26 Şubat 2012

Kurbanların bayramı mübarek olsun

Farkında olmadan türkçeleştirdiğimiz ve yine farkında olarak ya da olmayarak kendimize göre bir anlam yükleyip, sonra da bu anlamı asıl manayı bilmeden ve düşünmeden kullanma alışkanlığımıza kurban ettiğimiz 'kurban' kelimesinini klasik kullanım içinde düşünürsek; kameri takvimin (hicri takvimin) belli bir ayının belli bir gününde (zilhicce ayının 10. günü) zengin müslümanların gerekli şartları taşıyan bir hayvanı Allah(cc) rızası için kesmesini ya da vekaletle kestirmesini anlarız. Bu tarif kendi başına 'kurban' kavramının temel eylemi olan kurban işleminin gerçekleşmesini ifade eder.
Ve fakat bildiğimiz genel bir gerçek daha şudur ki; dinimizin bütün emir ve yasakları pratik ve ilk bakışta görülen yarar ve gereklerinin yanısıra daha geniş ve kapsamlı hatta çoğunlukla da toplumsal birtakım hikmetler içerirler. Hikmet ise en kısa anlamı ile ibadet ve fiillerin ruhunu oluşturur!
Şimdi 'kurban' kavramını bu bakış açısı ile irdelemeye başlayalım.
Bu kavramın ilk etapta herkesin bildiği genel-geçer hikmeti, kurban sebebi ile paylaşma, kendinde olandan olmayana verme ve zenginlerin Ramazan'da gönüllerini aldıkları fakirleri bu defa kurban ikramı sevindirmesidir. Bu hikmet hemen hemen herkes tarafından bilinir ve uygulanır. Takıldığımız tek nokta ise yaşadığı ülkelerde kurban eti ikram edecek fakir bulmakta zorlananlarımızın ne yapması gerektiğidir.
Bir kısmımız bunu kurbanını ihtiyaç sahiblerinin bolca bulunduğu gerek kendi memleketi ve gerekse diğer islam topraklarına göndererek halleder. Diğer bir kısmımız ise hem gönderir hem de kendi çocuklarının kurbanı bilmesi ve yaşaması için bulunduğu ülkede de ayrıca kurban keser. Her iki durumda da herhangi bir eksiklik ya da sakınca bulunmamaktadır. Yeter ki gönderilen kurbanlarda fıkhen (dinen) gerekli olan 'vekalet' sistemi doğru olarak uygulansın!
Bu noktada devreye bir diğer hikmet girer: Kurbanı kes(tir)en, bunun ücretini ödeyen şahıs belki de kurbanının etinden ya da diğer ürünlerinden hiç faydalanamamakta, hatta adını ilk defa duyduğu bir islam toprağında kesilen kurbanını hiç görememektedir. Öyleyse bu kurbanın o kişiye faydası nedir ki? Bu sorunun cevabı aslında çok ortada!
Bir ihtiyaç sahibinin ihtiyacını gidermenin mutluluğu bir ömür tıkabasa et yeme ile bile asla elde edilemeyecek ruhi (manevi) bir haz verir ki bu ne anlatılır ne de tadılmadan anlaşılır...
Tabi hadisenin ecir (sevap) kısmına hiç girmiyorum. Zira 'kurban' bizzat yaklaştıran bir ibadetin adıdır. Kelime olarak da manası budur. Bu mana ile 'kurban' zaten Allah(cc)'a yaklaşma gayesi ile yerine getirilen bir ibadet olmakla birlikte devamında ortaya çıkan yukarda bahsettiğimiz paylaşma ruhunu yeniden hatırlatması ile bir başka yakınlaşmanın temelini atar. Bu yakınlık aslında bütün müslümanlar arasında zaten 'kardeşlik' gereği varolan ve kurbanla bir kez daha hatırlanan, perçinlenen, güçlenen ve dirilen birlik anlayışıdır.
'Kardeşi aç iken, tok yatan bizden değildir' ölçüsünü koyan bir Peygamber(sav)'in ümmetinden zaten kurban mevsimi olmasa da beklenen ve istenen bir haldir bu! Bu noktada ister istemez akla gelen yakın bir zamanda ağır felaketlerle sarsılan Filistin halkıdır. Yine yıllardır mülteci olarak kamplarda yaşamaya mahkum edilen Çeçen halkıdır. Saymaya devam ederek bütün sütunu garib beldelerin garib insanları ile doldurabilirim. Fakat bunun ne onlara ne bize bir faydası olmaz, zira bugün artık o beldelere ve daha adını bile duymadığımız birçok yere ulaşabilen, sahasında parmakla gösterilir faaliyetlere imza atan kurumlarımız var. İHH ve Deniz Feneri desem, üstüne Kimse Yok mu ve Cansuyu desem, sanırım meramımı anlatmaya yeterli olur.
Gelelim bize...
Öncelikle 'kurban' hadisesinin sadece kurban kesmekten ibaret olmadığını ve bayram denen mefhumun kendi kendine, dört duvar arasında ya da çevremizdekilerden soyutlanarak kutlanamayacağını hatırlayalım.
En yakın çevremizden yani aile halkımızdan başlayarak 'kurban' bayramında yeniden yakınlaşmak en önemli maksadımız olmalı ve bu noktada muhatab olduğumuz müslüman olan ya da olmayan herkese bunu hissettirmeliyiz. Öyle ki; 'kurban' bayramını hiç bilmeyen biri bile bizimle karşılaştığında, konuştuğunda bizde bir değişiklik olduğunu farketmeli ve daha biz söylemeden o sormalı:
-Bu mutluluğun sebebi nedir?
Bu sorunun cevabı bizimle muhatablarımız arasındaki 'kurban'ı belirleyecektir. Yaşadığımız sevinci çevremizle paylaşabildiğimiz sürece birbirimize 'kurban' olacağız! Zaten asıl marifet ayakları bağlı bir hayvanı keserek ya da kestirerek kurban etmek değil; farklılıklarımıza rağmen birbirimize 'kurban' olabilmek, yakın olabilmektir.

 

Binlerce yıldır kimler geldi, kimler geçti... Tarih sayfaları, gelip-geçenlerin hikayeleriyle doludur. Ardından söylenenlerden ve söyleneceklerden hiçbirinin haberi olmadı. İçlerinden kimileri bunu da dert edindi ve ardında bir güzel hatıra(yad-ı cemil) bırakabilmek için gayret sarfetti.

İşte peygamberler bu noktada da hep bütün insanlığa örnek oldular. İnsanlık bütün güzellikleri onlardan öğrendi! Geldiler, ama bir daha hiç gitmediler... Adem, Nuh, İbrahim, Musa ya da İsa denildiğinde kim oldukları hemen bilindi. Hep güzel hatıralarla anıldılar. Muhammed(sav) denilince baharın bütün goncaları patladı!

İbrahim(as) onlardan biri, hanımı Hacer ve oğlu İsmail(as) ile öyle hatıralar bıraktılar ki; Allah(cc) onların hatıralarını insanlara 'din' kıldı!

İbrahim(as), dost bir peygamber, güzel bir eş, fedakar bir baba idi. Bir emirle getirip Hacer ve minik İsmail'i kuru ve kara taşlarla dolu bir ıssız vadiye bırakıp gitti. Sonra bir emirle eline bıçağı alıp ciğerparesini yatırdı yere... Sonra bir emirle geldi, Kabe'yi İsmail(as) ile birlikte inşa etti yeniden... Haccı ilan etti bütün dünyaya! Vakfeyi ve tavafı hatıra bıraktı... Ateşin bile yakamadığı bir büyük hatıra oldu!

