25 Haziran 2013

Kudüs Davası ve Hamas

Filistin davası belki halkın bir kesimi için bir tür 'kurtuluş savaşı' olduğu halde bunun da üstünde müslümanların geneli için Kudüs'ün sıradan bir şehir olmaması ve mukaddesliği Kur'an-la tescilli olması sebebiyle yeryüzündeki Meş'ar-i Haram'dan olduğu gerçeğidir. Bu kudsiyyetin merkezi Mescidi Aksa ise hakkındaki ayet ve hadisler sebebiyle bizim için 3. mekan olarak gönüllerimize imanımızla kaydedilmiştir.

Bu mukaddes mekanların işgal altında olması her müslüman için bir hakaret ve ızdırap sebebidir. Mekke veya Medine'nin işgal edilmiş olması ile Kuds-ü Şerif'in işgal edilmiş olması arasında bir fark yoktur. Bu noktada halen Mekke ve Medine'de hakimiyeti elinde bulunduran Suud krallığının ideal islami bir idare olmadıklarını, belki bazı müslümanların da onları işgalci olarak görmeleri bilinen bir vakıadır. Ancak her ne kadar zalim bir sulta ile idare ediliyor olsalarda Mekke ve Medine'de nihayetinde bir İslam hakimiyeti ve üstünlüğü sözkonusudur. Aradaki farkı anlayabilmek için belki de her müslümanın bu toprakları ayrı ayrı ziyaret etmesi en ikna edici yoldur.

Kudüs ve çevresindeki siyonist işgali hiç değilse bir kaç gün görmeyen ve yaşamayan bazı müslümanların Mekke ve Medine de işgal altındadır demeleri boştur.

Direnişe gelince; Filistin halkı 65 yıldır işgale hem de yeryüzünün gördüğü en acımasız yöntemlerle maruz kaldığı saldırılara rağmen varlığını ve direncinin devam ettiriyor. Halen hemen her cuma Mescidi Aksa'da hutbelerde direnişin son kadın ve son çocuk ölünceye kadar devam edeceği vurgulanıyor ve sabah namazlarında hala Fetih suresi okunuyor.. Hatta sabah kunutlarında dualarının başına Suriye gibi savaşların devam ettiği islam topraklarını ekleyerek nasıl bir yüreğe sahip olduklarını gösteriyorlar.

Çocuklar ve gençler işgale doğmalarına rağmen çekirdekten direnişçi olarak ve 'şehid' olarak can vermeye kurgulanmış bir hayatı yaşıyorlar. Ki zaten de olacak olan bu oluyor. Ya esir düşüp onyıllarını işgal zindanlarında geçirmek yahut bir siyonist kurşunu ile can vermek. Filistin'de hayat bu.

Gerek Gazze'de gerekse Batı Yaka'da halkın direniş ekseninde en önemli organizasyonu Hamas'tır. Varolan diğer örgüt ve yapılanmalar Hamas kadar genel kabul görmediği gibi siyasetleri de gerek halkın gerekse mukaddes toprakların muhafazasına uygun görülmemektedir. Örneğin el-Fetih'in halk desteğini tamamen kaybettiği sokaklarda herkesin bildiği bir gerçek ancak aldığı para yardımlarıyla maaşlarını ödediği memur ve silahlı birliklerin varlığıyla ayakta durabilen anlamsız ve değersiz bir yapıdır.

Bu noktada unutulmaması gereken en basit gerçeklik; direnişçi de olsa insanların yemek ve içmek zorunda olduğudur. Ve hele hergün öldürülen bir halkın yok olmamak için yetiştirdiği nesillerinin ve çocuklarının 'geçim derdi' gibi gayet insani bir ihtiyaçları olduğudur.

Özellikle Filistin dışından bakıp, sokaklarda taş atan ve can veren yiğit insanları gören ve sadece bunlara imrenen, ertesi gün de unutan müslümanların hesabı Allah'ındır. Dilerim bir mazeretimiz vardır...

Bunların ötesinde onlardan hep daha fazlasını bekleyen ve neredeyse neden durduklarını sorgulayan, para ve silah veriyoruz hadi saldırın İsrail'e diye koltuklarından ahkam kesen bir garip tipler türedi. Bunların Filistin halkını kendi politik reklamları için malzeme ya da İsraille kavgalarında bir tür maşa olarak gördüklerini düşünüyorum. Ki bu dışarıdan destek veren eller hiç ateşe dokunmuyorlar....

Gerek Gazze'de gerekse Batı Yaka'da müslümanların fiziken işgalci siyonistlerle savaşacak gücü yoktur, kabul etmesekte maalesef böyledir. İsrail ordusu silah ve teçhizat bakımından da politik destek bakımından da üstündür. Bu durum Filistinli direnişçilerin umudunu kırmamakta, iman ve teslimiyetle Allah'ın onlara tevdi ettiği Kuds-ü Şerif'in murabıtlığı vazifesini kararlılıkla yerine getirmektedirler. Bu iman ve ihlasları sebebiyledir ki Allah, onlara yardım etmekte ve bunca olumsuzluğa rağmen, bütün bir dünyaya karşı durabilmekte ve direnmeye devam edebilmektedirler.

Yani İslami Cihad ya da Hamas'ın füzelerle siyonistlerden elde edebileceği bir 'zafer' yoktur. Hayal kurmanın alemi de yoktur. Dün 4 füze atıldı diye gece hava saldırısı ve bugün 2 sınır kapısı kapatıldı, kime ne fayda sağladı bu durumda saldırı? Bir kurtuluş savaşı vermekle vur-kaç taktiği ile düşmanın moralini bozmak arasında farklar vardır. Burada zaferden kastım İsrail'in yok edilmesidir. Yoksa tüm gruplarıyla direnişçilerin siyonistlere yıllardır kök söktürdüğü dilinen bir gerçektir.

Böyle kaç bin km uzaktan 'direniş' hayalleri dolu konuşmalar yapmak, siyonistlere kafa tutmak çok kolay, oysa orada başka bir dünya var. Bir bakıyoruz bir Abd'li yahut İtalyan gelip orada, Filistin halkının kurtuluş savaşı ve varolma hakkı uğrunda can veriyor ama bizim kadar bu işin edebiyatını yapmıyorlar. Uzaktan davulun sesi değil direnişin sesi de hoş geliyor olsa gerek..

Bu konudaki bir diğer örnek Mavi Marmara olayıdır ki, bu kadar çok ses getirmesinin ana sebebi ilk kez Filistin dışından müslüman bir halkın evlatları canlarını bu dava uğrunda feda etmişlerdir. Oysa 65 yıl boyunda onlarca yüzlerce Mavi Marmara vakası yaşanmalı değil miydi?

Direnişçi örgütlere silah ve para yardımı yapılması bir gurur sebebi olamaz! Zira bu Allah'ın her müslümanın boynuna astığı ve imanın gereği minimum vazifedir. Bizim verdiğimiz para ve silahlarla siyonistlere zarar verildi diye gururlanmak ise herhalde iman düşkünlüğünün alametidir.

Bunların üstüne tekrar: Abd ve Rusya, Suriye'de; Türkiye ve İran, Gazze'de kapışırsa olan mazlum halklara olur, oluyor da... Tıpkı yıllar önce Afganistan'da yaşandığı gibi Suriye, sözümona 'süper güç'lerin bilek güreş alanı haline getirildi. Bu arada benzer bir pozisyona Filistinli müslümanlar da sürükleniyor ki bu defa küresel güçlerin değil islam dünyasının iç çekişmelerinin ayak oyunlarının sahası haline getiriliyor Filistin... Bu da fitne ve felaket demek ki maalesef yaşananlar bunu ortaya koyuyor.

Suriye merkezli ve ya bendensin ya da Natocu merkezli bir tür mahalle baskısına maruz kalan Hamas'ın bizzat kendilerinin deyimiyle 'zor seçimi' zalimlerden yana değil mazlumlardan yana yapması dengeleri sarsınca bu defa sarsılan dengeleri kendi lehlerine yerine oturtmak isteyen İran, Filistin gerçekliğinden uzak bir yaklaşımla ve kendi politikalarına uymayan herkesi ve herşeyi silerek yoluna devam ediyor.

