17 Temmuz 2017

Selamız okuna...

Neredeyse her mevzuda müslümanlara ve yaptıkları doğru ya da yanlış her işe bir kulp bulmak ve sataşmak gibi bir vazifesi bulunan bazı kesimlerin varlığından haberdarsınızdır. Bunlara göre her olayın direk zanlısı hatta yargısız suçlusu müslümanlardır. Dünyada işlenen bütün cürümlerin faturasını bize kesip, esip yağan bu zatlar müslümanlıkta da en iyi makamı kimseye bırakmazlar. Sorulsa en iyi, doğru müslüman da onlardır.

Her nasıl oluyorsa, bunların eleştirdikleri birçok konu gayri müslimlerin ve ateistlerin İslama ve müslümanlara saldırmakta kullandıkları argümanlarla neredeyse birebir aynı...

Örneğin yurdumun hazımsız ve darbenin başarısız olmasından dolayı çok kederli bazı kesimleri o gece ve yıldönümünde yeniden okunan selalardan oldukça rahatsız oldular ve hatta malumunuz müezzinlere fiili saldırıya kadar ileri gittiler. Hemen ardından sahneye çıkan bir grup antici müslüman ise selanın aslında dinde olmadığını iddia ederek onlara bir bakıma içeriden destek sundular.

Konunun ıstılahımızdaki yerini kaynaklarımızdan aktaralım:

Selanın tarihçesi oldukça eskilere dayanır. İlk olarak 781 yılı Rebiulahir ayının Pazartesi gecesi yatsı namazında okunmaya başlanılmışsa da daha sonra Cuma günleri okunması adet edinilmiştir. Hatta sonraki yıllarda bazı bölgelerde tüm vakitlerde okunduğu naklediliyor.(*) O dönemlerde akşam namazı sonrası okunması daha yaygın olmuş zira akşam ezanı ile kameti arasında cemaate vakit kazandırmak kasdıyla sela okunmuştur. Daha sonraki dönemlerde Pazartesi ve Cuma geceleri okunması çok rastlanılan bir uygulamadır. Selçuklu ve Osmanlı devirlerinde Cuma geceleri ve Cuma namazı öncesi okunması adeti bulunduğumuz topraklarda yaygınlaşarak bugünlere de bu şekilde gelinmiştir.

Rasulullah(sas)’in 5 vakit namaz dışında ezan ile müslümanların davet edilmesine izin vermemesinden yola çıkan alimlerimiz olağandışı durumlarda halkı mescide davet için de selaları kullanmış ve bunu en doğru yol olarak tayin etmişlerdir.(*) Böylelikle sünnete muhalefet edilmesinden korunulmuştur. Savaş gibi saldırı durumlarında olduğu kadar diğer felaketlerde de halkı uyandırmak ve haberdar etmek maksadıyla selalar okunmuştur. Özellikle işgal ihtimaliyle saldırıya uğrayan islam beldelerinde halk selalarla direnişe davet edilegelmiştir.

Değişik ibarelerle yaygınlaşan selalarda, hamdele salvele ve davet kısmı bulunmuştur ki günümüzde davet kısmı özellikle ülkemizde türkçe olarak ilan şeklinde dillendiriliyor.

Çok yakın geçmişte Kurtuluş Savaşı yıllarında da selalarla halkın direnişe davet edildiği bir vakıadır. Aynı şekilde geçtiğimiz yıl 15 temmuzda geçirdiğimiz işgal tehlikesi karşısında minarelerden selalarla halkın direnişe davet edilmesi 1250 yıllık bir İslami geleneğin devamından ibarettir. İslam ıstılahı ve adeti üzere gayet yerinde ve doğru bir davranış olmuştur. Gelecekte de –Allah muhafaza- benzer bir durumla karşı karşıya kaldığımızda aynı şekilde selalarla davet edileceğimizi de uygulamalı olarak öğrenmiş olduk.

Ayrıca selalarla davet edilen bir halkın temel dinamiğinin İslam olduğu da apaçık bir husustur. Başka dinlerin sembolleri olan boru ya da çan sesiyle davet edilecek değildik. Ki gösterilen icabet ve sağlam direniş vesilesiyledir ki tarihimizin bir dönüm noktasından daha selametle geçmiş olduk. Korkunç bir darbe ve işgal girişimini biiznillah selaların sedaları eşliğinde atlattık. Hamdu senalar olsun.

İyi günümüzde de kötü günümüzde de Allah’a hamd etmeyi ve Rasulü’ne salat eylemeyi adet haline getirmiş olmamızdan daha güzel ne olabilir? Yalnız ölümlerimizi değil dirilişlerimizi de selalarla ilan etmekten daha uygun ne düşünülebilir?

Aslında selalara muhalefet edenlerin içlerinde o selalarla bastırılan darbe ve işgal girişiminin başarısız olmasından kaynaklanan bir hasret kalmış olsa gerek ki bu derece bir garezle selalara saldırıyorlar.
Neticede selalarla dünyamızı değiştirdiğimiz gibi selalarla ülkemizin gidişatını da değiştiririz. Sahip olduğumuz İslami gelenek bizim en değerli mirasımızdır. Bu mirasın mesajı ile yürür ve dururuz. Bu topraklardaki varlığımız ve dirliğimiz de o kodlarla işlenmiştir. Aramızdaki her türlü ihtilafı ortadan kaldıran ve bizi bir anda omuz omuza direnmeye ve hatta gerekirse ölmeye götüren güç işte bu tarihi arka planımızdır. 
Damarlarmızdaki kandan ve taşıdığımız genden çok daha geçerli ve önemli olan ve bizi birleştiren bu bağdır.


