İnsanoğlu dünyaya ayak bastığı günden bu yana sürekli gelişiyor, değişiyor ve yeni birşeyler keşfedip dünyayla oynamaya ve oyalanmaya devam ediyor. Allah, her birimize dünya hayatının imtihanlığına yaraşır bir süs ve eğlence yahut bir meşguliyet veriyor.
Son yıllarda özellikle 15 temmuz ile birlikte gündemimize pek yakıştıramadığımız ve aslında pek örneği de olmamış bir konu girdi. İslami cemaat sandığımız her yana yayılmış ve neredeyse herkese bulaşmış bir yapının batının bizi yok etmek için kullandığı malzeme olduğunu gördük. Silahlı örgütlerden daha etkin bir parçalama ve yok etme girişimi bu kuzu postuna bürünmüş vahşi sırtlanların tırnaklarıyla gerçekleştirilmek istendi.
Bu yeni durum yani hoca dediğimiz birilerinin hain birer örgüt lideri ve cemaat dediklerimizin de gerektiğinde eli kanlı katiller olabileceği gerçeğini hala birileri kabullenemese de ve hala birileri sempati duymaya devam etse de artık reddedilemez bir biçimde canlar ve acılarla unutulmaz bir şekilde öğretildi bize...
Bu olaydan alınacak en değerli derslerden biri de, hiç şüphesiz islami cemaat ve kurumların bizler yani katılımcı, üye, sempatizan ve sair yakınlıklarla mensup olanlar tarafından doğru değerlendirilmesi ve doğru tavır konulması mecburiyetidir.
Bu konuda hemen her cemaat kendine Kur’an ve sünnetten deliller bulmakta zorluk çekmediği ve maalesef bunlarla insanları ikna ettikleri için ancak bazı mantıki uyarılarda bulunmak mümkün görünüyor.
Bunların ilki: Şahıslar, partiler, cemaatler ve kurumlar; gelişir, değişir, sapıtır ya da hakka uyar ve bu süreç hepimizin mensup olduğu her yapı için geçerlidir. Daha açık bir ifadeyle; hak üzerinde bildiğimiz bir insan kim olursa olsun sapıtma ihtimali ile karşı karşıyadır, hak bildiğimiz bir cemaat sapma ve saptırma ihtimaliyle muhataptır. Peygamberlerden başka kimse korunmuş ve masum değildir, olamaz. Aksini iddia eden kişi ve cemaatlerden şeytandan kaçar gibi kaçınmamız gerekir.
Sahabe arasından mürted ve münafıkların çıktığı gerçeğini unutmamalıyız. Zira onlar bizim için hakka isabette olduğu gibi batıldan kaçınmakta da en güzel örneklerdirler. Günde 5 vakit müslümanlarla beraber namaz kılan bir münafık cehennemi boylarken, alnı hiç secdeye gelmemiş ve Halid(ra)’ın davetiyle iman edip sonra cihada katılan ismi kaynaklarda Goerge olarak kayıtlı Bizanslı komutan ‘inşaallah’ şehid olarak cenneti kazanmıştır.
İmanın ve küfrün garantisi yoktur! Mü’min olarak akşamlayıp kafir olarak sabahlayanlaar olabileceği gibi kafir olarak sabahlayıp mü’min olarak akşamlamakta hiç uzak bir ihtimal değildir.
Kimsenin halinden ve istikbalinden emin olamayız. Öyle ya meşhur hadisedir; Mü’minlerin Emiri, Raşid Halifelerin ikincisi, adalet ve hakkın tatbikatçısı, Ömer’ul Adil, Ömer’ul Faruk bile acaba münafıklar listesinde ben ya da yakınlarımdan kimse var mı diye merak edip dururken, kim için, neden ve nasıl emin olabiliriz?
Bu hususta nakledilen şu hadis ise ihtiyatın Nebevi çizgisini gösteriyor:
Sahabenin meşhur zahid ve abidlerinden Osman bin Maz’un(ra), Medine’de muhacir olarak kaldığı Ümmü Ala isimli bir kadının evinde vefat etmişti. Osman’ın haline şahitlik eden kadın:
• Ey Osman, şehadet ederim ki Allah sana ikram etmektedir, dedi.
Orada bulunan Rasulullah(sas) ise müdahale ederek:
• Allah’ın ona ikram ettiğini nereden biliyorsun, diye sordu. Kadın:
• Bilmiyorum vallahi, deyince Rasulullah(sas) şöyle buyurdu:
• Bakınız, Osman vefat etmiştir. Ben Allah’tan onun için hayır ümit etmekteyim. Fakat ben peygamber olduğum halde bana ve size ne olacağını bilmiyorum.
Ümmü Ala dedi ki:
• Vallahi bu hadiseden sonra hiç kimsenin hali ve istikbali hakkında birşey söylemedim. (Buhari)
Biz, arkadaş ve dostlarımız için, cemaatlerimize devam eden kardeşlerimiz için ve salihlerden bildiğimiz, muttaki sandığımız herkes için hayır ümit edelim ancak konu akıbet olunca emin olmak büyük bir cürettir bunu da bilelim. Herkes için hayırlısı bu olacaktır.
Müslümanlıktan başka hiç bir mensubiyetin Allah katında bir değeri ve özelliği yoktur, meşreplerin ve cemaatlerin cenneti garantilemek gibi bir özelliği hiç olmadı ve olmayacaktır da... Felancı olmanın ya da felan zatın peşinden gitmenin kurtuluş için faydası olduğunu düşünmek gaflet olur. İnsanların birbirlerine; hayrı tavsiye etmek, marufu emir ve münkeri nehyetmekten daha hayırlı ve faydalı amelleri yoktur.