Hamas'ın Gazze'de oluşturduğu yönetim ve direniş merkezinin sarsılması hatta yok edilmesi için kendileri bizzat müdahele etmeye cesaret edemeyenleri siyonistlere saldırtarak onların Hamas'ı yok etmesine adeta zemin hazırlıyorlar. Hamas'ı uzlaşmacı yahut 2 devletli çözümü kabul ediyor göstererek kendilerince 'düşük' direnişçi profiline mahkum ederek boğmak isteyen bu tuhaf bakışın temel hedefinin Filistin halkının menfaatleri yahut mukaddes mekanların izzeti olmadığı açıktır.

İsrail F-16'ları canları istediğinde yine Gazze semalarında uçacak, canları istediği gibi bombalayacaklar ve kahraman direniş destekçileri seyredecek olacakları..

Kabul edelim şu an yeryüzünde İsrail'e kafa tutacak bir devlet ya da yapı yok, bunun bütün acısını Filistinliler ödüyor, biz konuşuyoruz. Ne 34 yıllık İran İslam Devrimi ne 11 yıllık Ak Parti itidarı ne de parababası şeyhlerin cılız sesleri İsrail'i durduramıyor, kabul edelim.. Mısır'ın ise adım atmasını beklemek için çok erken.

Hiçbir aklı başında müslüman İsrail'i meşru devlet olarak görmez, varsa aklını kaçırmıştır ya da imanını.. Bırakın müslümanları normal her insan için işgalci bir idare asla meşru olamaz. Hamas bunu hem müslümanlara hem de tüm insanlığa öğretmiş bir teşkilattır.

Her açıdan nidai hedefleri Kudüs'ü özgürleştirmek olmayan bir yapı zaten orada da dünyanın her yerinde de müslümanların gönüllerinde yer bulamaz. Ki Hamas yahut bir başkası bu hedeften vazgeçtiği gün yenilmiştir, bitmiştir.

Sürekli olarak savaşa hazır olmak ve sadece savunmakla yetinmeyip karşı saldırı ile Kudüs'ü özgürleştirmek maksadıyla hazırlıkla meşgul olduklarını biliyoruz. Bugüne kadar uğradıkları saldırıları herşeye rağmen bertaraf etmeyi Allah'ın yardımıyla başaran Filistin halkı bundan sonra da inşaallah daha büyük başarılarla bizi şaşırtacaklardır.

Müslümanların bir direniş örgütü ile bir halkın sorumluluğunu almış yönetimlerin aynı şekilde hareket etmesini beklemelerini anlayamıyorum. Gazze idaresini yürüten ve her türlü sosyal devlet hizmetini de vermekle sorumlu olan Hamas ile İran malı olduğu söylenen füzelerle siyonistleri vurmaya çalışan İslami Cihad yahut diğer selefi grupların pratikte farklılıklar taşımaları gayet normaldir. Düşmanla bir barış anlaşması yapılmışsa bunu uymanın islami bir sorumluluk olduğu aşikardır ve bunu tartışmanın alemi yoktur. Bu ne düşmanı onaylamak ne de direnişten vazgeçmek manasına gelir...

Bu arada direnişçilerin her halukarda vurma hakkına sahip olduklarını ve bundan dolayı kınanamayacaklarını not olarak düşelim. Kurtuluş savaşı veren bir halkın işgalcisine karşı durma hakkını reddedenin bırakın müslümanlığı insanlığı şüphelidir.

Bunu anlamak için şu basit soruyu sormuştum: İran, neden İsrail'i vurmuyor? Direniş neden vurmalı da İran neden vurmamalı? Cevabı kanaatimce şu; İran bir devlet ve İsrail'le savaşa girmek istemiyor, sebebini bilemiyorum. Kendilerince mutlaka haklı sebepleri vardır, tüm halkını neden Filistin çin tehlikeye atsın değil mi? Aynı şekilde Lübnan savaşlarında İsrail'i durduran Hizbullah, Kudüs'e doğru savaşı devam ettirmedi.. İsraili yoketmek değil mi maksat? Bu nasıl olacak? Gazze'den atılan füzelerle mi yıkılacak siyonist rejim?

Bu noktada İran ve Hizbullah'ı özellikle zikretmemin sebebi her iki yapının da devlet ve örgüt olarak bir Kudüs davaları olduğunu ve herşeyi Kudüs için yaptıkları gibi bir iddiaları olmasındandır. Yoksa aynı şekilde gemisine saldırılıp vatandaşları katledilen Türkiye'nin de İsrail ile fiilen değilse de politik olarak savaş durumunda olduğu ortadadır. Aynı şekilde neden Türkiye İsrail'e saldıramamışsa İran da benzer sebeplerle saldıramamıştır.

Kabul etmemiz gereken tek şey devletlerin 'dava' değil menfaat gözettikleri aslında ama zor geliyor işte.. Devletler 'dava' devleti olamazlar, İran da bir Filistin Davası güdemez ki normaldir.. Aksini iddia etmeye çalışanlar kraldan çok kralcıdır.

Tarih Kudüs davasına baş koymuş çok insanlar yazdı; Sultan Selahaddin ve Abdulhamid Han bunlardan en çok bilinen ve halen Filistinde de halkın dilinde olan iki örnektirler ki, onlardan Selahaddin davasında zafere ulaşmış, Abdulhamid ise bu davaya karşılık olarak tahtından edilmesine rağmen en ufak bir taviz vermemesiyle gönüllerde yer etmişlerdir.

Ve halen hem Filistin halkı hem de dünya müslümanları yeni Selahaddin'ler ve Abdulhamid'ler beklemektedir..

20 Haziran 2013

Kerbela; ifrat ve tefrit

İslam tarihinin en mustesna kısmını oluşturan Risalet ve Raşid Hilafet dönemleri sonrasında yaşanan vahim olaylar mecburiyetler dışında pek ilgilenmediğim daha doğru bir ifade ile kaçtığım bir konudur. -San'a'dan Hadramevt'e bir kadının Allah'tan başkasından korkmadan yolculuk edebildiği- dönemin Mekke'nin en zor günlerinde müjdelendiği gibi yaşandığı zamanların hemen ertesinde, yalnız cihad için bilenen kılıçların Uhud'da bir kayaya vurularak paralandığı örneklerin de bulunduğu zor zamanlardır o yıllar...

Ömer(ra)'in minberden şehadet dilediği ve buna mihrabta ulaştığı, Osman(ra)'ın kanının mushafa döküldüğü, Ali(ra)'nin bir zamanlar kendi şiasından olanlarca katlediği zamanlar...

Osman(ra) döneminde başlayıp Ali(ra) döneminde devam eden fitne ateşi Hasan bin Ali(ra) ve Abdullah bin Zubeyr(ra) gibi Medine'nin güzide evlatlarını da yakmıştı.

Ehli Beyt, ümmetin tüm muhabbetine ve hürmetine rağmen katledildi. Kerbela vakası sırasında tarihçilerin kaydettiği ibretamiz durumlar yaşandı. Namaz vakti gelince Hüseyin(ra)'e karşı savaşanlar onun ardında -faziletini umarak- cemaat olabilmek için birbiri ile yarışıyorlardı. Kufe ehli hem davet hem de ihanet ile yetinmeyip bizzat ona karşı savaşarak insan türünün ne kadar alçalabileceğine dair parmakla gösterilecek bir örnek koydu ortaya..

Gerek Abdullah bin Zubeyr(ra)'in gerekse Hüseyin(ra)'in kıyamları neticeleri itibari ile şehadetleri ile sonuçlanması bakımından kendileri için bir nimet olmuştur. Biz ne kadar hüzünlenirsek hüzünlenelim Hüseyin(ra) kazanmıştır.. Allah(cc), onun cennet gençlerinin efendilerinden olmasını murad etmişken üzülmek olsa olsa bu zulme katılan, sebep olan, yardım eden,  destekleyen ve memnun olanlar içindir. Zira onların dünyaları mamur olduysa da ahirleri harap oldu.