(*) İbni Abidin, Reddu’l Muhtar, C. 2, S. 77 vd.

13 Temmuz 2017

Herkesin Bir 15 Temmuzu Var

Büyük hadiselerden sonra paylaşılmakla bitmeyecek devasa onurlar ve kahramanlıklar ortaya çıkar, normaldir. Gerçekten olayın kahramanı olanlar mütevazi bir mahcubiyetle küçük harflerle sorulduğunda ancak konuşurlarken, birileri büyük büyük harflerle kocaman cümleler kurarak rol çalar ve ekmek yerler. 

Detaylandırıp kimseyi rencide etmenin alemi yok ancak hepimiz bu gidişattan mutsuz oluruz ve en büyük bedeli veren yiğit şehidler namına mahzun oluruz.

Oysa ne gam; fedakarlığı Allah ve O’nun şiar bildiği/bildirdiği mukaddesat uğruna yapanlar karşılıklarını O’ndan alacaklardır. Kim ne için öldüyse ona ancak o vardır.

Hasbel kader 15 temmuz Cuma günü Ankara’daydım, işlerimizi bitirip akşam geç saatlere kalmadan şehri terketmeye niyetlenip ayrıldık. Haberleri sosyal medyadan gelen darbeye ilk anda inanamadığımı söylemeliyim. Köprü tutularak darbe tuhaf gelmişti. Sonrasında ise gelen haberler ve okunan salalarla durumun ciddiyetini anlamıştık. Bulunduğumuz yer küçük bir orta Anadolu ilçesiydi, Güzelyurt. Genel bir sukunet içinde sabaha kadar dualarla neticeyi bekledik ve günün ilk ışıklarıyla durum netleşti ve darbenin seyri çevrilmiş oldu. O günün şerefli direnişinden nasibimiz olmadı.

Neler yaşandığını hemen herkes biliyor, yaşananların arka planındaki ruhu ise kavramak ise hala devam eden bir süreç.

Öncelikle hepimiz bir darbenin durdurulabileceğini yaşayarak öğrendik. Planı yapan hainler ve arkalarındaki küresel vahşilerin hesap edemediği bir gelişme idi bu. Darbe öncesinde değişik platformlarda bu milletin darbeye direnemeyeceğini ağızlarını yaya yaya anlatan birtakım fetöcüler büyük bir dehşetle yanıldıklarını gördüler.

Bu noktada elbette gözardı edilmemesi gereken gerçeklik, gerek ordunun gerekse emniyetin darbeye direnen mensuplarının rolüdür. Zira bunlar halkı yanlarına alarak hem de kanuni yetkileriyle gerektiğinde silah kullanarak darbecilerin direncinin kırılmasını sağladılar. Aksi halde Mısır örneğinde olduğu gibi çok büyük can kayıplarının yaşanması işten bile değildi. Bu noktada millet olmanın ve milletiyle birlikte hareket etmenin mükemmel bir örnekliği ortaya konuldu ve netice alındı.

Halkın haleti ruhiyesinde meydana gelen ve bir çoğumuzun halen şaşıp kaldığı muhteşem değişimin ise akıl ya da mantıkla izah edilir yanı yoktur. Silahsız bir halkın her türlü ateşe rağmen direnmeye devam etmesini ve gerektiğinde tereddütsüz can vermeyi göze almasını sağlayan güç Allah’ın o gece kalplere indirdiği sekinetten başka birşey değildir. Kalpler O’nun elindedir ve O dilediği kulunun kalbine sekinet verdiğinde neler olacağını biz tarih boyunca çok defa görmüştük ki, o gün de bir tekrarını yaşadık.

Sonra Allah, Peygamber'ine ve mü'minlere sekinet verdi, sizin görmediğiniz askerler indirdi ve inkar edenleri azaplandırdı. Kafirlerin cezası işte budur. (Tevbe 26)

İmanlarına iman katmaları için mü'minlerin kalplerine sekinet indiren O'dur. Göklerin ve yerin askerleri Allah'ındır. Allah bilendir, hikmet sahibidir. (Fetih 4)

Sekinet, Allah’ın desteği ile kalpteki mutlak rahatlık ve güven duygusudur. Kalbine sekinet indirilen kul artık her türlü düşmana ve silaha tereddütsüz karşı koyar ve şehadetten lezzet alır. Surları eriten kahramanlıkların ve dev orduları dize getiren yiğitliklerin ardında bu sekinet vardır. Kalbinde zerre kadar iman olan her kula verildiğini ise 15 temmuz gecesi bir kere daha yaşayarak tecrübe etmiş olduk.

Coğrafyamızın haritalarıyla çocuksu bir zevkle oynarken milyonlarca canımızın ve muhteşem şehirlerimizin tarumar olmasına aldırmayan şımarık batının bu darbe ile sadece sınırları değiştirmekle kalmayıp büyük katliam ve yıkımlara da yol açmak istediğini artık herkes biliyor.