Hacer, ne büyük bir kadındı! Hacer, siyah tenli idi... Hacer, insanlığın yüzakı, gönül aydınlığı, kurtuluşu, umudu, peygamberlerin duası, meleklerin sevdası Muhammed(sav)'in soyuna anne oldu... Öyle bir kadın idi ki; Allah(cc) onun evladı için koşuşturmasını bize ibadet kıldı. O gün bugündür insanlık Hacer gibi koşar durur Safa ile Merve arasında... Neslinin felahı için dualarla! Zemzem, Hacer o suya 'zemzem' dediği için hala zemzem! Allah(cc) onun duasına öyle bir icabet etti ki; cennet pınarlarından dünyaya su gönderdi. Bununla da bitmedi, o suya Hacer 'zem(dur)' dedi diye durdu su... İçilmekle eksilmez ama hiç te taşmaz bir pınar oldu!

İsmail(as), kurban oldu, kurban olmayı öğretti! Başını, Alemlerin Rabb'inin emrine öyle bir eğdi ki; semada melekler bile gıbta ettiler. Kurban olmanın adı oldu İsmail! İki kurbanlığın çocuğu Muhammed(sav)'e atalık etme şanına ulaştı... Mekke gibi bir şehir kurdu. Peygamber oldu, haccı öğretti insanlığa.

Bir baba, bir anne ve bir kurban çocuk, tarihe yön verdiler... Geldiler, ama hiç gitmediler ve asla gitmeyecekler! Öyle büyük hatıraları var ki; hem anlatılır, hem yaşanır, ama her nesille yeniden canlanır, yeniden büyür! Kurban ve Hacc onların hatırası olarak kıyamete kadar devam edecek... Kurban kesmeye her niyetlenen bir İbrahim olup, kendi İsmail'ini alacak bıçak altına!

Atamız İbrahim(as)'e selam olsun! O'nun sünnetini bize de sünnet kılan, bayram kılan Mekke'nin öksüzü Muhammed(sav)'e selam olsun! Ve kıyamete kadar bu yolu izleyerek öksüz ve yetimleri sevindirenlere, Allah(cc) için birbirine 'kurban' olanlara selam olsun!

Ufuk Gazetesi - Aralık 2008

23 Şubat 2012

Kur’an-ı anlamak ve sorular!

Kur’an-dan bir ayet ile söze başlamak ilk bakışta hep güzeldir. Ya söyleyeceklerimizin kaynağıdır bu ayet ya da sözümüzü denetlememizi sağlayan mihenk taşı! Sözlerimizi ayetlerle süslemek cümlelerimizin kıymetini artırır, dinleyenlerin dikkatini çeker. Hatta tesirini bile artırabilir...

Lakin kendi hikayemizin arasına sıkıştırdığımız ayetlerin mutlak hakikat olduğunu unutmaya başladığımızda hem sözlerimiz zıvanadan çıkar, hem de o ayet ya da ayetler bizim sözlerimizi desteklemek için kullandığımız sıradan cümlelere dönüşür. Yaratan’ının sözünü kullanılır duruma düşüren kul ne kadar acınacak durumdadır...

Konuşur, konuşuruz ve sonunda bak zaten Kur’an-da şöyle buyurulur diyerek anlattıklarımızı Kitab-ı Kerim’e de tasdik ettiririz. Peki bu iş bu kadar kolay mıdır? Yani kendi doğrularımızı Kitab’ın ayetleri ile pazarlamak normal midir?

Aynı ayetin değişik meşreplerden müslümanların dillerinde birbirine kurşun misali ateşlendiği günümüzde herhalde bu konuyu yazıyor olmak mı anormaldir?

Yani bu Kur’an-ı dileyen dilediği gibi anlar ve dilediği yerde dilediği gibi kullanabilir mi?

Yahut yüzyılardır süregelen ve bir ilim dalı olarak ortaya çıkan tefsir, bugünün müslümanı için ne ifade etmektedir? Müfessir yani tefsir işini yapan kişi; hangi ilmi kariyere sahip olmak zorundadır? Hayatı boyunca hiçbir tefsiri baştan sona okuyamamış bir kişinin, sadece bir ayetin mealini okuyarak, ayeti anladığını iddia etmesi hatta daha da ileri giderek başkalarının yanlış anladığını varsayması ne ile açıklanabilir.

Dinin maksattan ziyade boş vakitlerin anlamlı bir şekilde doldurulmasını sağlayan bir hobiye dönüşmesi büyük bir felaket değil midir?

Kimlerin Kur’an ve ayetleri hakkında konuşma yetkileri olduğunu ayrıntıları ile anlatmak başlıbaşına bir ilim dalı (Tefsir Usulü) olmuşken, bizim de aynı hataya düşerek bir yazıda bu konuyu altından girip üstünden çıkabileceğimizi kimse beklemesin. Maksat zihinlerde sorular oluşmasını sağlamak ve bu soruların kişileri merak ile öğrenmeye yöneltmesini temin etmekten ibarettir.

Bu girişten sonra, hep birlikte şu ayeti okuyalım:

Ey iman edenler! Kendinizi ve ailenizi bir ateşten koruyun ki onun yakıtı insanlar ve taşlardır. Onun başında gayet katı, şiddetli, Allah'ın kendilerine buyurduğuna karşı gelmeyen ve emredildikleri şeyi yapan melekler vardır. (Tahrim suresi – ayet 6)

Şimdi buyrun bu ayetle ilgili söz söylemek isteyenlere sorularımızı sıralayalım:

  1. Bu ayetin sebeb-i nüzulu nedir? (Sebeb-i nüzul kelimesini anlamayan ya da bu ayetin sebeb-i nüzulunu bilmeyenlerin konuşma hakkı kalmadı.)

  2. Ayetin ilk kelimesi olan ‘ey’ ne demektir? Neden orjinal metinde ‘ya eyyu he’ olan bu tabir sadece ‘ey’ olarak tercüme edilmiştir?

  3. Kelimelere devam edelim: ‘iman edenler’ kimlerdir; vasıfları, cinsiyetleri, yaşları başta olmak üzere kimler bu sınıfa dahildirler? Kelime müzekkerdir, acaba müennesler bu hitaba muhatab değil midir?

  4. Ayetin metninde ‘nefs’ olarak kullanılan ve türcümede ‘kendinizi’ diye aktarılan nefs ne demektir? Bu kelimeden maksat nadir?

  5. Yine ayetin orjinal metninde ‘ehl’ olarak geçen ve çoğunlukla ailenizi diye tercüme edilen bu kelimenin manalarına neler ve kimler dahildir.

  6. Nefs ve ehl kelimelerinin arasında bulunan ‘ve’ ne işe yarar?

  7. (Biraz hızlandıralım.) Yakıt, bizim bildiğimiz manada mıdır? Cehennemin yakıtı bitince o da söner mi? Peki taşlar nasıl yanar?

  8. Melekleri biz latif ve kibar yaratıklar olarak tanımıştık, bu katı ve şiddetli melekler de nasıl oluyor?

  9. Ve en başta soracağımız en önemli soru; nasıl koruyacağız kendimizi ve ehlimizi? Ateş yakar, ondan korunmak mümkün müdür? Cehennemi maşa ile kenara mı çekeceğiz? Yahut bir kova su alıp söndürecek miyiz, bize sıra geldiğinde…

  10. Ve on numaralık soru: Bu ayeti, Rasul-u Ekrem (s.a.v.) ve ashabı (r.anhum) nasıl anlamışlardır?


Bu sorular hiçbir ön hazırlık olmadan sadece ayetin mealine bakıldığında hemen herkesin aklına gelebilecek sorular aslında. Vurgulamak istediğimiz bu ve diğer bütün ayetleri okuyup da bu ayetler üzerinden ahkam kesmeden önce birtakım ilimlerin tahsil edilmiş olmasının şart olduğudur.