İnsani olarak Peygamber(sav)'in çokça hüzünlendiği amcası Hamza(ra)'nın şehadetinde dillendirdiği şu hakikat herşeye kafidir:

'Şehidlerin efendisi Hamza(ra)'dır, sonra zalim bir melike karşı kıyam eden, ona iyiliği emir ve kötülüğü nehyetmesi sebebiyle katledilendir!' (İbni Mace)

13 Haziran 2013

Ehli Kitap Müslümanlar

Kur'an-da Ehli Kitap kıssalarının çokça anlatılma sebebi, hadisle sabittir ki müslümanlardan bir zümrenin onlar gibi olacak olmasıdır.

'Sizden öncekilerin yoluna adım adım uyacaksınız hatta onlar bir kertenkele deliğine girse siz de gireceksiniz' soruldu; 'yahudi ve hristiyanların mı ey Allah'ın Rasulü?' Cevap: ' Ya kim olacaktı!' (Buhari)

Yukarıdaki hadisin net bir şekilde ifade ettiği 'adım adım onların yoluna uymak' kelimenin tam anlamıyla 'yahudileşmek'tir. Ancak bunu yapanların kendilerini İslam'a izafe etmeleri sebebiyle bunlara yahudi denilemiyor. O halde adım adım yahudi yahut hristiyanların yolundan yürüyenlere ne ad verilebilir?

Bu minvalde İslam ıstılahını incelediğimizde karşımıza iki ihtimal çıkıyor. Birincisi; sahte peygamber ve sahte müslümanlar içn hadisten öğrenilen bir tabirdir: Müseyleme yani müslümancık... İkincisi ise yine ıstılahımızda aslen İslam oldukları halde bunu bozmaları sebebiyle Ehli Kitap olarak isimlendirilen yahudi ve hristiyanlar gibi Ehli Kitap olarak isimlendirmektir.

Yahudileşmek kısaca, kitabın hükümlerinden işine geleni alıp işine gelmeyeni te'ville değiştirmenin adıdır. Bunu yapan herkes yahudidir. Emir ve yasaklarda yaptıkları hileler ve peygamberlerini katletmeleri ve onların yollarını bozmaları, hahamlarını peygamberlerin getirdiği şeriatın üstünde görmeleri sebebiyledir ki Kur'an-da onları rab edindikleri ibaresine bu sebeple muhatap olmuşlardır. Hristiyanlaşmak ise peygamberini ve din adamlarını ilahlaştırarak onlardan yeni din üretmektir ki bunu yapan herkes hristiyanlaşmıştır.

Onlar Allah'ı bırakıp hahamlarını, rahiplerini ve Meryem oğlu Mesih'i kendilerine rab edindiler. Oysa tek bir ilah olan Allah'a kulluk etmekten başka bir şeyle emrolunmamışlardı. O, onların ortak koştuklarından yücedir. (Tevbe 31)

İslam'dan önce hristiyan olan Adiy bin Hatem, Peygamberimiz(s.a.v.)'e gelmiş, O'nun "Allah'ı bırakıp hahamlarını, rahiplerini ve Meryem oğlu Mesîh'i rab edindiler.." ayetini okuduğunu işitince: "Ya Rasulallah! Onlar bunlara ibadet etmediler" demiş, Rasul-i Ekrem(sav) de şu cevabı vermiştir: "Evet, dediğin doğrudur; ancak bunlar onlara helali haram kılmış, haramı da helal kılmışlar, onlar da bunları uygulamışlardır; işte onların bunlara ibadeti bundan ibarettir." (Tırmizi)

İşte bu davranışı bizim aramızdan aynen taklid edenler var ve olacakları da önceden haber verilmiş bir vakıa zaten.

Sorun şu ki; Ehli Kitap denildiğinde sadece yahudi ve hristiyanları anlayıp bu ümmetin Ehli Kitap kısmını göremiyoruz. Hoşumuza gitmese de bu ümmetin Ehli Kitap bir kesimi var; müslümanım dedikleri halde bir yahudi kadar müslüman olabilenler yani..

Ehli Kitap ile nasıl muamele edileceği ayet ve hadislerle gayet açık anlatılmıştır, bütün sorun bizim ısrarla bunları kardeş sanmamızdır. Halbuki kimin ne olduğunu tam olarak tespit ettiğimizde hem islami hayatımız kolaylaşacak hem de olası bir çok vebalden kurtulabileceğiz. Kitabullah'a ve Sünneti Rasulullah'a göre muamele ederek hem dünyamız hem de uhramız için en hayırlı olanı yapmış olacağız.

Bütün mesele yahudileşmeden ve hristiyanlaşmadan müslüman kalabilmekte, aksi halde halimiz 'müseyleme'likten öteye geçmeyecektir.

Şimdi yapmamız gereken Kur'an-ı Hakim'deki Ehl-i Kitap ile ilgili ayetleri bir kere daha kendimiz için okumak olmalıdır. Zira o kıssaların 'eskilerin masalları' olmadığına iman edenler olarak bize anlattıkları çok önemli hakikatler olduğu mutlaktır.

12 Haziran 2013

Mazlum mu malzeme mi?

Yaşanan olaylarda herkesin bir safı vardır, bir de arada kalanlar illa ki olur. Bu tarihen de sabit sıradan bir saptamadır. Tevhid ve şirk mücadelesinin de tarihi boyunca böyle olmuştur ve hep 'müzebzebin' denilen bir zümre varolagelmiştir. Ancak hiçbir devirde müslümanlar saflarını tayin ederken bu devirdeki kadar zorlanmamıştır desem herhalde abartmış olmam.

Ümmetin dağınıklığı ve zillete düşen devletler eliyle sevk ve idare ediliyor olması sonucunda gerek küresel bazda gerekse yerel olaylarda 'saf'ını seçme hususu 'saf' müslümanların en önemli sorunlarından olarak karşımıza çıkıyor. Bu noktada bazı meseleleri istisna ederek devam edeceğim.

İsrail konusunda Filistin halkının ve dünya müslümanlarının taleplerini ve davalarını bilmeyen yahut desteklemeyenleri 'irabta mahalli olmayanlar' zaviyesinden sayarak mevzunun dışında tutuyorum.  Yine aynı şekilde islam dünyasının değişik noktalarındaki işgalleri kavrayamayan veya bir şekilde normal görenleri de haklarında yazılmaya değer görmeyerek geçiyorum.

Bu girişlerden geriye kaldığı halde hala birçok mevzuda 'saf' seçmekte zorlanan müslümanlara söylenecek bir çift sözüm var.

Mazlumlara destek bazında birtakım adımlar atarken mazlum tayinimizde sorun olduğunu düşünüyorum. Mazlum zannettiklerimizin aslında bir başka açıdan 'malzeme' olma ihtimalleri ne kadar 'masumane' niyetlerle ortaya çıkmış olurlarsa olsunlar hep vardır. Ki biz günümüzde mazlumları geçtik, mücahidlerin bile bir plana kurban edilebildiği bir dünyada yaşıyoruz.

İslam'ın insanlara emrettiği toplum ve düzenin sağlanması noktasında temel koruma hedefleri arasında yer alan akıl, nesil, can, mal ve din emniyetine saldırı zulümdür ve bu saldırılara boyun eğmek zillettir. Bunların sağlandığı bir toplumda müslümanlar sorunsuz yaşayabilirken, adı islami de olsa bu emniyet noktalarının olmadığı coğrafya ve şartlarda müslümanlar mutlaka bunları sağlamaya yönelik bir 'amel' yani eylem içinde olmak durumundadırlar.

Toplumsal düzenleri gayri islami olan ülkelerde ise müslümanlar zarureten ikamet ederler ve bu toplumla yaptıkları anlaşmalara uyarlar. İtikatlerine ve haram-helal sınırlarına ters düşmeyen işlere muhalefet ederek harcayacak enerji ve vakitleri de yoktur. Asıl tehlike onların can, mal, nesil, akıl ve din'lerine yönelecek olan tehdittir.