İnsanları hakka davet eden, iyiliği emir ve kötülüğü nehyeden örnek ve önder müslümanlar her türlü saygıya layıktırlar ve onlar da kendi akıbetlerinden emin değillerdir. Emin oldukları gün helak oldukları gündür, sizi garanti verdikleri gün sapıttıkları gündür.
Allah hidayetten sonra ayağımızı kaydırmasın ve biiz sapkınlığa düşürmesin. Amin
01 Ağustos 2017
17 Temmuz 2017
Selamız okuna...
Neredeyse her
mevzuda müslümanlara ve yaptıkları doğru ya da yanlış her işe bir kulp bulmak
ve sataşmak gibi bir vazifesi bulunan bazı kesimlerin varlığından
haberdarsınızdır. Bunlara göre her olayın direk zanlısı hatta yargısız suçlusu
müslümanlardır. Dünyada işlenen bütün cürümlerin faturasını bize kesip, esip
yağan bu zatlar müslümanlıkta da en iyi makamı kimseye bırakmazlar. Sorulsa en
iyi, doğru müslüman da onlardır.
Her nasıl
oluyorsa, bunların eleştirdikleri birçok konu gayri müslimlerin ve ateistlerin
İslama ve müslümanlara saldırmakta kullandıkları argümanlarla neredeyse birebir
aynı...
Örneğin yurdumun
hazımsız ve darbenin başarısız olmasından dolayı çok kederli bazı kesimleri o
gece ve yıldönümünde yeniden okunan selalardan oldukça rahatsız oldular ve
hatta malumunuz müezzinlere fiili saldırıya kadar ileri gittiler. Hemen
ardından sahneye çıkan bir grup antici müslüman ise selanın aslında dinde
olmadığını iddia ederek onlara bir bakıma içeriden destek sundular.
Konunun
ıstılahımızdaki yerini kaynaklarımızdan aktaralım:
Selanın tarihçesi
oldukça eskilere dayanır. İlk olarak 781 yılı Rebiulahir ayının Pazartesi gecesi
yatsı namazında okunmaya başlanılmışsa da daha sonra Cuma günleri okunması adet
edinilmiştir. Hatta sonraki yıllarda bazı bölgelerde tüm vakitlerde okunduğu naklediliyor.(*)
O dönemlerde akşam namazı sonrası okunması daha yaygın olmuş zira akşam ezanı
ile kameti arasında cemaate vakit kazandırmak kasdıyla sela okunmuştur. Daha
sonraki dönemlerde Pazartesi ve Cuma geceleri okunması çok rastlanılan bir
uygulamadır. Selçuklu ve Osmanlı devirlerinde Cuma geceleri ve Cuma namazı
öncesi okunması adeti bulunduğumuz topraklarda yaygınlaşarak bugünlere de bu
şekilde gelinmiştir.
Rasulullah(sas)’in
5 vakit namaz dışında ezan ile müslümanların davet edilmesine izin
vermemesinden yola çıkan alimlerimiz olağandışı durumlarda halkı mescide davet
için de selaları kullanmış ve bunu en doğru yol olarak tayin etmişlerdir.(*)
Böylelikle sünnete muhalefet edilmesinden korunulmuştur. Savaş gibi saldırı
durumlarında olduğu kadar diğer felaketlerde de halkı uyandırmak ve haberdar
etmek maksadıyla selalar okunmuştur. Özellikle işgal ihtimaliyle saldırıya
uğrayan islam beldelerinde halk selalarla direnişe davet edilegelmiştir.
Değişik
ibarelerle yaygınlaşan selalarda, hamdele salvele ve davet kısmı bulunmuştur ki
günümüzde davet kısmı özellikle ülkemizde türkçe olarak ilan şeklinde
dillendiriliyor.
Çok yakın
geçmişte Kurtuluş Savaşı yıllarında da selalarla halkın direnişe davet edildiği
bir vakıadır. Aynı şekilde geçtiğimiz yıl 15 temmuzda geçirdiğimiz işgal
tehlikesi karşısında minarelerden selalarla halkın direnişe davet edilmesi 1250
yıllık bir İslami geleneğin devamından ibarettir. İslam ıstılahı ve adeti üzere
gayet yerinde ve doğru bir davranış olmuştur. Gelecekte de –Allah muhafaza-
benzer bir durumla karşı karşıya kaldığımızda aynı şekilde selalarla davet
edileceğimizi de uygulamalı olarak öğrenmiş olduk.
Ayrıca selalarla
davet edilen bir halkın temel dinamiğinin İslam olduğu da apaçık bir husustur. Başka
dinlerin sembolleri olan boru ya da çan sesiyle davet edilecek değildik. Ki
gösterilen icabet ve sağlam direniş vesilesiyledir ki tarihimizin bir dönüm
noktasından daha selametle geçmiş olduk. Korkunç bir darbe ve işgal girişimini
biiznillah selaların sedaları eşliğinde atlattık. Hamdu senalar olsun.
İyi günümüzde de
kötü günümüzde de Allah’a hamd etmeyi ve Rasulü’ne salat eylemeyi adet haline
getirmiş olmamızdan daha güzel ne olabilir? Yalnız ölümlerimizi değil
dirilişlerimizi de selalarla ilan etmekten daha uygun ne düşünülebilir?
Aslında selalara
muhalefet edenlerin içlerinde o selalarla bastırılan darbe ve işgal girişiminin
başarısız olmasından kaynaklanan bir hasret kalmış olsa gerek ki bu derece bir
garezle selalara saldırıyorlar.
Neticede
selalarla dünyamızı değiştirdiğimiz gibi selalarla ülkemizin gidişatını da
değiştiririz. Sahip olduğumuz İslami gelenek bizim en değerli mirasımızdır. Bu
mirasın mesajı ile yürür ve dururuz. Bu topraklardaki varlığımız ve dirliğimiz
de o kodlarla işlenmiştir. Aramızdaki her türlü ihtilafı ortadan kaldıran ve
bizi bir anda omuz omuza direnmeye ve hatta gerekirse ölmeye götüren güç işte
bu tarihi arka planımızdır.
