla araya girip insanoğluna verilen ufak tefek mini minnacık cüz’i iradenin varlığını hatırlatıp, isterseniz bundan sonrasını okumama/okumayabilme hakkına sahip olduğunuzu ve aslında siz okumamayı tercih etseniz bile bunu Ezel olan Allah’ın ta ezelden beri ezeli ve ebedi ilmi ile bildiğini ve bunu kaderinize yazdığını unutmuyoruz.

 

Şimdi konumuzun anlaşılması da anlatılması da kolaylaştı..

 

Deprem ya da başka bir felaket, yıkım ya da ölüm, hayat ya da çiçek velhasıl acı ya da tatlı ne varsa ne olduysa ve ne olacaksa hepsi Hakim-i Mutlak olan Allah(cc)’ın izni, yaratması ve kudreti dışında değildir.

 

Bazı hadiselerden hikmetleri anlamak kolaydır, neden diye sormaya bile ihtiyaç duymaz insan. Örneğin kafasına kurşun yiyen öldüğünde şaşırılmaz da ölmediğinde şaşılır. Sanki hayat ve ölüm kurşunların elindeymiş gibi, yahutta kurşunu atan silahı tutan eldeymiş gibi. Halbuki sebeblerin sıradanlaşması hadiseleri yaratan Rabb’in hakimiyetinin hikmetindendir.

 

Çocuk doğar, sıradan sanılır... Ölünce yakıştırılmaz, halbuki her doğana hatta doğmayana bile ölüm kadar yakışan ne olabilir ki? Hayat verilen herşeye ölüm basbaya çokta güzel yakışır.

 

Yapraklar açar, ağaçlar çiçeğe ve meyveye durur, sıradan sanılır... Kıtlık olsa ah-u figan ile yer-gök inletilir. Durup dururken kurur kalır dallar, dallarda yapraklar ve meyveler, nesine şaşmalı ki?

 

Dünya kocaman bir boşlukta(!) sorunsuz yol alırken şaşılmaz, sıradan sanılır... Ve fakat herhangi bir köşesi çökse, titrese ya da güncel tabirle deprem olsa şaşılır. Halbuki insan birebir kendi içinde çok sıklıkla depremler yaşarken, dünyanın sallanmasına niye şaşmak lazım ki?

 

Evet sözün kısası şu ki, depremlerde dahil kainatta olan herşey Mevla’nın kudretindendir, takdirindendir. İsyan edilmez, edilemez, edilse de hiçbir şey ifade etmez, olan isyankara olur, ahiretini heba eder.

 

Oh olsun denilmez, merhamet sahibi olan herkese merhamet duyar. Merhamet Rahman esmasının tecellisi olup; mü’min-kafir ya da bitki-hayvan ayrımı yapmaz. Ya vardır ya yoktur ve bu varlık ya da yoklukta izafidir. Kazanılmaz verilir ve alınır!..

 

Bu gibi felaket ve ölümlerin sebeb ve hikmetlerini görmeye, bulmaya, anlamaya çalışmak Rahman’a kulluğun en güzel sonucudur.

Ufuk Gazetesi (Mart-2011)

 

 

14 Aralık 2011

Sakın bunu kimseye anlatma!

Yolcuyu bilirsiniz, hani çölde susuz kalmış bir adama rastlar. Merhamet eder. Durur ve devesinden inip su ikram eder. Fakat su ikram edilen adam, suyu almadan deveye atlar ve kaçmaya başlar. Deve sahibi ardından seslenir:

'Sakın bunu kimseye anlatma!’

Hırsız ve uğursuz adam merak eder, acaba devesini kaptırdığından mı böyle seslenmektedir ardından bu yolcu... Döner ve sorar:

'Neden?’

'Eğer sen bunu anlatırsan, bir daha çölde susuz kalan birini gördüklerinde insanlar durmayacaklardır!’

Bazı şeyler vardır, ne hakkında eğitilmiştir insanlar ne de yaşamışlardır. Sadece bir haber, bir dedikodu bazan büyük toplumların bile hafızalarında silinmez hatıralar bırakır. Haklı ya da haksız birçok insan olayları bu kırık-dökük bilgilerle değerlendirir. Sonuçta ortaya çıkan ise, hoşgörüsüzlük ve merhametsizlik olur genellikle.