Bu sadece kendimiz için değil birlikte yaşamak zorunda kaldığımız herkes için de bakış açımızdır. Bizim anlayışımızda mazlum can, mal, nesil, akıl veya din'ine saldırılan kişidir. Bu mazlumlarla olmak bir vecibe ve sorumluluktur. Meğer ki bu mazlumlar 'müslüman' dahi olmasalar onlara bu noktalarda sahip çıkmak, destek olmak ve haklarını alıncaya kadar birlikte yürümek islami bir tavır ve duruş olur. İşgal altında müstemleke olarak yaşanan topraklarda zaten doğal bir 'direniş' içinde yaşayan müslümanların zulme maruz kalan ve direnen mazlumları desteklememesi düşünülemez bile.

Buna en net örnek olarak, Filistin topraklarında el'an yaşayan hristiyan halkın bir çok hakkının bizzat müslümanlar tarafından savunulması ve birlikte işgalciye karşı yürütülen çalışmalar gösterilebilir.

Türkiye Cumhuriyeti devletinin hiç bir şekilde bir islam devleti olmadığı mutlaktır ve hatta aksini iddia etmek bu devletin kanunları nazarında suç teşkil eder. Yine aynı şekilde bu devletin değişik dönemlerde ve şekillerde müslümanlara uyguladığı zulümler de zaten 'adil' bir devlet olmadığı sonucunu doğurur. Ancak devletin bugün olduğu yahut getirildiği noktada halkın genelini temsil eden müslüman tabaka için hiç değilse Necaşi'nin devleti kadar 'adil' olabilme ihtimali vardır.

Taksim ve Gezi Parkı çevresinde oluşan tartışmalara bu açılarla bakınca gördüğüm, kendi deyimleriyle polis zulmüne maruz kalan insanların can, mal, nesil, akıl ve din'lerine yönelik bir saldırı olmadığı ve onların da böyle bir maksatla orada bulunmadığıdır. Toplumun hangi tabakasından kimler vardır sorusuyla ilgilenmiyorum. Oraya bazı 'müslüman' grupların destek veriyor olması da hiçbir şeyin delili değildir.

Ayrıca bir çatışmaya giren insanların bunu trajedi olarak ve zulüm diye ortaya koymaları da anlamsızdır. Bir kavgaya giren ve hatta bunu kendi çapında bir devrim olarak görenlerin muhataplarından çiçek beklemelerinin mümkün olmadığı kesindir. Bu noktada polis haklıdır demek mümkün değilse de eylemcilere mazlum diye destek vermekte ne dinen ne de aklen mümkün değildir.

Benim itikadımda 'ağaç kesildi diye eylem yapıp dayak yiyen mazlumlar' diye bir tanımlama yoktur! İslami literatürde olsa olsa 'ağaçtan putlar edinen ahmaklar' tabirine rastlayabiliyorum. Bu sebeple de 'zalim' devlet ve polisi karşısında onlarla birlikte olmak için hiçbir sebep görmüyorum.

Bütün bunların yanında, birçok vesileyle yaşanan tesettürlü hanımlara yönelik saldırıların artık 'münferid' boyutta olmadığını ve aslında bu ulusalcı-kemalist tiplerin tıynetlerinin bu olaylardan alınan cesaretle günyüzüne çıktığını da hep birlikte yaşıyoruz. Hem medya üzerinden yayılan hem de bizzat ailelerimizle bizim yaşadıklarımız artık bu olaylara 'safiyane' bakmamızı tamamen engelliyor.

Yani artık olay 'mazlum eylemci' ile 'zalim polis' arasında yaşananlardan ibaret değildir. Sırtlanlarla çakalların kavgasından zararlı çıkan hep ceylanlar olmuştur zaten...

Suriye ve Filistin'in mazlum halklarının umutlarına vurulan bir darbe olarak bu olaylarla ilgili gündeme gelen komplo teorilerinin hepsini 'uydurma' saysam da; yalnız ve sadece İsrail işgal devleti yetkililerinin bu olaylar karşısında zevk almaları bile bana 'çok şey' anlatır. Yahudiyi sevindiren bir olayda taraf olmama gerek bile yoktur, o olayı tüm taraflarıyla reddediyorum!..

19 Mayıs 2013

Bir Ümmetin Kurtuluş Savaşı

Herhangi bir batı ülkesi herhangi bir gerekçeyle bir doğu ülkesini işgal edebilir, sivil-asker ayırt etmeksizin bu işgale karşı çıkan herkesi terörist ilan edebilir ve insanlı yahut insansız hava araçlarıyla bir tür oyun oynar gibi insanları katledebilir ve bunun eleştirilmesi bir yana karşısında olmak zaten ‘terörist’lerle birlikte olmak gibi, onlara yardım ve yataklık etmek gibi ne idüğü belirsiz suçlamalarla muhatap olmak işten bile değildir.

Daha da açalım; Afganistan, Irak ve benzeri ülkeler işgal edilebilir, sadece işgal edilmekle kalınmaz yeraltı ve yerüstü zenginlikleri isteyerek yahut istemeyerek uzun vadeli, olası itirazları da yok edecek güya anlaşmalarla ele geçirilebilir. Bunlar müstekbir işgalciler pencerelerinden dünyaya bakanlar için gayet sıradan ve kabule mazhar durumlar olabilir.

Hiç yokken, ön hazırlıkları onyıllar süren bir yerleşme sonucu bir anda Filistin toprakları üzerindeki işgalci ingilizlerin gerekli ortamı sağlamaları ile bir yahudi devleti olarak İsrail ilan edilebilir ve bu ‘güya’ devlet her türlü katliam ve işgallerle kendine toprak üretip yayılarak bir anda dünyanın müteğallibe zalimleri gözünde gayet makbul bir devlete dönüşebilir.

İslam coğrafyasında geçen yüzyılda oluşturulan birtakım sınırlarla ilan edilen ve yönetilen devletlerin idarecileri halklarından mutlaka uzak ve batılılara yakın olmuşlar ve hatta çoğunlukla zorla ve baskıyla ülkelerinde batılı birtakım yaşam tarzlarının kurulup korunmasını sağlamışlardır. Bir bakıma onları görevlendiren batılı efendilerine sadakatle hizmet etmişlerdir.

Birinci Dünya Savaşı sonrası işgal edilen islam coğrafyası, yerel kurtuluş hareketlerini de işgal eden batı işgalinden henüz kurtulmaya başaramamıştır. Ancak bir şekilde silahlı mücadele yolu ile işgalin askeri kısmını sonlandırabilen bazı ülkeler olmuştur. Bunların ilk örneği Türkiye olabilir. Daha sonra nasıl oluştuğuna dair bu topraklarda yaşayanların hiçbir fikrinin olmadığı sınırlar çizilmiş ve devletler bir anda yerden ot biter gibi oluşmuşlardır.

Bütün bu anlamsız sınırlarla paylaştırılan coğrafyanın İkinci Dünya Savaşı sonrası bir anda ilan edilen yahudi İsrail devletine karşı girişeceği askeri müdahelenin başarısızlıkla sonuçlanması ise mukaddes mekanların işgaliyle ve katliamların başlamasıyla sonuçlanmıştır.

Kendi iç sorunları ve ‘kardeş’ ve komşu ülkelerle olan problemleri sebebiyle islam dünyası hiçbir zaman bu son işgale direnememiş ve ancak kınamalar ve birtakım politik cılız tepkilerden ibaret yaklaşımlar sergilemiştir.

Aslında gayet ne ve açık bir ‘Kurtuluş Savaşı’ olan bu mücadele zamanla İsrail yanlısı batı ve onların güdümündeki medya eliyle adeta ‘meşru’ bir devlete karşı ayaklanan bazı kendini bilmezlerin mücadelssi olarak empoze edilmiştir.

Oysa aynı durum birebir Anadolu topraklarında yaşanırken herkes ittifakla bunun bir ‘Kurtuluş Savaşı’ olduğunu kabul etmiştir ve halen en ateşli İsrail destekçisi Türkiyeli tarafından da öyle kabul ve ilan edilir. Halbuki Anadolu Kurtuluş Savaşı ile bugün Filistin Kurtuluş Savaşı arasında coğrafi farklılıktan başka en ufak bir fark yoktur. Hatta Kudüs ve çevresinin Kur’an-la sabit olan mukaddes belde olması sebebiyle önemi ve kurtulması daha bir anlamlıdır.