Damarlarmızdaki kandan ve taşıdığımız genden çok
daha geçerli ve önemli olan ve bizi birleştiren bu bağdır.
(*) İbni Abidin, Reddu’l Muhtar, C. 2, S. 77
vd.
13 Temmuz 2017
Herkesin Bir 15 Temmuzu Var
Büyük
hadiselerden sonra paylaşılmakla bitmeyecek devasa onurlar ve kahramanlıklar
ortaya çıkar, normaldir. Gerçekten olayın kahramanı olanlar mütevazi bir
mahcubiyetle küçük harflerle sorulduğunda ancak konuşurlarken, birileri büyük
büyük harflerle kocaman cümleler kurarak rol çalar ve ekmek yerler.
Detaylandırıp kimseyi rencide etmenin alemi yok ancak hepimiz bu gidişattan
mutsuz oluruz ve en büyük bedeli veren yiğit şehidler namına mahzun oluruz.
Oysa ne gam;
fedakarlığı Allah ve O’nun şiar bildiği/bildirdiği mukaddesat uğruna yapanlar
karşılıklarını O’ndan alacaklardır. Kim ne için öldüyse ona ancak o vardır.
Hasbel kader 15
temmuz Cuma günü Ankara’daydım, işlerimizi bitirip akşam geç saatlere kalmadan
şehri terketmeye niyetlenip ayrıldık. Haberleri sosyal medyadan gelen darbeye
ilk anda inanamadığımı söylemeliyim. Köprü tutularak darbe tuhaf gelmişti.
Sonrasında ise gelen haberler ve okunan salalarla durumun ciddiyetini
anlamıştık. Bulunduğumuz yer küçük bir orta Anadolu ilçesiydi, Güzelyurt. Genel
bir sukunet içinde sabaha kadar dualarla neticeyi bekledik ve günün ilk
ışıklarıyla durum netleşti ve darbenin seyri çevrilmiş oldu. O günün şerefli
direnişinden nasibimiz olmadı.
Neler yaşandığını
hemen herkes biliyor, yaşananların arka planındaki ruhu ise kavramak ise hala
devam eden bir süreç.
Öncelikle hepimiz
bir darbenin durdurulabileceğini yaşayarak öğrendik. Planı yapan hainler ve
arkalarındaki küresel vahşilerin hesap edemediği bir gelişme idi bu. Darbe
öncesinde değişik platformlarda bu milletin darbeye direnemeyeceğini ağızlarını
yaya yaya anlatan birtakım fetöcüler büyük bir dehşetle yanıldıklarını
gördüler.
Bu noktada
elbette gözardı edilmemesi gereken gerçeklik, gerek ordunun gerekse emniyetin
darbeye direnen mensuplarının rolüdür. Zira bunlar halkı yanlarına alarak hem
de kanuni yetkileriyle gerektiğinde silah kullanarak darbecilerin direncinin
kırılmasını sağladılar. Aksi halde Mısır örneğinde olduğu gibi çok büyük can
kayıplarının yaşanması işten bile değildi. Bu noktada millet olmanın ve
milletiyle birlikte hareket etmenin mükemmel bir örnekliği ortaya konuldu ve
netice alındı.
Halkın haleti
ruhiyesinde meydana gelen ve bir çoğumuzun halen şaşıp kaldığı muhteşem
değişimin ise akıl ya da mantıkla izah edilir yanı yoktur. Silahsız bir halkın
her türlü ateşe rağmen direnmeye devam etmesini ve gerektiğinde tereddütsüz can
vermeyi göze almasını sağlayan güç Allah’ın o gece kalplere indirdiği
sekinetten başka birşey değildir. Kalpler O’nun elindedir ve O dilediği kulunun
kalbine sekinet verdiğinde neler olacağını biz tarih boyunca çok defa görmüştük
ki, o gün de bir tekrarını yaşadık.
Sonra Allah, Peygamber'ine ve mü'minlere sekinet
verdi, sizin görmediğiniz askerler indirdi ve inkar edenleri azaplandırdı. Kafirlerin
cezası işte budur. (Tevbe
26)
İmanlarına iman katmaları için mü'minlerin
kalplerine sekinet indiren O'dur. Göklerin ve yerin askerleri Allah'ındır.
Allah bilendir, hikmet sahibidir. (Fetih 4)
Sekinet, Allah’ın
desteği ile kalpteki mutlak rahatlık ve güven duygusudur. Kalbine sekinet
indirilen kul artık her türlü düşmana ve silaha tereddütsüz karşı koyar ve
şehadetten lezzet alır. Surları eriten kahramanlıkların ve dev orduları dize
getiren yiğitliklerin ardında bu sekinet vardır. Kalbinde zerre kadar iman olan
her kula verildiğini ise 15 temmuz gecesi bir kere daha yaşayarak tecrübe etmiş
olduk.
Coğrafyamızın
haritalarıyla çocuksu bir zevkle oynarken milyonlarca canımızın ve muhteşem
şehirlerimizin tarumar olmasına aldırmayan şımarık batının bu darbe ile sadece
sınırları değiştirmekle kalmayıp büyük katliam ve yıkımlara da yol açmak istediğini
artık herkes biliyor.
Anadolu
topraklarını müslümanlara kaybettikleri günden bu yana hiç dinmeyen bir öfkeyle
hep geldiler ve gelmeye devam edecekler. Endülüs’teki 800 yıllık medeniyetimizi
yok edip mihraplarımıza haç dikmekle tatmin olmadılar; İstanbul’da medarı
iftiharımız camilerimizin mihraplarına da haç dikmek hayalinden
vazgeçmeyecekler.