Muhataplarının farklı olabileceğini kabullenemeyenler ve bu tiplerin yoğun bulunduğu toplumlar karmaşanın, huzursuzluğun sıradan olduğu bir hayatı yaşarlar. Fertlerin birbirinin farklılıklarını hoş görmediği, düşene merhamet etmek bir yana 'düşenin dostu olmaz', 'bir tekmede sen vur', gibi tabirlerin türediği, tam da kapitalizmin arzuladığı bir topluluk...

Bir arada yaşamanın altın kuralı, farklılıkları kabullenmek ve hoşuna gitmeyenlere katlanabilmektir. Bunu iki insan ya da büyük bir insan topluluğu için düşünebiliriz. Bazı farklılıklar hoş görülür, bazılarına katlanılır. Masum ve başkalarına zarar vermeyen farklılıklar hoş görülmelidir. Toplulukları bozan farklılıklara ise katlanılmamalı bile bırakın hoş görmeyi.

Biraz daha açarsak; inandığımız değerlere tamamen ters bir hareketi hoş görmemiz mümkün olmazken, buna katlanabildiğimiz takdirde meyvesini alacağımız kesindir. Hoş görmenin sınırlarını iyi tayin etmezsek, bu kültür hayatlarımızı yağmalayan, nesillerimizi yok eden merhametsiz bir eşkıyaya dönüşecektir.

Her şeye rağmen kendimizi ve nesillerimizi yaşadığımız toplumların bilinçli ya da bilinçsiz bütün eşkıyalıklarına karşı muhafaza edebilmek için, sahip olunması gereken donanımlarla kuşatmamız şarttır. Özü olmayan meyvenin, sağlam kabuğu olması hiçbir şey ifade etmeyecektir. Yine özünün yokluğu bilinen bir meyvenin kabuğunun güzellik ve sağlamlığı takdir görmez!

Bir çekirdek bir koca ağacı içinde barındırır. Öyleyse öz denen temel yapı daha çekirdekken yüklenmelidir ki, ilerde ağaç olduğunda meyve beklenebilsin. İşte bu yüzden çocukken eğitilir insan ve nasıl eğitildiyse ya da eğitilmediyse öyle bir yetişkin olur.

Bulunduğumuz toplumun kültür yapısı, olaylara bakış tarzı bizim arzuladığımız gibi olmayabilir. Fakat özü sağlam bir tohum nerede toprağa düşerse düşsün yetişecek ağaç aynı olacağı gibi, meyveleri de aynı olacaktır.

Yetişkinler ve çocuklar birbirlerinin geleceğini biraz da böyle tayin ederler. Eğer yetişkinlerimiz bulundukları toplumda hayırla yâd edilecek işler yapmamışlarsa, minik fidanlarımızı elbette kesmek isteyenler çıkacaktır. Yeni nesillerini idame ettiremeyen yetişkinlerin zaten gelecekleri de olmayacağından, unutulanlar silsilesine kayıtları yapılacaktır.

Baştaki hikâyeyi hatırlayalım. Eğer yetişkinlerimiz su içmek yerine deveyi kapma hevesinde olurlarsa; çocuklarımız çölde kalsalar bile, kimse bir yudum su vermek için zahmete girmeyecektir.

Önyargılar sebepsiz değildir...

Büyük olan her şey küçük parçalaryn birleşiminden oluşur. Olaylar ve insanlar da böyledir. Hiçbir büyük olayı küçük ayrıntılar bilinmeden doğru anlamak mümkün olmaz. Büyük insanlar da öyle.

Net bir örnek verecek olursak:

Asr-ı Saadet yani mutluluk asrı olarak isimlendirdiğimiz kutlu zamanda yaşanan şu küçük ayrıntı bize bir şeyler anlatabilir. Medine'deki Peygamber Mescidi'ni her gün gelip düzenleyen ve temizleyen bir kadın vardır. Kimsenin tanımadığı ve ilgilenmediği, belki de fark etmediği sıradan bir kadın. Herkesin Efendimiz (sav) ve dostlarıyla meşgul olduğu ve onları takip ettiği bir dönemde bu garip kadının gözlerden kaçması da normal gibi sanki. Gün olur ve bu kadın vefat eder. Onun yokluğunu bir tek kişi fark eder. İnsanların merhamet, vefa ve erdem eğitmeni Peygamber (sav). Hemen araştırır ve vefat ettiğini öğrenince kabrine kadar gider ve orada cenaze namazını yeniden kılar, dualar ederek ayrılır.

