‘Başkasına ait bir değeri kendi menfaati için kullanmak üzere hile ya da zor kullanarak ele geçirmek' gibi basit bir tarifle anladığım emperyalizmin yakın tarihi, biz Anadolu halkı ile direk alâkalıdır. Geçtiğimiz yüzyılın başında dünyanın kaybettiği Osmanlı'nın ardından onun yerini almak için kolları sıvayan kısaca 'batı' diye isimlendirdiğimiz Avrupa ve Amerika ülkeleri halen aynı konumlarını korumakla meşguller. Özgürlük ve adaletin sadece kendilerinden olanların hakkı olduğunu sana bu 'vahşi' medeniyetin, dün dünyaya verdiği düzen nasıl kanla boyalı bir kızıllık idiyse bugün de halen aynı renge boyamaya devam ediyorlar dünyayı…
Birinci dünya savaşının 1914 yılında bağladığını hatırlayarak, henüz üzerinden bir yüzyıl bile geçmediğini, yani milyonlarca cana mal olan iki dünya savaşının ve onların ardından gerekli görülen ülkelerde çıkarılan savaşların, batının desteklediği terör örgütlerinin ve dahası batılı gizli servislerin fiilen ya da el altından işgal ettikleri topraklarda işledikleri cinayetleri de eklersek, bütün bunların üstüne sırf batının menfaatleri için aç ve susuz bırakıldıkları için 'zulmen' canlarından olan Afrika'nın kara derili çocuklarını ve yetişkinlerini de sayıları bilinmese de en zararsız tahminle milyonlarca diye belirlersek; bu güzelim batı 'uygarlığı'nın ne muhteşem(!) temeller üzerine oturduğunu anlamamıza yeter mi?
Çağdaş emperyalistlerin ataları ile bizim atalarımızın yaptıkları savaşların sadece cephelerini saymak ve bu cephelerde kaybettiğimiz canların sayısını tespit etmek bile baya baya bir tarih bilgisinin yanı sıra taş gibi bir de yürek istiyor. Hadi bir yüreklilik gösterip en meşhurlarını hatırlayalım.
Sarıkamış faciası(1914): Savaşa giderlerken açlık ve soğuğa yenilen askerlerin sayısı hakkında 70 bin ya da 90 bin gibi belirsizlikler var. Bunun yanı sıra yakındaki Kafkas cephesinde kaybedilen can sayısının 270 bin civarında olduğu kayıtlara geçmiştir.
Çanakkale savaşları(1915): İsimleri belirlenenlerin sayısı 60 bin iken adı-sanı belirsizlerle birlikte bu sayı 250 binlere tırmanıyor.
Filistin kayıplarının sayısı ile ilgili ulaşabildiğim kaynaklar da 280 bin sayısını bulduğum da bir kere daha sarsıldığımı itiraf edeyim… Bu sayı Mısır ve Filistin bölgesindeki kayıpların toplamı idi. Kudüs için 280 bin can… (1917)
Bağdat'ı korumak için ise Acem körfezindekilerle birlikte kayıp sayısı 300 bini buluyor! (1917)
Yemen'de aynı yıllarda yaşanan savaşların sonunda ilginçtir ki, Yemen toprakları ikinci bir isim sahibi daha olur ve artık Yemen yerine 'Mezar-u Etrak' denilecetir o topraklara. Yani Yemen artık bir Türk Mezarlığı'dır… Bu topraklarda kayıtlara geçen sayı 350 binlerle ifade edilir.
Yemen gazisi dedemin anlattıklarından İngiliz medeniyetinin müstesna(!) özelliklerini keşfediyorum. Kırk kadar arkadaşı ile esir düşen dedemin, ingilizlerin, kurşunun kıymeti sebebi onları bir ahıra kilitleyip orada açlıktan ölmelerini daha masrafsız bulmaları sonucu hayatta kalması, ahırın bir köşesinde buldukları köpek leşini azar azar paylaşarak yemeleri, sonrasında onları fark eden arap köylülerinin serbest bırakmaları… Düşmanlarına bir kurşunla ölümü bile çok görenlerin mermilerin ucuzladığı günümüzde neler yaptıklarına bakınca ister istemez akla 'aslına çekmiş' demek geliyor…
Bu kısa hatırlatmalarla kalalım, çünkü batı medeniyetinin temellerindeki kan ve canların hesabı bırakın bir yazıya, kitaplara bile sığmıyor.
Yazmadan geçemeyeceğim bir diğer ayrıntı ise şu: Birinci dünya savaşında adı geçen ülkeler genelde Avrupa ülkeleri, Anadolu'yu işgal edenler de onlar gibi görünüyor! Peki Amerika o zamanlar nerdeydi? 1917 yılında savaşa karşı cephede katılan Amerika Anadolu'da yok muydu? Yoksa birileri bize bu yakın tarihi bile bu kadar kolay alt-üst ederek mi anlatıyordu?
Yukarda binlerle anlatılan her bir canın geride bıraktıklarını, onlar için kaç binlerin, milyonlarin içinin kanadığını düşünebiliyor musunuz? Ne kadar kolay binlerle kayıp saymak! İnsan denilen batılı yaratığın sebeb olduğu bu katliamların benzerini dünya bir başka canlıdan hiç görmedi…
Bugün insan haklarından bahsettiklerine, demokrasiden dem vurup adalet dağıtma iddialarına bakmayın! İşgal ettikleri topraklara bakın onları tanımak için. her gün haberleri takip edin, kan üzerine kurulu batı medeniyetini her gün kaç litre daha kan içtiğini görmek için…
Tek suçları ya Filistinli, ya Çeçenistanlı, ya Iraklı, ya da Afganlı bir anneden doğmak olan ve sadece ama sadece bu suçları sebebi ile daha dünyanın ne kadar vahşi bir canavar olduğunu anlamadan ya bir mermi ya da bir bomba ile can veren bebelere bakın! Evladının tırnağı kırıldığında ciğeri yanan anaların, bu küçük cesetlere sarıldıklarında neler hissettiklerini anlatmaya batının sahip olduğu bütün mürekkepler bile yetmez…
Evet tarih, övgü ya da sövgülerden oluşan bir hatıra değildir… Aslında yukarda yazdıklarım tarih de değildir! Hala yaşanmaya devam eden bir olay tarih sayılmaz değil mi?
Cepheleri hatırlayalım yeniden; Çanakkale, Kafkasya, Filistin ve Bağdat! fark ettiniz mi? Bu cephelerden sadece Çanakkale cephesi kapanmış durumda! Yoksa İstanbul düştü mü? Yoksa o cephe sırasını mı bekliyor? Ve buyurun yukarda verilen sayılara o günden bugüne sadece Kafkasya, Filistin ve Bağdat cephelerinde can verenleri ekleyin!
Tarihe bir genel hakikatle ara verelim; dünya kurulalı beri bütün büyük imparatorluklar mutlaka ama mutlaka şu üç şehri ele geçirmek için uğraşmışlardır. Ve ilginçtir ki bu üç şehri ele geçiren dünyaya hükmetmiştir! Hangi üç şehir mi? Kudüs, Bağdat ve İstanbul…
Ufuk Gazetesi - Nisan 2007
02 Şubat 2012
01 Şubat 2012
Terörist Güvercinler...
Yaz boyunca hergün, en az onlarca defa duyduk bu kelimeyi. Bu konuda yazmak herhalde mayın tarlasında dolaşmak gibidir... Fakat artık hayatımıza o kadar girdi ki bu kelime; her devletin ayrı ayrı teröristleri ve dostları oldu. Birilerine terörist olanlar ne hikmetse bir başkasına dost oldu. Terörist denilenler de masum canlara kıydı onları avlamaya çıkanlar da! Kısacası olan hep arada kalan halklara oldu. O kadar sakız gibi çiğnendi ki terör artık çürümeye ve kokmaya başladı. Terörün cılkı çoktan çıktı aslında ama biz yine de şu meselesinin içine şöyle gözü kara bir dalalım istedik. Gerçi istesek te istemesek te zaten boyuna kadar batmış durumdayız.
Terörle yatar, terörle kalkar olduk. Öyle bir paranoya haline geldi ki terör; bu vesile ile dünya kocaman bir zindana çevrildi, çevriliyor. İnsanlar birilerini desteklemeye zorlandıkça, anlaşılmaz bir kargaşa aldı başını gidiyor.
Haber ajanslarına hükmedenler dünyaya yön verme sevdasında, kendilerini ilahlaştırmaya hız verdiler. İş o kadar komik hale geldi ki; dost ve müttefik ülkeler bile kimin terörist olduğu konusunda anlaşamaz oldular.
Bu girişten sonra gelelim bazı ayrıntılara:
2003 yılı kasım ayını hatırlayalım mesela, Türkiye'de genel seçimler yapılmış ve henüz 12 gün geçmişken İstanbul ardarda gelen saldırılarla sarsılmıştı. Hem de saldırılan mekan bir sinagog idi. Pazartesi günkü ilk saldırıdan sonra kameraların karşısına geçen Ak Parti Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan ilginç bir cümle kurdu: 'Terörün verdiği mesajı almadık!'
Bu açıklamadan sadece 72 saat sonra bu defa Perşembe günü ikinci saldırı gerçekleşti ve yine kameralara açıklama yapıldı: 'İsrail ile ilişkilerimiz devletin sürekliliği prensibi doğrultusunda geliştirilerek devam edecektir!'
Yani terörün mesajı alınmıştı!
Bu olayı hemen taze bir olayla pekiştirelim. İsrail ve ABD, Türk askerinin Lübnan'a gelmesini istediler. Hükümet karar aşamasındayken ajanslara hemen terör saldırı haberleri ardı ardına düştü... Bu defa ikna turları hem İstanbul hem de Marmaris'ten sesini duyurdu. Ertesi gün hükümet toplandı ve prensip kararını aldı; 'askerimiz Lübnan'a gidecek!'
Terörün mesajını bu defa ilk seferde almıştı Türk hükümeti...
Bu arada terör konusunda ortak çalışan(!) Türkiye ve ABD koordinatör hikayeleri okurken ajanslara Kuzey Irak'tan bir haber bomba gibi düştü! Kuzey Irak yerel güvenlik kuvvetleri Amerikan helikopterlerinden dağlara atılan, özel paketlerin içinde patlayıcı ve mühimmat bulduklarını açıkladılar.
Başka yerlerde sanki durum farklı mı idi? Kapitalist bir ülke sosyalist örgütlere destek veriyordu. Bu örgütlerin tabanı bunu nasıl anlar bilinmez...
Saddam yıllarca Amerika’nın desteğiyle İran'la savaşmamış mıydı? Kendi çapında bir terör devleti oluşturmadı mı? Sonra Sam amcasının emriyle Kuveyt'e girip; ülkelerinde Amerikan askeri istemeyenlerin kolayca ikna olmasını sağlamadı mı?
Aynı şekilde bütün bir İslam coğrafyası birbirine kolayca saldırabilecek kadar düşman kardeşler oldular. Herbiri diğerinin teröristlerini besledi. Bütün bu iğrenç çarkın motoru ise uygar(!) ve gelişmiş(!) batı oldu...
Bugün İngilizlerin ortadoğusunda sadece ama sadece 2 adet demokratik devlet vardır. Fakat ne hikmetse bu iki demokrat ülke de İsrail'in saldırıları ile yıkıldı... Demokrasi havarisi batı ise bütün diktatörlere ve krallara sahip çıkarken Filistin ve Lübnan'ın harab edilmesine ve kadın-çocuk kim varsa katledilmesine süt dökmüş kedi gibi köşesinden mırıldanmakla yetindi sadece.