15 temmuz tarihin
dönüm noktalarından biri idi ve şimdi artık silahla da alamayacaklarını
anladılar. Daha sinsi gelecekler, daha derinden, daha sürüngen yaratıklarla
gelecekler, kıyamete kadar sürecek kavganın merkezinde bir ülkede yaşıyoruz. Bize
rahat yüzü yok! Ya yenecek ve payidar olacağız ya da boyun eğip zillet ve
meskenete mahkum olacağız.
Her seferinde
yeni yeni örgütlerle gelecekler, isimler değişecek, hatta dinler ve ırklar
değişecek belki ama gelmeye devam edecekler. Çanakkale’den sonra yahudi ya da
hristiyan olarak gelmediler ve gelmeyecekler, hep sırtlarında bir müslüman
elbisesi olacak ve göğüslerinde haç değil hilal olacak.
Tanımak çok kolay
olacak onları; dillerinde ne olursa olsun planları batıdan, malzemeleri
batıdan, evleri batıdan, dilleri batıdan olacak, yurtlarını emperyalistlere
peşkeş çekmekten gocunmayacaklar, dinlerini oyuncak edinecekler. En çokta
bundan tanıyacağız, dininden ve şerefinden kolayca vazgeçen ve değiştirenler
olacaklar.
Allah, bizden
desteğini esirgemesin, gerisi nasılsa hallolur.
20 Haziran 2017
Onlara mühlet ver!
İnsan ne kadar etki edebilir zamana?
Kim geçen saniyelerden sadece ama sadece birini geri çevirebilir?
Hangi kral ya da imparator, kuruyan bir yaprağa ‘dur’ diyebilir dalında?
Güneşi benim Rabb’im doğudan getirirken, hangi firavunun gücü onu batıdan getirmeye yeter?
Azrail gırtlağına çöktüğü zaman, kimin silahı onu durdurabilir?
Hangi süper gücün, hangi süper lideri sivrisineğe karşı bir savunma sistemi geliştirebilir? Nemrud’dan daha acı bir son hepsini beklemiyor mu?
Bu soruları bildiğimiz herşeyi ekleyerek çoğaltalım, sonunda varacağımız nokta kainatın sahibi Allah(celle celaluh)’ın kudretini idraktir!
Ve bugün hepimizin yeniden ve yeniden hatırlamamız gereken dünyanın değişmez gerçeği de budur...
Birileri birşeyler yapar, birilerinin başlarına bir takım işler gelir... Acılar, gözyaşları, kan ve zulüm birbirine karışır... Silahın ve paranın gücünü elinde bulunduranlar hep kazanıyor görünür... Tıpkı bir zamanlar olduğu gibi. Ama gün gelir, devran döner; ömrü olanlar sonunu görür...
Herkes bir plan yapar, yeryüzünde ne kadar imansız ve vicdansız varsa o kadar envai çeşit zulüm ve haksızlık planı da var demektir. Bu planların sahiplerinin, Hakim-i Mutlak olan Allah(cc)’ın kudretinden bağımsız iş yapabilecekleri ihtimali asla olmadı ve olmayacaktır..
Bize dayanılmaz ve çekilmez ya da doyulmaz ve bıkılmaz gelen dünya aslında kainat içinde bizim sandığımız kadar büyük bir parça değildir. Ve aslında hayat, gerçek hayat olan ahiretle mukayese edildiğinde kısa kelimesinin bile yetersiz kalacağı kadar anlamsız derecede basit ve küçüktür. Öyle ya sınırsız ve sonsuz olanla süresi en fazla en iyi ihtimalle 80 yıl olan bir hayatın mukayesesini yaptığımızda ortaya çıkan dehşet fark ne kadar bellidir. Hele ki ne kadar zengin olursanız olun yiyebileceğiniz sadece midenizin kapasitesi kadar değil mi?
Kim ne kadar güce sahip olursa olsun, gözle görülemeyecek kadar küçük bakteriler karşısında zayıf değil midir? Buna rağmen insan neden acziyet ve zavallılığını örtmek için hem de kendi hemcinslerine büyüklük taslama hastalığından zevk alır? Öyle ya milyonların iki dudağından çıkacak sözlerine baktığı nice büyük adamlar da ihtiyaçlarını gidermek için iki büklüm helaya oturmaya mahkum değil midir?
Allah dilediğine dilediği gibi ders verir! Dilediğini yüceltir, dilediğini de yerin dibine batırır! Kimsenin ama kimsenin, asla ve kat’a düşen bir yaprağı durdurmaya gücü yoktur! Ve tıpkı bunun gibi kainatın planını yapan Malik’ul Mülk olan Allah(cc)’ın hiçbir planını o dilemezse kimse bilemez bile, bırakın ki engel olmaya kalkışsınlar!
(*)Onlar bir tuzak kurarlar, ben de bir tuzak kurarım. Kafirlere mühlet ver, onları biraz kendi hallerine bırak ruveyda. (Tarık 15-17)
Kim geçen saniyelerden sadece ama sadece birini geri çevirebilir?
Hangi kral ya da imparator, kuruyan bir yaprağa ‘dur’ diyebilir dalında?
Güneşi benim Rabb’im doğudan getirirken, hangi firavunun gücü onu batıdan getirmeye yeter?
Azrail gırtlağına çöktüğü zaman, kimin silahı onu durdurabilir?
Hangi süper gücün, hangi süper lideri sivrisineğe karşı bir savunma sistemi geliştirebilir? Nemrud’dan daha acı bir son hepsini beklemiyor mu?
Bu soruları bildiğimiz herşeyi ekleyerek çoğaltalım, sonunda varacağımız nokta kainatın sahibi Allah(celle celaluh)’ın kudretini idraktir!
Ve bugün hepimizin yeniden ve yeniden hatırlamamız gereken dünyanın değişmez gerçeği de budur...