Birtakım konularda herbirimizin farklı düşünme ve konuşma haklarımız elbette ki vardır. Bu fikirlerimizi savunma hakkımız da doğal olarak vardır. Ancak hiçbirimizin işimize gelen noktalarda, işimize gelen ayetleri, işimize geldiği gibi anlayarak, işimize geldiği gibi anlatma selahiyetimiz yoktur ve Kur’an indiğinden bu yana da hiçkimsenin olmamıştır zaten!

Efendiler, bu Kitab; Allah’ın kelamıdır, size ya da bize hediye edilmiş bir boyama ya da masal kitabı değil! Bu Kitab’ı eğmek, bükmek onu yakmaktan daha büyük bir vebaldir...

Kur’an-a hürmet, onu süslemek ya da süslü muhafazalarda saklamakla olsaydı bütün mücellidler evliya olurdu herhalde...

Biz daha Kur’an-ın ilk suresinde hem de günde onlarca defa okuduğumuz Fatiha suresinde, dalalete düşen Hristiyanlar’a ve ğadaba uğrayan Yahudiler’e benzememeyi istemiyor muyuz? Nedir peki onların en önemli ortak özellikleri? Kitablarını keyiflerine uydurmaları değil mi?

Öyleyse, bizim Kur’an hakkında konuşurken veya konuşanları dinlerken ya da ayetleri sözlerimizin arasında okurken göstereceğimiz hassasiyet; imanımızın ve ilmimizin göstergesi olacaktır. Biz kendi Kitab’ımıza hakkıyla saygı gösterir ve hakkıyla anlamaya çalışırsak, O’na inanmayanların tavırları da bambaşka olacaktır. Çocuklarımızın Kur’an okumayı öğrenmesine gösterdiğimiz duyarlılığı, kendimiz için de bir adım öteye götürür ve anlama noktasında gayret sarfedersek, emin olalım hem Kur’an-a bakışımız değişecek hem de hayatımız...

Kur’an-dan bahsettiğimizden bu defa şiir adetimizi bırakıyoruz. Sözlerin en güzeli şüphesiz Kur’an-dadır. Buyrun bu ayetler üzerinde düşünelim:

Bir de sen Kur'an'ı okuduğun zaman Biz seninle ahirete inanmayanlar arasına görünmez bir perde çekeriz. Ve kalplerinin üzerine onu iyi anlamalarına engel kabuklar geçiririz ve kulaklarına bir ağırlık veririz. Rabbini Kuran'da tek olarak andığın vakitte ürkerek arkalarını döner giderler. (İsra suresi, 45 ve 46. ayetler)

Ufuk Gazetesi - Mayıs 2008

Yeryüzünde 'fitne' kalmayıncaya kadar...

Geçen sayımızda Kur'an-ı anlama görevinin gayr-i müslimlerin değil asıl olarak müslümanların görevi olduğunu belirtmiş ve Kur'an-a iman etmeyenlere bizi kitabımızla başbaşa bırakmalarını tembih etmiştik. Bu yazımızla ise İslam'ın gayr-i müslim ülkelerde yaşayan müslümanlarla ilgili hükümlerine ve İslam'da savaş ya da cihad konusuna bir giriş yapmak istiyoruz.

Öncelikle bir müslüman için aslolanın dinini ikame etmek (yaşamak ve yaşanmasına engel olan gerekçelerden uzak olmak) olduğunu hatırlatalım. Her ne gerekçe ile olursa olsun dinini yaşayabileceği bir ortam edinmek de bu anlamda her müslümanın kişisel bir sorumluluğudur. Gayr-i müslim bir ülkede ikamet etme durumunda bulunan müslümanların nerede ne şekilde dinlerini ikame edecekleri konusunda üzerlerine düşeni yapmaları beklenir. Örnek olarak namazın cemaat ile ikamesi için mescidler inşa etmek gibi...

Bunun yanısıra böyle bir ülkede yaşayan müslümanların tabi oldukları hukuk ile alakalı dinlerinden kaynaklanan bazı sınırlamalara ya da serbestliklere de muhatab olmaları kaçınılmazdır. Şunu hemen tespit ederek sizlerimize devam edelim: Bir müslüman anlaşmalı olarak (pasaport ve vize ile ya da vatandaşlığına geçerek) bir gayr-i müslim ülkede ikamet ederse, bu şahsın o ülkenin asayiş ve sair kanunlarına tabi olması sebebiyle ortaya çıkan durumlarda İslam gayet net  ve açık hükümler belirlemiştir. Yine basit bir örnek verelim: Cuma namazına yetişmek için arabasıyla yolculuk eden bir müslüman; 'ben cumaya gidiyorum, yetişemezsem iadesi de yok' diyerek yolculuk sırasında karşılaştığı kırmızı ışıklara uymayabilir mi? Bunu yaparsa iyi bir iş mi yapmış olur? Hiçbir ilmihal kitabında cumaya giderken trafik kurallarına uyma ile ilgili bir fetva bulamayabilirsiniz. Ama bu dinin temelinde en önemli olan kuralın kul hakkı olduğunu bilirseniz bu bile yeter konuyu anlamaya! Bir tek kişiyi rahatsız etmeniz ve onun hakkını çiğnemeniz hele de bu kişi gayr-i müslim ise ve helalleşme imkanı bulmanız da oldukça zorsa cuma namazını kaçırmaktan çok daha büyük bir tehlikenin işaretidir. Ayrıyeten sebeb olduğunuz bu durumdan dolayı müslümanların geneli hakkında bir olumsuz kanaatin oluşması durumunda ise daha büyük bir vebal altına girersiniz. Sizin kural çiğnediğinizi gören birinin 'işte müslümanlar böyle, işte İslam böyle bir din' demesine sebep olmanın vebali bir ömür kılacağınız cumaların getireceği hayrı örtebilir!

Hanefi mezhebinin 19. yüzyılda yaşamış önemli alimlerinden İbn-i Abidin bu konuda şu fetvayı verir: Gayrı müslim ülkelerde, onların kanunlarına itaat etmek (karşı gelmemek) zarureti vardır. Mallarına, canlarına, ırzlarına saldırmak asla caiz değildir. (Reddu'l Muhtar)

Yine onun hocalarından Abdulğani Nablusi hazretleri de benzer bir fetva verir: Hükümet mubah bir işi yasak ederse, bu emre itaat vacip olur. Kendini tehlikeye atmak caiz olmaz! (Hadika)

Muhammed Hadimi de nerdeyse aynı cümle ile konuyu bağlar: Hükümetin emrettiği her mubahı yapmak millete vacip olur. (Berika)

Bütün bu fetvalar mubahlar konusundadır, bunların dışında İslam'ın kesin hükmü bulunan haramlarda hiç kimseye, hiç bir ortamda itaat edilemez! Dinini ya da dininin kesin bir hükmünü çiğnemeye davet edilen bir müslümanın itaati onun felaketi olur.

Bu örnekleri çoğaltmak mümkün elbette. Yalan söyleyen ya da resmi bir kurumu dolandıran müslümanın vebali sadece kendi üzerinde kalmamakta ve İslam'ın ve müslümanların genelinin adının lekelenmesine sebep olmaktaysa sonuçlarına ahirette katlanmak durumundadır. İşte bizim için asıl 'fitne' budur!

Sözün burasında 'fitne' kelimesini incelemekte ve doğru olarak anlamakta fayda var. Fitne; topraktan çıkarılan altın gibi kıymetli madenlerin içine karıştıkları diğer değersiz şeylerden arınmaları için ateşte eritilmeleri manasına gelir. Bu işlem sonucunda altın eriyip akar ve ayrılır diğerlerinden... Dindeki manasına gelince; kısaca imtihan demektir. Anarşi, bozgunculuk, günah, şirk, bela ve daha başka manalara gelirse de, ekseriya bölücülük, bozgunculuk anlamında kullanılır. Abdulğani Nablusi fitneyi şöyle tarif eder: Fitne, Müslümanlar arasında bölücülük yapmak, onları sıkıntıya, zarara, günaha sokmak, insanları isyana kışkırtmak demektir. (Hadika) İmam Birgivi de Tarikat-ı Muhammediye adlı eserinde fitneyi böyle tarif eder.