Terörist güvercinlerin hikayesine gelince; 80'li yılların başlarında anlatılan ve zamanın dergilerinde yeralan ilginç bir hadisedir bu... Hikayeyi günümüz dünyasının terör paranoyasına ışık tutsun diye hatırlatalım.
Büyük ve tarihi bir caminin görevlileri artık bıkmışlardır güvercinlerin cami içinde serbestçe dolaşmalarından. Öyle ya bunlar sonuçta hayvan ve haliyle camiyi de kirletiyorlarmış. Camiyi bina eden Osmanlı mimarları bu hayvancıkları düşünerek caminin belirli yerlerine onların giriş-çıkışı için özel pencerecikler açmışlardı. Yüzyıllar boyu bu güvercinler camilerde özgürce dolaşmış ve yumurtalarını güvenle pervazlara bırakmışlardı. Fakat onların bu nesiller süren macerasının yanında insanoğlu da değişmiş ve hayvanlara da mescidlere de bakış açısını değiştirmişti.
Sonuçta görevliler karar aldılar ve caminin güvercin girişlerini camlarla kapattılar.
İşte o gün başladı güvercinlerin direnişi! Görgü tanıklarının anlattıklarına göre güvercinler büyük gruplara ayrıldılar. Gruplarda yeralanlar hep erkek güvercinlerdi. Gruplar kapatılan pencereciklerin hemen karşılarındaki minarelerin şerefelerine sıra halinde dizildiler. Ve ilginç bir intihar saldırısı başladı. Önce bir güvercin dalışa geçti ve bütün hızıyla penceredeki cama çarptı. Ve aynı hızla yere çakıldı, ölmüştü! Sonra onu diğerleri takip ettiler. Bu can pazarı cam kırılıncaya kadar devam etti. Sonunda pencerecikleri kapatan bütün camlar parçalanmıştı ama yerlere dökülen cam kırıklarınyı kapatacak kadar da güvercin cesedi vardı.
Hadiseden haberdar edilen görevliler de olanları dehşet ve şaşkınlıkla izlemiş ve yaptıkları hatanın farkına varmışlardı ki, bir daha tekrar etmedi bu olay...
Evet işte bizim terörist güvercinler olarak isimlendirdiğimiz bu kahraman hayvancıklar bize müthiş bir hikaye bıraktılar. Görevlilere göre bu hayvancıklar teröristlerdi. Fakat biliyoruz ki güvercin barışın sembollerinden. Tıpkı ismi barış ve selamet olan bir dine mensub müslümanlar gibi...
Evet İslam barış demek, selamet ve kurtuluş demek... Müslüman ise barışı ve kardeşliği içine sindirmiş insan! Öyleyse kim, nasıl ve hangi sebeble müslümanlary bir başka isim ya da sıfatla anarsa halt etmiştir. Müslüman elinden ve dilinden çevresine zarar gelmeyen insan demektir.
Ama birileri güvercinlerin yollarını meğer ki şeffaf camlarla olsa bile kesince, özgürlük sevdalısı bu hayvancıklar bile gözü kapalı ölüme giderken, hiç kimse toptan yokedilmek istenen bir milletin öbür yanağını dönmesini asla beklememelidir.
Avrupa ve Abd sürekli teröristlerden bahsediyor ancak nedense bu insanları gözü kara ölüme taşıyan sebebleri görmezden geliyorlar. Hiç kimse durup dururken canını riske etmek istemez. Bu insanları bu kadar candan ve yardan geçiren sebeb nedir, sorusunun cevabını aslında herkes biliyor. Sonunda şehidlik olsa da her göçen canın geride ne kadar yanan yürek bıraktığını sayabilen var mı?
Yokedilen hayatların, hayallerin, sevdaların yerini kim, neyle ve nasıl doldurabilir. Daha hayatının baharında en sevdikleri gözleri önünde parçalanan bir çocuğun içinde açacak nefret tohumunun meyve vermesini kim, nasıl engelleyecektir. Emzikleri boyunlarında asılı evlatlarını bir vahşi yaratığın bir düğmeye basarak gönderdiği bombalara kurban eden anne ve babaların yürek acılarını kim, nasıl ve neyle dindirebilir.
Öyleyse batının hikayelerine artık karnımız tok! Eğer zerre kadar mertlik varsa yüreklerinde, İslam coğrafyasındaki katliamlarına son verip ellerini çeksinler topraklarımızdan. Sonra bakalım kim neden batıdan nefret edecek ya da kim neden saldıracak onlara! Bütün Avrupa hükümetleri de pekala biliyorlar bunu... Fakat sömürgecilik ruhlarına öyle bir işlemiş ki, aksini düşünemiyorlar sanırım.
Fakat biz yine de umutlarımızı bitirmedik, birgün mutlaka terör örgütü listeleri gibi terör devletleri listeleri de yayınlanacak! İnsanlık birgün yeniden mertliği/adaleti öğrenecek! Ve yeniden Sana'dan Hadramevt'e kadar, bir kadın, Allah'tan başkasından korkmadan yalnız başına yolculuk edebilecek!
‘Onlar ki, bazı kimseler kendilerine: 'İnsanlar size karşı toplandılar, onlardan korkun' dediklerinde bu onların imanlarını artırdı ve: 'Allah bize yeter o ne güzel vekildir' dediler.’ Al-i İmran 173
Ufuk Gazetesi – Eylül 2006
Terörle yatar, terörle kalkar olduk. Öyle bir paranoya haline geldi ki terör; bu vesile ile dünya kocaman bir zindana çevrildi, çevriliyor. İnsanlar birilerini desteklemeye zorlandıkça, anlaşılmaz bir kargaşa aldı başını gidiyor.
Haber ajanslarına hükmedenler dünyaya yön verme sevdasında, kendilerini ilahlaştırmaya hız verdiler. İş o kadar komik hale geldi ki; dost ve müttefik ülkeler bile kimin terörist olduğu konusunda anlaşamaz oldular.
Bu girişten sonra gelelim bazı ayrıntılara:
2003 yılı kasım ayını hatırlayalım mesela, Türkiye'de genel seçimler yapılmış ve henüz 12 gün geçmişken İstanbul ardarda gelen saldırılarla sarsılmıştı. Hem de saldırılan mekan bir sinagog idi. Pazartesi günkü ilk saldırıdan sonra kameraların karşısına geçen Ak Parti Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan ilginç bir cümle kurdu: 'Terörün verdiği mesajı almadık!'
Bu açıklamadan sadece 72 saat sonra bu defa Perşembe günü ikinci saldırı gerçekleşti ve yine kameralara açıklama yapıldı: 'İsrail ile ilişkilerimiz devletin sürekliliği prensibi doğrultusunda geliştirilerek devam edecektir!'
Yani terörün mesajı alınmıştı!
Bu olayı hemen taze bir olayla pekiştirelim. İsrail ve ABD, Türk askerinin Lübnan'a gelmesini istediler. Hükümet karar aşamasındayken ajanslara hemen terör saldırı haberleri ardı ardına düştü... Bu defa ikna turları hem İstanbul hem de Marmaris'ten sesini duyurdu. Ertesi gün hükümet toplandı ve prensip kararını aldı; 'askerimiz Lübnan'a gidecek!'
Terörün mesajını bu defa ilk seferde almıştı Türk hükümeti...
Bu arada terör konusunda ortak çalışan(!) Türkiye ve ABD koordinatör hikayeleri okurken ajanslara Kuzey Irak'tan bir haber bomba gibi düştü! Kuzey Irak yerel güvenlik kuvvetleri Amerikan helikopterlerinden dağlara atılan, özel paketlerin içinde patlayıcı ve mühimmat bulduklarını açıkladılar.
Başka yerlerde sanki durum farklı mı idi? Kapitalist bir ülke sosyalist örgütlere destek veriyordu. Bu örgütlerin tabanı bunu nasıl anlar bilinmez...
Saddam yıllarca Amerika’nın desteğiyle İran'la savaşmamış mıydı? Kendi çapında bir terör devleti oluşturmadı mı? Sonra Sam amcasının emriyle Kuveyt'e girip; ülkelerinde Amerikan askeri istemeyenlerin kolayca ikna olmasını sağlamadı mı?
Aynı şekilde bütün bir İslam coğrafyası birbirine kolayca saldırabilecek kadar düşman kardeşler oldular. Herbiri diğerinin teröristlerini besledi. Bütün bu iğrenç çarkın motoru ise uygar(!) ve gelişmiş(!) batı oldu...
Bugün İngilizlerin ortadoğusunda sadece ama sadece 2 adet demokratik devlet vardır. Fakat ne hikmetse bu iki demokrat ülke de İsrail'in saldırıları ile yıkıldı... Demokrasi havarisi batı ise bütün diktatörlere ve krallara sahip çıkarken Filistin ve Lübnan'ın harab edilmesine ve kadın-çocuk kim varsa katledilmesine süt dökmüş kedi gibi köşesinden mırıldanmakla yetindi sadece.
Terörist güvercinlerin hikayesine gelince; 80'li yılların başlarında anlatılan ve zamanın dergilerinde yeralan ilginç bir hadisedir bu... Hikayeyi günümüz dünyasının terör paranoyasına ışık tutsun diye hatırlatalım.
Büyük ve tarihi bir caminin görevlileri artık bıkmışlardır güvercinlerin cami içinde serbestçe dolaşmalarından. Öyle ya bunlar sonuçta hayvan ve haliyle camiyi de kirletiyorlarmış. Camiyi bina eden Osmanlı mimarları bu hayvancıkları düşünerek caminin belirli yerlerine onların giriş-çıkışı için özel pencerecikler açmışlardı. Yüzyıllar boyu bu güvercinler camilerde özgürce dolaşmış ve yumurtalarını güvenle pervazlara bırakmışlardı. Fakat onların bu nesiller süren macerasının yanında insanoğlu da değişmiş ve hayvanlara da mescidlere de bakış açısını değiştirmişti.
Sonuçta görevliler karar aldılar ve caminin güvercin girişlerini camlarla kapattılar.
İşte o gün başladı güvercinlerin direnişi! Görgü tanıklarının anlattıklarına göre güvercinler büyük gruplara ayrıldılar. Gruplarda yeralanlar hep erkek güvercinlerdi. Gruplar kapatılan pencereciklerin hemen karşılarındaki minarelerin şerefelerine sıra halinde dizildiler. Ve ilginç bir intihar saldırısı başladı. Önce bir güvercin dalışa geçti ve bütün hızıyla penceredeki cama çarptı. Ve aynı hızla yere çakıldı, ölmüştü! Sonra onu diğerleri takip ettiler. Bu can pazarı cam kırılıncaya kadar devam etti. Sonunda pencerecikleri kapatan bütün camlar parçalanmıştı ama yerlere dökülen cam kırıklarınyı kapatacak kadar da güvercin cesedi vardı.
Hadiseden haberdar edilen görevliler de olanları dehşet ve şaşkınlıkla izlemiş ve yaptıkları hatanın farkına varmışlardı ki, bir daha tekrar etmedi bu olay...
Evet işte bizim terörist güvercinler olarak isimlendirdiğimiz bu kahraman hayvancıklar bize müthiş bir hikaye bıraktılar. Görevlilere göre bu hayvancıklar teröristlerdi. Fakat biliyoruz ki güvercin barışın sembollerinden. Tıpkı ismi barış ve selamet olan bir dine mensub müslümanlar gibi...