Anadolu topraklarını müslümanlara kaybettikleri günden bu yana hiç dinmeyen bir öfkeyle hep geldiler ve gelmeye devam edecekler. Endülüs’teki 800 yıllık medeniyetimizi yok edip mihraplarımıza haç dikmekle tatmin olmadılar; İstanbul’da medarı iftiharımız camilerimizin mihraplarına da haç dikmek hayalinden vazgeçmeyecekler.

15 temmuz tarihin dönüm noktalarından biri idi ve şimdi artık silahla da alamayacaklarını anladılar. Daha sinsi gelecekler, daha derinden, daha sürüngen yaratıklarla gelecekler, kıyamete kadar sürecek kavganın merkezinde bir ülkede yaşıyoruz. Bize rahat yüzü yok! Ya yenecek ve payidar olacağız ya da boyun eğip zillet ve meskenete mahkum olacağız.

Her seferinde yeni yeni örgütlerle gelecekler, isimler değişecek, hatta dinler ve ırklar değişecek belki ama gelmeye devam edecekler. Çanakkale’den sonra yahudi ya da hristiyan olarak gelmediler ve gelmeyecekler, hep sırtlarında bir müslüman elbisesi olacak ve göğüslerinde haç değil hilal olacak.

Tanımak çok kolay olacak onları; dillerinde ne olursa olsun planları batıdan, malzemeleri batıdan, evleri batıdan, dilleri batıdan olacak, yurtlarını emperyalistlere peşkeş çekmekten gocunmayacaklar, dinlerini oyuncak edinecekler. En çokta bundan tanıyacağız, dininden ve şerefinden kolayca vazgeçen ve değiştirenler olacaklar.


Allah, bizden desteğini esirgemesin, gerisi nasılsa hallolur.

20 Haziran 2017

Onlara mühlet ver!

İnsan ne kadar etki edebilir zamana?

Kim geçen saniyelerden sadece ama sadece birini geri çevirebilir?

Hangi kral ya da imparator, kuruyan bir yaprağa ‘dur’ diyebilir dalında?

Güneşi benim Rabb’im doğudan getirirken, hangi firavunun gücü onu batıdan getirmeye yeter?

Azrail gırtlağına çöktüğü zaman, kimin silahı onu durdurabilir?

Hangi süper gücün, hangi süper lideri sivrisineğe karşı bir savunma sistemi geliştirebilir? Nemrud’dan daha acı bir son hepsini beklemiyor mu?

Bu soruları bildiğimiz herşeyi ekleyerek çoğaltalım, sonunda varacağımız nokta kainatın sahibi Allah(celle celaluh)’ın kudretini idraktir!

Ve bugün hepimizin yeniden ve yeniden hatırlamamız gereken dünyanın değişmez gerçeği de budur...

Birileri birşeyler yapar, birilerinin başlarına bir takım işler gelir... Acılar, gözyaşları, kan ve zulüm birbirine karışır... Silahın ve paranın gücünü elinde bulunduranlar hep kazanıyor görünür... Tıpkı bir zamanlar olduğu gibi. Ama gün gelir, devran döner; ömrü olanlar sonunu görür...

Herkes bir plan yapar, yeryüzünde ne kadar imansız ve vicdansız varsa o kadar envai çeşit zulüm ve haksızlık planı da var demektir. Bu planların sahiplerinin, Hakim-i Mutlak olan Allah(cc)’ın kudretinden bağımsız iş yapabilecekleri ihtimali asla olmadı ve olmayacaktır..

Bize dayanılmaz ve çekilmez ya da doyulmaz ve bıkılmaz gelen dünya aslında kainat içinde bizim sandığımız kadar büyük bir parça değildir. Ve aslında hayat, gerçek hayat olan ahiretle mukayese edildiğinde kısa kelimesinin bile yetersiz kalacağı kadar anlamsız derecede basit ve küçüktür. Öyle ya sınırsız ve sonsuz olanla süresi en fazla en iyi ihtimalle 80 yıl olan bir hayatın mukayesesini yaptığımızda ortaya çıkan dehşet fark ne kadar bellidir. Hele ki ne kadar zengin olursanız olun yiyebileceğiniz sadece midenizin kapasitesi kadar değil mi?

Kim ne kadar güce sahip olursa olsun, gözle görülemeyecek kadar küçük bakteriler karşısında zayıf değil midir? Buna rağmen insan neden acziyet ve zavallılığını örtmek için hem de kendi hemcinslerine büyüklük taslama hastalığından zevk alır? Öyle ya milyonların iki dudağından çıkacak sözlerine baktığı nice büyük adamlar da ihtiyaçlarını gidermek için iki büklüm helaya oturmaya mahkum değil midir?

Allah dilediğine dilediği gibi ders verir! Dilediğini yüceltir, dilediğini de yerin dibine batırır! Kimsenin ama kimsenin, asla ve kat’a düşen bir yaprağı durdurmaya gücü yoktur! Ve tıpkı bunun gibi kainatın planını yapan Malik’ul Mülk olan Allah(cc)’ın hiçbir planını o dilemezse kimse bilemez bile, bırakın ki engel olmaya kalkışsınlar!