Bu tarifle fitnenin sözlük manası arasında tatlı nüansı görmemek elde değil! Ateşe atılan altın, gereksiz ve değersiz olanlardan ayrılır. Fitneye muhatap olan insanların ise içlerindeki altın değerinde olanlar ayrılır, ortaya çıkarlar! Sıradan olanlar ise ateşi gördüklerinde daha da sıradanlaşır... Sonuç güzel görünse de fitne asla istenecek bir durum değildir. Ateşe atılarak imtihan edilmeyi hiçbir insan elbette tercih etmeyecektir. Bu sebeple islam 'fitne'yi haram kılmıştır! Ne maksatla olursa olsun insanları bir konuda zorlamak insan fıtratına ters düştüğünden asla tavsiye edilmez. Aksine ikna ve iman yolu gösterilerek teklifde bulunmak daha uygundur. Hatta bu sebeple İslam, fitnenin ortadan kaldırılması için savaşmayı bile emretmiştir. (Bakara, 193) İnsanların arasını bozmak haram olunca; insan ile Allah(cc)'ın arasını bozmak için 'fitne' ise haliyle tamamen haram olur! Yine Kur'an-da 'fitne' adam öldürmekten daha çirkin görülerek (Bakara, 191) müslümanların uzak durmaları emredilmiştir. Hadislerde ise 'fitne' çıkaranlara lanetler okuyan Peygamberimiz (sav), bizi uyanık olmaya davet eder.

Fitne ile savaş arasında yakın bir dostluk vardır. Fitnecilerin temel amacı insanları birbirine karşı kışkırtarak savaşmalarını sağlamak ve bu yolla kendi menfaatlerine ya da iktidarlarına zemin hazırlamaktır. Akl-ı selim sahibi her müslüman başkalarının kendi emellerine ulaşmak için yaktıkları 'fitne' ateşine düşmemeli, İslam'ın ve müslümanların adını ve güvenliğini ön planda tutmalıdır.

İslam insanların can, akıl, mal, nesil ve dinlerini korumayı görev edinmektir. Bunların sağlanabilmesi için ise yine şu temel kuralları tesis eder:

1. İyiliklerin yayılması,

2. Kötülüklerin önlenmesi,

3. Emanetlerin ehline verilmesi,

4. Adaletin ihya edilmesi.

İşte İslam'ın savaşı emrettiği noktalar buralardır.

İslam, bir yerde iyiliklerin yayılmasına engel olanlar varsa o engeli kaldırmak için savaşmayı emreder. Bir müslüman bir garibana ekmek götürmüşse ve birileri o ekmeğin açların midelerine girmesine engel olursa onlarla savaşılır!

Yine İslam kötülükleri önlemek için de savaşmayı emreder. Gariban bir milletin memleketi işgal edilir, kadınlarına tecavüz edilir, malları yağmalanır ve nesilleri yokedilmek istenirken müslüman seyirci kalmaz!

Zulmün kimin tarafından yapıldığı ya da mazlumun ırkı ve dini sorulmaz! Meğer ki haksızlığı yapan müslüman ama bu zulme maruz kalan gayr-i müslim dahi olsa savaşılması gereken zalimdir! Onun müslümanlığı zulmüne rıza gösterilmesini gerektirmez. Müslüman zulme ve zalimlere meyletmez, onun yeri mazlumların yanıdır. Bu insani olduğu kadar da İslami bir vasıftır. Zaten İslam, vicdanlara hitap eden bir dindir... Merhamet ve savaşı bu kadar güzel bir incelikle başka kimse birleştiremez. Bizim savaşımızın sebebi de yine merhamettir çünkü!

Bugün yeryüzünde devam eden ve müslümanların da karıştığı bütün savaşları inceleyen herkes görecektir ki; bu savaşların çıkış sebebi müslümanlar olmamıştır. Aksine müslümanlar ya ihanete uğrayan ya da saldırıya uğrayan taraftırlar... İslamın merhametli bağrına hançer saplayanlar üzerlerine sıçrayan kandan neden şikayet ederler, anlamak mümkün değil! Halbuki hiçbir kasabın üzerine bulaşan kan kendisine ait olmadığı gibi, birilerinin ona haksızlık yaptığını da söylemek mümkün olmaz!

Biz müslümanlar Kur'an-da savaşı istememekle emrolunduk! Savaşa sebep olmamakla emrolunduk... Haddi aşmamak yani başkalarının sınırlarını çiğnememekle emrolunduk. Bu bizim pısırıklığımızdan ya da korkaklığımızdan değil elbette. Kainatın Sahibi öyle istedi, biz de itirazsız kabul ettik... Ancak saldırıya uğradığımızda da ne pahasına olursa olsun; kendimizi ve dinimizi savunuruz! Tıpkı dünyanın bütün mazlumlarını savunacağımız gibi. Hiç kimse bize felanca yerdeki savaşın bizi ilgilendirmeğini söyleyemez. Nerde bir gözyaşı ya da kan akıyorsa biz ondan sorumluyuz. Çünkü müslüman yeryüzünde Allah(cc)'ın halifesi olduğunu iddia eden insandır! Allah(cc), zulmü ve zalimleri sevmez, biz de sevmeyiz! Allah(cc), haddi aşanları sevmez, biz de sevmeyiz. Allah(cc) bozguncuları sevmez, biz de sevmeyiz... Kısacası Allah(cc)'ın sevmediklerini sevmeyiz...

Birilerinin keyfi uğruna; garibanların canlarına kıyılmasına, akıllarının zayi edilmesine, mallarının talan edilmesine, nesilllerinin yokedilmesine ve dinlerine saldırılmasına göz yummak müslümanların izzet ve şerefine ters düşer! Bu saldırıların bizzat müslümanlara yapılması durumunda ise kimse bizden öbür yanağımızı çevirmemizi beklememelidir...

Ufuk Gazetesi – Nisan 2008

22 Şubat 2012

Hacc ve Harameyn

Siz bu yazıyı okurken inşaallah ben Mekke’de olmayı umud ediyorum. Son iki Kurban bayramında bu köşeyi takip edenler bilirler; Kurban ve mahiyetinden bahsederken hep hatırladığımız İbrahim (as)’ın, insanlığa bıraktığı en büyük hatıra(sünnet) olarak Hacc ve Kurban zaten birbirinden bağımsız anlatılamayacak konular.

Hemen hemen hepimizin bildiği gibi; İsmail’in kurban edilmek üzere kayaların üzerine yatırıldığı mekan Mekke, yani Hacc mekanı, yani Harem bölgesi. Adem(as)’in yeryüzünde ayak bastığı ilk yer, tevbesinin kabul edildiği mukaddes mekan, meleklerin tavaf ettiği Beyt-i Mamur’un yeryüzündeki izdüşümü, yeryüzünde yapılan ilk bina, ilk ev, ilk ibadet mekanı velhasıl-ı kelam bütün ilklerin odağı Mekke!

Nuh(as) tufanı ile yıkılan, sonra Ybrahim(as)’ın biricik evladı Ysmail(as)’i terketmekle emrolunması ile yeniden insanlığın gündemine giren kurak topraklar. Hacer’in çocuğu için su araması ile Zemzem’le tanışan kayalar ve dağlar.

Safa ile Merve tepeleri arasında yapayalnız koşuşturan siyah tenli bahtiyar anne; Hacer!