Evet İslam barış demek, selamet ve kurtuluş demek... Müslüman ise barışı ve kardeşliği içine sindirmiş insan! Öyleyse kim, nasıl ve hangi sebeble müslümanlary bir başka isim ya da sıfatla anarsa halt etmiştir. Müslüman elinden ve dilinden çevresine zarar gelmeyen insan demektir.
Ama birileri güvercinlerin yollarını meğer ki şeffaf camlarla olsa bile kesince, özgürlük sevdalısı bu hayvancıklar bile gözü kapalı ölüme giderken, hiç kimse toptan yokedilmek istenen bir milletin öbür yanağını dönmesini asla beklememelidir.
Avrupa ve Abd sürekli teröristlerden bahsediyor ancak nedense bu insanları gözü kara ölüme taşıyan sebebleri görmezden geliyorlar. Hiç kimse durup dururken canını riske etmek istemez. Bu insanları bu kadar candan ve yardan geçiren sebeb nedir, sorusunun cevabını aslında herkes biliyor. Sonunda şehidlik olsa da her göçen canın geride ne kadar yanan yürek bıraktığını sayabilen var mı?
Yokedilen hayatların, hayallerin, sevdaların yerini kim, neyle ve nasıl doldurabilir. Daha hayatının baharında en sevdikleri gözleri önünde parçalanan bir çocuğun içinde açacak nefret tohumunun meyve vermesini kim, nasıl engelleyecektir. Emzikleri boyunlarında asılı evlatlarını bir vahşi yaratığın bir düğmeye basarak gönderdiği bombalara kurban eden anne ve babaların yürek acılarını kim, nasıl ve neyle dindirebilir.
Öyleyse batının hikayelerine artık karnımız tok! Eğer zerre kadar mertlik varsa yüreklerinde, İslam coğrafyasındaki katliamlarına son verip ellerini çeksinler topraklarımızdan. Sonra bakalım kim neden batıdan nefret edecek ya da kim neden saldıracak onlara! Bütün Avrupa hükümetleri de pekala biliyorlar bunu... Fakat sömürgecilik ruhlarına öyle bir işlemiş ki, aksini düşünemiyorlar sanırım.
Fakat biz yine de umutlarımızı bitirmedik, birgün mutlaka terör örgütü listeleri gibi terör devletleri listeleri de yayınlanacak! İnsanlık birgün yeniden mertliği/adaleti öğrenecek! Ve yeniden Sana'dan Hadramevt'e kadar, bir kadın, Allah'tan başkasından korkmadan yalnız başına yolculuk edebilecek!
‘Onlar ki, bazı kimseler kendilerine: 'İnsanlar size karşı toplandılar, onlardan korkun' dediklerinde bu onların imanlarını artırdı ve: 'Allah bize yeter o ne güzel vekildir' dediler.’ Al-i İmran 173
Ufuk Gazetesi – Eylül 2006
28 Ocak 2012
Çanakkale geçildi mi?
Yanmışsam külümden yapılan bir hisar vardır.. (S. Karakoç)
'Anlamıyor musunuz? Biz Çanakkale'de Türklerle değil Allah ile savaştık!... Tabii ki yenildik...' (W. Churchill)
Çanakkale; etin ve kemiğin bütün şiddetiyle üzerine saldıran çelik ve ateşe karşı verdiği en ağır savaştır. Hemen herkesin bildiği ve artık vakay-ı adiyeden (basit olay) sayılacak kadar sıradanlaştırdığı bu büyük kavganın her yıl yeniden hatırlanması elbette boşuna olmayacaktır. Hele ki batının bugün durduğu noktaya bakınca Çanakkale, tarihi yıldönümü olmasa da hatırlanmalı ve yazılan bunca yazıya, onlarca kitaba rağmen yeniden hem de en az ikiyüzelli bin defa üzerinde düşünülmelidir.
Çanakkale Osmanlı'nın mağlup ayrılmadığı son savaş olduğu halde yaşanan dram mağlubiyetten çok daha ağırdı. O güne gelinene kadar askeri gücünü değişik cephelerde kaybeden ve hem teçhizat hem de kurmay olarak zayıflayan Osmanlı, Çanakkale için gönüllü asker alımı yoluna başvurmak zorunda kaldı.
Çanakkale'nin gönüllülerinin büyük bir kısmı 15-22 yaş arası gençlerden özellikle de lise ve üniversite öğrencilerinden oluşuyordu. Bir ay gibi kısa bir ön eğitimden geçen bu gençler hiç bir tecrübe edinmeden savaşın ön saflarında yerlerini aldılar. Bütün olumsuz şartlara karşılarındaki düşmanın acımasız çelik gücü eklenince aldıkları yer çok kısa bir süre içinde boşaldıysa da sürekli yenileri ile dolduruldu...
Birler, onlar, yüzler, onbinler oldu ve sonunda sayıları yüzbinlerle ifade edilen bir nesil Gelibolu kıyılarına etleri ve kanları ile bir tarih yazdı.
Devrin en ağır silahları ile yapılan bombardımanları ellerindeki tüfeklerle karşılayan bu yiğit insanlar, ateşle girdikleri imtihanı kazananlar safına adlarını yazdırarak toprağa düştüler.
Yedi düvele meydan okuyan bu yiğitler kendilerinden bir kaç dakika önce sayısız arkadaşlarının cansız düştüğü cephelere tereddütsüz yürüyerek ölümü bile utandırdılar. Öyle ya zaten onlardan beklenen de bu idi...
Herşeyi hesap eden 'yedi düvel' işte bunu beklemiyordu. Çünkü hiçbir askeri deha öyle bir kaç kişinin değil onbinlerin, hatta yüzbinlerin ölüme gülümseyerek gidebileceğini hesaplayamazdı. Bunca akan kana, gökten sağanak halinde yağan kine rağmen baharda yeni açmış kır çiçekleri ile dolu bir bahçeye girer gibi ölümün üstüne üstüne yürüyerek ölümsüzlerden olmanın tadını hiçbir düşman anlayamadı da...
Savaşın en ağır sahnelerinden biri -ya da hala her hatırlanışında yürek burkan iğrenç düzeni Afrikalı müslümanların da bu savaşta kime karşı ve ne için savaşacaklarını bilmeden cepheye getirilmiş olması idi. Bu imanlı yüreklerin karşı cepheden duydukları tekbirler üzerine el bombası yerine onlara dağıtılan konserve yemekleri Osmanlı cephelerine atmaları ise bu dramın son perdesi...
Osmanlı İmparatorluğu'nun 1922 yılında resmen yıkıldığını hatırlarsak 1915 yılında 'yedi düvel'e karşı kazanılan bu zaferin anlamı daha bir açığa çıkacaktır. Çanakkale yaralı aslan Osmanlı'nın yüreğindeki iman ile son kükreyişi oldu! 1918 yılında I. Dünya Savaşı sona erdiğinde üçbuçuk kuruş etmeyen yüreksizler üçbuçuk yıl önce arkalarına baka baka kaçarak geri çekildikleri Çanakkale'yi gece geçmeye bile korkmuşlardı.
Şimdi 91 yıl sonra Çanakkale, 91 bir yıl sonra dünya...
Osmanlı'nın olmadığı bir dünya...
Adaletin çakallara, kurtla kuzu arasındaki taksimin boynu en kalın kurda bırakıldığı; insanlığın, insanca insan yönetmenin toprağa gömüldüğü dünya...
Leş kargalarının hiç bu kadar pervasız uçmadığı günleri gören dünya...
Aça aş, açığa çadır bir medeniyetin olmadığı, kendinden başkasına hayat hakkı bile tanımayanların hüküm ferma olduğu, yürek kelimesinin göğüs kafesindeki bir yumruk kadar ete dönüştüğü bir dünya...
Gönlünde vicdan barındıranların gözyaşlarıyla sulanan bir dünya...
Kalbi olanların kalblerine her gün binlerce çuvaldızın gözü kapalı saplandığı bir dünya...
Zulmün politika, hakaretin özgürlük, hırsızlığın uyanıklık, zinanın medeniyet, veled-i zinaların hükümdar olduğu, gücün herşey; zayıflığın zillet sayıldığı, insanlığın mumla arandığı bir dünya...
...
Eski Dünyâ, yeni Dünyâ, bütün akvâm-ı beşer,
Kaynıyor kum gibi, mahşer mi, hakikat mahşer.
Yedi iklimi cihânın duruyor karşında,
Avusturalya'yla beraber bakıyorsun: Kanada!
Çehreler başka, lisanlar, deriler rengârenk:
Sâde bir hâdise var ortada: Vahşetler denk.
Kimi Hindû, kimi yamyam, kimi bilmem ne belâ...
Hani, tâuna da züldür bu rezil istilâ!
...
Sen ki, son ehl-i salibin kırarak savletini,
Şarkın en sevgili sultânı Salâhaddin'i,
Kılıç Arslan gibi iclâline ettin hayran...
Sen ki, İslam'ı kuşatmış, boğuyorken hüsran,
O demir çenberi göğsünde kırıp parçaladın;
Sen ki, rûhunla beraber gezer ecrâmı adın;
Sen ki, a'sâra gömülsen taşacaksın...Heyhât,
Sana gelmez bu ufuklar, seni almaz bu cihât...
Ey şehid oğlu şehid, isteme benden makber,
Sana âğûşunu açmış duruyor Peygamber. (M. A. Ersoy)
Ufuk Gazetesi - Nisan 2006
'Anlamıyor musunuz? Biz Çanakkale'de Türklerle değil Allah ile savaştık!... Tabii ki yenildik...' (W. Churchill)
Çanakkale; etin ve kemiğin bütün şiddetiyle üzerine saldıran çelik ve ateşe karşı verdiği en ağır savaştır. Hemen herkesin bildiği ve artık vakay-ı adiyeden (basit olay) sayılacak kadar sıradanlaştırdığı bu büyük kavganın her yıl yeniden hatırlanması elbette boşuna olmayacaktır. Hele ki batının bugün durduğu noktaya bakınca Çanakkale, tarihi yıldönümü olmasa da hatırlanmalı ve yazılan bunca yazıya, onlarca kitaba rağmen yeniden hem de en az ikiyüzelli bin defa üzerinde düşünülmelidir.
Çanakkale Osmanlı'nın mağlup ayrılmadığı son savaş olduğu halde yaşanan dram mağlubiyetten çok daha ağırdı. O güne gelinene kadar askeri gücünü değişik cephelerde kaybeden ve hem teçhizat hem de kurmay olarak zayıflayan Osmanlı, Çanakkale için gönüllü asker alımı yoluna başvurmak zorunda kaldı.
Çanakkale'nin gönüllülerinin büyük bir kısmı 15-22 yaş arası gençlerden özellikle de lise ve üniversite öğrencilerinden oluşuyordu. Bir ay gibi kısa bir ön eğitimden geçen bu gençler hiç bir tecrübe edinmeden savaşın ön saflarında yerlerini aldılar. Bütün olumsuz şartlara karşılarındaki düşmanın acımasız çelik gücü eklenince aldıkları yer çok kısa bir süre içinde boşaldıysa da sürekli yenileri ile dolduruldu...
Birler, onlar, yüzler, onbinler oldu ve sonunda sayıları yüzbinlerle ifade edilen bir nesil Gelibolu kıyılarına etleri ve kanları ile bir tarih yazdı.
Devrin en ağır silahları ile yapılan bombardımanları ellerindeki tüfeklerle karşılayan bu yiğit insanlar, ateşle girdikleri imtihanı kazananlar safına adlarını yazdırarak toprağa düştüler.