Asgari insan hakları vesair hususlardan bahseden herkesin mutlak olarak kabul etmesi gereken gerçek şudur ki; işgalcinin başarılı olması ve yenilememesi asla ve kat’a onun işgalinin haklılığı gibi bir sonuç doğurmaz, doğurmamalıdır.

Aynı durum Afganistan ve Irak işgalleri için de sözkonusudur. Her ne kadar yalan oldukları aşikar olsa da buldukları bütün bahanelere  rağmen batılı müstekbir ve zorbaların bu işgallerini hiç kimse hiçbir sebeple mazur ve makbul göremez ve gösteremez. Nihayetinde sebebi ne olursa olsun bunlar işgaldirler ve bunu yapanlar da işgalcidirler. Onların bu işgal ettikleri ülkelerdeki uyguladıkları zulüm ve baskıların tamamı ise onları hem insanlık önünde hem de tarihte aşağılanmaya mahkum edecektir.

Suriye meselesine gelince; bu ülke de yine Birinci Dünya Savaşı sonrasında 1946’ya kadar sürecek olan Fransız hakimiyetine geçecek ancak diğer avrupalı işgalciler gibi Fransa buradan da çekilerek bağımsızlık ‘hediye’ edilecektir. 1963 yılından beri hep iktidarda olan Baas Partisi ve 1970^de iktidara gelen onun doğal lideri Hafız Esed, ülkenin azınlıklarından olan Nusayriliği esas alan yaklaşımları sebebiyle ülkede bulunan ve nüfusun çoğunluğunu oluşturan ‘sünni’ kesim üzerindeki baskılarla ve göstermelik birtakım seçimlerle saltanatlarını devam ettirmişlerdir. Hafız Esed iktidarda bulunduğu 1970-2000 yılları arasında değişik zamanlarda uyguladığı özel yöntemlerle olası bir muhalefeti daha doğmadan yok etmiştir.

Yok etmek tabiri lafın gelişi değil vakıanın kendisidir. Bunun en bariz örneği ise 1982 yılı şubat ayında yaşanan Hama katliamı olmuştur. Ülkedeki yegane muhalefet olarak teşkilatlanabilen Müslüman Kardeşler’in Hama merkezli ayaklanmaları bu katliamla bastırılmıştı. Şubat ayı boyunca şehri bombardımana tabi tutan Hafız Esed halen sayısını kimsenin bilmediği ama ortalama 40 bin olarak tahmin edilen can kayıplarına sebep olmuştu.

Bundan sonrası Suriye müslümanları için korku ve baskı dolu yıllardır. Gözaltında ölümler ve kayıplar sıradan vakalar olmuş ve ülkenin her yanına, her köşesine Esed’in ajanları yayılarak en ufak bir işaret sebebiyle olası ‘terörist’ ilan edilen insanlar yok edilmişlerdir.

2011 yılına gelindiğinde 2000 yılında ölen babasının yerine geçen oğul Esed, Arap Baharı’nın ülkesinde esen rüzgarlarını olabilecek en katı yöntemlerle bastırmaktan çekinmemiştir. O günden bugüne kadar ise sayıları yine net olarak bilinmese de en iyimser tahminlerle 94 bin insan hayatını kaybetmiş ve geçmişte yaşanan tecrübeler sebebiyle katliam korkusu yaşayan halk çevre ülkelere iltica ederek hayatta kalma mücadelesi veren mülteciler olmuşlardır.

Halen hemen her gün yüzlerce insanın can verdiği ve Baas militanlarının fırsat bulduklarında toplu katliamlar yaptıkları haberleri gelmeye devam etmektedir. Suriye halkı Baas ve onun başlarına bela ettiği Esed zulmüne karşı bir kurtuluş savaşı vermektedirler.

Ama muhalifler şunu yaptılar ama muhalifler de bunu yapmasaydılar gibi sığ ve vicdani bakıştan mahrum yaklaşımlar sebebiyle ve dünya müstekbirlerinin de desteği ile Baas canavarı Esed ve avanesi katliamlarına devam ediyorlar. Doğal müttefikleri Rusya ve İran bu savaşta da Esed’in yine en büyük destekçileri olarak yer alıyorlar.

Batılı zalimlerle onların yerli ortağı İsrail’in gitmesini istemediği Esed yönetimi kendi halkına uyguladığı baskı ve zulümlerle batılı efendilerini hiç aratmazken, yaşanan işkence ve katliamlarda onları geçebilecek kabiliyette olduğunu da göstermiştir.

Son söz; toprakları işgal edilen, onur ve haysiyetleri sokak ortasında kirletilen, bebeklerine varıncaya kadar katledilen, boyun eğmekle ölmek yahut hicret etmek gibi her biri kendi çapınca ayrı bir zillet olan hallerden bir hale razı olmayıp ayaklanan, direnen ve ölen bir halk her türlü destek ve yardımı hak etmektedir!

İnsanlık onuruna sahip herkesin bu halkların  hiç değilse aleyhinde olmamak gibi bir ödevi vardır.

25 Nisan 2013

49 - Hucurat

بِسْمِ اللّهِ الرَّحْمنِ الرَّحيمِ


يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لَا تُقَدِّمُوا بَيْنَ يَدَيِ اللَّهِ وَرَسُولِهِ وَاتَّقُوا اللَّهَ إِنَّ اللَّهَ سَمِيعٌ عَلِيمٌ


1. Ey iman edenler, Allah'ın ve Peygamber'inin önüne geçmeyin ve Allah'tan takva edin. Şüphesiz Allah semi'dir, alimdir.

Takva için en güzel tarif muhakkak ki Allah'ın Rasulü (sav) tarafından yapılan tariftir. 'Dikenli bir yolda yürümek'tir. Çıplak ayakları dikenlerden sakınır gibi haramlardan korunmaya çalışmak ve bunu Allah'ın rıza ve muhabbetini kaybetme korkusuyla yapmaktır.

Semi' yani işitmek sıfatı olan, herşeyi mutlaka işitendir. Alim ise bilginin kaynaklığı ve mutlak bilginin sahibi manasındadır ki 'i' harfinin uzatmasıyla söylenmelidir. 'A' harfi uzatılarak söylenmesi insanlar için uygundur. Zira o halde ilmini başkasından almış olan, ya da öğrenilmiş olanları bilen demek olur ki Zat-ı Zu'l Celal için 'öğrenmek' tabirini kullanmak imana muhaliftir.

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لَا تَرْفَعُوا أَصْوَاتَكُمْ فَوْقَ صَوْتِ النَّبِيِّ وَلَا تَجْهَرُوا لَهُ بِالْقَوْلِ كَجَهْرِ بَعْضِكُمْ لِبَعْضٍ أَن تَحْبَطَ أَعْمَالُكُمْ وَأَنتُمْ لَا تَشْعُرُونَ


2. Ey iman edenler, seslerinizi Peygamber'in sesinin üstünde yükseltmeyin ve birbirinize bağırdığınız gibi ona da bağırmayın. Yoksa siz farkında olmadan amelleriniz boşa gider.

Bu O'nun devrinde yaşayanlar için fi'li bir durumu ifade ederse de O'nun hükmüne/sözüne muhalif olmamak manasında da anlaşılmalıdır. Birbirinizin sözleri hakkında konuştuğunuz gibi O'nun sözleri hakkında konuşmayın. Sadece bir sosyal adab öğretisi değil bir akidevi duruştur bu. Amelleri boşa götürecek kadar tehlikeli bir hal!

إِنَّ الَّذِينَ يَغُضُّونَ أَصْوَاتَهُمْ عِندَ رَسُولِ اللَّهِ أُوْلَئِكَ الَّذِينَ امْتَحَنَ اللَّهُ قُلُوبَهُمْ لِلتَّقْوَى لَهُم مَّغْفِرَةٌ وَأَجْرٌ عَظِيمٌ


3. Muhakkak ki, Allah'ın Rasul'ünün yanında seslerini kısanlar var ya; Allah onların kalplerini takva için imtihan etmiştir. Onlar için bağışlama ve büyük ecir vardır.