Bu ayrıntı öyle çok bilinenlerden olmasa da bize Saadet Asrı'nyn dinamiklerini öğreten muhteşem bir örnek olarak tarihe kaydedilmiştir.

Kıymetsiz bir tek insan yoktur! Hiçbir çocuk ihmal edilemez! Hiç kimse hatasız ve mükemmel olamayacaktır ama örnek topluluklar birbirlerine merhamet duyan, vefalı ve hatalarını hoş gören ya da katlanan insanlar tarafından kurulacaktır.

Kendini bilen ve sahip olduğu meziyetlerini insanların faydasına sunan kaliteli insanlar, nerede ve kimlerle yaşarlarsa yaşasınlar fark etmez. Bulundukları yerde ve zamanda hep parmakla gösterilenler olacaklardır. Sevilmeseler de nefret edilmeyecekler, sözleri ile hayrı ve iyiliği anlatmasalar da halleri ile kitaplar dolusu aktarımlar yapacaklardır.

Karga serçeyi taklid etmeye çalıştığı günden bu yana çirkin yürür, çakal aslanın artığını tükettiği için çakaldır... Aslan evladı olanlarımız, bu aslanlığın bir ömür sürmesi için ellerinden geleni yapmak zorundadır. Yoksa evrim denen yalan gerçek olur ve aslan evlâtlarımız çakal sürüsünün içinde kaybolur gider.

Çocuklarımız bize emanettirler. En azından tatile giden tanıdığımızın çiçeklerinin bize emanet olduğu kadar hem de! O çiçekler solarlarsa bir kaç kişi üzülür, yerine yenisi konarak hemencecik geçiverecek bir üzüntüdür bu. Ama ya çocuklarımız solarlarsa?

Hatırı bütün hatırlardan üstün bir Zat-ı Zulcelal'e (cc) mahcup olmak bir iki çiçek için akrabaya mahcup olmaya hiç benzemez.

Tohum saç, bitmezse toprak utansın!

Hedefe varmayan mızrak utansın!

Hey gidi küheylan, koşmana bak sen!

Çatlarsan, doğuran kısrak utansın!

 

Eski çınar şimdi noel ağacı;

Dallarda iğreti yaprak utansın!

Ustada kalırsa bu öksüz yapı,

Onu sürdürmeyen çırak utansın!

 

Ölümden ilerde varış dediğin,

Geride ne varsa bırak utansın!

Ey binbir tanede solmayan tek renk;

Bayraklaşamıyorsan bayrak utansın! (NFK)

Ufuk Gazetesi (Haziran-2006)

07 Aralık 2011

Aşk’a giriş

Bütün güzel kelimelerimi O’na ayırıyorum, bütün hoş seslerimi  ve bütün anlamdırmalarımı O’na has kılıyorum. Bütün övgülerimi ve bütün sevinçlerimi O’na adıyorum. Bildiğim herşey O’ndan ibaret ve tanıdığım varlıklar O’ndan.

Ben O’ndanım ve O benden...

Hergün yeniden ve daha bir üst perdeden O’nunla olabiliyorum ve hergün kelimelerim ve seslerim O’nunla daha bir güzelleşiyor. Hep bir öncekinden daha güzel ve daha hoş ve hep daha güçlü. Daha güçlü bir fırtına, hayır daha güçlü bir hortum ya da tayfun. Tüm tropik ayarları alt-üst eden ama bir o kadar fıtri, bir o kadar doğal yani.

Ve tabii ki bir o kadar da önlenemez!

Biliyorum ne kadar anlatsam ertesi gün yeni bir başlangıç olacak ve başka cümlelerle yeniden başlayacağım, arada hiç susmasam sözlerim tükenmeyecek. Hiç uyumadan ve molasız sürdürsem masalımı ve dünyanın bütün yetimlerine ninniler söylesem, başlarını okşasam, tüm gariplerin elinden tutsam, yine de içimde bir burukluk olmadan göz kapatamıycam.

Az dedim, yetmez dediklerim, eksik kaldım...