Yedi düvele meydan okuyan bu yiğitler kendilerinden bir kaç dakika önce sayısız arkadaşlarının cansız düştüğü cephelere tereddütsüz yürüyerek ölümü bile utandırdılar. Öyle ya zaten onlardan beklenen de bu idi...
Herşeyi hesap eden 'yedi düvel' işte bunu beklemiyordu. Çünkü hiçbir askeri deha öyle bir kaç kişinin değil onbinlerin, hatta yüzbinlerin ölüme gülümseyerek gidebileceğini hesaplayamazdı. Bunca akan kana, gökten sağanak halinde yağan kine rağmen baharda yeni açmış kır çiçekleri ile dolu bir bahçeye girer gibi ölümün üstüne üstüne yürüyerek ölümsüzlerden olmanın tadını hiçbir düşman anlayamadı da...
Savaşın en ağır sahnelerinden biri -ya da hala her hatırlanışında yürek burkan iğrenç düzeni Afrikalı müslümanların da bu savaşta kime karşı ve ne için savaşacaklarını bilmeden cepheye getirilmiş olması idi. Bu imanlı yüreklerin karşı cepheden duydukları tekbirler üzerine el bombası yerine onlara dağıtılan konserve yemekleri Osmanlı cephelerine atmaları ise bu dramın son perdesi...
Osmanlı İmparatorluğu'nun 1922 yılında resmen yıkıldığını hatırlarsak 1915 yılında 'yedi düvel'e karşı kazanılan bu zaferin anlamı daha bir açığa çıkacaktır. Çanakkale yaralı aslan Osmanlı'nın yüreğindeki iman ile son kükreyişi oldu! 1918 yılında I. Dünya Savaşı sona erdiğinde üçbuçuk kuruş etmeyen yüreksizler üçbuçuk yıl önce arkalarına baka baka kaçarak geri çekildikleri Çanakkale'yi gece geçmeye bile korkmuşlardı.
Şimdi 91 yıl sonra Çanakkale, 91 bir yıl sonra dünya...
Osmanlı'nın olmadığı bir dünya...
Adaletin çakallara, kurtla kuzu arasındaki taksimin boynu en kalın kurda bırakıldığı; insanlığın, insanca insan yönetmenin toprağa gömüldüğü dünya...
Leş kargalarının hiç bu kadar pervasız uçmadığı günleri gören dünya...
Aça aş, açığa çadır bir medeniyetin olmadığı, kendinden başkasına hayat hakkı bile tanımayanların hüküm ferma olduğu, yürek kelimesinin göğüs kafesindeki bir yumruk kadar ete dönüştüğü bir dünya...
Gönlünde vicdan barındıranların gözyaşlarıyla sulanan bir dünya...
Kalbi olanların kalblerine her gün binlerce çuvaldızın gözü kapalı saplandığı bir dünya...
Zulmün politika, hakaretin özgürlük, hırsızlığın uyanıklık, zinanın medeniyet, veled-i zinaların hükümdar olduğu, gücün herşey; zayıflığın zillet sayıldığı, insanlığın mumla arandığı bir dünya...
...
Eski Dünyâ, yeni Dünyâ, bütün akvâm-ı beşer,
Kaynıyor kum gibi, mahşer mi, hakikat mahşer.
Yedi iklimi cihânın duruyor karşında,
Avusturalya'yla beraber bakıyorsun: Kanada!
Çehreler başka, lisanlar, deriler rengârenk:
Sâde bir hâdise var ortada: Vahşetler denk.
Kimi Hindû, kimi yamyam, kimi bilmem ne belâ...
Hani, tâuna da züldür bu rezil istilâ!
...
Sen ki, son ehl-i salibin kırarak savletini,
Şarkın en sevgili sultânı Salâhaddin'i,
Kılıç Arslan gibi iclâline ettin hayran...
Sen ki, İslam'ı kuşatmış, boğuyorken hüsran,
O demir çenberi göğsünde kırıp parçaladın;
Sen ki, rûhunla beraber gezer ecrâmı adın;
Sen ki, a'sâra gömülsen taşacaksın...Heyhât,
Sana gelmez bu ufuklar, seni almaz bu cihât...
Ey şehid oğlu şehid, isteme benden makber,
Sana âğûşunu açmış duruyor Peygamber. (M. A. Ersoy)
Ufuk Gazetesi - Nisan 2006
Seni sevmek şereftir bize!
Ey insan
Göklerin öğrencisi, yerlerin öğretmeni
Sen öğrettin taşa konuşmayı
Ağaca selam vermeyi
Aya yarılmayı, toprağa dürülmeyi
Göklere kurulmayı, durmayı zamana
Yılana ve deveye sevmeyi
Ölmeyi, öldürmeyi
Yaşamayı sen öğrettin insana (M.İslamoğlu.)
...
Biz seni, bize alemlere rahmet Rasul olarak veren Allah için çok sevdik…
Biz seni, yüzünü hiç görmeden sevdik…
Biz seni, içimizdeki bütün eksikliklere, kusurlarımıza rağmen sevdik… Biz senin yetimliğini, biz senin ümmiliğini, biz senin arkadaşın Cebrail melekten okumayı öğrenmeni çok sevdik. Sen bize, Allah'ın sözünü okuyan ve öğreten başöğretmenimizsin… Allah'a imanın, O'nun kitaplarına inanmak ve kitaplarını sevmekten geçtiğini de söyledin. Kitapları sevmemiz, okumamız bundandır. Sen, bize Allah'a inanmanın O'nun elçilerini sevmek ve aziz tutmaktan geçtiğini de anlattın. Adem'i, Nuh'u, Davud'u, İbrahim'i, Musa'yı, İsa'yı ve diğer peygamberleri de senin yani Muhammed Mustafa (sav)'nın bir öncesi olarak, ilahi davetin anlatıcıları ve insanlığın rehberleri olarak çok sevdik, ayırmadık... Ahirete yani sonralara da inandık, sen anlattın, razı olduk, teslim olduk, görmediğimiz, bilmediğimiz, hiç işitmediğimiz ahiret, yani ölümden sonraki hayatlarımızın bilgisi omuzlarımıza takıldı o günden sonra. Hesap vereceğimizi, kimsenin ah'ının kimsede kalmayacağı bilgisini, bizlere tane tane anlattığın günden beri, bizim omuzlarımız bükük kaldı, böbürlenemedik…
Biz senin konuşmalarındaki o kibarlığı ve bizlere pek düşkün o hal hatır soruşlarını, biz senin herkes uyuduktan sonra ayak uçlarında uçarcasına gezinerek üstlerimizi örten hallerini, biz senin kahkahadan uzak ama hep mütebessim aydınlık yüzünü çok sevdik… Biz senin, gülümseyen olduğu halde her nasılsa aynı anda hep mahzun bakan gözlerini… Biz senin hep en öndeyken bile, o hep kendini gerilere çeken, ayakta ve buyurun diyen hallerini… Az yemelerini, az uyumalarını, evinde tütmeyen ocağına rağmen bulduğun bir tek hurmayı götürüp yetimlere bağışlamanı… Biz senin çocukları çok sevmeni, onlara kıyamayışlarını, çocuklarla oynamanı, ellerinden tutmalarını da çok sevdik…
Kuşu ölen mahzun çocuklara hal hatır edip gönül almalarını… Bayram şenliklerine ve oyunlara katılamayan yetim çocuklara evladım olur musun deyişlerini…
Hatırlayarak sana bir kere daha aşık oluyoruz Ya Rasulallah! Sen kimsesizlerin kimsesisin!
Dünyanın bütün garipleri, seninle şereflendi. Sen; haysiyetin, merhametin, nezaketin, temizliğin ve masumiyetin peygamberisin…
Seni sevmek şereftir bize!... (S. Eraslan)
....
Gündemi bizim dışımızdakilerin tayin etmesini her ne kadar kabullenmek istemesek de kendimizi karikatür tartışmaları, eylemleri ve hatta saldırıları ile karşı karşıya kalmaktan koruyamıyoruz. Yapanlar niye yaptıklarını açıkça söyleyecek kadar mert olmayınca ortaya haliyle birçok komplo teorileri de çıkıveriyor. Zaten millet olarak komploları da pek severiz.
İlk akla gelen teori, Amerika Birleşik Devletleri'nin teröre karşı savaşında psikolojik destek sağlamak amacı ile zaten alenen açıkladığı medyaya destek adı altında dağıttığı milyonların bir kısmının bu karikatürleri çizdirmek için kullanıldığı yönünde idi...
Sonraki teori biraz daha iç karartıcı; İslam dünyası olarak isimlendirilen coğrafyada hakim olan ve çoğunluğu diktatör ya da Efendimizin (sav) 'ısırıcı melik' olarak isimlendirdiği zalim sultanların, kendi halklarının havasını almak ve yükselen toplumsal öfkeyi başka yönlere kanalize ederek bir müddet daha saltanatlarını devam ettirebilmek için bu karikatürleri kullandığı yönünde... Hatırlar mısınız bilmem, Saddam neden ve ne zaman Irak bayrağına tekbir eklemişti?
Fakat bu teorilerin her ikisinin de yürek burkan ortak yanı ise, birilerinin öyle ya da böyle bir sevgiyi kullanmaya kalkmalarıdır. Bu sevgi ya da sevda yeryüzünün en çok sevilmiş ve sevilecek insanı için olunca, bu sevgi yeryüzüne sevginin ve merhametin anlamını getiren bir peygamber için olunca, onu kullanmak bu sevginin yüceliği kadar adice bir tavır oluyor.
Batılıların bu sevgiyi anlamalarını büyük çoğunlukla beklemiyoruz. İmanı bilmeyenin bu sevgiyi anlaması zaten olası değil. Ama İslam coğrafyasında, müslümanların emekleri ile saltanat sürenlerin, O(sav)'nu tanıyanların, O(sav)'na duyulan sevgiyi bilenlerin de bu sevgiyi sömürmek istemesi asla affedilir bir hakaret değil!
Aslında yıllardır binlerce yazı yazıldı, binlerce gösteri düzenlendi ama coğrafyamızda değişen pek birşey yok! Konu batılılar olunca sanki biraz daha hızlıyız gibi. Öfkemizin önünde fren kalmıyor sanki. Gösterilerde kendi mukaddeslerine saldırıldığı için ayaklananlar muhattabları ile aynı konuma düşüp bayrak yakmaya ve vahşiler gibi üzerinde tepinmeye başladılar.
Kendi ülkelerindeki elçilikleri basanlar, sağa sola çapulcu gibi saldıranları izliyoruz...
Biz müslümanlar başkalarının etkileri ile hareket ve eylem noktasına düşecek kadar basireti zayıf mıyız? Yani sıradan içi hava dolu bir top gibi duvara çarpınca zıplamamız mı gerekiyor, yoksa demir bir gülle gibi tekmelemeye kalkanın ayağına unutulmaz bir hatıra mı bırakmalıyız!
İslam tepki değil etkidir! Bu anlamda müslüman etkilenen değil etkileyen olmak durumunda. Bu din herhangi bir aksiyona reaksiyon olarak gelmedi, bizzat kendisi aksiyon oldu! Tarihimiz boyunca biz bugünkü kadar hiç bir zaman dışardan ya da içerden iteklemelerle hareket eden adeta ruhsuz topluluklara dönüşmemiştik.