Babasının acıtmasın diye iyice keskinleştirdiği bıçağa boynunu tereddütsüz uzatan İsmail(as)!

Aksakallı pir, bir kayanın üzerinden sesini Allah(cc)’ın bütün insanlığa hem de zamanlarüstü olarak ulaştırdığı peygamber İbrahim(as)!

Ve İbrahim(as)’in neslinden, İsmail’(as)’in torunlarından, bütün peygamberlerin müjdesi, insanlığın yüzakı, gönül aydınlığı, Mekke’nin yetimi Muhammed(as)!

İsimler ve mekanlar unutulmazlar arasına girdiler. Kıyamete kadar Hacc müslümanlara farz kılındı. İnsanlar babaları Adem(as) gibi vakfeye, Hacer gibi sa’ye, İbrahim(as) gibi tavafa, İsmail(as) gibi kurban olmaya koşmakla ve bütün bunları Muhammed(as)’ın öğrettiği gibi yapmaya memur oldular... O(as)’nun ayak izlerini takip etmenin eğitimini almaya Mekke’ye geldiler, geliyorlar ve gelecekler!

Kıyametin provasına kefene benzer ihramla çıkmak, kostümleri ve senaryosu önceden belirlenmiş bir büyük serüveni yaşamaya ve yaşatmaya çalışmakla eşdeğer. Kuru bir taklitten çok ama çok öte, bizzat içine sindire sindire Allah(cc)’ın davetine uymanın adı Hacc.

Davet edildim ve geldim demek, layık olmadığını bile bile evin Sahibi’nin büyüklüğünden ve merhametinden emin olarak şehirlerin anası Mekke’ye varmak Hacc.

Tarihin en mühim nesline ev sahipliği yapan bir mekanda, onların izinden yürüme kararlılığını ilan etmenin adı Hacc.

Mekana, insana, eşyaya, hayvanlara ve bitkilere bile saygıyı öğrenmenin, helal ve haram çizgilerini elle tutulur, gözle görülür bir şekilde çekmenin ve yenilemenin adı Hacc.

Ümmet olmanın; ırkların ve dillerin anlamını kaybetmenin, renklere gözünü kapatmanın, sınıfların yokolmasının, sadece ve yalnızca insan olmanın adı Hacc.

Varlığı yeniden anlamlandırmanın, varlığının sebebini anlamanın ve büyük ailenin ferdi olmanın, kardeşlik destanına adını yazdırmanın, ilhamını Selman-ı Farisi(ra)’den alarak soyadını ‘müslüman’ olarak değiştirmenin adı Hacc.

Bütün bir hayatı anlatmaya ne benim gücüm yeter ne de bu köşe haliyle... Eksik yanlarımı siz tamamlarsınız kendi içinizde umarım.

Harameyn denilince, Medine’den bahsetmeden geçmek mümkün değil. Bağrında insanlığın en kıymetlisini taşıyan bir şehir Medine. Medeniyete isim olmuş bu şehrin Muhammed(as)’ın tayini ile harem bölgesine dahil edilmesi, kıymetini anlamamıza yeter de artar bile.

Medine, sukunetin, huzurun, emniyetin ve vefanın şehri. Muhammed(as)’ın Mekke’nin fethinden sonra bile geriye dönmüş olması, O(as)’nun bu şehri ne kadar sevdiğini göstermeye yeterli. O(as)’nun ve yıldızlarının birçoğunun hayatında ve vefatında bulunduğu şehir. Kara taşlarından hep hüzün süzülen, sanki Muhammed(as)’a ev sahipliği yaptığı için biraz da utangaç ve çekingen bir şehir.

Oraları henüz görmedim, kısmet olur da dönersem kimbilir bambaşka şeyler düşünecek ve yazacağım. Hacc ve Harameyn herkeste kendine özel bir etki ve hatıra bırakır. Bunları mümkün olursa aktarma niyetindeyim.

Elbette dönmeme ihtimali herkes gibi benim için de geçerli. Bunu bilmenin bu seyahate daha bir lezzet kattığını ifade etmeliyim. Yine bu sebebten, tanıyan, tanımayan ama bir şekilde üzerimde hakkı kalan herkesten helallik istiyorum. Bunu kendi hatırım için değil evine misafir gittiğim Zat-ı zül-Celal(cc)’in hatırına istirham ediyorum.

Ufuk Gazetesi - Aralık 2007

21 Şubat 2012

Onlara mühlet ver! (Ruveyda)*

İnsan ne kadar etki edebilir zamana?

Kim geçen saniyelerden sadece ama sadece birini geri çevirebilir?

Hangi kral ya da imparator, kuruyan bir yaprağa ‘dur’ diyebilir dalında?

Güneşi benim Rabb’im doğudan getirirken; hangi firavunun gücü onu batıdan getirmeye yeter?

Azrail gırtlağına çöktüğü zaman, kimin silahı onu durdurabilir?

Hangi süper gücün, hangi süper lideri sivrisineğe karşı bir savunma sistemi geliştirebilir? Nemrud’dan daha acı bir son hepsini beklemiyor mu?

Bu soruları bildiğimiz herşeyi ekleyerek çoğaltalım, sonunda varacağımız nokta kainatın sahibi Allah(celle celaluh)’ın kudretini idraktir!

Ve bugün hepimizin yeniden ve yeniden hatırlamamız gereken dünyanın değişmez gerçeği de budur...

Birileri birşeyler yapar, birilerinin başlarına bir takım işler gelir.. Acılar, gözyaşları, kan ve zulüm birbirine karışır.. Silahın ve paranın gücünü elinde bulunduranlar hep kazanıyor görünür.. Tıpkı bir zamanlar olduğu gibi. Ama gün gelir, devran döner; ömrü olanlar tiranların da sonunu görür..

Herkes bir plan yapar, yeryüzünde ne kadar imansız ve vicdansız varsa o kadar envai çeşit zulüm ve haksızlık planı da var demektir. Bu planların sahiplerinin, Hakim-i Mutlak olan Allah(cc)’ın kudretinden bağımsız iş yapabilecekleri ihtimali asla olmadı ve olmayacaktır..

Bize dayanılmaz ve çekilmez ya da doyulmaz ve bıkılmaz gelen dünya aslında kainat içinde bizim sandığımız kadar büyük bir parça değildir. Ve aslında hayat, gerçek hayat olan ahiretle mukayese edildiğinde kısa kelimesinin bile yetersiz kalacağı kadar anlamsız derecede basit ve küçüktür. Öyle ya sınırsız ve sonsuz olanla süresi en fazla en iyi ihtimalle 80 yıl olan bir hayatın mukayesesini yaptığımızda ortaya çıkan dehşet fark ne kadar bellidir. Hele ki ne kadar zengin olursanız olun yiyebileceğiniz sadece midenizin kapasitesi kadar değil mi?

Kim ne kadar güce sahip olursa olsun, gözle görülemeyecek kadar küçük bakteriler karşısında zayıf değil midir? Buna rağmen insan neden acziyet ve zavallılığını örtmek için hem de kendi hemcinslerine büyüklük taslama hastalığından zevk alır? Öyle ya milyonların iki dudağından çıkacak sözlerine baktığı nice büyük adamlar da ihtiyaçlarını gidermek için iki büklüm helaya oturmaya mahkum değil midir?

Sözü buraya getirmişken Laleli camiinin hikayesini hatırlayalım:

Sultan Mustafa çok cami yaptırır. Ama onun gözünde Laleli Camii’nin ayrı bir yeri vardır, bu muhteşem esere adını verecek, asırlarca anılacaktır. Rivayet olunur ki Laleli Camii’nin şekillendiği günlerde Padişah inşaatı görmeye gelir. Ona civarda yaşayan bir gönül ehlinden bahsederler, “haydi gidelim hayır duasını alalım” deyip, kapısını çalar.