(*)Onlar bir tuzak kurarlar, ben de bir tuzak kurarım. Kafirlere mühlet ver, onları biraz kendi hallerine bırak ruveyda. (Tarık 15-17)

13 Haziran 2017

Kur’an’ı anlamak

Kur’an’dan bir ayet ile söze başlamak ilk bakışta hep güzeldir. Ya söyleyeceklerimizin kaynağıdır bu ayet ya da sözümüzü denetlememizi sağlayan mihenk taşı! Sözlerimizi ayetlerle süslemek cümlelerimizin kıymetini artırır, dinleyenlerin dikkatini çeker. Hatta tesirini bile artırabilir...

Lakin kendi hikayemizin arasına sıkıştırdığımız ayetlerin mutlak hakikat olduğunu unutmaya başladığımızda hem sözlerimiz zıvanadan çıkar, hem de o ayet ya da ayetler bizim sözlerimizi desteklemek için kullandığımız sıradan cümlelere dönüşür. Rabbi`nin sözünü kullanılır duruma düşüren kul ne kadar acınacak durumdadır.
Konuşur, konuşuruz ve sonunda bak zaten Kur’an’da şöyle buyurulur diyerek anlattıklarımızı Kitab-ı Kerim’e de tasdik ettiririz. Peki bu iş bu kadar kolay mıdır? Yani kendi doğrularımızı Kitab’ın ayetleri ile pazarlamak normal midir? Aynı ayetin değişik meşreplerden müslümanların dillerinde birbirine kurşun misali ateşlendiği günümüzde herhalde bu konuyu yazıyor olmak mı anormaldir? Yani bu Kur’an-ı dileyen dilediği gibi anlar ve dilediği yerde dilediği gibi kullanabilir mi? Yahut yüzyılardır süregelen ve bir ilim dalı olarak ortaya çıkan tefsir, bugünün müslümanı için ne ifade etmektedir? Müfessir yani tefsir işini yapan kişi; hangi ilmi kariyere sahip olmak zorundadır?

Hayatı boyunca hiçbir tefsiri baştan sona okuyamamış bir kişinin, sadece bir ayetin mealini okuyarak, ayeti anladığını iddia etmesi hatta daha da ileri giderek başkalarının yanlış anladığını varsayması ne ile açıklanabilir. Dinin maksattan ziyade boş vakitlerin anlamlı bir şekilde doldurulmasını sağlayan bir hobiye dönüşmesi büyük bir felaket değil midir?

Kimlerin Kur’an ve ayetleri hakkında konuşma yetkileri olduğunu ayrıntıları ile anlatmak başlıbaşına bir ilim dalı (Tefsir Usulü) olmuşken, bizim de aynı hataya düşerek bir yazıda bu konuyu altından girip üstünden çıkabileceğimizi kimse beklemesin. Maksat zihinlerde sorular oluşmasını sağlamak ve bu soruların kişileri merak ile öğrenmeye yöneltmesini temin etmekten ibarettir.

Bu girişten sonra, hep birlikte şu ayeti okuyalım:

Ey iman edenler! Kendinizi ve ailenizi bir ateşten koruyun ki onun yakıtı insanlar ve taşlardır. Onun başında gayet katı, şiddetli, Allah'ın kendilerine buyurduğuna karşı gelmeyen ve emredildikleri şeyi yapan melekler vardır. (Tahrim suresi – ayet 6)

Şimdi buyrun bu ayetle ilgili söz söylemek isteyenlere sorularımızı sıralayalım:

1.       Bu ayetin sebeb-i nüzulu nedir? (Sebeb-i nüzul kelimesini anlamayan ya da bu ayetin sebeb-i nüzulunu bilmeyenlerin konuşma hakkı kalmadı.)

2.       Ayetin ilk kelimesi olan ‘ey’ ne demektir? Neden orjinal metinde ‘ya eyyu he’ olan bu tabir sadece ‘ey’ olarak tercüme edilmiştir?

3.       Kelimelere devam edelim: ‘iman edenler’ kimlerdir; vasıfları, cinsiyetleri, yaşları başta olmak üzere kimler bu sınıfa dahildirler? Kelime müzekkerdir, acaba müennesler bu hitaba muhatab değil midir?

4.       Ayetin metninde ‘nefs’ olarak kullanılan ve türcümede ‘kendinizi’ diye aktarılan nefs ne demektir? Bu kelimeden maksat nadir?

5.       Yine ayetin orjinal metninde ‘ehl’ olarak geçen ve çoğunlukla ailenizi diye tercüme edilen bu kelimenin manalarına neler ve kimler dahildir.

6.       Nefs ve ehl kelimelerinin arasında bulunan ‘ve’ ne işe yarar?

7.       (Biraz hızlandıralım.) Yakıt, bizim bildiğimiz manada mıdır? Cehennemin yakıtı bitince o da söner mi? Peki taşlar nasıl yanar?

8.       Melekleri biz latif ve kibar yaratıklar olarak tanımıştık, bu katı ve şiddetli melekler de nasıl oluyor?

9.       Ve en başta soracağımız en önemli soru; nasıl koruyacağız kendimizi ve ehlimizi? Ateş yakar, ondan korunmak mümkün müdür? Cehennemi maşa ile kenara mı çekeceğiz? Yahut bir kova su alıp söndürecek miyiz, bize sıra geldiğinde…

10.   Ve on numaralık soru: Bu ayeti, Rasul-u Ekrem (s.a.v.) ve ashabı (r.anhum) nasıl anlamışlardır?

Bu sorular hiçbir ön hazırlık olmadan sadece ayetin mealine bakıldığında hemen herkesin aklına gelebilecek sorular aslında. Vurgulamak istediğimiz bu ve diğer bütün ayetleri okuyup da bu ayetler üzerinden ahkam kesmeden önce birtakım ilimlerin tahsil edilmiş olmasının şart olduğudur.