Bu konuda farklı düşünenlere çok kibar bir sorum var: Bu karikatürler ne zaman yayınlandı ve bu noktaya ne zaman geldi? Yine aynı sorunun doğal sonucu akla gelen bir diğer nokta ise bu gidişten kim kazançlı çıkacak? Emperyalist sermaye durdurulabilecek mi? İnanmasalar bile sırf insani yönlerini tanıyarak Efendimiz(sav)'e saygı duyacak mı batılılar ve batı kafalılar?
Herhangi bir kutsalı olmayanların, bir başkasının kutsalına, mukaddesatına saygı duyması ihtimali çok az maalesef... Biz yine de sağduyulu batılıların bu gibi saçmalıklara prim vermeyeceklerine dair umudumuzu koruyarak çevremizdekilere Efendimiz(sav)'i ve imanımızı anlatalım. Umulur ki bu hem bizim hem de muhataplarımızın menfaatine olur...
Eğer içinde yaşadığımız topluma kendimizi ve bizi biz yapan değerlerimizi anlatamadıysak zaten buradaki varlığımızı sorgulamamızın zamanı gelmiş demektir! Ve artık başkalarını suçlamak yerine kendimizi hesaba çekmenin zamanı geçmek üzere demektir.
Ufuk Gazetesi - Mart 2006
Göklerin öğrencisi, yerlerin öğretmeni
Sen öğrettin taşa konuşmayı
Ağaca selam vermeyi
Aya yarılmayı, toprağa dürülmeyi
Göklere kurulmayı, durmayı zamana
Yılana ve deveye sevmeyi
Ölmeyi, öldürmeyi
Yaşamayı sen öğrettin insana (M.İslamoğlu.)
...
Biz seni, bize alemlere rahmet Rasul olarak veren Allah için çok sevdik…
Biz seni, yüzünü hiç görmeden sevdik…
Biz seni, içimizdeki bütün eksikliklere, kusurlarımıza rağmen sevdik… Biz senin yetimliğini, biz senin ümmiliğini, biz senin arkadaşın Cebrail melekten okumayı öğrenmeni çok sevdik. Sen bize, Allah'ın sözünü okuyan ve öğreten başöğretmenimizsin… Allah'a imanın, O'nun kitaplarına inanmak ve kitaplarını sevmekten geçtiğini de söyledin. Kitapları sevmemiz, okumamız bundandır. Sen, bize Allah'a inanmanın O'nun elçilerini sevmek ve aziz tutmaktan geçtiğini de anlattın. Adem'i, Nuh'u, Davud'u, İbrahim'i, Musa'yı, İsa'yı ve diğer peygamberleri de senin yani Muhammed Mustafa (sav)'nın bir öncesi olarak, ilahi davetin anlatıcıları ve insanlığın rehberleri olarak çok sevdik, ayırmadık... Ahirete yani sonralara da inandık, sen anlattın, razı olduk, teslim olduk, görmediğimiz, bilmediğimiz, hiç işitmediğimiz ahiret, yani ölümden sonraki hayatlarımızın bilgisi omuzlarımıza takıldı o günden sonra. Hesap vereceğimizi, kimsenin ah'ının kimsede kalmayacağı bilgisini, bizlere tane tane anlattığın günden beri, bizim omuzlarımız bükük kaldı, böbürlenemedik…
Biz senin konuşmalarındaki o kibarlığı ve bizlere pek düşkün o hal hatır soruşlarını, biz senin herkes uyuduktan sonra ayak uçlarında uçarcasına gezinerek üstlerimizi örten hallerini, biz senin kahkahadan uzak ama hep mütebessim aydınlık yüzünü çok sevdik… Biz senin, gülümseyen olduğu halde her nasılsa aynı anda hep mahzun bakan gözlerini… Biz senin hep en öndeyken bile, o hep kendini gerilere çeken, ayakta ve buyurun diyen hallerini… Az yemelerini, az uyumalarını, evinde tütmeyen ocağına rağmen bulduğun bir tek hurmayı götürüp yetimlere bağışlamanı… Biz senin çocukları çok sevmeni, onlara kıyamayışlarını, çocuklarla oynamanı, ellerinden tutmalarını da çok sevdik…
Kuşu ölen mahzun çocuklara hal hatır edip gönül almalarını… Bayram şenliklerine ve oyunlara katılamayan yetim çocuklara evladım olur musun deyişlerini…
Hatırlayarak sana bir kere daha aşık oluyoruz Ya Rasulallah! Sen kimsesizlerin kimsesisin!
Dünyanın bütün garipleri, seninle şereflendi. Sen; haysiyetin, merhametin, nezaketin, temizliğin ve masumiyetin peygamberisin…
Seni sevmek şereftir bize!... (S. Eraslan)
....
Gündemi bizim dışımızdakilerin tayin etmesini her ne kadar kabullenmek istemesek de kendimizi karikatür tartışmaları, eylemleri ve hatta saldırıları ile karşı karşıya kalmaktan koruyamıyoruz. Yapanlar niye yaptıklarını açıkça söyleyecek kadar mert olmayınca ortaya haliyle birçok komplo teorileri de çıkıveriyor. Zaten millet olarak komploları da pek severiz.
İlk akla gelen teori, Amerika Birleşik Devletleri'nin teröre karşı savaşında psikolojik destek sağlamak amacı ile zaten alenen açıkladığı medyaya destek adı altında dağıttığı milyonların bir kısmının bu karikatürleri çizdirmek için kullanıldığı yönünde idi...
Sonraki teori biraz daha iç karartıcı; İslam dünyası olarak isimlendirilen coğrafyada hakim olan ve çoğunluğu diktatör ya da Efendimizin (sav) 'ısırıcı melik' olarak isimlendirdiği zalim sultanların, kendi halklarının havasını almak ve yükselen toplumsal öfkeyi başka yönlere kanalize ederek bir müddet daha saltanatlarını devam ettirebilmek için bu karikatürleri kullandığı yönünde... Hatırlar mısınız bilmem, Saddam neden ve ne zaman Irak bayrağına tekbir eklemişti?
Fakat bu teorilerin her ikisinin de yürek burkan ortak yanı ise, birilerinin öyle ya da böyle bir sevgiyi kullanmaya kalkmalarıdır. Bu sevgi ya da sevda yeryüzünün en çok sevilmiş ve sevilecek insanı için olunca, bu sevgi yeryüzüne sevginin ve merhametin anlamını getiren bir peygamber için olunca, onu kullanmak bu sevginin yüceliği kadar adice bir tavır oluyor.
Batılıların bu sevgiyi anlamalarını büyük çoğunlukla beklemiyoruz. İmanı bilmeyenin bu sevgiyi anlaması zaten olası değil. Ama İslam coğrafyasında, müslümanların emekleri ile saltanat sürenlerin, O(sav)'nu tanıyanların, O(sav)'na duyulan sevgiyi bilenlerin de bu sevgiyi sömürmek istemesi asla affedilir bir hakaret değil!
Aslında yıllardır binlerce yazı yazıldı, binlerce gösteri düzenlendi ama coğrafyamızda değişen pek birşey yok! Konu batılılar olunca sanki biraz daha hızlıyız gibi. Öfkemizin önünde fren kalmıyor sanki. Gösterilerde kendi mukaddeslerine saldırıldığı için ayaklananlar muhattabları ile aynı konuma düşüp bayrak yakmaya ve vahşiler gibi üzerinde tepinmeye başladılar.
Kendi ülkelerindeki elçilikleri basanlar, sağa sola çapulcu gibi saldıranları izliyoruz...
Biz müslümanlar başkalarının etkileri ile hareket ve eylem noktasına düşecek kadar basireti zayıf mıyız? Yani sıradan içi hava dolu bir top gibi duvara çarpınca zıplamamız mı gerekiyor, yoksa demir bir gülle gibi tekmelemeye kalkanın ayağına unutulmaz bir hatıra mı bırakmalıyız!
İslam tepki değil etkidir! Bu anlamda müslüman etkilenen değil etkileyen olmak durumunda. Bu din herhangi bir aksiyona reaksiyon olarak gelmedi, bizzat kendisi aksiyon oldu! Tarihimiz boyunca biz bugünkü kadar hiç bir zaman dışardan ya da içerden iteklemelerle hareket eden adeta ruhsuz topluluklara dönüşmemiştik.
Bu konuda farklı düşünenlere çok kibar bir sorum var: Bu karikatürler ne zaman yayınlandı ve bu noktaya ne zaman geldi? Yine aynı sorunun doğal sonucu akla gelen bir diğer nokta ise bu gidişten kim kazançlı çıkacak? Emperyalist sermaye durdurulabilecek mi? İnanmasalar bile sırf insani yönlerini tanıyarak Efendimiz(sav)'e saygı duyacak mı batılılar ve batı kafalılar?
Herhangi bir kutsalı olmayanların, bir başkasının kutsalına, mukaddesatına saygı duyması ihtimali çok az maalesef... Biz yine de sağduyulu batılıların bu gibi saçmalıklara prim vermeyeceklerine dair umudumuzu koruyarak çevremizdekilere Efendimiz(sav)'i ve imanımızı anlatalım. Umulur ki bu hem bizim hem de muhataplarımızın menfaatine olur...
Eğer içinde yaşadığımız topluma kendimizi ve bizi biz yapan değerlerimizi anlatamadıysak zaten buradaki varlığımızı sorgulamamızın zamanı gelmiş demektir! Ve artık başkalarını suçlamak yerine kendimizi hesaba çekmenin zamanı geçmek üzere demektir.
Ufuk Gazetesi - Mart 2006
27 Ocak 2012
'Katrina' hanımın kırdığı yumurta cılk çıktı!
‘Bir sinek bir kartalı kaldırdı yere vurdu,
Yalan değil, gerçektir; ben de gördüm tozunu..' (Yunus Emre)
Yumurta-tavuk ilişkisi mantık dersi gibi birçok kez karşımıza çıkmıştır. Yaratan ile münasebetleri düzenli olmayanların zeka seviyeleri bu ve benzeri sorularla ölçülür herhalde...
Merak etmeyin konumuz yumurta mı tavuktan, tavuk mu yumurtadan değil ama en az bunun kadar kafaları yoracak bir soru: 'Medeniyetler mi insanları yetiştirir, yoksa yetişmiş insanlar mı medeniyetleri oluşturur?'
Yüksek medeniyetlerin hükmettiği ülkelerden kalifiye insan ya da adam gibi adam yetişmesi olağan işlerdendir. Bu açıdan bakınca hemen akla demek ki medeniyetler insanları yetiştirir diyesi geliyor hepimizin değil mi? Ama o insanı yetiştiren medeniyetin de yine insanlar tarafından kurulduğunu hatırladığımızda biraz yumurta-tavuk hikayesine dönüyor olay.
Bu noktada biraz konuyu adam olma ya da adam tanıma veyahutta adamlığın alametlerine getirelim. Çoğumuzun bildiği bir örnek; zekat verecek fakir bulamayan Osmanlı İstanbul'unun zenginleri zekatlarını Okmeydanı'ndaki ağacın kovuğuna bırakırlardı da, onlardan sonra oraya gelen ihtiyaç sahibi kişi sadece kendisine yetecek kadarını alır gerisini tekrar o ağaç kovuğuna iade ederdi.
İşte benim gözümde bir medeniyeti oluşturan ve bir medeniyetin yetiştirdiği adam gibi adamlara yukardaki zengin de fakir de mükemmel örneklerdir.
Medeniyetlerle insanlar birbirine çok benzerler aslında. Her ikisinin de kalitesi zirvede ve zorda oldukları zamanlarda anlaşılır. Bunu tesis eden arka plandaki yetişme ya da oluşma zamanlarındaki dinamiklerdir.