Ancak milletin hikmetli sözlerini aktara geldiği pamuk sakallı ihtiyar, o gün derin bir sükut içindedir, sanki lisan-ı hal ile “bizim sustuğumuzdan anlamayan” der “konuştuğumuzdan ne anlar?”

Sultan Mustafa kendince bir zarf atıp, feyzli bir sohbete maya çalmaya çalışır, “Efendi, bu dünyada en güzel şey nedir” diye sorar.

Laleli Baba elini “boşveeer” gibilerinden sallar, “alçak dünyanın güzelliğinden n’olsun sultanım” der, “eğer rahatlıkla yiyor ve def-i hacetini sıkıntısız yapıyorsan tamam. Başka bir şey arama.”

Sultan Mustafa derin mevzulara kapı aralamaya çalıştığından olsa gerek, bu sade ve kestirme cevaba bozulur, ancaaak...

Ancak birkaç gün sonra nasıl bir kabızlığa yakalanır anlatılamaz. Hekimin biri gelir, biri gider, derdine çare bulamazlar. Kaşık kaşık yağlar içer, bin çeşmeden su getirtir, otlar, kökler, müshiller... Ma fi fayda...

Neden sonra aklı başına gelir “galiba boşuna uğraşıyoruz” der, “korkarım bu derdin ilacı Laleli Baba’da!”

Derhal yaşlı dervişin huzuruna koşar, önce affını ister sonra derdini arzetmeye bakar.

Laleli Baba “o iş kolay” der, “ama ne vereceksin karşılığında?”

- Ne istersen vereyim, hatta ben kalkayım, gel sen otur tahtıma.

- Amaaan kalsın. Bir def-i hacete bile değmeyen saltanat neye yarar?

- Karnımın ağrısı dayanılacak gibi değil hocam.

- Demek şuncağız karın ağrısı koca Sultanı bile kıvrandırıyor. Kabir azabı nicedir acaba?

- Yalvarırım bir şeyler yapın.

- Pazarlığımız bitmedi ama?

- Bu camiye adınızı vereyim. Müminler ibadet ettikçe sizi hatırlasın, asırlarca Fatiha okusunlar.

- Bak bu hiç de fena bir teklif değil. Duaya çok ihtiyacım var ve olacak da...

Laleli Baba o bereketli nefesiyle bir şeyler okuyup sırtını sıvazlar, Padişahın ağrısı sızısı kalmaz.

Bakın şu işe ki Eyyûb, Fatih, Ayazma, Laleli gibi muhteşem camileri yaptıran III. Mustafa, hiçbirine ismini koyamaz.

Cenazesi Lâleli Camii yanında bulunan türbeye defnedilir, Efendimizin (Sallallahü aleyhi ve sellem) kadem-i şerifini (mübarek ayak izini) bir çekmeceyle başucuna koyarlar.

 

Sultan dersini almıştır ve hakkını da vermiştir. Ve bize unutulmaz bir hatıra da bırakmıştır. Allah dilediğine dilediği gibi ders verir! Dilediğini yüceltir, dilediğini de yerin dibine batırır! Kimsenin ama kimsenin, asla ve kat’a düşen bir yaprağı durdurmaya gücü yoktur! Ve tıpkı bunun gibi kainatın planını yapan Malik’ul Mülk olan Allah(cc)’ın hiçbir planını o dilemezse kimse bilemez bile, bırakın ki engel olmaya kalkışsınlar!

 

ruveyda, seziyorum; tahammülün kalmadı

ama dur, boşaltayım bütün çığlıklarımı

asırlardır köhne barınaklarda

küflenen, çürüyen çığlıklarımı

 

at vuruldu; içim paramparça ruveyda

gölgelerin ardına sakladım kusurumu

sen orda kayıtsızca gülümsüyor gibisin

ben burda damla damla eriyip akıyorum

yine de, çiğnetemem kimseye gururumu

istenmediğim yeri sessizce terkederim

hatıra kalsın diye bırakır da ruhumu

mahzun bir derviş gibi boyun büker, giderim… (N. Genç)

 

(*)Onlar bir tuzak kurarlar, ben de bir tuzak kurarım. Kafirlere mühlet ver, onları biraz kendi hallerine bırak (ruveyda).  Tarık 15-17

Ufuk Gazetesi - Kasım 2007

20 Şubat 2012

Aman birileri duymasın!

Geçtiğimiz dönemdeki medya bakış açılarımızı takip edenler bilirler; gündem diye isimlendirilen gelişmelerin çıkış kaynaklarının vahiy olması unutulmaması gereken bir hassasiyettir. İşte bu düşüncenin bir yansıması olarak içinde bulunduğumuz zaman dilimi ilahi gündem, Ramazan, Oruç ve Kur'an olarak belirlendi ve bize de buna uymak kaldı..

Ramazan ayını önemli kılan özelliklerin birincisi şüphesiz bu ayda tutulan oruç ve yine bu aya mahsus teravihlerdir. Bu konularda eminim hepimiz gereği kadar bilgilendirildik ve yine camiilerimizde gerek öncesinde gerekse Ramazan ayı boyunca bilgilendirmeler devam edecektir. Bunların yanısıra asla gözardı etmememiz gereken bir diğer hususiyet ise Ramazan ve Kur'an münasebetidir. Hele ki Kadr gecesini içinde barındıran bir ay olarak Ramazan, bu geceden de aldığı kıymet ile Kur'an vurgusunu bir kere daha büyütecektir.

Yeryüzünde bulunan ilahi vahiy kaynaklı sağlam ve sarsılmaz tek kitap olarak Kur'an, indirildiği ve her seferinde defaatle okunduğu Ramazan ayına bir başka yakışır. Ramazan ve Kur'an; et ve tırnak, tohum ve filiz, kabuk ve iç, gün ve güneş, gül ve yaprak ve hatta su ve balık gibidirler...

Bu mübarek ve müstesna zaman diliminde Kur'an ile olan münasebetlerimizi bir kez daha gözden geçirmek, vahiyle aramızdaki olmaması gereken pürüzleri bir kez daha yoketmek için elimizden geleni yapmak durumundayız.

Yalnızca bizim değil neredeyse bütün bir İslam aleminin Kur'an ile münasebetlerindeki en temel sorun onu anlamamak ya da anladıklarımızı işimize geldiği ve hoşumuza gittiği kadarı ile sınırlandırmaktır. Ta ilk nesil sahabeden sonra başlayan bu özürlü yaklaşım sebebi ile yalnız biz değil bizim dışımızdakilerin de bu dine bakışları değişmiştir.

Biz inanmamız gerektiği gibi değil de yaşadığımız gibi inanmaya başlayınca, diğerlerinin de bize bakarak değerlendirmeleri sebebi ile düştükleri hatalara şaşmamamız gerekiyor. Her zaman kullandığım basit örnekle konuyu anlaşılır hale getireyim.

Bazılarımızın hanımlarıyla yürürken uyguladığı bir ilginçlik vardır. Beyfendi 5 metre önde yürürken, hanımefendi arkadan ona yetişmek için çaba sarfeder... Bu hali gören bir gayrimüslim de doğal olarak bunu eleştirilerinde kullanır. Ne bunu yapanlar ne de bunu eleştiren diğerleri dinen bunun caiz olmadığından habersizdirler. Halbuki biz hanımları ya yanıbaşımızda ya da yapılanın tam tersine bir adım önümüzde tutmakla emrolonduk...

Yşte bunun gibi dinimizden kaynaklanmayan adetlerimizle ve bazan da işimize geldiği gibi yorumladığımız ve değiştirdiğimiz din temelli ama dine uygunsuz hareketlerimizle hem kendimizi hem de çevremizdekileri din ve vahiy ekseninden daha bir uzaklaştırıyoruz.