Birileri birşeyler yapar, birilerinin başlarına bir takım işler gelir... Acılar, gözyaşları, kan ve zulüm birbirine karışır... Silahın ve paranın gücünü elinde bulunduranlar hep kazanıyor görünür... Tıpkı bir zamanlar olduğu gibi. Ama gün gelir, devran döner; ömrü olanlar sonunu görür...
Herkes bir plan yapar, yeryüzünde ne kadar imansız ve vicdansız varsa o kadar envai çeşit zulüm ve haksızlık planı da var demektir. Bu planların sahiplerinin, Hakim-i Mutlak olan Allah(cc)’ın kudretinden bağımsız iş yapabilecekleri ihtimali asla olmadı ve olmayacaktır..
Bize dayanılmaz ve çekilmez ya da doyulmaz ve bıkılmaz gelen dünya aslında kainat içinde bizim sandığımız kadar büyük bir parça değildir. Ve aslında hayat, gerçek hayat olan ahiretle mukayese edildiğinde kısa kelimesinin bile yetersiz kalacağı kadar anlamsız derecede basit ve küçüktür. Öyle ya sınırsız ve sonsuz olanla süresi en fazla en iyi ihtimalle 80 yıl olan bir hayatın mukayesesini yaptığımızda ortaya çıkan dehşet fark ne kadar bellidir. Hele ki ne kadar zengin olursanız olun yiyebileceğiniz sadece midenizin kapasitesi kadar değil mi?
Kim ne kadar güce sahip olursa olsun, gözle görülemeyecek kadar küçük bakteriler karşısında zayıf değil midir? Buna rağmen insan neden acziyet ve zavallılığını örtmek için hem de kendi hemcinslerine büyüklük taslama hastalığından zevk alır? Öyle ya milyonların iki dudağından çıkacak sözlerine baktığı nice büyük adamlar da ihtiyaçlarını gidermek için iki büklüm helaya oturmaya mahkum değil midir?
Allah dilediğine dilediği gibi ders verir! Dilediğini yüceltir, dilediğini de yerin dibine batırır! Kimsenin ama kimsenin, asla ve kat’a düşen bir yaprağı durdurmaya gücü yoktur! Ve tıpkı bunun gibi kainatın planını yapan Malik’ul Mülk olan Allah(cc)’ın hiçbir planını o dilemezse kimse bilemez bile, bırakın ki engel olmaya kalkışsınlar!
(*)Onlar bir tuzak kurarlar, ben de bir tuzak kurarım. Kafirlere mühlet ver, onları biraz kendi hallerine bırak ruveyda. (Tarık 15-17)
13 Haziran 2017
Kur’an’ı anlamak
Kur’an’dan bir ayet ile söze başlamak ilk bakışta hep
güzeldir. Ya söyleyeceklerimizin kaynağıdır bu ayet ya da sözümüzü
denetlememizi sağlayan mihenk taşı! Sözlerimizi ayetlerle süslemek
cümlelerimizin kıymetini artırır, dinleyenlerin dikkatini çeker. Hatta tesirini
bile artırabilir...
Lakin kendi hikayemizin arasına sıkıştırdığımız ayetlerin
mutlak hakikat olduğunu unutmaya başladığımızda hem sözlerimiz zıvanadan çıkar,
hem de o ayet ya da ayetler bizim sözlerimizi desteklemek için kullandığımız
sıradan cümlelere dönüşür. Rabbi`nin sözünü kullanılır duruma düşüren kul ne
kadar acınacak durumdadır.
Konuşur, konuşuruz ve sonunda bak zaten Kur’an’da şöyle
buyurulur diyerek anlattıklarımızı Kitab-ı Kerim’e de tasdik ettiririz. Peki bu
iş bu kadar kolay mıdır? Yani kendi doğrularımızı Kitab’ın ayetleri ile
pazarlamak normal midir? Aynı ayetin değişik meşreplerden müslümanların
dillerinde birbirine kurşun misali ateşlendiği günümüzde herhalde bu konuyu
yazıyor olmak mı anormaldir? Yani bu Kur’an-ı dileyen dilediği gibi anlar ve
dilediği yerde dilediği gibi kullanabilir mi? Yahut yüzyılardır süregelen ve
bir ilim dalı olarak ortaya çıkan tefsir, bugünün müslümanı için ne ifade
etmektedir? Müfessir yani tefsir işini yapan kişi; hangi ilmi kariyere sahip
olmak zorundadır?
Hayatı boyunca hiçbir tefsiri baştan sona okuyamamış bir
kişinin, sadece bir ayetin mealini okuyarak, ayeti anladığını iddia etmesi
hatta daha da ileri giderek başkalarının yanlış anladığını varsayması ne ile
açıklanabilir. Dinin maksattan ziyade boş vakitlerin anlamlı bir şekilde
doldurulmasını sağlayan bir hobiye dönüşmesi büyük bir felaket değil midir?
Kimlerin Kur’an ve ayetleri hakkında konuşma yetkileri
olduğunu ayrıntıları ile anlatmak başlıbaşına bir ilim dalı (Tefsir Usulü)
olmuşken, bizim de aynı hataya düşerek bir yazıda bu konuyu altından girip
üstünden çıkabileceğimizi kimse beklemesin. Maksat zihinlerde sorular
oluşmasını sağlamak ve bu soruların kişileri merak ile öğrenmeye yöneltmesini
temin etmekten ibarettir.
Bu girişten sonra, hep birlikte şu ayeti okuyalım:
Ey iman edenler!
Kendinizi ve ailenizi bir ateşten koruyun ki onun yakıtı insanlar ve taşlardır.
Onun başında gayet katı, şiddetli, Allah'ın kendilerine buyurduğuna karşı
gelmeyen ve emredildikleri şeyi yapan melekler vardır. (Tahrim suresi –
ayet 6)
Şimdi buyrun bu ayetle ilgili söz söylemek isteyenlere
sorularımızı sıralayalım:
1.