Birtakım konularda herbirimizin farklı düşünme ve konuşma haklarımız elbette ki vardır. Bu fikirlerimizi savunma hakkımız da doğal olarak vardır. Ancak hiçbirimizin işimize gelen noktalarda, işimize gelen ayetleri, işimize geldiği gibi anlayarak, işimize geldiği gibi anlatma selahiyetimiz yoktur ve Kur’an indiğinden bu yana da hiçkimsenin olmamıştır zaten!

Efendiler, bu Kitab; Allah’ın kelamıdır, size ya da bize hediye edilmiş bir boyama ya da masal kitabı değil! Bu Kitab’ı eğmek, bükmek onu yakmaktan daha büyük bir vebaldir.

Kur’an’a hürmet, onu süslemek ya da süslü muhafazalarda saklamakla olsaydı bütün mücellidler evliya olurdu herhalde.

Biz daha Kur’an’ın ilk suresinde hem de günde onlarca defa okuduğumuz Fatiha suresinde, dalalete düşen Hristiyanlar’a ve ğadaba uğrayan Yahudiler’e benzememeyi istemiyor muyuz? Nedir peki onların en önemli ortak özellikleri? Kitablarını keyiflerine uydurmaları değil mi?

Öyleyse, bizim Kur’an hakkında konuşurken veya konuşanları dinlerken ya da ayetleri sözlerimizin arasında okurken göstereceğimiz hassasiyet; imanımızın ve ilmimizin göstergesi olacaktır. Biz kendi Kitab’ımıza hakkıyla saygı gösterir ve hakkıyla anlamaya çalışırsak, O’na inanmayanların tavırları da bambaşka olacaktır. Çocuklarımızın Kur’an okumayı öğrenmesine gösterdiğimiz duyarlılığı, kendimiz için de bir adım öteye götürür ve anlama noktasında gayret sarfedersek, emin olalım hem Kur’an’a bakışımız değişecek hem de hayatımız.

Kur’an ayımız bereketlerle devam eylesin!

28 Mayıs 2017

Ramazan’ı İdrak Etmek

Bir hedef ya da arzuya ulaşmaya idrak denilir, aynı zamanda bir maksadı tam olarak anlamaya da idrak etmek diyoruz. Dini İslam’ın ibadetlerinin tamamının her yönüyle idrak edilmesi yani hem zaman ve mekanı ile ibadete katılmak hem de gönül derinliğinde bu ibadetlerin şuuruna ermek asıl gayedir ki bunun neticesi hem dünyada bu ibadetlerden lezzet almayı hem de ahirette ecrinden faydalanmayı lütuf olarak elde etmek için elzemdir.

Ramazan bu anlamda belli bir zaman diliminde, belli bir başlangıç ve sonu olan, bazı helallerin bile işlenmesi yasaklanan, kişiyi nefsi ve ailesi ile de toplumu ile de yeniden yüzleştiren bir ibadet...

İbadetlerin hikmetlerini ve dünyevi neticelerini araştırmak veya bunların illa da olmasını beklemek gibi bir gaflete düşmek iman zaafiyetindendir. Kamil iman sahibi hiçbir mü’min ibadetlerden mesela sağlık veya başka dünyalık beklentiler içinde olmaz. Zira bilir ki; Alemlerin Rabbi olan Allah, bir ibadet va’z ettiyse bunda bizim için mutlaka ama mutlaka uhrevi bir mükafat ve hak ettiğimizden daha ziyade karşılık vardır. Bunun yanısıra dünyalık olarak beklentiler içinde olmasakta O, bizim dünyamızı da layığımızdan fazlasıyla süslemekte ve ibadet ve taatlerimiz vesilesiyle bize rahmet ve lütfundan bol bol vermektedir.

Namaz kılan bedeninin spor ihtiyacını karşılamak için kılmayacağı veya kılarsa da bunun Allah için olmayacağını bilir, oruç tutan da sıhhat bulmak için aç kalırsa bunun karşılığında belki sıhhat bulur ancak ibadetini ne için yani neyi elde etmek için yapmışsa onu elde ettiğinden ahirete bir nasibi kalmaz. ‘Ameller niyetlere göredir’ hadisi bu manada bize yeterli uyarıyı yapıyor.

Aynı şekilde fakirlerin halini anlamak için oruç tutmak gibi bir hikmet aramak normal bir müslüman için gereksizdir, her vicdan sahibi insan yoksulluğun nasıl bir musibet ve imtihan olduğunu bilir. Arzu ettiklerine ulaşamamak değildir yoksulluk, tam aksine zaruri ihtiyaçlarını elde edememektir; oruç ise yokluğundan değil var olduğu halde yalnız Allah rızası için kendini o nimetlerden men etmektir. Eğer bu manada yoksulun halini idrak etmekten bahsedeceksek o da aslında nefis terbiyesi olur ki bunun aç kalmak ya da boş mide ile dolaşmakla ilgisi yoktur. Aksi halde yalnızca aç kalmak oruç için kafi gelirdi ki susuzluk ve sair yasakların gereği olmazdı.