Yani Allah'ın Rasul'ünün hükmü karşısında boyun eğerek teslim olanlar, itirazı kalblerinden bile geçirmeyenler takva için güçlendirilmiştir, yahut kalbleri takva imtihanını kazanmıştır. 

إِنَّ الَّذِينَ يُنَادُونَكَ مِن وَرَاء الْحُجُرَاتِ أَكْثَرُهُمْ لَا يَعْقِلُونَ


4. Şüphesiz seni odaların arkasından çağıranların çoğu akıl etmeyenlerdir.

Odaların arkalarından, ya da çağların ötelerinden.. Tüm zamanlarda ve tüm mekanlarda geçerli yegane hikmetin Rasulü'nün hükmüne muhalefet edenler ahmaklardır.

وَلَوْ أَنَّهُمْ صَبَرُوا حَتَّى تَخْرُجَ إِلَيْهِمْ لَكَانَ خَيْرًا لَّهُمْ وَاللَّهُ غَفُورٌ رَّحِيمٌ


5. Eğer onlar sen yanlarına çıkıncaya kadar sabretselerdi elbette kendileri için daha hayırlı olurdu. Allah ğafurdur, rahimdir.

Senin onlar için çıkardığın hükme sabırla teslim olsaydılar bu onlar için daha hayırlı olurdu. Allah mağfiret yani günahları ecre dönüştüren ve rahim olan yani ahirette rahmeti yalnız mü'minler için olandır.

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِن جَاءكُمْ فَاسِقٌ بِنَبَأٍ فَتَبَيَّنُوا أَن تُصِيبُوا قَوْمًا بِجَهَالَةٍ فَتُصْبِحُوا عَلَى مَا فَعَلْتُمْ نَادِمِينَ


6. Ey iman edenler, eğer bir fasık size bir haber getirirse onu araştırın. Yoksa bilmeden bir kavme sataşırsınız da yaptığınıza pişman olursunuz.

Fasık, itikat yahut amelde Allah'ın sınırlarını çiğnemiş olanlar için kullanılan Kur'an kavramıdır. Istılahımızda daha çok amellerinde bir farzı terketmeyi yahut bir haramı işlemeyi adet haline getiren kişilere fasık denilmiştir.

Bu tariften yola çıkarak Allah'a verdiği iman ve salih amel ahdini bozmayı adet haline getiren birisinin bize doğru veya sahih bir haberle geleceğine güvenemeyiz ki ayet bunu emretmekle zaten akli gerekçeye ihtiyaç olmaksızın fasıkların haberlerine itimat edilmemesi gerektiğini tenbih etmektedir.

وَاعْلَمُوا أَنَّ فِيكُمْ رَسُولَ اللَّهِ لَوْ يُطِيعُكُمْ فِي كَثِيرٍ مِّنَ الْأَمْرِ لَعَنِتُّمْ وَلَكِنَّ اللَّهَ حَبَّبَ إِلَيْكُمُ الْإِيمَانَ وَزَيَّنَهُ فِي قُلُوبِكُمْ وَكَرَّهَ إِلَيْكُمُ الْكُفْرَ وَالْفُسُوقَ وَالْعِصْيَانَ أُوْلَئِكَ هُمُ الرَّاشِدُونَ


7. Ve bilin ki Allah'ın Rasulü içinizdedir. Eğer o birçok işte size uysaydı muhakkak sıkıntıya düşerdiniz. Fakat Allah size imanı sevdirdi, onu kalplerinizde süsledi ve inkarı, fıskı ve isyanı size çirkin gösterdi. İşte onlar doğru yolda olanlardır.

Allah'ın Rasulü içinizdedir, yani gönlünüzde bulunan iman ile yüreklerinizdedir. Kitap ve hikmeti yani Kur'an ve sünneti ile aranızdadır. Kardeşlik hukukunu tayin eden risaletiyle aranızdadır. Bir bakıma aranızdaki bağdır. Aranızda yürüyen, konuşan velhasıl yaşayan Kur'an'dır.

Allah'ın Rasulü'nün tebliğ ve hükümlerinin çoğu sizin hoşunuza gitmeyebilir, nefsinize ağır gelebilir. Bunları sizin hoşlanacağınız şekle büründürmek gibi bir durum sözkonusu olmayacaktır. Ancak Allah, size iman sevdirerek kalblerinize onu güzel gösterecek şeylerle süsledi ve inkar, fısk ve isyanı ise çirkin göstererek uzaklaştırdı. İmanı seven ve buna kalbini açan için Allah'ın Rasulü'nün tebliğ ve hükümleri de sevimli olacak ve onları değiştirme yahut terketme gibi bir gaflete düşmeyecektir.

فَضْلًا مِّنَ اللَّهِ وَنِعْمَةً وَاللَّهُ عَلِيمٌ حَكِيمٌ


8. Allah'tan bir fazl ve nimettir. Allah alimdir, hakimdir.

وَإِن طَائِفَتَانِ مِنَ الْمُؤْمِنِينَ اقْتَتَلُوا فَأَصْلِحُوا بَيْنَهُمَا فَإِن بَغَتْ إِحْدَاهُمَا عَلَى الْأُخْرَى فَقَاتِلُوا الَّتِي تَبْغِي حَتَّى تَفِيءَ إِلَى أَمْرِ اللَّهِ فَإِن فَاءتْ فَأَصْلِحُوا بَيْنَهُمَا بِالْعَدْلِ وَأَقْسِطُوا إِنَّ اللَّهَ يُحِبُّ الْمُقْسِطِينَ


9. Eğer mü'minlerden iki grup savaşırlarsa aralarını düzeltin. Biri diğerine karşı sınırları aşarsa, sınırı aşanlarla, Allah'ın emrine dönünceye kadar savaşın. Eğer dönerse artık aralarını adaletle düzeltin ve hükmünüzde adil olun. Muhakkak Allah adaletele hükmedenleri sever.

Adalet, iki kişi ya da topluluk arasında Allah'ın hükümleri ile hükmetmektir. Bu hükmü çiğneyenler 'tuğyan' ile ifade edilmiştir ki; sınırları aşan, taşan manasında olup, bu durumda kendileriyle savaşılması emredilmiştir. 

إِنَّمَا الْمُؤْمِنُونَ إِخْوَةٌ فَأَصْلِحُوا بَيْنَ أَخَوَيْكُمْ وَاتَّقُوا اللَّهَ لَعَلَّكُمْ تُرْحَمُونَ


10. Muhakkak ki mü'minler kardeştirler, o halde kardeşlerinizin arasını düzeltin ve Allah'tan takva edin. Umulur ki merhamet olunursunuz.

İhtilaflarda bu kardeşliğin hatırlatılması hem hüküm verecek yahut arayı bulacak kişinin adaletinin ölçüsünü tayin eder hem de ihtilaf sahiplerine nihayetinde tıpkı kan bağı gibi ortadan kaldırılamaz bir kardeşlik bağı ile kardeş olduklarını hatırlatır.

Eğer haklarında hüküm verdiğiniz iki tarafın her biri sizin kan kardeşiniz olsaydı nasıl birinden birini tercih edemez idiyseniz imanda kardeşiniz olanlar için de aynı tavrı sergilemek zorundasınız. Yine aynı şekilde aranızda bir anlaşmazlık bulunan kan kardeşiniz olsaydı nasıl ki o ihtilaf kardeşliğinizi ortadan kaldırmaz ve çözme zorunluluğu getirirse iman kardeşliği de aynı şekilde bir sorumluluktur.