Bu
ayetin sebeb-i nüzulu nedir? (Sebeb-i nüzul kelimesini anlamayan ya da
bu ayetin sebeb-i nüzulunu bilmeyenlerin konuşma hakkı kalmadı.)
2.
Ayetin ilk kelimesi olan ‘ey’ ne demektir? Neden
orjinal metinde ‘ya eyyu he’ olan bu tabir sadece ‘ey’ olarak tercüme
edilmiştir?
3.
Kelimelere devam edelim: ‘iman edenler’
kimlerdir; vasıfları, cinsiyetleri, yaşları başta olmak üzere kimler bu sınıfa
dahildirler? Kelime müzekkerdir, acaba müennesler bu hitaba muhatab değil
midir?
4.
Ayetin metninde ‘nefs’ olarak kullanılan ve
türcümede ‘kendinizi’ diye aktarılan nefs ne demektir? Bu kelimeden maksat
nadir?
5.
Yine ayetin orjinal metninde ‘ehl’ olarak geçen
ve çoğunlukla ailenizi diye tercüme edilen bu kelimenin manalarına neler ve
kimler dahildir.
6.
Nefs ve ehl kelimelerinin arasında bulunan ‘ve’
ne işe yarar?
7.
(Biraz hızlandıralım.) Yakıt, bizim bildiğimiz
manada mıdır? Cehennemin yakıtı bitince o da söner mi? Peki taşlar nasıl yanar?
8.
Melekleri biz latif ve kibar yaratıklar olarak
tanımıştık, bu katı ve şiddetli melekler de nasıl oluyor?
9.
Ve en başta soracağımız en önemli soru; nasıl
koruyacağız kendimizi ve ehlimizi? Ateş yakar, ondan korunmak mümkün müdür?
Cehennemi maşa ile kenara mı çekeceğiz? Yahut bir kova su alıp söndürecek
miyiz, bize sıra geldiğinde…
10.
Ve on numaralık soru: Bu ayeti, Rasul-u Ekrem
(s.a.v.) ve ashabı (r.anhum) nasıl anlamışlardır?
Bu sorular hiçbir ön hazırlık olmadan sadece ayetin mealine
bakıldığında hemen herkesin aklına gelebilecek sorular aslında. Vurgulamak
istediğimiz bu ve diğer bütün ayetleri okuyup da bu ayetler üzerinden ahkam
kesmeden önce birtakım ilimlerin tahsil edilmiş olmasının şart olduğudur.
Birtakım konularda herbirimizin farklı düşünme ve konuşma
haklarımız elbette ki vardır. Bu fikirlerimizi savunma hakkımız da doğal olarak
vardır. Ancak hiçbirimizin işimize gelen noktalarda, işimize gelen ayetleri,
işimize geldiği gibi anlayarak, işimize geldiği gibi anlatma selahiyetimiz
yoktur ve Kur’an indiğinden bu yana da hiçkimsenin olmamıştır zaten!
Efendiler, bu Kitab; Allah’ın kelamıdır, size ya da bize
hediye edilmiş bir boyama ya da masal kitabı değil! Bu Kitab’ı eğmek, bükmek
onu yakmaktan daha büyük bir vebaldir.
Kur’an’a hürmet, onu süslemek ya da süslü muhafazalarda
saklamakla olsaydı bütün mücellidler evliya olurdu herhalde.
Biz daha Kur’an’ın ilk suresinde hem de günde onlarca defa
okuduğumuz Fatiha suresinde, dalalete düşen Hristiyanlar’a ve ğadaba uğrayan
Yahudiler’e benzememeyi istemiyor muyuz? Nedir peki onların en önemli ortak
özellikleri? Kitablarını keyiflerine uydurmaları değil mi?
Öyleyse, bizim Kur’an hakkında konuşurken veya konuşanları
dinlerken ya da ayetleri sözlerimizin arasında okurken göstereceğimiz
hassasiyet; imanımızın ve ilmimizin göstergesi olacaktır. Biz kendi Kitab’ımıza
hakkıyla saygı gösterir ve hakkıyla anlamaya çalışırsak, O’na inanmayanların
tavırları da bambaşka olacaktır. Çocuklarımızın Kur’an okumayı öğrenmesine
gösterdiğimiz duyarlılığı, kendimiz için de bir adım öteye götürür ve anlama
noktasında gayret sarfedersek, emin olalım hem Kur’an’a bakışımız değişecek hem
de hayatımız.
Kur’an ayımız bereketlerle devam eylesin!
28 Mayıs 2017
Ramazan’ı İdrak Etmek
Bir hedef ya da
arzuya ulaşmaya idrak denilir, aynı zamanda bir maksadı tam olarak anlamaya da
idrak etmek diyoruz. Dini İslam’ın ibadetlerinin tamamının her yönüyle idrak
edilmesi yani hem zaman ve mekanı ile ibadete katılmak hem de gönül
derinliğinde bu ibadetlerin şuuruna ermek asıl gayedir ki bunun neticesi hem
dünyada bu ibadetlerden lezzet almayı hem de ahirette ecrinden faydalanmayı
lütuf olarak elde etmek için elzemdir.
Ramazan bu
anlamda belli bir zaman diliminde, belli bir başlangıç ve sonu olan, bazı
helallerin bile işlenmesi yasaklanan, kişiyi nefsi ve ailesi ile de toplumu ile
de yeniden yüzleştiren bir ibadet...