Bu anlamda medeniyetleri ikiye ayırıyorum; birinci grup kaynağını ve temel dinamiklerini ilahi dinden alan ve insan ve insana hizmet için yaratılan bütün varlıkları korumayı hedef edinen medeniyetlerdir. İkinci grup ise; kaynağını kişilerin ya da birtakım toplulukların heveslerini doyurma, onların ihtiyaçlarını sonuna kadar giderme ve bunu gerçekleştirmek için her türlü yolu kullanmanın serbest olduğu bir mentalitenin ürünleridir.
Yumurta dışı sert ve sağlam, içi ise yumuşak ve faideli bir kombinasyonun sonucudur. Dıştaki sertlik içteki narin yumuşaklığı korumak içindir. Bazan yumurta dıştan hala sağlam ve sert görünürken içten çürüyebilir, ama bunu farketmek için illa da kabuğun kırılması gerekir genellikle. Her ne kadar ihtisas sahipleri kabuğu kırmadan da yumurtanın kalitesini anlasalar da genel için kabuk illa da kırılmalıdır ve illa o pis koku yayılmalıdır ki anlaşılsın o yumurtanın kalitesi...
Zor zamanlarda yani kabuk kırıldığında ya da ateşle imtihan edildiğinde ortaya kalite ya da rezalet çıkar...
Zorbalıkla bir medeniyet oluşturan ve insanlarına zorbalıktan başka hayat dersi vermeyenlerin zor zamanlarında ortaya çıkan manzara işte bizim yumurtanın cılk hali gibidir. Ne konuşmak ne de yazmak tat vermez böylesi olayları... Ne var ki gereken ders bütün insanlık adına alınmalıdır...
Katrina hanımın kırdığı yumurta cılk çıkmış ve kokusu bütün evreni sarmıştır. Dünyaya meydan okuyan ve işlerini zorbalıkla halleden bir medeniyetin(!) yetiştirdiği insanlar, güçten başka meziyet ve iftihar tanımayan, kurşundan başka kalblere hükmedecek bir malzemesi olmayanlar...
Ve onlardan sadır olan iğrenç fiil: Yardımına koştuğu insanın derisinin rengini kontrol etmek! Beyazlara öncelik tanıyıp kara derililerin açlıktan ceset yemesine aldırmamak! Kurşunu olanların olmayanların ekmeklerine göz dikmesi!
Sizin yumurtalarınız cılk çıktı ey batı medeniyetinin burnu bulutlarda gezen önderleri. Dilerim bundan gereken dersi alırsınız, yoksa mazlumların gözyaşları medeniyetinizi boğmadan kendi halklarınız sizi boğacak...
Ve son söz; medeniyetleri oluşturan ve ayakta tutan gerçek güç; insanların kalblerine hükmedebilmek ve güçlü de olsa hak yememek, zayıfta olsa haklının yanında yer alabilmektir.
Ufuk Gazetesi - Ekim 2005
Yalan değil, gerçektir; ben de gördüm tozunu..' (Yunus Emre)
Yumurta-tavuk ilişkisi mantık dersi gibi birçok kez karşımıza çıkmıştır. Yaratan ile münasebetleri düzenli olmayanların zeka seviyeleri bu ve benzeri sorularla ölçülür herhalde...
Merak etmeyin konumuz yumurta mı tavuktan, tavuk mu yumurtadan değil ama en az bunun kadar kafaları yoracak bir soru: 'Medeniyetler mi insanları yetiştirir, yoksa yetişmiş insanlar mı medeniyetleri oluşturur?'
Yüksek medeniyetlerin hükmettiği ülkelerden kalifiye insan ya da adam gibi adam yetişmesi olağan işlerdendir. Bu açıdan bakınca hemen akla demek ki medeniyetler insanları yetiştirir diyesi geliyor hepimizin değil mi? Ama o insanı yetiştiren medeniyetin de yine insanlar tarafından kurulduğunu hatırladığımızda biraz yumurta-tavuk hikayesine dönüyor olay.
Bu noktada biraz konuyu adam olma ya da adam tanıma veyahutta adamlığın alametlerine getirelim. Çoğumuzun bildiği bir örnek; zekat verecek fakir bulamayan Osmanlı İstanbul'unun zenginleri zekatlarını Okmeydanı'ndaki ağacın kovuğuna bırakırlardı da, onlardan sonra oraya gelen ihtiyaç sahibi kişi sadece kendisine yetecek kadarını alır gerisini tekrar o ağaç kovuğuna iade ederdi.
İşte benim gözümde bir medeniyeti oluşturan ve bir medeniyetin yetiştirdiği adam gibi adamlara yukardaki zengin de fakir de mükemmel örneklerdir.
Medeniyetlerle insanlar birbirine çok benzerler aslında. Her ikisinin de kalitesi zirvede ve zorda oldukları zamanlarda anlaşılır. Bunu tesis eden arka plandaki yetişme ya da oluşma zamanlarındaki dinamiklerdir.
Bu anlamda medeniyetleri ikiye ayırıyorum; birinci grup kaynağını ve temel dinamiklerini ilahi dinden alan ve insan ve insana hizmet için yaratılan bütün varlıkları korumayı hedef edinen medeniyetlerdir. İkinci grup ise; kaynağını kişilerin ya da birtakım toplulukların heveslerini doyurma, onların ihtiyaçlarını sonuna kadar giderme ve bunu gerçekleştirmek için her türlü yolu kullanmanın serbest olduğu bir mentalitenin ürünleridir.
Yumurta dışı sert ve sağlam, içi ise yumuşak ve faideli bir kombinasyonun sonucudur. Dıştaki sertlik içteki narin yumuşaklığı korumak içindir. Bazan yumurta dıştan hala sağlam ve sert görünürken içten çürüyebilir, ama bunu farketmek için illa da kabuğun kırılması gerekir genellikle. Her ne kadar ihtisas sahipleri kabuğu kırmadan da yumurtanın kalitesini anlasalar da genel için kabuk illa da kırılmalıdır ve illa o pis koku yayılmalıdır ki anlaşılsın o yumurtanın kalitesi...
Zor zamanlarda yani kabuk kırıldığında ya da ateşle imtihan edildiğinde ortaya kalite ya da rezalet çıkar...
Zorbalıkla bir medeniyet oluşturan ve insanlarına zorbalıktan başka hayat dersi vermeyenlerin zor zamanlarında ortaya çıkan manzara işte bizim yumurtanın cılk hali gibidir. Ne konuşmak ne de yazmak tat vermez böylesi olayları... Ne var ki gereken ders bütün insanlık adına alınmalıdır...
Katrina hanımın kırdığı yumurta cılk çıkmış ve kokusu bütün evreni sarmıştır. Dünyaya meydan okuyan ve işlerini zorbalıkla halleden bir medeniyetin(!) yetiştirdiği insanlar, güçten başka meziyet ve iftihar tanımayan, kurşundan başka kalblere hükmedecek bir malzemesi olmayanlar...
Ve onlardan sadır olan iğrenç fiil: Yardımına koştuğu insanın derisinin rengini kontrol etmek! Beyazlara öncelik tanıyıp kara derililerin açlıktan ceset yemesine aldırmamak! Kurşunu olanların olmayanların ekmeklerine göz dikmesi!
Sizin yumurtalarınız cılk çıktı ey batı medeniyetinin burnu bulutlarda gezen önderleri. Dilerim bundan gereken dersi alırsınız, yoksa mazlumların gözyaşları medeniyetinizi boğmadan kendi halklarınız sizi boğacak...
Ve son söz; medeniyetleri oluşturan ve ayakta tutan gerçek güç; insanların kalblerine hükmedebilmek ve güçlü de olsa hak yememek, zayıfta olsa haklının yanında yer alabilmektir.
Ufuk Gazetesi - Ekim 2005
20 Ocak 2012
'Fitne ölümden şiddetlidir!'
İnsanlık tarihinin dönüm noktalarının meydana geldiği, tarihin en eski yerleşim bölgesi. İnsanlığın atası Adem'in (as), ikinci atası Nuh'un (as), kendisinden sonra gelen herkesin hayırla yâd ettiği İbrahim'in(as) ve alemlerin efendisi Muhammed'in (as) hayat sürdüğü, hemen her iktidar sahibinin ele geçirmek için çırpındığı, hem zalimlerin hem de mazlumların bolca bulunduğu, en verimli nehirlerle en büyük çöllerin arasında bir ok atımı mesafe ancak bulunan, toprağın altının ve üstünün yeryüzünün başka hiçbir bölgesinde olmadığı kadar zenginliklerle dolu olduğu, savaş ve barışların sebebi ya da bizzat kaynağı bir toprak parçası!
Dünya savaşları bile bu topraklar üstündeki hesaplar için çıktı ya da çıkarıldı. Sultan II. Abdulhamid'in 33 yıllık hükümdarlık döneminin son bulmasına sebep olan en mühim icraatı elbette dünya islam birliğine verdiği önemin yanı sıra; Filistin topraklarında 'büyük bir çiftlik' kadar bile olsa Yahudilere toprak satmayı kabul etmemesi idi. Tahttan indirilmesinin ardından çıkartılacak olan savaş sonucunda Osmanlı İmparatorluğu'nun tarih sahnesinden silinmesi kimin ya da kimlerin önünü açtı? Birinci Dünya Savaşı sona erdiğinde Çanakkale'de, Kafkaslarda, Yemen ve Bağdat cephelerinde verdiği milyonlarca şehide rağmen Osmanlı mağlûp sayıldı ve İstanbul işgal edildi.
Ve Filistin... Dünya savaşınn ardından sahipsiz kalan mübarek topraklar... Karış karış ince hesaplarla yahudilere satılan, ya da bin bir dalaverelerle yavaş yavaş işgal edilen araziler sıradan olaylardan oldu.
1930'lu yılların sonlarına gelindiğinde Filistin'de bir Yahudi devletinin kurulmasına tek engel bölgede yaşayan Yahudi sayısının komik rakamlarla ifade edilecek kadar az olmasıydı. Bu sayıyı artırmanın yolunu yine yahudice bir mantıkla buldular. Avrupa'da rahat bir yaşam süren Yahudi halkları Filistin'e göç etmeye ikna etmek için bir Hitler yeterli idi... Anne tarafından yahudi olan ve zaten yahudi sayılmak için şart olan kan bağına sahip Hitler bir şekilde Avrupa'lı Yahudileri Filistin'e göçe ikna etti!
Yeryüzünde hedeflerine ulaşmak için kendi halkına eziyet etmeyi mazur gören tek halk yahudiler değildi elbet... Son da olmayacaklardı zaten.
Üstad Necip Fazıl'ın deyimi ile 'Yahudiler sigaralarını yakmak için dünyayı ateşe vermekten çekinmeyecek kadar' kendi menfaatlerine düşkündürler.
İkinci Dünya Savaşı sonrasında dünya üzerinde meydana gelen tek ve en mühim gelişme İsrail devletinin kurulması idi. İki dünya savaşı ile bir devlet elde edenlerin 19. yüzyılın sonunda kararlaştırdıkları Büyük İsrail'in kurulması için neler yapabileceklerini ise hep birlikte göreceğiz.
Peki bu Ortadoğu nerenin doğusundadır?
Birinci Dünya Savaşı ile sömürge taktiklerini değiştiren İngilizler dünya haritasını yeniden çizerken her yeri kendilerine eksenledikleri için onlara göre batıda kalan sadece Amerika kıtası oldu. Avrupa ise doğu olarak kabul edildi. Asya Uzakdoğu olunca Avrupa ile Asya arasynda kalan dünyanın asıl merkezi Ortadoğu olarak isimlendirildi.