Kısacası oruç tutmak için herhangi bir yan faydayı hedeflemeye ihtiyaç yoktur; Allah emrettiği için oruç tutarız ve bu hikmet olarak kafidir, netice olarakta en güzeli elde etmenin yoludur. Oruç ve Ramazan süresince bu ibadet vesilesiyle birtakım lütuf ve bereketlere  muhatap olursak hamd eder, seviniriz. Yine zekat için mübarek Ramazan ayının seçilmiş olması yanında sadakalar ve infakların artması ve fıtr sadakası gibi vecibelerin de bu ayda icra edilmesi şüphesiz hayrın ve bereketin sebepleri olmalarını umduğumuz salih amellerdir. Allah, va’dini yerine getirmekte en sadık olandır ve O verenlere artırmayı, kat kat karşılık vermeyi va’d etmiştir.

Ramazan’ın oruç ve sadakalarla, zekatlarla ve fitrelerle süslenen maddi yüzünün üstünde ve bereketlerin kaynağı olarak kıyamete kadar kafi gelecek olan kur’an-ı Kerim’in de ikram edildiği ay olması sebebiyle bu ayda Kur’an-a her zamankinden daha fazla sığınmaya, okumaya, idrak etmeye ve yaşamaya gayret etmemiz elde edeceğimiz en önemli bereket olacaktır.

Hepsinin yanında nefislerimizde girişeceğimiz sabır ve sebat günleri gelmiştir. İçine riya karıştırılması mümkün olmayan ibadetlerin günleri gelmiştir. Geceleri de gündüzleri de rahmet ve bereket olan günlerin en hayırlısı olan günler gelmiştir.

Affa mazhar olmadan bu ayı bitirmek gibi bir felaketten Allah’a sığınarak Ramazan’a merhaba diyelim ve umalım ki Allah kalplerimizde olanları da hayra tebdil eylesin...


Nefislerimizi ve ailelerimizi yakıtı insanlar ve taşlar olan cehennem ateşinden korumak için bu mübarek ayın rahmetinden nasiplenmek umuduyla, bu zamanın kadrini bilenlere Ramazan mübarek olsun.

02 Mayıs 2017

100 yıllık işgal

Kudüs ya da genel adı ile Filistin, tarih boyunca hemen her yer gibi çok el değiştirdi. İbrahim(a)’ın kurduğu şehir, Davud(a)’ın devletine başkentlik yaparak başlayan tarihi ve Süleyman(a) devrinde yeryüzünün incisi olmasıyla şöhret buldu. Öyle ya; yalnızca insanlara değil tüm mahlukata hükmeden bir ‘Kral Nebi’nin başkenti olmak her şehre nasip olmaz...

Son Nebi(sas)’in ümmeti olan bizler içinse Kudüs tarihinin en değerli hadisesi İsra ve Mirac durağı ve elbette ilk kıblemiz olması hasebiyle olduğu kadar, Adem(a)’dan Muhammed(sas)’e kadar devam eden ve ayrım yapmaksızın tamamına iman ettiğimiz peygamberlerin durağı, yurdu ve uğrağı olmasıyladır.

Bu mukaddes şehir, Mü’minlerin Emiri Ömer bin Hattab(ra) devrinde fetihten sonra Kudüs olarak isimlendirildi. Bundan sonra kısa dönemler dışında müslümanların emniyet ve adaletiyle idare olunan Kudüs, payidar olarak devam ettiği varlığını 1516’da Osmanlı’nın cihangir sultanı Yavuz Selim Han(r)’ın kuşatması sırasında zarar görmemesi için dönemin valisi tarafından çatışmasız olarak teslim edilmesiyle Osmanlı idaresine girdi. O günden 1917 yılına kadar Osmanlı idaresinde kalan mukaddes şehir son 100 yıldır gayri-müslimler elindedir.

11 aralık 1917’de İngiliz general Allenby’nin, Kudüs’e girdiğinde ‘Haçlı seferleri sona erdi’ dediği rivayet olunur. 1948’e kadar devam eden soykırım, sürgün ve yıkımlar sonunda Haçlılar yüzyıllardır ele geçirmek için uğraştıkları Kudüs’ü ve çevresini yahudilere altın tepsi içinde sundular.

Bugün ise artık işgalin yüzüncü yılındayız ve ne Filistin halkının ne de sair İslam beldelerinin Kudüs’ün özgürleştirilmesi noktasında gözle görülür bir adımı yok. İntifadalarla ve ara ara yaşanan, işgalin ve baskıların getirdiği öfke patlamalarıyla görülen; çoğunlukla Filistinlilerin katledilmeleri yahut hapsedilmeleri ile devam eden bir süreç var.

Çocukların bile sokak ortasında infaz edildiği bir modern çağ işgali yaşıyoruz. Geçmişte daha ağırlarını gördüğümüzü ve herşeye rağmen yeniden Kudüs’ün İslam beldesi olarak payidar olduğunu ve müslümanların varlıklarını ve medeniyetlerini devam ettirdiklerini, bugünlerin de sebepler dairesinde cereyan eden hadiselerin karamsarlığına rağmen geçeceğini kesin olarak biliyoruz. Ancak bunun zamanını Allah(cc) bilir.