Bütün arabesk duyguları üzerlerine Kerbela hüzünleri ekleyerek dillendirsem, bütün söylenmiş ve söylenecek şarkıları toplasam bir aşura kazanına ve bütün aşık dağların zirvelerinden kucak kucak karlar toplasam ve sonra Nemrud’un ateşinden yaksam ayaklarımın altına; ne soğuk ne sıcak, ne bir ürperti ne de bir terleme. Kutuplarından tutup dünyayı ekvatorundan büksem, iki kutbunun soğuğunu ve tüm ekvator kuşağının sıcağını birbirine vursam, sonra da en usta hava durumu yorumcusuna yorumlatsam o hali...

İşte öylesine tarifsiz ve benzersiz!

Dünyanın bütün çukurlarını doldurup, bütün yükseltilerini düzeltsem, yürüyebilen tüm insanları kaldırsam ayağa, dizsem Kabe etrafına, hepsi bir anda ‘lebbeyk’ diye bağırsa ve bilmem kaç milyar insan bilmem kaç milyon tavaf halkası kursa, yeryüzünde Hacer’ul Esved’i selamlamamış tek bir canlı el kalmasa, bahçemdeki mermerler aşınsa ayaklar altında...

Bütün giriş kapılarımın anahtarlarını O’na teslim etsem ve bütün şehirlerimi ve bütün kalelerimi.. İnişlerimi ve çıkışlarımı, tüm düzlüklerimi ve ovalarımı yaysam ayaklarının altına.

Yine de birşey yaptım diyemem!

Kozasına bürünen bir tırtıl gibi sarılsam ihrama, ölsem ve ölsem, ben benim olmasam, sonra bıraksam onun istediklerini ve beğendiklerini yapsam. Kılımı dahi kıpırdatmasam/koparmasam. Bir ceset gibi çıktığım Arafat’tan dirilip sular/seller gibi akarak insem ve toprağı karıştırsam Müzdelife’de ve toprağıma uymayan taşları seçsem, kaldırıp atsam sonra taşlarımı Mina’da ve içimde aslıma uymayan her ne varsa defetsem, şeytanın ve avanelerinin kafasına boca etsem bütün dalaverelerini ve emellerini. Kozadan çıkma vakti geldiğinde rengarenk açsam. Ve sonra yeniden ve günlerce geri dönsem Mina’ya ve aleme ilan etsem; ölü iken de diri iken de çizgimi değiştirmedim aynı yerde aynı kararlılık duruyor ve taşlarımı atıyorum!

Tavaf derken yürümenin ibadet oluşunu, durmanın da bakmanın da sevincin de hüznün de kulluk olduğunu öğrendim. İçinden ve dışından bakabilmenin farkını anladım. Tavaf edenlere içerden bakınca gördüklerim ve duyduklarımla, dışarıdan ve de yukarıdan bakınca anladıklarımın farkını görüp bütün bir hayata dışardan ve yukarıdan bakabilmenin ibadet olmasını kavradım.

Adem ile Havva’nın buluşmasının/kavuşmasının yalnız bir erkek ile kadının insani bir yalnızlık giderimi ya da hasretle gerçekleşmiş bir vuslat olmadığını; birbirinden kopmuş iki parçanın yeniden birleşmesi/vahdeti olduğunu idrak ettim. Dahası bu vahdetin itikadi vahdetten bağımsız olmadığını ve tevbenin aslında aslından kopmuş parçanın kendini olması gerektiği yere monte etmesi ve bir daha kopmamak niyetiyle bağlaması olduğunu ve bu yüzden de Arafat’a çıkanların günahsız inebildiğini gördüm.

Onca günahsızlığa rağmen Arafat’tan ayrılışın bir yükseliş değil hep iniş olarak isimlendirilmesinin boşuna ve sadece coğrafi sebeblerle olmadığını, vahdete ermiş olanın yeniden dünyaya dönüşünün aslında gerçek manada bir iniş olduğunu ve sanki cennetten dünyaya indirilmekle eşdeğer olduğunu yaşadım...

Aslında kelimelerin az geldiği ve anlatılmaz bir yaşayıştan bahsetmek durumunda olduğumun da farkındayım. Zira ‘aşk’ın tek tarifi yok, hangi yönden Kabe’ye yöneldiğimizin bir önemi olmadığı gibi onu da hangi dalından tuttuğumuzun bir ehemmiyeti  yok.