Bu bölgeyi Ortadoğu olarak isimlendirmek bir bakıma İngilizler'in tasnifini de baştan kabullenmek gibi geliyor bana.
Hayır, bu topraklar ne Yakındoğu ile Uzakdoğu’nun arasında sıkışmış/sıkıştırılmış Ortadoğu’dur ne de bir başka sınıflandırma ile es geçilebilecek kadar kolay!
İnsanın dünyaya ile ayak bastığı ve belki de son basacağı ve insanın Rabb'ine ilk ibadetgahını inşa ettiği ve kıyamete kadar yalnız Allah'a ibadet edilecek topraklar.
Melheme-i Kübra'nın ya da batılıların anladığı dille Armegedon'un cereyan edeceği sahne! Hem onlar hem biz bunu biliyoruz ve emin olun onlar Muhammed'(as)in asla yalan konuşmayacağına en az bizim kadar eminler!
Irak'a Saddam yıllar yılı hükmetmeli, İran'la savaşmalı! Suriye'de Esed zulmetmeli, Ürdün Filistinliler'e İsrail'den önce saldırmalı!
Haremeyn Suud ailesinin keyfine verilmeli, Mescid-i Aksa yakılmalı!
Bunlar olanlardı ya olacaklar?
Bir şekilde Irak'tan başlayan işgal genişletilmeli, Suriye ve İran vurulmalı, Türkiye savaşın içine mecburen çekilmeli çünkü güneydoğusu Büyük İsrail sınırları içinde kalıyor! Buna sebep mi bulunmalı? En kolay iş bu!
İsrail nükleer silah edinebilir ama bir başkası bırakın silahını adını bile anamaz!
Gelecek günler büyük olaylara gebe... Bakalım kimin hesaplarıhem evde hem çarşıda tutacak? Bakalım hesapların üstünde bir hesabı olan Allah neye hükmetti?
'Fitne ölümden daha şiddetlidir!' ve 'Geleceği yalnız Allah bilir!’
Ufuk Gazetesi - Ocak 2012
Dünya savaşları bile bu topraklar üstündeki hesaplar için çıktı ya da çıkarıldı. Sultan II. Abdulhamid'in 33 yıllık hükümdarlık döneminin son bulmasına sebep olan en mühim icraatı elbette dünya islam birliğine verdiği önemin yanı sıra; Filistin topraklarında 'büyük bir çiftlik' kadar bile olsa Yahudilere toprak satmayı kabul etmemesi idi. Tahttan indirilmesinin ardından çıkartılacak olan savaş sonucunda Osmanlı İmparatorluğu'nun tarih sahnesinden silinmesi kimin ya da kimlerin önünü açtı? Birinci Dünya Savaşı sona erdiğinde Çanakkale'de, Kafkaslarda, Yemen ve Bağdat cephelerinde verdiği milyonlarca şehide rağmen Osmanlı mağlûp sayıldı ve İstanbul işgal edildi.
Ve Filistin... Dünya savaşınn ardından sahipsiz kalan mübarek topraklar... Karış karış ince hesaplarla yahudilere satılan, ya da bin bir dalaverelerle yavaş yavaş işgal edilen araziler sıradan olaylardan oldu.
1930'lu yılların sonlarına gelindiğinde Filistin'de bir Yahudi devletinin kurulmasına tek engel bölgede yaşayan Yahudi sayısının komik rakamlarla ifade edilecek kadar az olmasıydı. Bu sayıyı artırmanın yolunu yine yahudice bir mantıkla buldular. Avrupa'da rahat bir yaşam süren Yahudi halkları Filistin'e göç etmeye ikna etmek için bir Hitler yeterli idi... Anne tarafından yahudi olan ve zaten yahudi sayılmak için şart olan kan bağına sahip Hitler bir şekilde Avrupa'lı Yahudileri Filistin'e göçe ikna etti!
Yeryüzünde hedeflerine ulaşmak için kendi halkına eziyet etmeyi mazur gören tek halk yahudiler değildi elbet... Son da olmayacaklardı zaten.
Üstad Necip Fazıl'ın deyimi ile 'Yahudiler sigaralarını yakmak için dünyayı ateşe vermekten çekinmeyecek kadar' kendi menfaatlerine düşkündürler.
İkinci Dünya Savaşı sonrasında dünya üzerinde meydana gelen tek ve en mühim gelişme İsrail devletinin kurulması idi. İki dünya savaşı ile bir devlet elde edenlerin 19. yüzyılın sonunda kararlaştırdıkları Büyük İsrail'in kurulması için neler yapabileceklerini ise hep birlikte göreceğiz.
Peki bu Ortadoğu nerenin doğusundadır?
Birinci Dünya Savaşı ile sömürge taktiklerini değiştiren İngilizler dünya haritasını yeniden çizerken her yeri kendilerine eksenledikleri için onlara göre batıda kalan sadece Amerika kıtası oldu. Avrupa ise doğu olarak kabul edildi. Asya Uzakdoğu olunca Avrupa ile Asya arasynda kalan dünyanın asıl merkezi Ortadoğu olarak isimlendirildi.
Bu bölgeyi Ortadoğu olarak isimlendirmek bir bakıma İngilizler'in tasnifini de baştan kabullenmek gibi geliyor bana.
Hayır, bu topraklar ne Yakındoğu ile Uzakdoğu’nun arasında sıkışmış/sıkıştırılmış Ortadoğu’dur ne de bir başka sınıflandırma ile es geçilebilecek kadar kolay!
İnsanın dünyaya ile ayak bastığı ve belki de son basacağı ve insanın Rabb'ine ilk ibadetgahını inşa ettiği ve kıyamete kadar yalnız Allah'a ibadet edilecek topraklar.
Melheme-i Kübra'nın ya da batılıların anladığı dille Armegedon'un cereyan edeceği sahne! Hem onlar hem biz bunu biliyoruz ve emin olun onlar Muhammed'(as)in asla yalan konuşmayacağına en az bizim kadar eminler!
Irak'a Saddam yıllar yılı hükmetmeli, İran'la savaşmalı! Suriye'de Esed zulmetmeli, Ürdün Filistinliler'e İsrail'den önce saldırmalı!
Haremeyn Suud ailesinin keyfine verilmeli, Mescid-i Aksa yakılmalı!
Bunlar olanlardı ya olacaklar?
Bir şekilde Irak'tan başlayan işgal genişletilmeli, Suriye ve İran vurulmalı, Türkiye savaşın içine mecburen çekilmeli çünkü güneydoğusu Büyük İsrail sınırları içinde kalıyor! Buna sebep mi bulunmalı? En kolay iş bu!
İsrail nükleer silah edinebilir ama bir başkası bırakın silahını adını bile anamaz!
Gelecek günler büyük olaylara gebe... Bakalım kimin hesaplarıhem evde hem çarşıda tutacak? Bakalım hesapların üstünde bir hesabı olan Allah neye hükmetti?
'Fitne ölümden daha şiddetlidir!' ve 'Geleceği yalnız Allah bilir!’
Ufuk Gazetesi - Ocak 2012
15 Ocak 2012
'Büyük Dost'u istiyorum!
‘Ölüm güzel şey budur perde arkasından haber
Hiç güzel olmasaydı ölür müydü peygamber’ (NFK)
İnsanız; kolayı zora, yakını uzağa, güzeli çirkine, temizi pise, hayatı ölüme tercih ederiz. İnsanız; doğum günlerini kutlar, ölüm günlerini unuturuz. İnsanız; doğuma sevinir ölüme ağlarız. Doğumun da anne rahmi için bir ölüm olduğunu düşünmez, ölümün ahirete doğum olduğunu hatırlayamayız. Ölümün yokluk olmadığını bilir, ebedi hayata inanırız... Ama insanız, unuturuz!
Geçtiğimiz ay Kutlu Doğum ayı idi adeta. Zaten saz telleri gibi gergin duygularımıza bu doğum hatırası da eklenince sağanak yağmurlar halinde sevgi ve iman aktı gönüllere... İnsanlığın yüzakının doğumu idi, yeryüzünün gördüğü en nadide mücevherin, en parlak yıldızın doğumu idi. O hatırlanmaya, sevilmeye en layık olan idi.
O'nu anlatmak için yüzyıllardır bütün kalem erbabı bütün hünerlerini ortaya koydular. Kimi na'tler, methiyeler yazdı, kimi kitaplar dolusu şiirler. Kimi O'nun hayatını bilmem kaçıncı defa yeniden anlattı, kimi O'nun simasını tasvir ile meşgul oldu. Ama yetmedi, ama yetmeyecek... Kıyamete kadar hep O anlatılacak, hep O yazılacak! Ama yazılacaklar, söylenecekler bitmeyecek, bitirilemeyecek!
O'nun sevinçleri ile sevinecek, O'nun hüzünlerini ciğerlerimize her nefesle birlikte çekeceğiz. Mekke denilince akla O gelecek, hüzün gelecek... Bedir denilince secde yeri ıslak bir dua hatırlanacak! Uhud hepimizin yüreğine miğfer halkasının saplandığı dağın adı, Hendek açlıktan yanan midelerle kazanılan müjdeli bir zafer olacak!
Yesrib O'nunla Medine olacak ve sonra hepimiz Medineli olmayı yücelmeye isim yapıp ona medeniyet diyeceğiz! Muasır medeniyetler diye birşeyin mümkün olamayacağını, bu kelimenin anlamını O'ndan aldığını unutacağız...
Hiç kimse O'nun kadar sevilmeyecek! Hiç kimse O'nun kadar özlenmeyecek! Aradan geçen yıllar ne kadar uzun olursa olsun, O'nun hatırası hep yüreklerde büyüyecek... Yeryüzünde hiçbir acı, hiçbir sevinç bu kadar uzun yaşayamayacak!
Gelin bu defa bir değişiklik yapıp O'nun vefatını da analım. Medine'nin karalar bağladığı hicretin 11. yılının Safer ayının 28. gününü yani 23 mayıs 632 tarihini zihnimizin bir yanına kazıyalım. Medine'ye gidelim! Kerpiçten yapılmış, hiçbir süsü olmayan Mescid-i Nebevi'yi hatırlayalım... O mescidin içinden açılan kapılarla girilen hücreleri Medine'de doğan ilk muhacir çocuğu Abdullah bin Zübeyr'in tarifi ile, 7-8 yaşlarında bir çocuğun zıpladığında eli tavanına değen, yetişkinlerin boyunlarını eğmeden ayakta duramadığı kadar engin odacıkları tanıyalım. O odacıklardan kıyamete kadar dünyaya yetecek bir medeniyetin vahiyle yücelişini öğrenelim.
İşte o odacıklardan biri olan Aişe'nin odacığında 'Büyük Dost'u isteyen bir Peygamber! Meleklerin en büyüğü Cebrail, insanların en büyüğü Muhammed'e (s.a.v.) kainatın Rabb'inden bir haber getiriyor:
'Rabb'in Sen'i kıyamete kadar hayat ve bütün dünyaya hükümdarlık ile şimdi ölüm arasında muhayyer bıraktı. Dilersen San'a kıyamete kadar hayat ve hükümdarlığı verecek!’
Cevabı çok kısa:
'Hayır! 'Büyük Dost'u istiyorum!’