4 yıl önce Kudüs’ü ziyaret ettiğimde işgalin pratik hayatta nasıl birşey olduğunu birebir görme ve yaşama imkanım olmuştu. Hayatın her alanında hissedilen ağır bir bıkkınlık ve kabullenilmiş çaresizlik diyebileceğimiz bir yılgınlık görülebiliyordu.

Rehberimiz, her bakımdan donanımlı ve şuurlu bir Filistinli idi ve akşam eve döndüğünde çocuklarının ondan ekmek beklediğini anlatıyordu. Halkın tamamı İslami hassasiyetlere sahip olmadığından kıyafet ve yaşam tarzı bakımından işgalcilere uyum sağlamaya çalışanlar olduğu gibi, sahipsiz ve belki de kimsesiz bir çok genç ve çocuk sokaklarda ve özellikle de Mescidi Aksa çevresindeki surlarda dolaşıyor, bunların bir kısmı namazlarda cemaate katılmadıkları halde çıkan her olayda en ön safta taş atmaya ve can vermeye devam ediyorlar.

Çocuklar Türkiyeli misafirleri görünce ‘Polat Alemdar’ diye bağırıyorlar ve gariptir ki sınır kapısında sorgu sırasında işgal askerleri de o diziyi seyredip etmediğimizi sormuştu. Bize komik gelen şeyler orada başka anlamlar kazanıyor ve sembollere ihtiyaç duyan çocuklar rol icabı bile olsa israil devletiyle savaşan, onlara kurşun atan oyuncuyu gerçek bir kahraman gibi seviyorlar.

Biraz büyükler Mavi Marmara’yı parola olarak kullanıyor ya da işaret...

Geçim derdindeki yetişkinler ise daha çok Türkiye’nin kurmaya çalıştığı serbest ticaret bölgeleri aracılığıyla ürünlerini pazarlama imkanı bulmayı hayal ediyorlardı.

Büyük küçük hemen herkes Kudüs’ün değerinin ve orada yaşıyor olmanın gereğinin farkındalar. Ne ile meşgul olurlarsa olsunlar, nihayetinde konu ve gündem her zaman işgale ve muhtemel kurtuluşa düğümleniyor. En küçük umut ışığının değerini gözlerinde görebiliyoruz.

Onlar için birşeyler yapmaya çalışanları asla unutmuyorlar; Abdulhamid Han ve Erdoğan gibi isimler herkesin dilinde... Arap milliyetçiliği işgalin tetiklediği ve belki de desteklediği yaygın siyasi bir söylem, öyle ki Hamas bile Filistin için ‘Arapların ve müslümanların yurdu’ diyor. Hemen her çağrıda önce Araplar sonra müslümanlara sesleniliyor.

Ortak duruşları yaklaşık olarak şöyle: Onlar Filistin halkı olarak orada yaşamaya devam edecekler, varlıklarını ve evlerini koruyacaklar, Mescidi Aksa’da ribat tutacaklar, ana vazifeleri müslüman varlığını devam ettirmek ancak ondan sonrasını hayal bile edemiyorlar artık... Çoğu bir mucize bekliyor ya da bir kurtarıcı! Belki de bu yüzden onlara sahip çıkan bir lider çok farklı bir değer kazanıyor.


Bizim 3-5 günde anlayabileceğimiz bir şey değil işgal ve o insanlar haklarında öyle rahat konuşulacak bir hayat yaşamıyorlar. Allah(cc), hepimize iz’an ve insaf versin.

26 Nisan 2017

Patron hoca, şirket cemaat

Müslümanlar, geçen yüzyıl boyunca pek çok şeyini kaybetti ama herhalde en ağır kaybımız "hikmetli siyaset" idi ve hala arıyoruz onu...

Kayıplarımız ya da bozulmalarımız elbette ‘baş’tan başladı ki bu da şu meşhur hadisin bir bakıma tevilidir: ‘Bu din ilik ilik sökülecektir; sökülecek ilk ilik idare, son ilik ise namazdır.’

‘Ehli Sünnet ve Cemaat’ olmanın ilk şartı ve sıfatı olan ‘sünnet’ kadar vazgeçilmez tamamlayıcısı olan ‘cemaat olmak’ bu dinin ilk vahyedildiği günden beri en değerli bağımız olmuştur. İslam toplumlarında devlet başkanından başlayan ve halka halka tüm kesimleri içine alan bir cemaatleşme sözkonusudur.

İdareciler, alimler, tüccarlar ve sair meslek erbabı bile kendi aralarında cemaatler oluştururlar. Aynı şekilde mahalle halkı da muhteşem bir cemaattir. Mahalle mescidleri bu cemaatin toplantı mekanıdır ve hatta mescidde ücretle görev yapan bir imam yoktur. Onu yerine mesela mahallenin ayakkabıcısı namazları kıldırır, o yoksa fırıncı geçer mihraba ve cemaat olur mahalle sakinleri...

Değişik beldelerde ilmi ve ifranı ile öne çıkan, kendini hayra davete ve iyiliği emredip kötülüğü nehyetmeye vakfetmiş bir çok faziletli insan sürekli toplumun dünya ve ahiret işlerine faydası olacak nasihatler ve örnekliklerle cemaat hayatını diri ve sağlıklı tutmaya vesile olurlar.