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لَا يَسْخَرْ قَومٌ مِّن قَوْمٍ عَسَى أَن يَكُونُوا خَيْرًا مِّنْهُمْ وَلَا نِسَاء مِّن نِّسَاء عَسَى أَن يَكُنَّ خَيْرًا مِّنْهُنَّ وَلَا تَلْمِزُوا أَنفُسَكُمْ وَلَا تَنَابَزُوا بِالْأَلْقَابِ بِئْسَ الاِسْمُ الْفُسُوقُ بَعْدَ الْإِيمَانِ وَمَن لَّمْ يَتُبْ فَأُوْلَئِكَ هُمُ الظَّالِمُونَ


11. Ey iman edenler, bir topluluk diğer bir topluluğu alaya almasın. Belki onlar kendilerinden daha hayırlıdırlar. Kadınlar da kadınları. Belki o kadınlar kendilerinden daha hayırlıdırlar. Birbirinizi ayıplamayın ve birbirinizi kötü lakaplarla çağırmayın. İmandan sonra fasıklık ne kötü addır! Kim tevbe etmezse işte onlar zalimlerdendir.

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اجْتَنِبُوا كَثِيرًا مِّنَ الظَّنِّ إِنَّ بَعْضَ الظَّنِّ إِثْمٌ وَلَا تَجَسَّسُوا وَلَا يَغْتَب بَّعْضُكُم بَعْضًا أَيُحِبُّ أَحَدُكُمْ أَن يَأْكُلَ لَحْمَ أَخِيهِ مَيْتًا فَكَرِهْتُمُوهُ وَاتَّقُوا اللَّهَ إِنَّ اللَّهَ تَوَّابٌ رَّحِيمٌ


12. Ey iman edenler, zannın çoğundan sakının. Muhakkak bazı zanlar günahtır. Gizlilikleri araştırmayın. Bazılarınız bazılarınızın ğıybetini yapmasın. Biriniz ölü kardeşinin etini yemeyi sever mi? İşte tiksindiniz. Allah'tan takva edin. Allah tevvabdır, rahimdir.


Zan, hakkında kesin bilgi sahibi olunmayan bir konuda bir kişi yahut topluluk hakkında yürütülen kötü tahmin yahut düşüncedir. 


Ğıybet, kişinin kardeşinin ğıyabında onu ayıplaması veya kınamasıdır. Duyduğunda hoşuna gitmeyecek söz söylemesidir şeklinde de tarif edilmiştir. Ğıybet edilen sıfat kişide bulunmazsa buna iftira denilir, olan şeyi söylemek ğıybettir. Ğıybet, 'kardeşinin etini yemek' olarak tarif edilerek iğrençliği hiç bir ihtimale yer bırakmayacak bir üslupla açıklanmıştır.

يَا أَيُّهَا النَّاسُ إِنَّا خَلَقْنَاكُم مِّن ذَكَرٍ وَأُنثَى وَجَعَلْنَاكُمْ شُعُوبًا وَقَبَائِلَ لِتَعَارَفُوا إِنَّ أَكْرَمَكُمْ عِندَ اللَّهِ أَتْقَاكُمْ إِنَّ اللَّهَ عَلِيمٌ خَبِيرٌ


13. Ey insanlar, sizi bir erkekle bir dişiden yarattık ve birbirinizle tanışmanız için sizi soylara ve kabilelere ayırdık. Allah katında en üstününüz en çok takva sahibi olanınızdır. Allah alimdir, habirdir.

Irk ve kabileler ile üstünlük kurma yahut bunları mukaddes değer zannetme gibi cahili fikirleri reddeden bu ayet ile aslında bu değişikliklerin tanınma ve bilinme için olduğu öğretilmiştir. Irkçılık her halukarda reddedilmiş bir cahiliye adetidir. Zaten insanın kendi tercihi yahut gayreti olmaksızın verilen bir hal ile başkalarına üstünlük iddiası komiktir. Hiçbirimiz ırklarımızı yahut renklerimizi kendimiz seçmedik... Meğer ki seçmiş olsa idik bile bununla gururlanmanın caiz olmayacağı ve bizim için asıl ölçünün takva olduğu kesindir. Takvanın ölçüsünü ise bilecek olan yalnız Allah'tır ve o sebeple kimin daha muttaki olduğu da muhaldir. Yani kimsenin kimseye karşı övünme vesilesi edebileceği bir üstünlüğü yoktur.

قَالَتِ الْأَعْرَابُ آمَنَّا قُل لَّمْ تُؤْمِنُوا وَلَكِن قُولُوا أَسْلَمْنَا وَلَمَّا يَدْخُلِ الْإِيمَانُ فِي قُلُوبِكُمْ وَإِن تُطِيعُوا اللَّهَ وَرَسُولَهُ لَا يَلِتْكُم مِّنْ أَعْمَالِكُمْ شَيْئًا إِنَّ اللَّهَ غَفُورٌ رَّحِيمٌ


14. Araplar, 'İman ettik' dediler. De ki: 'Siz iman etmediniz, ancak 'teslim olduk' deyin ve iman henüz kalplerinize girmemiştir. Eğer Allah'a ve Rasulü'ne itaat ederseniz O sizin amellerinizden hiçbir şey eksiltmez. Şüphesiz Allah ğafurdur, rahimdir.'

İslam olduğu halde iman kalplerine yerleşmemiş olan bir zümreden bahseden bu ayet aslında günümüzde de sıkça rastlanılan bir durumdur. Yani iman ettik dedikleri halde iman hakikatlerine veya Kur'an hükümlerine itiraz edebilen, Rasul'ün sünnetine sırt çeviren, hatta şeriatten Allah'a sığınan insanların varlığı bir vakıadır. 

Ancak yine de bunlar kalblerine yer etmeyen imanlarıyla bir salih amel işlediklerinde bunun boşa gitmeyeceği de bu ayetin bir müjdesidir. Bir çoğumuzun bu halde olma ihtimalini tefekkür etmek ise halimizin vehametini ortaya koymaktadır. Ya biz de bu zümreden isek? 

Amellerimizdeki huşu ve huzur eksikliğinin yanında muamelelerimizde Allah'ın hükümleri ile amel edemiyor oluşumuza alışmış olmamız korkarım ki bu zümreden olduğumuza işaret ediyor.

إِنَّمَا الْمُؤْمِنُونَ الَّذِينَ آمَنُوا بِاللَّهِ وَرَسُولِهِ ثُمَّ لَمْ يَرْتَابُوا وَجَاهَدُوا بِأَمْوَالِهِمْ وَأَنفُسِهِمْ فِي سَبِيلِ اللَّهِ أُوْلَئِكَ هُمُ الصَّادِقُونَ


15. Muhakkak mü'minler ancak o kimselerdir ki, Allah'a ve Rasulü'ne iman etmiş sonra şüphe etmemiş ve mallarıyla ve canlarıyla Allah yolunda cihad etmişlerdir. İşte onlar sadıklardır.

Ve işte mü'min tarifi! Sadıklardan olmakla muttasıf mü'minler... Olmakla emrolunduğumuz şey budur.

قُلْ أَتُعَلِّمُونَ اللَّهَ بِدِينِكُمْ وَاللَّهُ يَعْلَمُ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الْأَرْضِ وَاللَّهُ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيمٌ


16. De ki: 'Allah'a dininizi mi öğretiyorsunuz? Oysa Allah göklerde ve yerde ne varsa bilir. Allah her şeyi bilendir.'

Hala 'hık-mık' edenlere bu ayet bir 'sus' emri...

يَمُنُّونَ عَلَيْكَ أَنْ أَسْلَمُوا قُل لَّا تَمُنُّوا عَلَيَّ إِسْلَامَكُم بَلِ اللَّهُ يَمُنُّ عَلَيْكُمْ أَنْ هَدَاكُمْ لِلْإِيمَانِ إِن كُنتُمْ صَادِقِينَ


17. Müslüman oldular diye sana minnet ediyorlar. De ki: 'Müslüman olmanızı bana minnet etmeyin, bilakis Allah, sizi imana yöneltmesi dolayısıyla size minnet eder, eğer sadıklar iseniz.

Zannettiğimiz gibi cennetlik müslümanlar olmadığımızı farkettiğimizde, kendi halimizden memnun olmadığımızda, başvurduğumuz bu 'minnet' yolu tıkalıdır, kapalıdır.