Ynsanların ve cinlerin peygamberi Muhammed (as)'ın bizi sürekli uyardığı bir tehlikedir bu aslında! Namazlarda ve namaz dışında en çok okuduğumuz sure olan Fatiha'da ayrı ayrı tekrarladığımız dalalete düşenlerin (hristiyanlar) ve ğadaba uğrayanların (yahudiler) yaptıklarını istemediğimizi ilan ettiğimiz halde bir noktada onların izine takılıyoruz sanki. Tıpkı Muhammed (sav)'in uyardığı gibi:

'Sizden öncekilerin yoluna adım adım uyacaksınız, hatta onlar bir kertenkele deliğine girse siz de gireceksiniz!' Bu tehlikeyi idrak eden ama bunun olacağına inanamayan sahabeden bir zat emin olmak için sorar: 'Ey Allah'ın Rasul'ü, kasdettikleriniz yahudi ve hristiyanlar mıdır?' Aldığı cevap o sahabeyi değil bizi sarsıyor: 'Ya kimler olacak?'

Şimdi hemen Kur'an'ın dalalete düşenler diye isimlendirdiği Hristiyanların bu sapıklıkla isimlendirilmelerinin sebebini hatırlayalım. Onlar kitaplarındaki emir ve yasakları değiştirdiler, hatta o kadar ileri gittiler ki kitaplarından işlerine gelmeyen yerleri kaldırıp, yerlerine kendi büyük adamlarının fikirlerini ve hatıralarını yerleştirdiler. Bir kısmı da peygamberlerine Allah'ın oğlu sıfatını yakıştırıp ona tapınmaya başladılar...

Yçinizden hemen 'ya hu, bunu biz yapmayız, delimiyiz biz' diye bir cümle geçti mi? Durun acele etmeyin bir de yahudilere bakalım...

Kur'an onları ğadaba uğrayanlar diye isimlendirdi... Allah'ın ğadabına uğrayanların başlarına neler geldiğini anlamak için yahudilerin tarihine bakmak yeterlidir aslında. Onlardan bir topluluk Allah'ın yasakları ile dalga geçtikleri için 'maymun'a dönüştürüldüler. Birbirlerinin kuyruklarının uzadığını göre göre öldüler... Bir diğer zümre Tur dağı tepelerine getirilmeden Allah'a secde etmeyecek kadar azgındılar. Peygamberlerini kestiler... Peygamber katili olarak tarihe geçtiler! Onlar menfaatlerine uygun görmedikleri herşeyi yoketmeyi kendilerine fazilet saydılar... İnsanlığın en sevgili Peygamberi(sav)'ni zehirlediler. Onların tarihlerini bir yazıyla irdelemek mümkün değil tabii ki...

Ancak yahudilerin de yaptıkları en ağır iş kendi kitaplarını değiştirmek ve işlerine gelen hükümlerle doldurmak olmuştur.

Yine aklınıza 'yok canım biz bunu yapmadık ve yapmayız' diye bir itiraz geldi mi?

Gelsin!

Hamdolsun, bu ümmet asla onlar gibi olmadı! Bizim tarihimizde utançla hatırlanacak bir yanımız olmadı... Bu dünya her yerine bizim hükmümüzün geçtiği yüzyıllar da yaşadı... Ardımızda kan ve gözyaşı bırakmadık! Ynsanları ne yurtlarından ettik, ne nesillerini yokettik!

Hamdolsun, biz kendi kitabımızı kendi elimizle değiştirip sonra da bu Allah'ın vahyidir diye kendimizi kandırmadık!

Fakat bu riskin her zaman var olduğunu unutmamalıyız... Kur'an'ı diğer kitaplardan ayıran en büyük hususiyeti olan bizzat Allah tarafından korunma garantisi olan metni asla değiştirilemeyecek! Ancak eğer hükümleri duymazdan gelirsek, anladıklarımızı anlamamış gibi yaşarsak, Kur'an'ı muhafazalar içinde duvarlara asar ve okumaktan aciz kalırsak emin olalım ki bizim sonumuz da diğer ilahi dinlerin mensuplarından farklı olmayacaktır. Yukarda aktardığım hadisteki tehlike kapımızdadır...

Ancak Ramazan daha yakındır, Kur'an daha yakın! Dileyene Allah, Kur'an dostluğunu nasip eder elbette! Kur'an'la dost olanın ise hem dünyada hem ahirette şanı her zaman yüce olmuştur ve olacaktır...

Başlıktaki duymaması gerekenlerin kimler olduğunu ve neyi duymamaları gerektiğiniz siz çok iyi biliyorsunuz. Onlara Kur'an'ın bizim için ne demek olduğunu bu Ramazan'da bir kez daha ilan edeceğiz!

Ufuk Gazetesi - Eylül 2007

14 Şubat 2012

Din, siyaset ve mezhepler

Asr-ı Saadet’ten sonra ortaya çıkan ihtilafların din temelli olması artık şeytan ve avanesinin insanları tefrikaya düşürmek için kullanabileceği bir başka putun kalmamasından kaynaklanmış olabilir. Mutlak bir iman ve sağlam bir ihlasla islami bir hayat yaşayan bireyleri terörize edebilmek için kullanılabilecek en uygun argüman tabii ki ‘dini’ motiflerle süslü olacaktı.

Güç ve iktidarı put edinenler için dünya ve hayat onu ele geçirmek ve elde tutmaktan ibaret oluverir. İktidarı ele geçirme çabaları aslında rahmani çizgiden rahatsız olan bir güruhun dünyevi maksatlarla yürüttüğü sıradan ve bayağı bir hareket iken bunun islam toplumunda destek bulma ihtimalinin düşüklüğü haliyle bu zorbaları dinden kendilerine dayanak bulma noktasına itmiştir.

Kur’an ve sünnetin bütün netliği ve tartışılmaz berraklığı ile ortada durduğu bir çağda kimse ayet veya hadisler üzerinden fitne çıkarma yolunu seçmemiştir. Haliyle fitne ateşinin yanabileceği en ideal ortam olarak şahıslar, aileler ortaya sürülüp ardından asabiyet ve dünya sevgisi de devreye alınarak sonuca ulaşılmıştır.

Ebu Bekr(ra)’den sonra gelen diğer 3 raşid halifenin de suikast sonucu dünyadan ayrılmaları fitne ateşinin derinliğini ve olası sonuçlarını göstermesi açısından dikkat çekici bir örnektir. Bu yangının zirvesi ise Kerbela hadisesiyle ortaya çıkmıştır.

Ortalığın tarumar olduğu, ateşin herkese dokunduğu ve kara dumanların gökleri kapattığı bir dönemde insanlar dinlerini ve tabii ki dinin temel kaynakları ayet ve hadisleri silah olarak kullanmaya başlamışlardı. Bu hem teorik olarak hem de pratik olarak –Kur’an sayfalarının mızrak uçlarına takılması ile- gerçekleşmişti.

Ve işte fitne dediğimiz mefhumun tam anlamıyla örneklendiği o günlerde ‘siyasi tercihlere ve menfaatlere dini kılıflar bulma’ gibi iğrenç bir hadise yaşanmaya başladı. İnsanlar itikadlarını ve amellerini siyasi duruşlarına bağımlı hale getirdiler. Öyle bir yayıldı ki bu anlayış bir müddet sonra ‘itikadi mezhepler’ ortaya çıktığında kimse yadırgamadı bile bu durumu.

Korkulan oldu ve iman edenler, iman hususunda ayrılığa ve fitneye düştüler.