'Öyleyse kapında bekleyen meleğe izin ver, o bugüne kadar kimseden yanına gelmek için izin istememişti, bugünden sonra bir daha da kimseden izin istemeyecek!’
Hayatı ile örnek idi, ölümü ile de örnek oldu! Yaptığı tercih kıyamete kadar insanlığa ders olarak kaldı!
Güzel yaşadı, güzel öldü! İncindi ama incitmedi. Daima düşünceliydi. Susması konuşmasından uzun sürerdi. Lüzumsuz yere konuşmaz; konuştuğunda ne fazla, ne eksik söz kullanırdı. Dünya işleri için kızmazdı. Kendi şahsı için asla öfkelenmez ve öç almazdı. Kötü söz söylemezdi. Affediciliği tabii idi. İntikam almazdı. Düşmanlarını sadece affetmekle kalmaz, onlara şeref ve değer de verirdi.
Kendisini üç şeyden alıkoymuştu: Kimseyle çekişmezdi. Çok konuşmazdı. Boş şeylerle uğraşmazdı. Umanı umutsuzluğa düşürmezdi. Hoşlanmadığı birşey hakkında susardı. Hiç kimseyi ne yüzüne karşı, ne de arkasından kınar ve ayıplardı. Kimsenin kusurunu aramazdı.
Kimseye hakkında hayırlı olmayan sözü söylemezdi. Yanında en son konuşanı ilk önce konuşan gibi dikkatle dinlerdi. Bir toplulukta bulunduğu zaman bir şeye gülerlerse, o da güler; bir seye hayret ederlerse, o da onlara uyarak hayret ederdi. Gerçeğe aykırı övgüyü kabul etmezdi. Her zaman ağırbaşlıydı.
Konuşurken çevresindekileri adeta kuşatırdı. Kelimeleri parıldayan inci dizileri gibi tatlı ve berraktı. Yürürken beraberindekilerin gerisinde yürürdü; ayaklarını yerden canlıca kaldırır, iki yanına salınmaz, adımların geniş atar, yüksek bir yerden iner gibi öne doğru eğilir, vakar ve sükunetle rahatça yürürdü. Kapısına yardım için gelen kimseyi geri çevirmezdi.
Bir gün kendisinden yaşça küçük bir dostunun omuzlarından tutarak şöyle demişti: "Sen dünyada garip bir kimse yahut bir yolcu gibi ol!" Her zaman hüzünlü ve mütebessim bir halde dururdu. Adet üzere sarfedilen hiçbir kötü sözü ağzına almamıştı. Sıkıntl hallerinde kabalaşmaz, bağırmazdı. Fakirlerle birlikte yerdi; öyle ki onlardan ayırt edilemezdi. Önüne ne konulursa yerdi. Sade kıyafetler giyer, gösterişten hoşlanmazdı. Konuşurken yüzünü başka tarafa çevirmez, bulunduğu mecliste ayrıcalıklı bir yere oturmazdı. Sabahları evinden çıkarken şöyle söylerdi. "İlahi, doğru yoldan sapmaktan ve saptırılmaktan, kanmaktan ve kandırılmaktan, haksızlık etmekten ve haksızlığa uğramaktan, saygısızlık etmekten ve saygısızlık edilmekten sana sığınırım. Sıradan değildi; ama sıradan insanlar gibi yaşardı.
O, MUHAMMED'di. (sav)
Ufuk Gazetesi - Mayıs 2006
Hiç güzel olmasaydı ölür müydü peygamber’ (NFK)
İnsanız; kolayı zora, yakını uzağa, güzeli çirkine, temizi pise, hayatı ölüme tercih ederiz. İnsanız; doğum günlerini kutlar, ölüm günlerini unuturuz. İnsanız; doğuma sevinir ölüme ağlarız. Doğumun da anne rahmi için bir ölüm olduğunu düşünmez, ölümün ahirete doğum olduğunu hatırlayamayız. Ölümün yokluk olmadığını bilir, ebedi hayata inanırız... Ama insanız, unuturuz!
Geçtiğimiz ay Kutlu Doğum ayı idi adeta. Zaten saz telleri gibi gergin duygularımıza bu doğum hatırası da eklenince sağanak yağmurlar halinde sevgi ve iman aktı gönüllere... İnsanlığın yüzakının doğumu idi, yeryüzünün gördüğü en nadide mücevherin, en parlak yıldızın doğumu idi. O hatırlanmaya, sevilmeye en layık olan idi.
O'nu anlatmak için yüzyıllardır bütün kalem erbabı bütün hünerlerini ortaya koydular. Kimi na'tler, methiyeler yazdı, kimi kitaplar dolusu şiirler. Kimi O'nun hayatını bilmem kaçıncı defa yeniden anlattı, kimi O'nun simasını tasvir ile meşgul oldu. Ama yetmedi, ama yetmeyecek... Kıyamete kadar hep O anlatılacak, hep O yazılacak! Ama yazılacaklar, söylenecekler bitmeyecek, bitirilemeyecek!
O'nun sevinçleri ile sevinecek, O'nun hüzünlerini ciğerlerimize her nefesle birlikte çekeceğiz. Mekke denilince akla O gelecek, hüzün gelecek... Bedir denilince secde yeri ıslak bir dua hatırlanacak! Uhud hepimizin yüreğine miğfer halkasının saplandığı dağın adı, Hendek açlıktan yanan midelerle kazanılan müjdeli bir zafer olacak!
Yesrib O'nunla Medine olacak ve sonra hepimiz Medineli olmayı yücelmeye isim yapıp ona medeniyet diyeceğiz! Muasır medeniyetler diye birşeyin mümkün olamayacağını, bu kelimenin anlamını O'ndan aldığını unutacağız...
Hiç kimse O'nun kadar sevilmeyecek! Hiç kimse O'nun kadar özlenmeyecek! Aradan geçen yıllar ne kadar uzun olursa olsun, O'nun hatırası hep yüreklerde büyüyecek... Yeryüzünde hiçbir acı, hiçbir sevinç bu kadar uzun yaşayamayacak!
Gelin bu defa bir değişiklik yapıp O'nun vefatını da analım. Medine'nin karalar bağladığı hicretin 11. yılının Safer ayının 28. gününü yani 23 mayıs 632 tarihini zihnimizin bir yanına kazıyalım. Medine'ye gidelim! Kerpiçten yapılmış, hiçbir süsü olmayan Mescid-i Nebevi'yi hatırlayalım... O mescidin içinden açılan kapılarla girilen hücreleri Medine'de doğan ilk muhacir çocuğu Abdullah bin Zübeyr'in tarifi ile, 7-8 yaşlarında bir çocuğun zıpladığında eli tavanına değen, yetişkinlerin boyunlarını eğmeden ayakta duramadığı kadar engin odacıkları tanıyalım. O odacıklardan kıyamete kadar dünyaya yetecek bir medeniyetin vahiyle yücelişini öğrenelim.
İşte o odacıklardan biri olan Aişe'nin odacığında 'Büyük Dost'u isteyen bir Peygamber! Meleklerin en büyüğü Cebrail, insanların en büyüğü Muhammed'e (s.a.v.) kainatın Rabb'inden bir haber getiriyor:
'Rabb'in Sen'i kıyamete kadar hayat ve bütün dünyaya hükümdarlık ile şimdi ölüm arasında muhayyer bıraktı. Dilersen San'a kıyamete kadar hayat ve hükümdarlığı verecek!’
Cevabı çok kısa:
'Hayır! 'Büyük Dost'u istiyorum!’
'Öyleyse kapında bekleyen meleğe izin ver, o bugüne kadar kimseden yanına gelmek için izin istememişti, bugünden sonra bir daha da kimseden izin istemeyecek!’
Hayatı ile örnek idi, ölümü ile de örnek oldu! Yaptığı tercih kıyamete kadar insanlığa ders olarak kaldı!
Güzel yaşadı, güzel öldü! İncindi ama incitmedi. Daima düşünceliydi. Susması konuşmasından uzun sürerdi. Lüzumsuz yere konuşmaz; konuştuğunda ne fazla, ne eksik söz kullanırdı. Dünya işleri için kızmazdı. Kendi şahsı için asla öfkelenmez ve öç almazdı. Kötü söz söylemezdi. Affediciliği tabii idi. İntikam almazdı. Düşmanlarını sadece affetmekle kalmaz, onlara şeref ve değer de verirdi.
Kendisini üç şeyden alıkoymuştu: Kimseyle çekişmezdi. Çok konuşmazdı. Boş şeylerle uğraşmazdı. Umanı umutsuzluğa düşürmezdi. Hoşlanmadığı birşey hakkında susardı. Hiç kimseyi ne yüzüne karşı, ne de arkasından kınar ve ayıplardı. Kimsenin kusurunu aramazdı.
Kimseye hakkında hayırlı olmayan sözü söylemezdi. Yanında en son konuşanı ilk önce konuşan gibi dikkatle dinlerdi. Bir toplulukta bulunduğu zaman bir şeye gülerlerse, o da güler; bir seye hayret ederlerse, o da onlara uyarak hayret ederdi. Gerçeğe aykırı övgüyü kabul etmezdi. Her zaman ağırbaşlıydı.
Konuşurken çevresindekileri adeta kuşatırdı. Kelimeleri parıldayan inci dizileri gibi tatlı ve berraktı. Yürürken beraberindekilerin gerisinde yürürdü; ayaklarını yerden canlıca kaldırır, iki yanına salınmaz, adımların geniş atar, yüksek bir yerden iner gibi öne doğru eğilir, vakar ve sükunetle rahatça yürürdü. Kapısına yardım için gelen kimseyi geri çevirmezdi.
Bir gün kendisinden yaşça küçük bir dostunun omuzlarından tutarak şöyle demişti: "Sen dünyada garip bir kimse yahut bir yolcu gibi ol!" Her zaman hüzünlü ve mütebessim bir halde dururdu. Adet üzere sarfedilen hiçbir kötü sözü ağzına almamıştı. Sıkıntl hallerinde kabalaşmaz, bağırmazdı. Fakirlerle birlikte yerdi; öyle ki onlardan ayırt edilemezdi. Önüne ne konulursa yerdi. Sade kıyafetler giyer, gösterişten hoşlanmazdı. Konuşurken yüzünü başka tarafa çevirmez, bulunduğu mecliste ayrıcalıklı bir yere oturmazdı. Sabahları evinden çıkarken şöyle söylerdi. "İlahi, doğru yoldan sapmaktan ve saptırılmaktan, kanmaktan ve kandırılmaktan, haksızlık etmekten ve haksızlığa uğramaktan, saygısızlık etmekten ve saygısızlık edilmekten sana sığınırım. Sıradan değildi; ama sıradan insanlar gibi yaşardı.
O, MUHAMMED'di. (sav)
Ufuk Gazetesi - Mayıs 2006
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
Hariçten gazel okumak; Suriye ve Filistin
Hızlı zamanlarda yaşıyoruz. Günlük hatta saatlik değişimler, olaylar ve bilgiler su gibi hatta esen bir yel gibi akıp duruyor. Bu haber ve...
-
İslam nimeti için, her bir hakikati adedince Allah(cc)’uya hamd ederiz. İslam bize; nesline, akrabalarına ve ırkına adil muamele ve doğr...
-
İmam Buhari olarak meşhur olan hadis alimimizin eseridir. İslam akaidinin müdafası da denilebilecek olan eser Yusuf Özbek tarafından İlahi ...
-
Hemen her konuda az çok bilgimiz var ama hayatta kalmak için en gerekli bilgileri çoğu zaman önemsemiyoruz bile. Bir felaket anında, k...