İbadetlerin
hikmetlerini ve dünyevi neticelerini araştırmak veya bunların illa da olmasını
beklemek gibi bir gaflete düşmek iman zaafiyetindendir. Kamil iman sahibi
hiçbir mü’min ibadetlerden mesela sağlık veya başka dünyalık beklentiler içinde
olmaz. Zira bilir ki; Alemlerin Rabbi olan Allah, bir ibadet va’z ettiyse bunda
bizim için mutlaka ama mutlaka uhrevi bir mükafat ve hak ettiğimizden daha
ziyade karşılık vardır. Bunun yanısıra dünyalık olarak beklentiler içinde
olmasakta O, bizim dünyamızı da layığımızdan fazlasıyla süslemekte ve ibadet ve
taatlerimiz vesilesiyle bize rahmet ve lütfundan bol bol vermektedir.
Namaz kılan
bedeninin spor ihtiyacını karşılamak için kılmayacağı veya kılarsa da bunun
Allah için olmayacağını bilir, oruç tutan da sıhhat bulmak için aç kalırsa
bunun karşılığında belki sıhhat bulur ancak ibadetini ne için yani neyi elde
etmek için yapmışsa onu elde ettiğinden ahirete bir nasibi kalmaz. ‘Ameller
niyetlere göredir’ hadisi bu manada bize yeterli uyarıyı yapıyor.
Aynı şekilde
fakirlerin halini anlamak için oruç tutmak gibi bir hikmet aramak normal bir
müslüman için gereksizdir, her vicdan sahibi insan yoksulluğun nasıl bir
musibet ve imtihan olduğunu bilir. Arzu ettiklerine ulaşamamak değildir
yoksulluk, tam aksine zaruri ihtiyaçlarını elde edememektir; oruç ise
yokluğundan değil var olduğu halde yalnız Allah rızası için kendini o
nimetlerden men etmektir. Eğer bu manada yoksulun halini idrak etmekten
bahsedeceksek o da aslında nefis terbiyesi olur ki bunun aç kalmak ya da boş
mide ile dolaşmakla ilgisi yoktur. Aksi halde yalnızca aç kalmak oruç için kafi
gelirdi ki susuzluk ve sair yasakların gereği olmazdı.
Kısacası oruç
tutmak için herhangi bir yan faydayı hedeflemeye ihtiyaç yoktur; Allah
emrettiği için oruç tutarız ve bu hikmet olarak kafidir, netice olarakta en
güzeli elde etmenin yoludur. Oruç ve Ramazan süresince bu ibadet vesilesiyle
birtakım lütuf ve bereketlere muhatap
olursak hamd eder, seviniriz. Yine zekat için mübarek Ramazan ayının seçilmiş
olması yanında sadakalar ve infakların artması ve fıtr sadakası gibi
vecibelerin de bu ayda icra edilmesi şüphesiz hayrın ve bereketin sebepleri
olmalarını umduğumuz salih amellerdir. Allah, va’dini yerine getirmekte en
sadık olandır ve O verenlere artırmayı, kat kat karşılık vermeyi va’d etmiştir.
Ramazan’ın oruç
ve sadakalarla, zekatlarla ve fitrelerle süslenen maddi yüzünün üstünde ve
bereketlerin kaynağı olarak kıyamete kadar kafi gelecek olan kur’an-ı Kerim’in
de ikram edildiği ay olması sebebiyle bu ayda Kur’an-a her zamankinden daha
fazla sığınmaya, okumaya, idrak etmeye ve yaşamaya gayret etmemiz elde
edeceğimiz en önemli bereket olacaktır.
Hepsinin yanında
nefislerimizde girişeceğimiz sabır ve sebat günleri gelmiştir. İçine riya
karıştırılması mümkün olmayan ibadetlerin günleri gelmiştir. Geceleri de
gündüzleri de rahmet ve bereket olan günlerin en hayırlısı olan günler
gelmiştir.
Affa mazhar
olmadan bu ayı bitirmek gibi bir felaketten Allah’a sığınarak Ramazan’a merhaba
diyelim ve umalım ki Allah kalplerimizde olanları da hayra tebdil eylesin...
Nefislerimizi ve
ailelerimizi yakıtı insanlar ve taşlar olan cehennem ateşinden korumak için bu
mübarek ayın rahmetinden nasiplenmek umuduyla, bu zamanın kadrini bilenlere
Ramazan mübarek olsun.
02 Mayıs 2017
100 yıllık işgal
Kudüs ya da genel
adı ile Filistin, tarih boyunca hemen her yer gibi çok el değiştirdi. İbrahim(a)’ın
kurduğu şehir, Davud(a)’ın devletine başkentlik yaparak başlayan tarihi ve
Süleyman(a) devrinde yeryüzünün incisi olmasıyla şöhret buldu. Öyle ya;
yalnızca insanlara değil tüm mahlukata hükmeden bir ‘Kral Nebi’nin başkenti
olmak her şehre nasip olmaz...
Son Nebi(sas)’in
ümmeti olan bizler içinse Kudüs tarihinin en değerli hadisesi İsra ve Mirac
durağı ve elbette ilk kıblemiz olması hasebiyle olduğu kadar, Adem(a)’dan
Muhammed(sas)’e kadar devam eden ve ayrım yapmaksızın tamamına iman ettiğimiz
peygamberlerin durağı, yurdu ve uğrağı olmasıyladır.
Bu mukaddes
şehir, Mü’minlerin Emiri Ömer bin Hattab(ra) devrinde fetihten sonra Kudüs
olarak isimlendirildi. Bundan sonra kısa dönemler dışında müslümanların emniyet
ve adaletiyle idare olunan Kudüs, payidar olarak devam ettiği varlığını 1516’da
Osmanlı’nın cihangir sultanı Yavuz Selim Han(r)’ın kuşatması sırasında zarar
görmemesi için dönemin valisi tarafından çatışmasız olarak teslim edilmesiyle
Osmanlı idaresine girdi. O günden 1917 yılına kadar Osmanlı idaresinde kalan
mukaddes şehir son 100 yıldır gayri-müslimler elindedir.