Sonra gelenler (halef) öncekilerden (selef) alacaklarını iktidarlara göre seçmek zorunda kaldılar. Tartışmasız tabiinin en büyük alimi Said bin Cübeyr ilmi, ameli ve fetvaları ile adeta yok sayıldı. Buna tek sebep onun her türlü baskı ve işkenceye rağmen bu dinin temel inanç değerlerini siyasilere keyiflerine tabi kılmaması oldu. Tabiinden ilim alan ve siyasetten kaynaklanan itikadi bozulmalara ve bunun siyasi duruşlara etkilerini çok iyi tahlil eden, gerektiğinde bizzat direnişçilere açıkça destek olan İmam Ebu Hanife’nin sadece fıkhı alındı ve adına mezhep kuruldu! Ancak onun mezhebine tabii olanlar bile tabi oldukları İmam, Kelam (akide, itikat) otoritesi olmasına rağmen itikatta başkalarını takip ettiler. Ne demek istediğimi anlatan en basit örnek büyük çoğunluğu Hanefi olan Türkiyeli müslümanların itikatta neden Hanefi olmadıkları sorusudur.

Ümmet siyasi tavırlarına itikat ve amelini ram ederek yoluna devam etmeyi seçti.

Olması en garip olan olmuş ve müslümanlar iman esaslarında ayrılığa düşmüşlerdi ya işte o sırada ortaya çıkan mezheplerden biri de Şia oldu. En basit tarifi ile siyasi ihtilaflarda Ali(ra) tarafında olanlar bir sonraki nesilde kendilerine itikatta ve amelde bambaşka bir yol tuttular. Tıpkı diğer bid’at ehli gibi dine aslında olmayan ve hakkında kıyas yolu ile bile bir delil bulunamayan birtakım şeyler eklediler. Siyasi duruşlarını sadece çağlarına adapte etmekle kalmayıp geriye doğru da işleterek olayı Peygamber(sav)’e dil uzatmaktan sahabenin ileri gelenlerine hakarete varıncaya kadar tuhaf ve bir o kadar da gayr-i islami bir çizgiye getirdiler. Gulat-ı Şia diye isimlendirilen bir grup tamamen sapıttı.

Bu noktada dikkatle altını çizerek görmemiz gereken şey şudur: Çıkış kaynakları bir siyasi ihtilaf olan ve varlıklarını mevcuda muhalefet üzerine bina eden bu anlayışın temeli ‘anti’ olmaktır. Her devirde ümmet ne yana giderse gitsin onlar mutlaka gidilecek bir başka ters bir yol bulurlar. Bundan maksatları dine uygunluk değil sadece muhalefet ve ayrı olmaktır.

Bu muhalif çizgi Ehl-i Sünnet içinde savunmacı bir tavrın gelişmesine sebep oldu . Onların yaptıklarını temelde yanlış kabul ederek doğru tavırlarda da ayrılık yolu seçildi. İtikattan amele bir çok konuda bu kendini gösterdi. Öyle ki sırf Şia saldırıyor ve hakaret ediyor diye Muaviye, büyük sahabelere eşdeğer sayılıp sahip çıkıldı. Hatta Yezid’e laneti yasaklayanlar oldu. Bu savunma anlayışıyla apaçık ayetlere (Hucurat-14) rağmen her Pergamber(sav)’i gören zat sahabe ilan edildi. Bugün bile bunu duyduğunda tüyleri diken diken olan birçok muhterem alim mevcuttur. Kur’an-ın imanlarını kabul etmediklerini sahabe ilan etmek ‘anti-şii’ bir reflekstir maalesef.

Günümüze gelince, bu anlayışın değişmeden devam ettiğini ve hemen her konuda ayrı bir yol tutulduğunu görmek mümkündür. Şia mezhebine dayanan bir islami anlayışla yönetilen İran, gerek iç gerekse dış siyasetinde dini değil mezhebinden kaynaklanan siyasi duruşu ön plana çıkartır.

Örneğin, kendi içindeki müslüman Azeriler’e destek olma ihtimali bulunan Azerbeycan’ı zor durumda bırakmak adına gayr-i müslim Ermenistan ile işbirliği yapmakta bir sakınca görmez. Yine aynı şekilde sırf mezhebi kaygılarla Afganistan’da sadece şii grupları destekleyerek bir vahdet oluşumunu hep engellemiştir. Halen gerek Pakistan ve gerekse Afganistan’da şii-sünni düşmanlığı en önemli ihtilaf sebeplerinden biridir. Yine Lübnan’da şii Hizbullah grubuna verilen azami önem ve destek hiçbir zaman Filistin davasında sünni Hamas veya İslami Cihad gruplarına gösterilmez.
İran, tarihinden gelen ve eski Sasani ruhundan kaynaklanan dikbaşlılığı ile çoğu zaman müslümanların hoşuna giden çıkışlarla hep gündemdedir. Ancak pratik hiçbir katkısı olmayan bu söylemlerin sadece sempatik birer çıkıştan ibaret kalması genel bir bıkkınlığı doğurmuştur. Gerek bu gibi sözde kalan kahramanlıkları ve gerekse mezheplerinden dolayı ‘takiye’ yapıyor olma ihtimalleri sebebiyle İran güvenilir bir ülke imajına ümmetin geneli bakımından sahip olamamıştır.

Ehl-i Sünnet hemen her konuda ne şiaya ne de bir başkasına aldırmadan sünnete ittiba yolunu seçmek zorundadır. Sünnete ve Ehl-i Beyt’e muhabbet bizim şiarımızdır, sıfatımızdır, adımızdır. Şia sahip çıkıyor diye Hüseyin(ra)’in yolundan uzak durmak ne büyük bir gaflet olur. O, atasının yolundaydı zira...

Siyasetle karışan itikad ve yine sultanlarla barışan bir fıkıh anlayışı Ehl-i Sünneti kemiren büyük kurtlar oldular. Elbette her devirde müstesna alimlerimiz gereken duruşu göstermekten geri kalmamışlar ve hiçbir otorite ve güçten çekinmeden hakkı ilan ve tebliğ etmişlerdir. Miladi 1836 yılında vefat eden Hanefi ulemasının büyüklerinden İbn-i Abidin, zamanındaki sultanların adaletini iddia etmenin Muhammed(as)’a indirileni inkar etmek olduğuna dair fetvayı Şam’da verebilmiştir.

Politik gerekçelerle kendi menfaatlerini en üstte tutan bir devlet kınanmaz ve yadırganmaz elbette ancak bu devlet islami bir devlet olduğunu ilan ve iddia ederse ondan azami derecede buna riayet etmesini beklemek hakkı doğar. Dünya müslümanlarının menfaat ve maslahatlarını gözardı ederek onlarla kardeş olunamayacağını her devlet ve idareci bilir. Kendi iktidarlarının devamı için islamın hakikat ve ideallerini malzeme yapanlar belki insanlardan layık oldukları karşılığı bulamayabilirler ancak unutulmamalıdır ki ilahi adaletin tecelli etme yolları çok farklıdır.

Birçok siyasi/itikadi mezhebin aslında iktidar payandası olduğunu hem eskilerin Mu’tezile mezhebinden hem de bugünlerin Şia mezhebinden görmek mümkündür. Ehl-i Sünnet ise ilk imamlarının Kur’an ve Sünnet hususunda gösterdikleri hassasiyet ve önderliklerinden mahrum bırakılmış ve günümüz acizlerinin dili ve eliyle iktidarların ve ileri gelenlerin kanını emdiği bir yapıya mağlup olmuştur. Alimleri insanları kendine çağıran, cahilleri ise farzlar hakkında bile ayet-hadis bilmeyen bir yeni ve başka görüntüye bürünmüştür.

Ufuk Gazetesi - Şubat 2012

Hariçten gazel okumak; Suriye ve Filistin

  Hızlı zamanlarda yaşıyoruz. Günlük hatta saatlik değişimler, olaylar ve bilgiler su gibi hatta esen bir yel gibi akıp duruyor. Bu haber ve...