إِنَّ اللَّهَ يَعْلَمُ غَيْبَ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَاللَّهُ بَصِيرٌ بِمَا تَعْمَلُونَ


18. Muhakkak Allah göklerin ve yerin ğaybını bilir. Allah yaptıklarınızı görmektedir.

İhsan (Allah'ın her an bizi gördüğünü unutmadan) üzere yaşamayı gerektiren, emreden işte bu bilgidir. O her halimizi görmektedir! Gizli yahut açık her şeyimizi... Göklerin ve yerin ğaybını bilen bizi mi bilmeyecektir!

18 Nisan 2013

62 - Cum'a

بِسْمِ اللّهِ الرَّحْمنِ الرَّحيمِ


يُسَبِّحُ لِلَّهِ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الْأَرْضِ الْمَلِكِ الْقُدُّوسِ الْعَزِيزِ الْحَكِيمِ


1. Göklerde ve yerde ne varsa; melik, kuddüs, aziz ve hakim olan Allah'ı tesbih eder.

Melik; mutlak iktidar sahibi. 
Kuddüs; eksikliklerden münezzeh olan.
Aziz; işlerde mutlak ğalib olan.
Hakim; hikmet ve hüküm sahibi.

هُوَ الَّذِي بَعَثَ فِي الْأُمِّيِّينَ رَسُولًا مِّنْهُمْ يَتْلُو عَلَيْهِمْ آيَاتِهِ وَيُزَكِّيهِمْ وَيُعَلِّمُهُمُ الْكِتَابَ وَالْحِكْمَةَ وَإِن كَانُوا مِن قَبْلُ لَفِي ضَلَالٍ مُّبِينٍ


2. O, ümmiler  içinde kendilerinden, onlara ayetlerini okuyan, onları arındıran ve onlara Kitab'ı ve hikmeti öğreten bir peygamber gönderendir. Oysa onlar daha önce apaçık bir sapıklık içindeydiler.

Ümmi, üç ayrı anlamda kullanılır: 
1. Annesinden doğduğu gibi kalan; hem safiyet hem de okur-yazar olmamak olarak anlaşılır.

2. Mekkeli demektir ki, Mekke'nin Ümmü'l Kura olmasına atfen kullanılır.

3. Arapların geneline verilen isim olarak kullanılır ki, genel olarak okur-yazarlık ve sair ilimlerden mahrum olmaları sebebiyle onlara bu isim verilmiştir.

وَآخَرِينَ مِنْهُمْ لَمَّا يَلْحَقُوا بِهِمْ وَهُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ


3. Henüz onlara katılmamış olan diğerlerine de. O azizdir, hakimdir.

ذَلِكَ فَضْلُ اللَّهِ يُؤْتِيهِ مَن يَشَاء وَاللَّهُ ذُو الْفَضْلِ الْعَظِيمِ


4. Bu Allah'ın dilediğine verdiği fazlıdır, Allah büyük fazıl sahibidir.

Fazıl ya da fazl, Allâh'ın lütuf, ihsan ve keremi demektir. Kur'ân'da fazlın Allah'ın elinde bulunduğu, onu dilediğine verdiği (Âl-i İmrân, 73; Hadid, 29) ifade edilmekte, O'nun fazlına engel olabilecek kimsenin olmadığı belirtilmektedir (Yunus, 107). Çeşitli ayetlerde dünya ve ahiret mutluluğu, cennet ve cennet nimetleri, Allah'ın bazı günahkarları cezalandırmada acele etmemesi, günahlarını bağışlaması ya da azaplarını hafifletmesi, hüsrandan koruması, hidayete erdirmesi, bilmediğini öğretmesi, iyiliklere fazlasıyla sevap vermesi, İslam, iman, vahiy, şefaat ve peygamberlik gibi Allah'ın insanlığa büyük lütuf ve ihsanları, çeşitli varlık ve imkanlar fazl kavramı içerisinde gösterilmiştir (Nisa, 69, 70, 83, 95; Neml, 15-16; Hucurât,7-8).



مَثَلُ الَّذِينَ حُمِّلُوا التَّوْرَاةَ ثُمَّ لَمْ يَحْمِلُوهَا كَمَثَلِ الْحِمَارِ يَحْمِلُ أَسْفَارًا بِئْسَ مَثَلُ الْقَوْمِ الَّذِينَ كَذَّبُوا بِآيَاتِ اللَّهِ وَاللَّهُ لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الظَّالِمِينَ


5. Kendilerine Tevrat yükletilip de sonra onu taşımayanların durumu kitaplar taşıyan eşeğin durumu gibidir. Allah'ın ayetlerini yalanlayan topluluğun durumu ne kötüdür! Allah zalimler topluluğunu doğru yola eriştirmez.

قُلْ يَا أَيُّهَا الَّذِينَ هَادُوا إِن زَعَمْتُمْ أَنَّكُمْ أَوْلِيَاء لِلَّهِ مِن دُونِ النَّاسِ فَتَمَنَّوُا الْمَوْتَ إِن كُنتُمْ صَادِقِينَ


6. De ki: 'Ey yahudiler! Siz insanlardan ayrı olarak kendinizin Allah'ın dostları olduğunuzu iddia ediyorsanız, eğer doğru sözlüler iseniz ölümü dileyin.'

Ölümü istemenin dostluk iddiasında bir delil olarak sunulması; Evliyaullah'ın ölümden korkmaması ve hatta 'şehid' olarak can vermeyi arzulaması olarak anlarız. Bu tıpkı 'münafıklık alametleri' gibi 'Eyliyalık' alametlerinden biridir.

وَلَا يَتَمَنَّوْنَهُ أَبَدًا بِمَا قَدَّمَتْ أَيْدِيهِمْ وَاللَّهُ عَلِيمٌ بِالظَّالِمِينَ


7. Onlar daha önce yaptıkları sebebiyle bunu asla dilemezler, Allah zalimleri bilir.

قُلْ إِنَّ الْمَوْتَ الَّذِي تَفِرُّونَ مِنْهُ فَإِنَّهُ مُلَاقِيكُمْ ثُمَّ تُرَدُّونَ إِلَى عَالِمِ الْغَيْبِ وَالشَّهَادَةِ فَيُنَبِّئُكُم بِمَا كُنتُمْ تَعْمَلُونَ


8. De ki: 'Kendisinden kaçtığınız o ölüm, mutlaka sizi bulacaktır. Sonra gizli olanı da açık olanı da bilene döndürülürsünüz; O size yaptıklarınızı bildirir'.

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِذَا نُودِي لِلصَّلَاةِ مِن يَوْمِ الْجُمُعَةِ فَاسْعَوْا إِلَى ذِكْرِ اللَّهِ وَذَرُوا الْبَيْعَ ذَلِكُمْ خَيْرٌ لَّكُمْ إِن كُنتُمْ تَعْلَمُونَ


9. Ey iman edenler, Cuma günü namaz için çağrıldığınızda Allah'ın zikrine koşun ve alışverişi bırakın, bu bilirseniz bu sizin için daha hayırlıdır.

فَإِذَا قُضِيَتِ الصَّلَاةُ فَانتَشِرُوا فِي الْأَرْضِ وَابْتَغُوا مِن فَضْلِ اللَّهِ وَاذْكُرُوا اللَّهَ كَثِيرًا لَّعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَ


10. Namaz kılındığında artık yeryüzüne dağılın Allah'ın fazlından isteyin ve Allah'ı çokça zikredin, umulur ki kurtulursunuz.

وَإِذَا رَأَوْا تِجَارَةً أَوْ لَهْوًا انفَضُّوا إِلَيْهَا وَتَرَكُوكَ قَائِمًا قُلْ مَا عِندَ اللَّهِ خَيْرٌ مِّنَ اللَّهْوِ وَمِنَ التِّجَارَةِ وَاللَّهُ خَيْرُ الرَّازِقِينَ


11. Bir ticaret veya eğlence gördüklerinde hemen oraya yönelip dağıldılar ve seni ayakta bıraktılar. De ki: 'Allah katında olan eğlenceden de ticaretten de hayırlıdır, Allah rızık verenlerin en hayırlısıdır.'

Hariçten gazel okumak; Suriye ve Filistin

  Hızlı zamanlarda yaşıyoruz. Günlük hatta saatlik değişimler, olaylar ve bilgiler su gibi hatta esen bir yel gibi akıp duruyor. Bu haber ve...