11 aralık 1917’de
İngiliz general Allenby’nin, Kudüs’e girdiğinde ‘Haçlı seferleri sona erdi’
dediği rivayet olunur. 1948’e kadar devam eden soykırım, sürgün ve yıkımlar
sonunda Haçlılar yüzyıllardır ele geçirmek için uğraştıkları Kudüs’ü ve
çevresini yahudilere altın tepsi içinde sundular.
Bugün ise artık
işgalin yüzüncü yılındayız ve ne Filistin halkının ne de sair İslam
beldelerinin Kudüs’ün özgürleştirilmesi noktasında gözle görülür bir adımı yok.
İntifadalarla ve ara ara yaşanan, işgalin ve baskıların getirdiği öfke
patlamalarıyla görülen; çoğunlukla Filistinlilerin katledilmeleri yahut
hapsedilmeleri ile devam eden bir süreç var.
Çocukların bile
sokak ortasında infaz edildiği bir modern çağ işgali yaşıyoruz. Geçmişte daha
ağırlarını gördüğümüzü ve herşeye rağmen yeniden Kudüs’ün İslam beldesi olarak
payidar olduğunu ve müslümanların varlıklarını ve medeniyetlerini devam
ettirdiklerini, bugünlerin de sebepler dairesinde cereyan eden hadiselerin karamsarlığına
rağmen geçeceğini kesin olarak biliyoruz. Ancak bunun zamanını Allah(cc) bilir.
4 yıl önce Kudüs’ü
ziyaret ettiğimde işgalin pratik hayatta nasıl birşey olduğunu birebir görme ve
yaşama imkanım olmuştu. Hayatın her alanında hissedilen ağır bir bıkkınlık ve
kabullenilmiş çaresizlik diyebileceğimiz bir yılgınlık görülebiliyordu.
Rehberimiz, her
bakımdan donanımlı ve şuurlu bir Filistinli idi ve akşam eve döndüğünde çocuklarının
ondan ekmek beklediğini anlatıyordu. Halkın tamamı İslami hassasiyetlere sahip
olmadığından kıyafet ve yaşam tarzı bakımından işgalcilere uyum sağlamaya
çalışanlar olduğu gibi, sahipsiz ve belki de kimsesiz bir çok genç ve çocuk
sokaklarda ve özellikle de Mescidi Aksa çevresindeki surlarda dolaşıyor, bunların
bir kısmı namazlarda cemaate katılmadıkları halde çıkan her olayda en ön safta
taş atmaya ve can vermeye devam ediyorlar.
Çocuklar
Türkiyeli misafirleri görünce ‘Polat Alemdar’ diye bağırıyorlar ve gariptir ki
sınır kapısında sorgu sırasında işgal askerleri de o diziyi seyredip
etmediğimizi sormuştu. Bize komik gelen şeyler orada başka anlamlar kazanıyor
ve sembollere ihtiyaç duyan çocuklar rol icabı bile olsa israil devletiyle savaşan,
onlara kurşun atan oyuncuyu gerçek bir kahraman gibi seviyorlar.
Biraz büyükler
Mavi Marmara’yı parola olarak kullanıyor ya da işaret...
Geçim derdindeki
yetişkinler ise daha çok Türkiye’nin kurmaya çalıştığı serbest ticaret
bölgeleri aracılığıyla ürünlerini pazarlama imkanı bulmayı hayal ediyorlardı.
Büyük küçük hemen
herkes Kudüs’ün değerinin ve orada yaşıyor olmanın gereğinin farkındalar. Ne ile
meşgul olurlarsa olsunlar, nihayetinde konu ve gündem her zaman işgale ve
muhtemel kurtuluşa düğümleniyor. En küçük umut ışığının değerini gözlerinde
görebiliyoruz.
Onlar için
birşeyler yapmaya çalışanları asla unutmuyorlar; Abdulhamid Han ve Erdoğan gibi
isimler herkesin dilinde... Arap milliyetçiliği işgalin tetiklediği ve belki de
desteklediği yaygın siyasi bir söylem, öyle ki Hamas bile Filistin için ‘Arapların
ve müslümanların yurdu’ diyor. Hemen her çağrıda önce Araplar sonra
müslümanlara sesleniliyor.
Ortak duruşları
yaklaşık olarak şöyle: Onlar Filistin halkı olarak orada yaşamaya devam
edecekler, varlıklarını ve evlerini koruyacaklar, Mescidi Aksa’da ribat
tutacaklar, ana vazifeleri müslüman varlığını devam ettirmek ancak ondan
sonrasını hayal bile edemiyorlar artık... Çoğu bir mucize bekliyor ya da bir
kurtarıcı! Belki de bu yüzden onlara sahip çıkan bir lider çok farklı bir değer
kazanıyor.
Bizim 3-5 günde
anlayabileceğimiz bir şey değil işgal ve o insanlar haklarında öyle rahat
konuşulacak bir hayat yaşamıyorlar. Allah(cc), hepimize iz’an ve insaf versin.
Kaydol:
Yorumlar (Atom)
Hariçten gazel okumak; Suriye ve Filistin
Hızlı zamanlarda yaşıyoruz. Günlük hatta saatlik değişimler, olaylar ve bilgiler su gibi hatta esen bir yel gibi akıp duruyor. Bu haber ve...
-
İslam nimeti için, her bir hakikati adedince Allah(cc)’uya hamd ederiz. İslam bize; nesline, akrabalarına ve ırkına adil muamele ve doğr...
-
İslam; Kur'an ve sünnet ile va'zolunan, selefimizin icması ve kıyasları ile fıkholunan dinin adıdır. Bunlarda bulunmayan dinden deği...
-
İmam Buhari olarak meşhur olan hadis alimimizin eseridir. İslam akaidinin müdafası da denilebilecek olan eser Yusuf Özbek tarafından İlahi ...