Sözün başında bahsettiğimiz İslami idari boşluk sonucu ise özetlediğimiz bu kurumsal ve toplumsal bağlar ya yok oldu ya da çürüdü gitti. Yeni bir sosyal doku oluşturulurken geçmişten gelen ve İslam ahlakıyla bezenmiş örnekler ve önderler hayattan çıkarıldı. Cami cemaati bile İslam’ın emrettiği gibi kardeşliklerden oluşan bir yapı olamadı. Mahalleler ve komşuluklar zamanın getirdiği zorluklar ve mücadelelerin gölgesinde kaldı.

Legal sahadan silinen, İslam toplumunun dinamik yapısının temel taşları cemaatlerin ortadan kalkması büyük bir boşluk oluşturdu ve dünyanın genel kanunu icabı boşluk birileri tarafından doldurulmaya çalışıldı. Hiçbir kontrol ve denetleme mekanizması olmayan yeraltı yapılanmaları gibi bir sürece girildi ve İslami cemaatler ortaya çıktı. Gerek menfaat temini gibi dünyalık maksatlar gerekse zaten zor durumda olan İslam halkının dini ve ahlaki durumunu daha da bozmaya yönelik maksatlı yapılanmalar hızla çoğaldı ve üzerinde belki ileride dev çalışmalar yapılmasını gerektiren merhaleler yaşanarak bugünlere gelindi.

Geldiğimiz noktada, bir İslami cemaatin, İsrail ya da Abd ile işbirliği yaparak kendi halkının dünya ve ahiret menfaatlerini peşkeş çekebileceğini örneğiyle yaşayarak öğrendik.

Yine örneğiyle, bir cemaat liderinin peygamberlik iddiasında bulunmasını ve bunu canlı yayınlarda inen vahiylerle(!) ispatlanmaya çalışmasını gördük.

Halifelik ilan edenler oldu; kimisi kraldı kimisi terörist, ama hiçbiri bırakın sadra şifa olmayı kendilerine bile faydaları olmadı.

Mehdilik iddia edenlerin sayısını belki internet arama motorlaarı biliyordur ama en meşhurlarına hepimiz güldük geçtik.

Hemen hepsi mutlaka itikadi sapmalarla taraftar toplayan bu cemaatler yaşadığımız son cahiliye yüzyılının meyveleri olarak kalplerimizi yakmaya devam ediyorlar.

Tüm bu kaymalar, sapmalar var olan cemaatlerin daha da içe kapanmasına ve itaat gibi İslami gerekliliklerin kendine uygun yorumlamalarıyla kullanılmasına sebep oldu. Her bir cemaat tek hak grubun kendileri olduğunu ve onların hocasına tabi olununca herşeyin düzeleceğini ya da en azından maksadın hasıl olacağını iddia ettiler. Tabii ki diğer cemaatlerin büyük çoğunluğu sapıktı! Hadi bazı iyileri varsa da onların da mutlaka çok ağır hataları ve eksikleri vardı, mazaallah uzak durmak gerekirdi yoksa helak olurduk.

Cemaat mensupları, şirket yöneticisi olan hocanın sermayesi idiler; öyle herkese verilemezlerdi. Hangi akıllı işadamı sermayesini rakibine kaptırırdı ki?

Kimin tv’si varsa o büyüktü, kimin kitapları daha kaliteli basılıyorsa ve daha çok satılıyorsa o makbuldu, öyleyse tüm şirket elemanları pardon cemaat mensupları kendi yayınlarını sürekli satın almalı ve satılması için de reklam yapmalıydı. Kör olası dünyada para olmadan islami hizmet yapılamıyordu ne de olsa.

Cemaat liderini eleştirmek mi? Aklına getiren kendini kapıda bulur, selam kesilir, alışverişten bile dışlanır; ardından gelsin tekfirler, gitsin nifaklar...

Hocalar hata edebilirdi ama bizimki etmezdi, peygamberlerden başka herkes günah işleyebilirdi ama bizimkinin bir günahını görebilemezdik; hatta en fıtri, en insani bazı haller bile bizim hocadan uzaktı. Melek mi idi bilemezdik tabi ama Hızır değilse de en azından evliya idi, istisnasız her cemaatin hocası hem de.

Bu kadar büyük adamın önderlik ettiği bu muhteşem cemaatler için başarısızlık düşünülemezdi, sünnetullah ve gayretullah hocaların iki dudağı arasındaydı, haşa!

Fakat Allah, herkese layığını veriyordu, şikayet etme hakkımız yoktu...

Hocamız patron, cemaati şirket elemanları; ne kadar büyürsek o kadar başarı, ne çok kazanırsak o kadar büyümek. Kapitalist değiliz tabii ki, biz Allah için kazanıyor ve Allah’ın kullarından saklıyoruz! Allah’ın dinine davet ediyor ama Allah’ın kullarının hocalara kul olmasını istiyoruz!

Patron hocalar bozuk para gibi ümmetin gençlerini harcıyor, nesillerimizi tüketiyorlar. Kendi hevalarıyla kurdukları hayali dünyada verdikleri İslami mücadelede hep bizim evlatlarımız ve bizim hayatlarımız tüketiliyor.


Allah hepimizi ıslah etsin, ilk önce de hocalarımızı...

Hariçten gazel okumak; Suriye ve Filistin

  Hızlı zamanlarda yaşıyoruz. Günlük hatta saatlik değişimler, olaylar ve bilgiler su gibi hatta esen bir yel gibi akıp duruyor. Bu haber ve...