Yeter ki tutunacak bir dalımız olsun!

Hem de kopmak bilmeyen bir dal...

Ufuk Gazetesi - Aralık 2011

21 Kasım 2011

Notlar

Kabe’nin bir köşesinde bir taş durur ve o Hacer’ul Esved’dir
Esved sevdanın da bir adım ötesidir aslında
Hacer’ul Esved’e ibadet edilmez
İbadete onunla başlanır
Ona dokunan Mevla’nın eline dokunmuş gibidir
O şahittir
Mevlanin elidir
Kabe’yi Hacer’ul Esved’den ibaret sanmak körlüktür
Ama Hacer’ul Esved’siz Kabe’de tavaf dağılmaktır, dağınıklıktır
Ve bir ayrıntı;
Hacer kadın Kabe’nin içinde yatmaktadır
Kabe’nin köşe taşının adı da Hacer’ul Esved’dir.
***
Ay(na)’dan yansıyan nur, güneşin varlığına iman etmenin vesilesidir. Ay’ı nur zanneden ahmaktır. Ay’a yüz çevirenin yüzü kara!
***
Put kırmaktan daha büyüktür büyük putun boynuna baltayı asmak, kırmayı da kırmaktır çünkü bu…
Öyle bir kırmak ki, bi daha tarih boyu kelleleri yerlerde sürünmeye mahkum kalır putların!
Ve putperestlere kendi dilleriyle putlarını kırdırmaktır bu…
***
Dünyasını islam üzere kuran bir ümmet anlayışının yerini, dünyasında islama da ‘lütfen’ yer veren bir pratik felaketin aldığı günlerdeyiz..
Alimler devirlerinin alimleridirler, kiyamete kadar gelecek ümmet icin degişmez yegane ölçü Kur'an ve sünnetten baska birsey olamaz.
Bir alimden geriye yalniz ilim degil, ilminin mucadelesi de kalmali. Said bin Cubeyr'den Said-i Nursi'ye bir zincirde bunu görmek mümkündür.
***
Yol genişleyip hız arttığında artık en ufak bi hataya mahal yoktur, ufacık bir taş ya da minik bir çukur denge bozmaya yeter.
***
Dünyada kelebeklerin ömrü neden kısa biliyor musun? Onlar bu dünyadan değiller, onların dünyasında bir gün bin yıl gibidir ya ondan..
***
Önceleri sadece dini bilgiyi 'din adamları'na bırakırken zaman içinde yaşamayı da onlara bırakmak seytani bir yaklasimdi ama kabul gördü.
Hrıstiyanlardaki ruhban sınıfına özenen müslümanların 'din adamı' yaklaşımı maalesef toplumsal cehalet ve yozlaşmanın temelini oluşturdu.
Mana ve mefhum olarak hic kimse İslam'a üstünlük kuramıyor/kuramaz.. Ancak vahşi saldırılar karşısında onu savunmak islami bir görevdir.
Bu muhafaza ya da müdafaa görevini icra etmesi gereken otoriteler öncelikle alimler ve emir sahipleridir.
'Alimlerinin acziyeti ve evlatlarının cehaleti' islam dünyasının en mühim sorunu olarak karşımıza çıkıyor.
***
Aşk aslında bir taş gibidir; Kabe'ye monte edersen öpülür, baştacı edilir ama Mina'ya dikersen 'şeytan' diye taşlanır!
Aşk yolun ne başı ne de sonu aslında, aşk yolun kendisi.. Yol bir hedefe varmazsa yol olamaz ki..
***
Yazdıklarımızı biz de okuduğumuz ve konuştuklarımızı biz duyduğumuz gün dilerim toprağın üstünde oluruz.
***
Düzgün görünmek için aynayı kırmamak gerek, aksi halde yamuk ve anlaşılmaz bir görüntümüz olması kaçınılmaz..

Hariçten gazel okumak; Suriye ve Filistin

  Hızlı zamanlarda yaşıyoruz. Günlük hatta saatlik değişimler, olaylar ve bilgiler su gibi hatta esen bir yel gibi akıp duruyor. Bu haber ve...